Okur
Eylül
bir alıntı ekledi.
"Elinizdeki çeviri, kitlesel olarak ilk kez Çin'de yayılıp insandan insana bulaşarak iki ay gibi çok kısa bir sürede tüm ülkelere yayılan Koronavirüs adlı virüsün meydana getirdiği Covid-19 hastalığının bütün dünyayı etkisine aldığı bir dönemde, 2020 yılının Nisan ayında yayına hazırlandı. Bu ölümcül salgın o kadar hızlı ve kolay yayılıyordu ki bulaştan korunmak için tek çarenin insanların birbirinden uzaklaşması olduğu anlaşıldı. Dünyada ve Türkiye'de insanlar evlerine çekilmek zorunda kaldı. Zorunlu olanlar dışındaki işyerleri, fabrikalar, okullar, devlet daireleri, pazarlar, ticaret alanları, eğlence mekânları, kısacası insanların bir araya geldiği bütün ortamlar kapatıldı. Tüm sanat, kültür ve spor etkinlikleri iptal edildi. Her türlü yolculuk sona erdirildi. Birçok ülkede sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yine de 22 Nisan 2020 itibariyle dünyada virüse yakalandığı saptananların sayısı dünyada 2.7 milyona, Türkiye'deyse 100 bine varmıştı. Bu sadece tespit edilenler. Bunun yaklaşık on katının da saptanamadığı veya hastalığı hafif geçirdiği sanılıyor. Ölüm sayısı da resmi rakamlara göre dünyada 185 binin, Türkiye'de iki binin üzerinde. Aynı tarih itibariyle dünyada Koronavirüs'ün en çok bulaştığı ve en çok can aldığı ülke olan ABD'de, Jack London'in yaşadığı ve kitapta anlatılan olayların geçtiği California eyaleti, 40 bine yakın hasta ve 1.500'e yakın ölümle salgının önemli merkezlerinden biri. Bu tür büyük toplumsal olayların edebiyata yansıyacağı öngörüle bilir. Ancak Jack London'in elinizdeki romanı yazarken esinlendiği büyük bir salgın yoktu. 1900'lerin ilk yıllarında San Francisco'da yüz küsur kişinin etkilendiği küçük bir veba salgını görülmüştü. Dünyada yirmi milyon, ABD'de ise 700 bine yakın insanın ölümü ne neden olan İspanyol Gribi, 1918'de, yani Jack London bu kitabı yazdıktan sekiz yıl sonra çıkmıştır. Dolayısıyla Jack London'ın esin kaynakları arasında, tanık olduğu bir salgın yoktur. Ama onun bilimsel gelişmeleri yakından takip ederek eserlerine yansıttığını biliyoruz. Louis Pasteur, Robert Koch gibi mikrobiyolojinin uluslararası öncülerinin veya ABD'deki bilimcilerin çalışmaları konusunda okumalar yaptığı, tanıdığı bilim insanlarından bilgi aldığı, romanda ilgili yerlerden anlaşılıyor. Ayrıca dünyanın geçirmiş olduğu büyük salgınlar konusunda da bilgilenmiş olduğunu ve on beş bin kitabı içeren kütüphanesinde Kara Veba'dan bahseden kitapların bulunduğunu varsayabiliriz. Bütün eserleri gibi romanını bu bilgi temelinde kurgulamış olmalı. Sonuçta bu bilimsel temel ve kendi öngörü gücü sayesinde yüz on yıl öncesinden, 2020'de yaşananlara benzer sahneler yazmış. Örneğin bilim insanlarının mikrobu bulmak ve yok etmek için canları pahasına yaptığı çalışma ve onlara duyulan saygı, Koronavirüs karşısında sağlıkçıların davranışı ve onlara duyulan saygıyla paraleldir. Salgının hava taşıtlarıyla yayılmasına, Koronavirüs'te de rastlıyoruz. Romanda okuduğumuz, kişisel varlığını bile hiçe sayarak kahramanca baş kalarına yardım edenlere, birbirleriyle dayanışanlara 2020'deki salgında da tanık oluyoruz; aynı şekilde bencillere, çıkarcılara, açgözlülere de... Yine Kızıl Veba salgınında elindeki olanaklarla sadece kendini kurtarmaya bakan kapitalistlerle Koronavirüs salgınında işçilerini işten kovan veya ücretsiz izne çıkaran günümüz kapitalistleri arasındaki devamlılığı fark ediyoruz. Son olarak, Jack London'in kurguladığı Kızıl Veba mikrobu, önüne çıkan herkesi hemen öldürüyordu. Koronavirüs belki bu mikrop kadar öldürücü değil ama onun da insanın vicdanına sığmayan bir stratejisi, doğanın acımasız işleyişi demek olan, neredeyse "evrimsel ilke" denilebilecek bir mekanizması var: Varlığını sürdürmek ve yayılmak için nüfusun en hareketli kesimi olan gençlerle bünyesi kuvvetli olan kişilere ihtiyaç duyuyor. Bu kişilere bulaştığında onları öldürmek yerine kendini onlara taşıtıyor. Öyle ki fark etmeden ya da çok hafif belirtilerle hastalığı geçiren çok kişi var, bunlar dolaşıyor ve virüsü yayıyor. Asıl hayatı tehlike yarattığı kesimse, ezici çoğunlukla zayıflardan oluşuyor. Nasıl bir hastalık yapıcı organizma aracılığıyla gelirse gelsin hiçbir pandeminin Kızıl Veba gibi uygarlığımızı çökertmeyeceğini umalım; insanlığın yüz on yıl öncesinden bu yana büyük ilerleme kaydettiğini, romandaki şiddet sahnelerinin tamamen gündemimizden çıktığını gönül rahatlığıyla söylemek, o kadar da kolay değil."
Jack London
Sayfa 67 - Çevirmenden İlgilisine Notlar
5
Mizgin
bir alıntı ekledi.
masallarda şiddet ve cinsellik
Toplumun dışavuramadığı, bastırdığı duyguları, düşünceleri ya da fantezileri mitlerde ve masallarda ortaya koyduğu bir gerçek. Halklar, anonim anlatılarında şehvet ve şiddet gibi duygularını simgeleştirerek anlatmakta bir sakınca görmemişlerdir. Masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. Ilk ikisi ortak bilinçdışının şekillenmesi, "resim"lenmesidir; rüyalar ise ortak bilinçdışından beslenen ilksel kaynakları ile kişisel bilinçdışının ürünüdür(1). Işte halkların dışa vuramadığı, bilinçdışının ürünü olan bu masallarda işlenen kodlar, tabula rasa(2), yani boş bir levha olan çocukların zihinle- rine korkuyu, şiddeti ve seksüel yan anlamları yükleyerek yetişkin yaşamlarında onları olumsuz etkilemektedir.
