• Fakat sıcak, her şeye hâkim tek duygu. Bu sıcağı bir şeye benzetiyorum. Fırın kapağı açılmış gibi? Hayır, teşbih hatalı kaçıyor. Öyle değil. Sonunda buluyorum. Binlerce devasa fön makinesi bir Ağustos günü üzerinize kuru hava püskürtür gibi!
  • Mesele bu değildi; mesele, bir şeyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi hissedebilmekti.
  • Sevgili Dost,
    Çağırırken yüzünü, kovalarken sırtını, iki yana sallandığında ayrıldığını gösteren, "Dur!" derken dik, "Geç bunları!" derken eğik duran, açıldığında isteyen ve veren, yumulduğunda öfkelenen ve vuran, üst üste geldiğinde Allah'ı, iç içe geldiğinde kulları öven, kışın sobaların, yazın denizin tercümanlığını yapan, kura çekerken titreyen, bıçak çekerken titreten, (...), kutsal kitabın altında sıcak, taşın altında soğuk ellerimiz var bizim.
    A. Ali Ural
    Sayfa 19 - Şule Yayınları
  • Hep sıcak iklimlerde tatil telaşı ile pasaport kontrolüne gerek duymadan sınırları aşan kırlangıç mı özgür? Yoksa biz gibi iş, sınav kaygısıyla boğuşan ve en sonunda stresten bitap düşen vücutlar mı özgür?
  • Olaylar 1970'lerde faşist diktatörlük altındaki Arjantin 'de bir hapishane hücresinde geçiyor. Kitap 1976'da Arjantin'de yasaklanmış.

    Aynı hücreyi paylaşan, birbirlerinden çok farklı özellikleri olan siyasal suçlu Valentin ile eşcinsel Molina arasındaki diyaloglardan oluşuyor. Okurken eşcinsel tiplemeyi gerçek bir kadınmış sanarak okuyorsunuz, o kadar kadın. İki suçlunun kader ortaklıkları , her türlü zıtlığın ( kadın-erkek, zeka-salaklık, mantık-duygu) birbirine kaynaştığı naif bir anlatım ve bir çok insanın küçümseyeceği bir insanın duruşu ile devleşmesi... .
    Sayfa altlarında eşcinsellikle ilgili enteresan bilgiler var. Çok esprili, insanı gülümseten diyaloglar, insan olmayı, yardımlaşmayı, vefayı, sevgiyi , kendini aşmayı bize hatırlatıyor.
    . Yalnız bunun yanı sıra Molina'nın hücrede vakit geçirmek için anlattığı filmler beni okurken sıktı. 1.film iyiydi ama sonrasında dikkatim dağıldı, zor okudum. Benim için kitabın tek kötü tarafı buydu. Ama benim için sıradışı ve sıcak bir kitap olarak kalacak... Belki herkesin beğenebileceği bir kitap değildir, bilemiyorum. .
    .
    Kitabın filmi de var ve en yakın zamanda izlemek istiyorum
  • Daha önce Gavur Mahallesini okumuştum ve beğenmiştim, bu kitabı daha da çok beğendim dersem yalan olmaz galiba.

    Kitap ilk olarak, Margosyan'ın ustam diye hitap ettiği Hagop Mıntzuri'ye cevap niteliğindeki yazısı ile başlıyor.

    "Margosyan'ın Diyarbakır yöresini anlattığı ilk öykülerinden "Halil İbrahim"i okuyan Erzincanlı Ermeni yazar Hagop Mıntzuri, Marmara Gazetesi'nin 18 Mart 1976 tarihli sayısında bir açık mektup kaleme alır ve Margosyan'a övgüler düzer. Ardından da "Edebiyatı unutma, sabahından çal, gecenden çal, eser ver bize" diye çağrıda bulunur."

    O kadar içten o kadar keyifli ki bu mektuba verdiği cevap, çocukluktan, istanbul'a gönderilme serüvenine kadar, bir konudan bir konuya, çocuk gibi heyecanla atlaya atlaya anlatıyor her şeyi.
    Daha sonra ki öykülerde de tek tek her öyküde denk geldiğiniz kişilerle karşılaşıyorsunuz.