Düşünbil Dergisi
(1) M. Bilgin Saydam, Deli Dumrul'un Bilinci, Metis Yayınları, 1997, sf. 46.(2)Tabula rasa, John Locke (1632 1704)'un ortaya attığı bir kavramdır."Boş levha" anlamına gelen tabula rasa kavramı; insan zihninin doğuştan tertemiz olduğunu, ifade e
7
Sahih hadis-i şerif kaynaklarına karşı toplumda güvensizlik oluşturmak için hadis inkârcıları tarafından sıklıkla kullanılan hadislerden birisi de Buhari, Müslim ve Hanbel’de geçen şu hadistir: “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim-İman 302; Buhari 97/24, 10/29; Hanbel 3/1) Cevap: Hadis-i şerifin tam metni şöyledir: “Mahşer günü Allah baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O'na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.).” (Buhari, Tefsir, Nun ve Kâlem 2, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman, 302) Diğer bazı iddialarda da görüleceği üzere, bu iddiaları ortaya atan kimselerin Kur’an ayetlerinden haberleri olmadığı ya da olupta görmezden geldikleri görülmektedir. Kur’an ayetlerinde de geçen “baldırın açılması” ifadesi, benzetmeli anlatımdır, bir mecazdır, deyimdir. Arapça kullanımda bu deyim, “tüm hakikatlerin çırıl çıplak ortaya çıkması, hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi” anlamında kullanılır. Allah (c.c.) baldırını açar, yani mahşer günü celalini tüm şiddetiyle gösterir, tüm insanların amellerini ortaya döker, hesabı eksiksiz görür ve kullarına gösterir, anlamına gelir. (İbni Hacer, Kâlem Suresi 42-43. Ayet Tefsiri, Kütübi Sitte, İlgili Hadisin Şerhi, İbrahim Canan) Nitekim, Arapça'daki “Baldırın açılması” deyimi Kur’an ayetlerinde de şu şekilde geçmektedir: “(Hatırla ki o gün) baldır(lar)ın açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği bir gündür. Fakat, buna güç yetiremeyeceklerdir. Evet, secdeye davet edilecekler gözleri düşük, kendilerini bir zillet sarmış olarak. Hâlbuki, onlar bu secdeye dünyada her şeyden sâlim ve sapasağlam iken davet ediliyorlardı.“ (Kâlem Suresi, 42-43) İbni Abbas, bu ayette zikredilen baldırın açılması ifadesinin, mahşer anının dehşetini ortaya koyan bir ifade olduğunu bildirmiştir. (Beyhaki, Kitabü’l Esma ve’s-Sıfat, s. 345) Yani, Arapça’daki “baldırın açılması” ifadesi sadece hadis-i şerifte değil ayette de zikredilmiştir. Hadis-i şerif, bu ayeti tefsir etmektedir. Dolayısıyla, hadis-i şerifte de, ayetteki gibi benzetme kullanılmıştır ve ayetlerle çelişki barındıracak herhangi bir durum söz konusu değildir. Baldırların açılması; insanlar açısından işlerin zorlaşması, sırların ortaya dökülmesi anlamında kullanılırken, Allah (c.c.) açısından “Allah (c.c.)’ın kıyamet günü celalini, gazabını tüm şiddetiyle ortaya koyması” anlamına gelir. Şüphesiz, en doğrusunu Allah bilir. Allah (c.c.)’ın kürsüsü (Bakara, 2/255), Allah (c.c.)’ın eli (Fetih, 48/10) gibi müteşabih ifadelere Kur’an ayetlerinde rastlanır. Müteşabih ifadeler kullanmak, ayetlerde mümkün iken hadislerde de aynılarına ya da benzerlerine rastlanılmasının garipsenecek hiçbir tarafı yoktur. Bazen de bu, gereklidir. Çünkü, insana mahiyetini bilmediği, tecrübe alanında olmayan bir hakikatin tasviri, ancak bildiklerine kıyas edilerek anlatılabilir ve mesaj, muhatabın aklına bu şekilde oturabilir. “O’nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur.” (Şura, 42/11) ayetiyle de müteşabih ayetlerin asıl manalarının gördüğümüz ve bildiğimiz gibi olmadığını anlamaktayız. Bu durum, yani hadislerdeki müteşabih ifadeler, sahih hadis kaynakları hakkında şüpheye düşme sebebi kılınamaz. Bu hadisler, halkı hadis kaynaklarından soğutmak için de istismar edilemez.
6
KONFERANS Bu görüşmeden sonra, İngiltere'de Kraliçe Viktorya hükümeti harekete geçti ve müzmin Şark meselesine bir tesviye şekli bulmak üzere, İstanbul'da bütün büyük devletlerin katılacağı ve Türkiye'nin de iştirak edeceği bir konferans toplanması için önayak oldu. Bu arada Car, sayfiyesinden payitahtına döndü, eski ve yeni payitahtlarında heyecanlı nutuklar çekti. Türklerin hıristiyanları ve islavları ezdiğini (!), düzelmez bir bünye ve adam olmaz bir idare taşıdığını öne sürdü. Rusya'nın da asla harp istemediğini, fakat bu mevzuda hiç bir tedbir ve teşebbüsün para etmediğini, Türklerden salah ümidini kaybettiğini söyledi. Rusya'nın tekliflerini mutlaka yerine getireceğini, bunun için halkına ve dindaşlarina garanti göstermekle mükellef olduğunu, Türk zulmü (!) altında inleyen milyonlarca irkdaşına sırt çeviremeyeceğini sözlerine ilâve etti ve tepeden inme haber verdi: Büyük devletlerce güdülen maksada bir dayanak olmak üzere (!) cenup Rusyası'ndaki 6 kolordunun seferberliğini emrediyorum! Gayem sulh ve huzurdan başka bir şey değildir! İşte bütün insanlığın vicdan gözü önünde oynanan oyun!.. Müzakere masasının üstüne, açıkça, söze başlanmadan çıkarılıp konulan tabanca; ve gangster üslûbiyle başlayan görüşme teklifi... Türkiye hesabına, peşinen dayak yemiş olarak, hezimet sonrası bir görüşmeden ne farkı var?.. Yıllarca korkusu çekilen «düvel-i muazzama» heyúlâları da teker teker İstanbul'a gelip «Hasta Adam»in etrafında halkalanacaklar ve onu ne türlü öldüreceklerini, yatağının başında, doktor edasiyle görüşecekler... İngiliz politikasının güdücüsü Lord Derbi, İstanbul konferansındaki görüşmelere esas olarak şu temel ölçüleri öne sürdü: Osmanlı devletinin (Devlet-i Âliyye) istiklal ve mülki tamamlığı garanti edilecektir. 2 — Devletlerden her biri, öz nefsi için mülki faide, zati nüfuz veya tebaasının ticari imtiyazı bakımından öbür devletlerin malik olmadıkları şartlar peşinde koşmayacak ve bu hususu taahhüt edecektir. 3 Sulh ve huzurun iade edilmesi için, Bab-ı áli, Sirbistan ve Karadağ'da harbden evvelki halin kabulünü şimdiden uhdesine alacaktır. Ayrıca, Osmanlı Devleti, Bosna ve Hersek havzasına idari ve mahalli muhtariyet vermeyi taahhüt edecek; keyfi muameleleri murakabe edici mahalli teşkilåt månasına gelmeyen bu türlü muhtariyet, Bulgaristan'a da verilecektir. Bab-ı åli'nin Bosna ve Hersekte meydana getirmeyi taahhüt ettiği idari islahat, orada tatbik imkânı bulduğu kadar Bulgaristan'a da şamil olacaktır. 4 - Lord Derbi, İngiltere sefirlerini, nezdlerinde bulundukları devletlerle bu esaslar etrafında anlaşmaya memur ettiği gibi, Türkiye dışarıda kalmak üzere, lüzum görülür. se, Istanbul konferansından evvel kendi aralarında bir ilk müzakereye de imkân bulunduğunu beyan eder, Türkiye'ye «Hasta Adam» ismini takmış olan Çar Aleksandr, Moskova'da, şehir ileri gelenleriyle belediye heyetini kabul ettiği zaman, çoktiği nutukta şunları söyledi: Sırbistan ile Karadağ'da boş yere kan dökülmesini önlemek için hemen bir mütareko yapılmasına dair teklifi min Osmanlılarca kabul edilmiş bulunduğunu bilmektesiniz. Denk olmayan kuvvetlerle yapılan bu muharebode Karadağlılar her zamanki kahramanlıklarını göstermekten geri kalmadılar. Fakat esel'le bildiroyim ki, Sırplılar için böyle olmadı. Hozimete uğradılar. Aralarında bizden bir çok gönüllüler bulunduğu ve nicolori Islå vlık adına, onlarla beraber kan akıttıkları halde yine bir soy başaramadılar. Hom din ve hem irk bakımından kardeşlerimiz olan Sırpliların felaketine, benimle beraber bütün Rusya ortak çıkmaktadır. Fakat benim her yeyden üstün tutmakla mükellef olduğum nokta sadece Rusya'nın menfaati vo solámotidir. Bunun için Şarktaki hıristiyanların huzur vo solamoto kavuşmaları adına sulh yoliyle bir çare aramaya çalıştım vo bundan sonra da çalışacağım. Birkaç güne kadar Istanbul'da sulh şartlarını müzakere otmek üzere altı büyük devletin murahhasları toplanacak ve müzakerelere başlayacaklardır. Başlıca dileğim, umumi bir anlaşmaya varıldıgini görmektir. Fakat bu dileğim meydana gelmoz do, Bâbâli'den haklı olarak istediğimiz şeyler yine savsaklamada kalacak ve gerekli teminat verilmiyecek olursa ben, bu mevzuda öbür büyük devletlerin ne düşündüklerine bakmayarak tek başıma hareket etmek kararındayım. Kararim kat'idir ve bu karar etrafında bütün Rusya'nın arkamdan geleceğine emniyetim tamamdır.» Ve işte bu ve evvelki konuşmaların arkasından, Cenup Rusyası'ndaki altı Rus kolordusunun seferberlik emri... Rus politikasının güdücüsü Prens Korcakof da, büyük devletlere gönderdiği nåmelerle, bu hareketin, sırf Türk ve müslüman zulmüne (!) engel olmak için alınmış, hakikatteyse sadece sulh ve sükûna yardımcı (!) bir tedbir olduğunu iddia etmekten çekinmedi. Görülüyor ki, Türkiye, ya Rus tekliflerinin kabulü, yahut onunla cenkleşmeye razı olmak gibi, iki ateş arasında kalıyor, öbür devletlerinse hakemliği Rus tekliflerine sed çekebilecek bir sempati yüzü göstermiyordu. Bu mevkide, Öbür devletlerden ancak İngiltere, Almanya ve Fransa gibi birkaçının menfaatini giciklayacak, onları biribirine, hususiylo Rusya ile ihtilâfa düşürecek siyasi bir dehaya ihtiyaç vardı; bu dohů ise, basta Sadrazam ve Hariciye Nazırı pasalar olmak üzere, kalbleri küçüklük ukdesiyle mühürlü Tanzimat tiplerinde mevcut dogildi. Sadece devleti hezime to sürüklemoyo hazır ve bu movzuda cesur Midhat Paşa ile, tahta çıkar çıkmaz bu illetli vaziyete tovarús eden, onu ön lomek için her inceliğe malik olan, fakat henüz kollama ve makamını tomollestirme movkiinde oldugundan elinden bir şey gelemeyen Abdülhamid... Hariciye Nazırı Saffet Paşa, Prens Korçakof'un, Moskoſ davasını Dünyaya haklı göstermek için elçileri vasıtasiyle dağıttığı nâmeleri, aynı şekilde Osmanlı sefirleri tarafından devletlere gösterilmek üzere bir cevap hazırlamakta gecikmodi. Baştan başa acz ifadesi, küçüklük ukdesi ve hesap verme edasiyle dolu olan bu cevabı özleştirmekte faide vardır: Prens Korçakof'un Rus askeri hazırlıklarını Avrupa'ya haklı göstermek ihtiyacını duyması tabiidir. Ancak, Rusya Başvekilinin vaziyetteki sorumluluğu Osmanlı devletine yüklemesi dürüst sayılamaz. Osmanlı Hükûmeti, sanıldığı kadar iyileşme, düzelme kabul etmez bir halde değildir. Eğer gerçekten böyle olsaydı, memleketin sürekli bir karışıklık içinde olması gerekirdi. Halbuki Paris anlaşmasının imzalandığı tarihten, yani 20 yıldan beri pek az ihtilâl hareketi olmuştur. Bu hareketlerin de sebep ve kaynakları målümdur. Prans Korçakof'un bahsettiği muharebeye ait sebep de herkesçe bilinmektedir. Hükümetimiz huzur ve sükunu iade etmek, sulh taraflısı tebaasını korumak ve haksız tecavüzleri önlemek için zor kullanmaya mecbur edilmiştir. - Osmanlı Hükûmeti, vazifesini yerine getirdiğine inandığı için, dökülen kanların sorumluluğunu kabul etmaz. Hükümet, nefret ettiği şiddet vasıtalarına başvurmadan, her zaman ve mekânda uzlaştırıcı ve yatıştırıcı tedbirlerin hepsine başvurmuş, sulh ve huzurun geriye dönmesini gerçekten dilemiş ve bu dileğini Avrupa'ya açık vesikalarla göstermiştir. Neticede kayıtsız ve şartsız, iki aylık bir mūtareke ve İstanbul'da bir konferans teklifinin kabul edilmesi Bábiáli'nin sulhçu emellerine en yeni delildir. İşin içyüzü málum olduğuna göre, Hükümetin öz vazifesini bir yana bırakıp birtakım isyancıların eline hemen muhtariyet vermesi doğru görülemez ve bunu yapmamış olması cinayet sayılamaz. Eğer Rusya Hükümetinin, teminatına uygun olarak Şarktaki hıristiyanları iyi halde görmekten başka bir maksadı yoksa, Prens Korçakof, umumi beyanında måzur göstermeye çalıştığı harp hazırlıklarında bir lüzum ve fayda iddia edemez. Prensin Rusya adına ileriye sürdüğü arzu ve gayret her devletten ziyade «Devlet-i Åliyye» nezdinde mevcuttur ve Devletin başlıca gayesi, olanca gayret ve faaliyeti, bu vazifeyi yerine getirmekten ibarettir. Osmanlı Devleti, terakki yolunda aldığı her türlü tedbiri bozucu vakalara rağmen yavaş yavaş idare usulünü değiştirecek ve kendisine yeni bir hayat verecek olan bir noktaya gelmiştir. Onun, Paris anlaşmasında devletlerce istenilen müsaadeleri genişletmekten başka bir emeli yoktur. Osmanlı Devleti tarafından vâdolunan islah işleri, geciktirilmeden, bütün Osmanlı ülkesine şamil olarak tatbik mevkiine konulacaktır.» Abdülmecid'den başlayarak gelen Avrupa'ya boyun eğme ve onun karşısında el-pençe divan durma ananesine göre bu cevabın ruhu şudur: Ben haklıyım; bunu lütfen kabul et!.. Beni de pek o kadar adam olmaz sanma! Adam olmaktayım ve olacağım! Buna inan! Moskof ağabeyimin dileklerini yerine getirmek de, zaten benim borcum ve işim... Batiya, bu zelil tavırla kabul ettirilmesi mümkün hiç bir şey olamazdı. Henüz tahtında oturma şeklini bile ayarlamaya vakit ve imkân bulamamış olan Abdülhamid, bu 40 yıllık gelişe birdenbire «hayır» diyemez ve bir iç bünye tasfiyesine geçmeden dışarıya karşı tesirli bir mukavemet tavri takınamazdı. Prens Korçakof'un devletlere umumi beyanından sonra Rusya kısmi seferberliğe de girişti ve Cenup Ordusu Birlikleri Besarabya sınırlarına gönderilmeye başlandı. Seferberlik tutumu o kadar etraflı oldu ki, Rusya'nın cenup ve garp sınırlarından at ihracı da yasak edildi. Cenup Ordusu Kumandanlığına, Çarın kardeşi Grandük Nikola Nikolayeviç tayin edildi ve Grandük, senenin son ayı başlarında törenle payitahttan hareket ederek kurmay heyeti ve yâverleriyle beraber, karargâh merkezi olan (Kişnef) şehrine yerleşti.