    Ben bazı yazarları okurken, sanki okumuyor da bir yerlerde oturmuş onları dinliyor gibi hissediyorum kendimi. Nefes almayı unutmuş ve ağzı açık kalmış bir durumdayım sanki.
    O kadar sıcak, o kadar içten ve samimi ki yazar.

    Gazeteci Ragıp Duran'ın bir makalesinde dediği gibi :

    [ Margosyan'ın diline bir dengbej gelip yerleşmiş sanki. Geçenlerde bir yabancı gazetede Kahire'deki kahvelerde öykü-masal anlatan amcalardan birinin fotoğrafını görmüştüm. Biletimiz'i okurken o fotoğraf çekildi yeniden. Margos amca, bir masanın üstüne konmuş iskemleye oturmuş, elinde bir kitap, arada sırada gözlüklerini çıkarıp nargile ya da kahve içen dinleyicilerine bakıyor. Ulu Cami'nin önündeki kürsülere tünemiş Ermeniler, Kürtler, Museviler, Süryani ve Keldaniler usul usul dinliyorlar kendi öykülerini. Arada bir, Ermeni'nin biri ya da bir Hıristiyan "Ape Margos, o kadının adı Mari değil Hayganuş" diye tekzip iddiasında bulunuyor." ]

    ***
    Bazı yazarlarımız yurtdışında yaşar ve yabancı dil yayınlar kitaplarını, sonra da kalkar bunu türkçeye çevirttirir. ( Türk değil de başka bir ülkenin vatandaşı gibidirler)

    Böyle yazarlar da, yabancı dil olan kitaplarını tekrardan türkçe olarak yazar.

    Buyrun size yazar var, bir de yazar var farkı.
    Margosyan'ın 2000 yılında sabah gazetesi yazarı Refik Durbaş ile yaptığı söyleşiden bir kesit :

    Yazma serüvenin ne zaman başladı?
    "1953 yılında Diyarbakır'dan ayrıldıktan sonra, lise tahsilimi burada, İstanbul'da yaptım. Lise son sınıfta artık yavaş yavaş bir şeyler karalamaya başlamıştım. Diyarbakır'da yaşarken Ermenice bilmiyordum. İstanbul'da öğrendim. Ermenice hocam, 'Senin elin kalem tutar, yazdığın kompozisyonlar fena değil, gel sen Diyarbakır'ı anlat' diyerek teşvik etti beni. Ben de doğrusu, onun tavsiyelerine uydum, işte ufak ufak Diyarbakır'ı, oradaki insanların yaşamını anlatmaya çalıştım."
    Kaç yıllarıydı o yıllar?
    "İşte 1957–58… Sonra, işte yazdığım bu hikâyeler genellikle İstanbul'da çıkan yerel gazetelerde, mesela Marmara'da yayımlandı. Ardından bir kitap haline dönüştürdüm bunları."
    Ermenice?
    "Evet, Ermenice... Ve 1988'de 'Ermenice yazan yazarlara verilen bir ödül var Fransa'da... "
    Eliz Kavukçuyan Ödülü…
    "Evet, o ödülü aldım. Sonra bir: arkadaş, tesadüfen bunu duymuş, geldi bana teklif etti, 'bunu Türkçe yayımlamayı düşünür müsün' dedi. Doğrusu ben o güne kadar bunu hiç düşünmemiştim. Olur dedim. Ve ben oturdum bütün hikâyeleri yeniden Türkçe yazmaya başladım, hiçbir zaman Ermeniceden tercüme etmedim yani...
  • Son derece akıcı, bildiğimiz Maalouf kaleminden yazılmış bu eser Mani dinini ve Mani'nin hayatını gerçek ve kurguyu harman ederek anlatıyor. Bizim bu dinle ilgili bildiğimiz şey genelde Uygurlar'ın savaşa, et yemeye sıcak bakmayan Mani dinine geçmelerinin yıkılışlarını hızlandırmasıdır. Kitapta Uygurlar olmasa da başta Sasaniler olmak üzere pek çok tarihi aktör var.

    Hoşgörü, sevgi, barış ve ışığın yayıcısı Mani belki de dünyaya çok erken geldi. Dünya henüz bu kadar naif bir inanca kucak açacak kadar yumuşak kalpli değildi. Ancak Mani de "ikizi"nin sözlerinden dönecek değildi.