Necip Fazıl Kısakürek
Sayfa 90 - sh:90-95 İKİNCİ FASIL İLK YILLAR
5
İstanbul Sözleşmesi Detaylı İnceleme
Avrupa Konseyi ile işbirliği içinde hazırlanan ve 2011 de imzalanan İstanbul sözleşmesi ve 2012 de uygulama kanunun 6284 ile başlayan süreç, ülkemizde feminist hareketi kontrolü zor noktalara doğru götürüyor. İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 ün acilen iptal edilmesi lazım. Sözleşmeyi imzalayan Batı ülkelerinin çoğu çekince koyarak bir kısım maddelerini kabul etmediler. Bazı Hristiyan ülkeler “bu sözleşme aile kurumunu yok eder” diye imzalamadılar. Fakat bizde hiç çekince koyulmadan bütün maddelerini bütün partilerce kabul edilerek imzalandı ve o günden beri sözleşmenin yok edici etkisi hızlı bir şekilde topluma yayıldı. İstanbul Sözleşmesi neden iptal edilmelidir? Bun daha iyi görmek için sözleşmenin bazı maddelerine daha yakından bakalım. 1-“Sözleşmenin amacı” bölümünde şöyle deniyor: “d-Kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırmak amacıyla uluslararası işbirliğini geliştirmek” Öncelikle bu Sözleşmeyi imzalayarak ülkemizde baş edemediğimiz, yurt dışından destek almak zorunda kaldığımız, bir kadına şiddet problemimiz olduğunu kabul etmiş olduk, yıl 2011. 2011 yılda nüfusumuz 73 milyon ve ülkede 121 kadın öldürülmüş ve bunların çoğu da cinsiyetlerinden dolayı yani kadın olduğu için değil, katil ile aralarında bir problem olduğu için öldürülmüş. Yani ülkemizde kadına şiddet uluslararası yardım isteyecek boyutta değil. Ayrıca Avrupa ülkelerinde kadına şiddet ve cinsel taciz yaşam tarzlarından da kaynaklanarak alkol, uyuşturucu, gece hayatı gibi etkenlerle bizdekinden binlerce kat daha fazla. Yapılan araştırmalarda şiddette alkol etkisi yüzde seksenlerde. Kendi ülkelerinde şiddeti çözememiş, şiddetle baş edememiş insanların, bize yol gösterme gibi bir lüksü olmamalıydı. Bu sözleşmeyi önümüze dayayanlara “Siz kendi ülkenize bakın, bizde kadına şiddet sorunu yok” dememiz gerekirken ezik ezik sözleşmeyi imzalamışız. Ardından da Sözleşme şartlarını yerine getirmek için 6284 nolu kanunu çıkarmışız. 6284 nolu kanuna kısaca “kadın ve erkeği birbirine düşman etme kanunu” diyebiliriz. 6284 ile 2012-2019 yılları arasında 2 milyondan fazla erkek çoğunluğu psikolojik şiddet bahanesi ile evinden atıldı. Sokağa atılan, iftiraya uğrayan, mahallesine bile giremeyen, cinnet geçiren erkekler sebebiyle cinayet sayıları arttı. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 ten sonra kadına yönelik şiddette gelinen nokta. 2011 de 121 kadın öldürülmüş 2018 de 490 kadın öldürülmüştür. Yani çok açık ve net olarak belli ki bu sözleşme ve kanun ülkemizde kadına yönelik şiddeti kat be kat artırmıştır. Yukarıdaki verilere bakarak ilkokul çocuğunun bile anlayacağı sonuçları yetkililer ve siyasiler neden anlamak istemiyor. Ve ısrarla sözleşmeyi devam ettiriyorlar? Daha çok kadın ölmesini isteyen kimler? 2- Madde 3 de “Tanımlar” başlığında şöyle diyor: İşbu Sözleşmenin amacına ulaşması için: “a-kadına yönelik şiddet’’ kadına yönelik ayrımcılığın bir türü ve bir insan hakkı ihlali olarak anlaşılmaktadır. İster kamu hayatında ister özel hayatta meydana gelsin, baskı veya rastgele özgürlüğünü engelleme de dâhil kadınların fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zararı veya ızdırabı ile sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel olan tüm eylemler toplumsal cinsiyete dayalı şiddet anlamına, Sözleşmenin en temel problemi burada. Şiddet dedikleri sadece fiziksel şiddet değil, psikolojik şiddeti de kapsıyor. Şiddeti “Kadına şiddette hayır” diye şiddetin içinden kadını çekip aldığımızda, kadın dışında kalanlara şiddet olabilir, pek de önemli değil, gibi bir anlam çıkıyor. Fiziksel şiddette de insan temelli bakılmalı. Bir erkeğe de fiziksel şiddet uygulandığında cezalandırılmalı ve bizim kanunlarımız bunun için yeterli olmalı. Kanunlarımız yetersizse kanunlarımız düzeltilmeli. Kendi insanını korumak için yurt dışından destek almaya ihtiyacımız olmamalı. Psikolojik şiddet, kavramı çok geniş bir kavram. Erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, kızdığı zaman ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi hepsi bunun içine dahil. Kadın bunları kocasına yaptığında psikolojik şiddet sayılmıyor fakat erkek kadına yaptığında şiddet oluyor. Dünyanın en iki yüzlü ve adaletsiz sözleşmesi bu olsa gerek. Ayrıca özgürlüğünü kısıtlamayı özellikle belirtmişler. Erkek karısına “nereye gidiyorsun?” diye sorsa ya da karısının gitmesini istemediği yer olsa suç oluyor. Erkek karısının gittiği geldiği yere karışamaz bu sözleşmeye göre. Fakat kadın kocasının gittiği geldiği yerleri karışabilir, erkeğin ailesi ile görüşmesine problem çıkarabilir bunlar suç sayılmaz. 3- Tanımlar bölümünde bir de ola ki bilmeyiz diye toplumsal cinsiyet tanımı yapmışlar. ‘’c-Toplumsal cinsiyet’’ belli bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir.” Kısacası kadın ve erkek doğmamız önemli değil, bize kadın ve erkek olmayı toplum öğretiyor ve kadına kadınlıkla ilgili rol beklentisi şiddet sayılıyor. Kadın ve erkeğin birbiri ile evlenmesi de toplumun, dinin, örfün dayatması. Toplumsal cinsiyete göre kişi kendi cinsini mi karşı cinsi mi ya da her ikisini mi cinsel olarak tercih edecek buna kendi karar verecek. Kısacası LBGT önlenmemeli, hatta toplumsal cinsiyet eşitliği altında yaygınlaştırılmalı, diyor. Kabul etmişiz. 4- Tanımlar bölümünde: ‘’d-‘Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet’ kadına kadın olmasından dolayı uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet anlamına gelir.” Bunun da kısaca açıklaması ve 6284 ile uygulanışı şöyle: Erkek ev hanımı da olsa karısından yemek yapmasını talep edemez çünkü yemek yapmak kadınlara toplumun yüklediği roller sayılıyor, toplumsal cinsiyet eşitliğine göre. Erkeğin karısından yemek yapmasını talep etmesi şiddet sayılıyor ve kadın kocasını şikayet ederse haklı bulunuyor ve kocaya evden uzaklaştırmayla başlayan ve hapis cezası ile sonlanan ceza uygulanıyor. Fakat kadın kocasından her şeyi talep edebiliyor. Erkek evin masraflarını karşılamıyorsa, karısına onun istediği kadar para vermiyorsa, sözleşmeye göre ekonomik şiddet sayılıyor ve yine erkek cezalandırılıyor. Kadın toplumsal rollere mecbur değil fakat erkek mecbur. Bu ne kurnazlık! 5- Tanımlarda gözden kaçmaması gereken bir madde daha var. ‘’f-kadın’’ kelimesi 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da içerir. Bu ayrı bir rezalet. Doğumdan itibaren kız çocuklarını “kadın” olarak tanımlıyor ve aslında pedofiliyi destekliyor. 6- Madde 4 Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrımcılık Yapmama, başlığında: 1-….“Bireylerin cinsiyet, toplumsal cinsiyet… cinsel tercih/yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği… özellikle mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirler başta olmak üzere işbu Sözleşme hükümlerinin Taraflar tarafından uygulanması güvence altına alınmıştır.” Bu madde ile cinsel tercih ve istediğin tarafa cinsel yönelim normal kabul edilmiş ve güvence altına alınmış olduğu netleştiriliyor. Bu maddenin devamında şöyle bir cümle var ki akıllara ziyan. “Kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesi ve kadınların korunması için gerekli olan özel tedbirler, hali hazırdaki Sözleşme kapsamında ayrımcılık olarak kabul edilmeyecektir.” Dedim ya dünyanın en kurnaz, en iki yüzlü ve insanı aptal yerine koyan sözleşme metni. Yukarıdaki cümleyle aslında yaptıklarının cinsiyetçilik olduğunu, ayrımcılık olduğunu kabul ediyorlar fakat “bunlar cinsiyetçilik sayılmaz” diye de işi garantiye alıyorlar. “Kadın beyanı esastır” diye bir cümle var, bu sözleşmeye dayandırılarak çıkarılan 6284 nolu kanunda. Dünyanın en cinsiyetçi söylemi fakat Batılı kumandanlarımız bu cinsiyetçilik sayılmaz diyorsa sayılmıyordur diye inanmamızı bekliyorlar. 7- Madde 6 Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Politikalar, başlığında: “Taraflar işbu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasında ve etkilerinin değerlendirilmesinde toplumsal cinsiyet bakış açısına yer vermeyi ve kadın erkek eşitliği ve kadınların güçlendirilmesine yönelik etkili politikalar geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt ederler.” Hükumet yetkilileri bu sözleşmeye imza attıktan itibaren devletin tüm kurumlarında toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları başladı ve son hızla devam ediyor, bütün bakanlıkların bünyesinde. Milli Eğitim de dahil. Zaten kurnazlar çocuklarımızın cinsiyet özelliklerini bozmak için sözleşmede başka bir madde ile de tekrar ele almışlar. Eğitim bölümünde “öğretim materyallerine resmi müfredata ve eğitimin her seviyesine eklenmesi için gerekli adımları atar..” demişler. 2012 den beri Milli Eğitim kitaplarında bütün kadın ve erkek rolleri çıkarıldı ve resimlerde de mümkün olduğu kadar cinsiyeti belirsiz tipler kullanılıyor. Ayrıca öğretmenlere ara ara toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi veriliyor ki çocukları ona göre yetiştirsinler. Geçenlerde tepki gösterdiğimiz ETCEP projesi bu işin sadece bir ayağı. Milli Eğitim kitapları dışında okullarda aktif olarak bu eğitimi verecekti. 162 pilot okulda uygulama yapıldı. “Erkek çocuklarına ‘rahmin kadar konuş’ gibi iğrenç pankartlar taşıttılar, kızlara erkeklere has etkinlikler, erkeklere kızlara has etkinlikler yaptırıldı. Tepkiler çok olunca Milli eğitim “proje bitti” diye açıklama yaptı. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği projesi bitti gibi anlaşıldı oysa Milli Eğitim “pilot okul uygulaması bitti ” dedi. İstanbul Sözleşmesi durduğu sürece Milli Eğitim bu çalışmayı bitiremez. 8- Madde 8 de Mali Kaynaklar bölümündeki şart ise din, vatan ve aile sevdalısı herkesin yüreğine oturacaktır. “Taraflar, sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülenler de dahil işbu Sözleşme kapsamında yer alan her türlü şiddetle mücadele ve şiddeti önlemeye ilişkin bütüncül politikaların, tedbirlerin ve programların uygun biçimde uygulanması için yeterli mali ve beşeri kaynak tahsis eder. .” Toplumsal cinsiyet eşitliği savunan derneklere ki ülkemizde bunların çoğu din ve devlet düşmanı ve LBGT destekçisidir, sözleşme ile taraflar bunları maddi olarak besleyeceklerine söz vermişler. Anlaşıldığına göre bu din ve devlet düşmanı derneklere sadece Avrupa fonundan değil, bizim cebimizden de para akıtılıyor. Bizim paramızla bize küfrediyorlar. 9- Madde 9 Sivil Toplum Kuruluşları ve Sivil Toplum, başlığında: “Taraflar, kadına yönelik şiddetle mücadelede aktif olan ilgili sivil toplum kuruluşları ve sivil toplumun çalışmalarını her düzeyde göz önünde bulundurur, teşvik eder ve destekler ve bu kuruluşlarla etkin işbirliği tesis eder. .” diyor. Bu madde gereğince o zamanın Aile Bakanı Fatma Şahin, 236 kadın derneği ile masaya oturup 6284 nolu yasa tasarısını hazırladı. Toplumsal cinsiyet eşitliği savunduğunu iddia eden derneklerin çoğunluğu PKK ve LBGT destekçisi derneklerdi. Yani 6284 PKK destekçisi din, devlet ve aile düşmanı derneklerin Aile Bakanlığı ile birlikte hazırladığı tasarı ile çıkmış oldu. 10- Madde 12 Genel Yükümlülükler, başlığında: 1-Taraflar, kadının aşağılığı iddiasına veya kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır. 5-Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din veya sözde ‘’namusun’’ işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar. Kabul edilenler gayet açık. “Din, gelenek, örf ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak…” “…kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.” Bu da gayet açık. Muhafazakar ve dindar görünen hükumetimiz de bu sözleşmeye imza atmış. Bu sözleşme iptal olmazsa Avrupa Konseyi belki kadın haklarına aykırı diye Kur’an-ı Kerimden bazı âyetleri çıkarmamızı isteyebilir, sonuçta kabul etmişiz, isteyebilirler. 11- Madde 18 Genel Yükümlülüklerde “-çocuk mağdurlar dahil olmak üzere kırılgan bireylerin ihtiyaçlarını ele alacağını ve bu ihtiyaçların bireylere mevcut bulundurulacağını temin eder.” Diyor. Kırılgan bireyler dediği çocuklar, kadınlar ve eşcinseller. 12- Madde 30 Tazminat, bölümünde “1-Taraflar, mağdurların işbu Sözleşmede belirtilen suçlardan herhangi birini işleyen faillerden tazminat talep etme hakkına sahip olmalarını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Kadın, eşim ya da sevgilim bana fiziksel, cinsel ya da psikolojik şiddet uyguladı, diye şikayet ederse tazminat alma hakkı oluşuyor. Zaten sözleşmede eş ve patner ayrı ayrı kullanıldığı için gayri meşru ilişkilerde aynı eşleri gibi kabul ediliyor. Ayrıca cinsel istismar iftirası atılan kişilerden de maddi tazminat talep etme hakkı doğuruyor ki bu da ayrı bir facia. İlerde 6284 e buna yönelik bir madde ekleme ihtimalleri yüksek görünüyor. 13- Madde 31 Velayet, Görme Hakkı ve Güvenlik, başlığında: “1-Taraflar, çocuklara ilişkin velayet ve görme haklarının belirlenmesinde, işbu Sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinin göz önünde bulundurulmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Bu şu demektir kadın kocasını psikolojik ya da fiziksel şiddet uyguladı, diye şikayet etmişse çocuğun babaya gösterilmemesi için tedbirler alır. Kısacası çocuklar babalarını görmek için annenin vicdanına bırakılıyor. Bu yüzden çocuk haczi utancı da bir türlü düzenlenemiyor. Babaların çocuklarını görüp görmemesini de görüldüğü gibi Avrupalı Bakan kılığında bizi komuta edenler belirliyor. Evlatlarını göremeyen boşanmış babalar da çırpınıp duruyor evlatları için. Bu sözleşme durduğu sürece babalar daha evlatlarına çok hasret kalacaklar gibi duruyor. 14- Madde 36 Tecavüz Dahil Cinsel Şiddet, bölümünde şöyle bir madde var. “c-bir kişinin rızası olmaksızın üçüncü bir kişiyle cinsel nitelikli eylemlerde bulunmasına neden olma.” Rıza varsa üç, beş toplu seks suç olmaz, devlette buna karışamaz. Rıza yoksa suçtur. 15- Aynı başlık altında 3. Madde de şöyle: “Taraflar, 1. paragrafta yer alan hükümlerin iç hukuk tarafından tanındığı şekliyle eski veya şu anki eşe veya partnerlere karşı işlenen eylemler için geçerli olmasını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alacaklardır.” “Eş ve eski eşe özellikle dikkat çekiliyor. Bunlar için özel kanun çıkarılsın diyor. ki 6284 çıkarıldı. 16- Madde 37 Zorla Evlilik, başlığında “Taraflar, yetişkin bir bireyi veya çocuğu evlenmeye zorlayan kasıtlı davranışların cezalandırılmasını sağlamak üzere hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Bu yüzden de hükumetimiz 18 yaş altı gönüllü evlenen gençlerin dini nikahını kabul etmeyerek erkeklere tecavüzden 5 yıldan 16 yıla kadar ağır cezalar veriyor. İşin en tuhaf tarafı da şu ki erkek de 18 yaş altı olsa hapis cezası alıyor fakat kızlara hiçbir ceza yok. Genç evlilik suçsa neden kızlara da ceza verilmiyor? Aynı suçu işleyip bir taraf ceza almıyorsa çocuk değilse deli olması lazım. 18 yaş altı kızlara çocuk diyorlar fakat 18 yaş altı erkeklere ağır ceza veriyorlar. Demek ki hükumet yetkililerimiz gönüllü evlilik de olsa kadın bedenini kirletilen bir meta olarak görüyor ya da 18 yaş altı kızların aklının olmadığını düşünüyor ki kızlara bir ceza yok. Avrupa’da ise evlilik yaşı 18 fakat büyük çoğunluğunda 14 yaş sonrası gönüllü ilişkilerde ceza yok, hapis cezası hiç yok ama bizde var. Çünkü biz onların beklentilerini daha üst düzeyde karşılayacak kadar … yız. 17- Madde 40 Cinsel Taciz, başlığında “Taraflar; bir kişinin onurunu zedelemek amacıyla veya böyle bir etkiyle istenmeyen sözlü, sözsüz veya fiziksel olarak cinsel nitelikte davranışta bulunmayı, bunların özellikle de tahrik edici, düşmanca, küçük düşürücü, yüz kızartıcı ve kırıcı bir çevre yaratarak yapılmasını cezai ve diğer yaptırımlara tabi kılmak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Diyor. En berbat maddelerden biri de bu. Sözlü, sözsüz cinsel sayılacak bir davranışla, fiziksel olanı aynı kefeye koyuyor. Hepsi cinsel istismar kavramı içerisine giriyor ve tacize de tecavüze de birbirine yakın cezalar veriliyor. Bu çok adaletsiz. Bir laf atma, bir bakış ve tecavüzün aynı kefeye konması mantık dışı fakat şu an bu sözleşmeye istinaden kanunlarımız böyle uygulanıyor, Ayrıca bu iftiraya kapı açıyor. Hele bir de 6284 te “kadın beyanı esastır” kanun maddemiz olduğu için nice canlar iftira ile yanıyor. Hapiste binlerce masum var iftira ile cinsel istismar suçundan yatan. İstanbul sözleşmesi fesh olmazsa daha çok canlar yanar. 18-Madde 42 Sözde ‘’Namus’’ Adına İşlenen Suçlar Dahil Suçlar İçin Kabul Edilemez Gerekçeler “1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamında yer alan herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde ‘’namus’’un bu eylemlerin gerekçesi olarak görülmemesi için gerekli yasal veya diğer tedbirleri alır.” Namus kavramımızı “sözde” diye aşağılayarak başlayan bir madde içine dini de alarak devam etmiş. Ne anlamalıyız? Uygulama nasıl? Daha yeni bir örneğini gördük. Kadın kocasını aldatıyor ve adam mahkeme de bunu açıkça ispat ettiği halde erkeğe kadına nafaka verilmesine hükmedildi. Namus, din gibi değerlerimizi çiğneyeceğimizin garantisini vermişiz adamlara sözleşmeyi imzalayarak. Ya da din adına eşcinselliğe karşı çıkmak bu maddeye göre suç. Toplum tepkisinden korkulduğu için olmalı şimdilik bunu uygulamıyorlar fakat zamanla bu da uygulanacaktır. 19-Madde 44 Yargı Yetkisi “…kovuşturmanın yalnızca suç mağdurunun bildirmesi veya suçun işlendiği yerdeki devlet tarafından bilginin sunulması üzerine başlatılabileceği koşuluna bağlanmaması için gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır..” Yani kadın şikayet etmese de işlem yapılmalı diyor. Mesela karı-koca kavga ediyor komşular şikayet ettiğinde de kadın şikayetçi olmasa da erkek cezalandırılmalı, diyor. İnsan aklını, iradesini hiçe sayan bir madde. Kadına diyor ki senin aklın yok, bak bu adam sana kızdı, bağırdı sen istemesen de ben seni ayırır bu adamı da cezalandırırım. Ki 6284 e dayandırılarak bu yapılıyor. Bununla bağlantılı Madde 55 de şöyle deniyor: ” mağdur şikayetini veya ifadesini geri alsa bile kovuşturmanın devam etmesini sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır. Kadın şikayet etse ve vazgeçse 6284 e göre devlet vazgeçmiyor ve karı-koca kavgası kamu davasına dönüşüyor ve en hafifinden erkeğe 3 bin civarı para cezası veriliyor. Davanın devam etmesi karı-koca arasını soğutuyor ve boşanmalara sebep oluyor. Son yıllarda artan boşanma sayılarında 6284 ciddi rol oynuyor. 20- Madde 45 Yaptırım ve Tedbirler “mağdurun güvenliğini de içerebilen, çocuğun yüksek yararının başka hiçbir şekilde garanti altına alınamaması durumunda, ebeveyn hakkının elinden alınması.” İşte burada sözleşme kadınların aleyhine de dönüyor. 6284 ü destekleyen kadınlar çok. Kadınlar ellerinde keskin kılıç gibi 6284 ü sallarken erkeğin boynunu vurma yetkisi bulunması hoşlarına gitse de erkekten sonra sıra kadınlara gelecek. Çünkü kılıcın iki tarafı da keskin. Ve çocuğun yararına görürse devlet çocuğu aileden alabilecek. “Ebevenlik hakkını ailenin elinden alır.” diye açıkça yazıyor. Mesela anne çocuğuna kızdı, sinirlendi bir terlik fırlattı çocuk da şikayet etti. Çocuk şikayet etmeyi nerden bilecek derseniz, öğretecekler. Çocuk hakları, diye okullarda öğretiliyor fakat sıra kadınlara geldiğinde çocuklara arayacakları telefon numarasına kadar verilecektir, kadınlara yapıldığı gibi. Çocuğu annenin elinden alacaklar. Eğer anne çocuğa vurmuşsa anneye hapis cezası da olacaktır, çocuğun yüksek yararına. Batı da bunun örnekleri çok. Sıra bizim ülkemizde. 21- Madde 46 Ağırlaştırıcı Sebepler a-suçun iç hukuk tarafından tanınan, failin şu anki veya daha önceki eşlere veya partnere karşı mağdurla birlikte oturan veya yetkisini kötüye kullanan bir aile bireyince işlenmesi, Yani önemli ve öncelikli olan kadına şiddet değil, bu şiddeti eş ya da eski eşin ve ya kadının birlikte oturduğu ailesinden ağabeyi, babası gibi bir yakının yapmasıdır ve bu ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Yani kadın kadına kavga etmişler falan işin içinde erkek yoksa cezaya gerek yok diyor. Maksat aileyi dağıtmak, kadını korumak falan değil, çok açık belli. ” d- Suçun çocuğa karşı veya çocuğun gözleri önünde işlenmesi” yine çocuklar hedefte. 23- Madde 48 Zorunlu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Usul ve Hükümlerinin Yasaklanması “1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki şiddet eylemlerinde arabuluculuk ve uzlaştırma da dahil zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Bu maddeye göre karı-kocayı ya da ebeveyn ile çocuğu barıştırmak suç sayılacak. “Arabuluculuk ve uzlaştırmanın yasaklanması” diyor. Aynı şekilde de uygulanıyor. Arabuluculuk sisteminin içine karı-koca uzlaştırmayı alamıyorlar. 24- Madde 52 Acil Engelleme Emirleri “Taraflar, ani tehlike durumlarında; ilgili yetkililerin kendiliğinden aile içi şiddet failine belli bir süre zarfı için mağdurun veya risk altındaki kişinin ikamet ettiği bölgeden ayrılma ve failin mağdurun veya risk altındaki kişinin ikamet bölgesine girmesini veya onlarla irtibat kurmasını yasaklama emri verme yetkisine sahip olmalarını sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır. Bu madde uyarınca alınan tedbirler mağdurun veya risk altındaki kişinin güvenliğini ön planda tutar.” 6284 ile sözleşmenin bu emri de yerine getiriliyor. Erkekler ikamet ettiği bölgeden uzaklaştırılıyor, 10 günden 6 aya kadar. Altı ay uzaklaştırma daha çok veriliyor ve altı ay altı ay artırılabiliyor. Erkek evinden atılıyor, mahallesine giremiyor, çocuğun okuluna gidemiyor. Bu maddenin içinde “sadece atılması yetmez irtibat kurması da yasaklansın” diyor. Bu da aynı şekilde uygulanıyor. Erkek barışmak için ya da çocukları sormak için karısına mesaj atarsa ya da ararsa hapis cezası veriliyor. 25- Madde 60 Toplumsal Cinsiyete Dayalı Mülteci Başvuruları “1-Taraflar, 1951 Mültecilerin Durumuna İlişkin Sözleşme’nin 1 A(2) maddesinin anlamı çerçevesinde, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin bir zulüm çeşidi ve tamamlayıcı/yardımcı korumayı gerektiren ciddi bir zarar olarak tanınması için gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Kendi ülkenizdeki kadınları zehirlediğiniz yetmez, mültecileri de zehirlemelisiniz diyorlar. Bu da yapılıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi Suriyeli kadınların kaldığı kamplarda da yapılıyor. 26- Madde 66 Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddete Karşı Eylem Uzman Grubu, adı altında bir de izleme mekanizması kurulmuş. “1-Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet uzman grubu (bundan sonra ‘GREVIO’’ olarak adlandırılacaktır), işbu Sözleşme’nin Taraflarca uygulanmasını izler.” Bu GREVİO ayrı bir yazı konusu. Sözleşmenin vatanımız için en tehlikeli iki maddesini en sona bıraktım. 27- Madde 2 Sözleşmenin Kapsamı “3-İşbu Sözleşme barış zamanında ve silahlı çatışma durumlarında geçerli olacaktır.” Memleketinde silahlı çatışma ortamları olsa da sen yine kadınları aynı şekilde korumaya söz veriyor musun, demişler buna da söz verilmiş. Bu neden tehlikeli. Çatışmayı kadınlar çıkardığında tehlikeli. O zamanda diyecek sen kadınları koruyamadın. Ki bunu geçenlerde gördük. Bir yürüyüşte kadınlar polise saldırdılar, polis de müdahale etmek zorunda kaldı. Yabancı haber kaynakları “Türkiye kadınları koruyamıyor” diye haber yaptı. PKK destekçisi, din, devlet ve aile düşmanı feminist kadın dernekleri sürekli örgütleniyorlar. Bu yıl 5 ocak da #TürkiyeKadınBuluşması adı altında ülkenin her yanından gelmiş kadınlarla toplantılar yaptılar. Gerekli acil durumlarda nasıl haberleşeceklerini, nasıl irtibat halinde olacaklarını konuştuklarını sosyal medyada yazdılar. Toplantı sonunda da “Feminist Devlet” ilan ettiler. Bu feminist dernekler açık açık aile düşmanlığı yapıp LBGT destekçiliği yapıyorlar. Bu yıl 14 şubat için yapacakları yürüyüş için hazırladıkları sloganları sosyal medyada günlerdir paylaşıyorlar. Bir tanesi şu: “Aşkın kanununda Leyla ile Mecnun mu yazıyor? Yeniden yazıyoruz. Aslında Leyla Şirin’i seviyor.” Açıkça eş cinselliğe çağırıyor, teşvik ediyor, normalleştirmeye çabalıyorlar fakat İstanbul Sözleşmesinden dolayı hükumet eşcinsellerin her türlü hakkını koruyacağına söz verdiği için toplantılarına yürüyüşlerine engel olmuyor. “Devlet bizden korksun” diye pankartlar taşıyorlar ve hiçbir engelle karşılaşmıyorlar. On kişi başörtülü kadın çıkıp “Devlet bizden korksun” diye pankart taşısa içeri atılır fakat bunlara sınırsız tolerans var. Çünkü bu din ve devlet düşmanı kadın dernekleri İstanbul Sözleşmesi ile kendilerini garanti altına almışlar. Silahlı çatışmayı onlar bile çıkarmış olsa onlara devletin müdahalesi suç sayılacak. 28- Madde 29 Hukuk Davaları ve Çözüm Yolları başlığı ise şöyle: “2-Taraflar; uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak, yetkileri dahilinde önleyici veya koruyucu önlem alma görevini yerine getirmekte başarısız olmuş Devlet yetkililerine karşı mağdurlara yeterli kanuni başvuru yolu sağlamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.” Bu madde ile açıkça Avrupa Konseyine iç içlerimize karışma hakkı da vermişiz. Eğer feminist kılığındaki terörist kadınlar olay çıkarırlarsa devlet de bunları koruyamazsa, isyan durumlarında korumada başarısız olmuşsa onlar hukuki ve diğer tedbirleri alırlarmış. “Diğer tedbirler” dedikleri ne olabilir? Bu maddeyi kabul ederek Avrupa Konseyine Türkiye’ye müdahale hakkı vermişiz açıkça. Bu nasıl bir basiretsizlik. İstanbul Sözleşmesine kutsal kitap gibi sarılan bu kadın dernekleri feminist devlet ilan ediyor, “devlet bizden korksun” diye slogan atıyorlarsa bir sebebi olmalı. Gezi olayı gibi bir olayı sadece kadınlar çıkarsa, hükumet onları durdurmak için güvenlik güçlerini harekete geçirirse bu anlaşmaya dayanarak Avrupa Konseyi ülkemize müdahale edebilecek. Hem de kadınları koruma kılıfında ve bir kahraman görüntüsünde. Bu kadın derneklerinin örgütlenme hızına ve attıkları sloganlara bakarak bizleri çok büyük tehlikeler bekliyor gibi duruyor. Büyük bir kadın terörü ile karşı karşıyayız. Hükumet İstanbul Sözleşmesini ve 6284 acilen iptal etmeli. İsteseler hemen iptal edebilirler. Zorunlu bir bağlayıcılığı yok. 29- Madde 80 Fesih “1-Herhangi bir Taraf, herhangi bir zaman diliminde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirimle işbu Sözleşmeyi feshedebilir. “2-Bu tür fesihler bildirimin Genel Sekreter tarafından alınmasından sonraki üç aylık sürenin sonunu izleyen ayın ilk günü yürürlüğe girer.” Bir an önce bu sözleşme fesh edilmeli. Bunun için sivil toplum örgütleri ve her birimiz hukuki yollardan, sosyal ağlardan tepkimizi göstermeliyiz. CİMER e yazalım. Twitter dan etkinlik düzenleyelim. Siyasetçilere mesajlar atalım. Tehlike büyük. Aile kanunu ile gelen şikayetlerin ve adaletsiz kanunların kaynağı bu sözleşme. Bu sözleşme iptal edilmeden 6284 ü kaldıramazlar, boşanmış babaların çocuklarını görmeleri konusunda bir düzenleme yapamazlar, nafaka, mal paylaşımı, kadın bitirmedikçe bitmeyen boşanma davaları ve iftiralara karşı da bir şey yapamazlar. İstanbul sözleşmesi durduğu sürece hiçbir erkeğin şerefi güvence altında değil. Her an bir iftira ile cinsel istismardan delilsiz belgesiz on beş yıl gibi ağır bir ceza alabilir ve ömrünüzün kalanını hapiste geçirebilirsiniz, bunun çok örneği var şu son yıllarda. Aile konusunda bütün mağdurlar birleşip “İstanbul Sözleşmesi iptal olsun” diye ses duyurmazlarsa herkes kendi davasını savunursa hiçbir sonuç elde edilemez. Mağdur olmak da gerekmiyor, Hak ve adalet için, nesli ve aileyi bozmaya karşı, vatanımızın bekası için hep birlikte “İstanbul sözleşmesi iptal edilsin” diye tepkilerimizi gösterelim. Not: TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu son iki buçuk yılda tam 746 bin 336 erkeğin evden atıldığını açıkladı. Kanun kapmasında 2017’de 295 bin 618, 2018’de 358 bin 499, 2019’da Nisan ayına kadar ise 92 bin 219 erkek evinden atıldı. Adalet Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’ basin.adalet.gov.tr yapılan açıklamada 2019 da sayı iyice artmış ve sadece bir yılda 553 bin 463 erkek önleyici ve koruyucu tedbir kararı adı altında evden atılmış. Evden atılan erkeklerin sayısı 2 milyonu da geçmiş. cocukaile.net/istanbul-sozlesmesi... (Sema MARAŞLI)
2