• 140 syf.
    Dün gece İBB’nin sitesinde Seher kitabının satışını yapmaya başladığını görüyorum,kitap elimde zaten yarısına gelmişim.Haydiii diyorum gayrı ihtiyari şimdi ne halt yiyeceğim.Ben bu topluma şimdi nasıl anlatacağım bu adamı ideolojileri için değil sadece bir edebi eser olduğu için okuduğumu? Deneyeyim anlatmayı da en nihayetinde benim toplumum linçle besleniyor,yapamam ki.Benim okuduğum adam terör örgütü sempatizanı madem de senin savunduğun adam niye seçim öncesi bas bas haberlerde Öcalan mektubu okuttu madem diyemem ki!!

    Hal böyleyken benim bu koşullarda bu incelemeyi yazıyor olmam kendi içimde bir devrimdir..bir başkaldırı belki.Bu durumda Aziz Nesin’in Şeytan Ayetlerini niye çevirdiniz? Sorusuna verdiği yanıt geliyor aklıma istemsizce.Onu çeviriyor olmam içindekileri kabul ettiğim anlamına gelmez.Tıpkı benim bu kitabı okumam terör örgütü sempatizanlığı yaptıgım anlamına gelmeyeceği gibi.Ya da Selahattin Demirtaş’ın siyasi ideolojisini benimsemediğim gibi.Yıllardır hep azınlığın ve ezilenin tarafında oldum.Kadınlar ve çocuklar,sürekli ezilen halklar gib.Ülke olarak terör örgütlerinden ne çektiğimizi iyi biliyorum,durumun ciddiyetinin elbette ki farkındayım.Benim söylemek istediğim husus biz bunları çekerken oranın yerel halkı,masum olan insanlar da çekti.Bu kitabı tüm ideolojilerden sıyırıp katledilen ve şiddet mağduru olan tüm kadınlara ithaf ettiği için incelememin bu kısmını kadınlara ayıracağım,ideolojilerinizin ise cehennemin dibine kadar yolu var..
    Yılmaz Erdoğan Cebimde Kelimeler oyununda şöyle söyler.Biz niye battık biliyor musunuz?Biz birbirimizi sevemedigimiz için battık.Eğer sevebilmiş olsaydık bunların hiçbiri olmayacaktı.Biz birbirimizi sevemedik kabulümdür.Biz en çok kadınlarımızı sevemedik.İslamiyet dediğiniz şeyde kadınlar kutsal emanetinizdir derken islam adı altında çok zulüm gördü benim canım kadınlarım.Yeri geldi çocuk gelin oldu,yeri geldi töreye kurban verdik.Aşağılandı,tecavüz edildi,psikolojik fiziksel her türlü şiddeti gördü benim canım çiçek kadınlarım.İlk önce politikacılar sosyal medyadan,televizyonlardan açıklamalar yaptılar elbet.Üzüntülerini dile getirdiler,sonrası yine bir suskunluk.Bu yüzden açıklama yerine günah çıkarma olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır.İnsan unutandır ve insan unutulmaya mahkum olandır der Didem Madak.Canım Didem ablam! Bilirsin sen hep ayrı...Unutmaya başladığım,gündelik hayatımdan anmaya fırsat bulamadığım tüm kadınları Özgecanı,Münevver’i,Emine ablamı,Handeyi,Şule’yi tekrar getirdiği için aklıma minnettarım..
    İdeolojileriniz size insanlıgım bana kalsın,iyi günler dilerim

    Edit:Seher kitabı değil sadece tüm kitapları İBB’ye ait İstanbul kitapçısında satılmaya başlandığı içinmiş.Ananem yüzünden kanal7 haberi bir daha izlememeyi kendime görev edineceğim..
  • 140 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Sözlerime büyük bir incelikle başlamdan önce bir şey söylemek istiyorum; kelimelerimi tek tek seçmeye çalıştım ve boğazımda ki yumruyu kitabı yalayıp yuttuğum üç saatte hâlâ geçirebilmiş değilim. Kitabı hâlâ bitirebildim mi bilmiyorum, kitabı hâlâ sindirebildiğimi de bilmiyorum. Öyle muaazzam bir etki bıraktı ki üzerimde hâlâ o etkiden çıkabildim mi bilemiyorum.

    Kitabın vermek istediği mesajların evrenselliği sayfalara her dokunuşunuzda, evlatlarını koruruken içindeki kadının gücünü çıkaran o anne güvercinin, ruhundaki hislerin kurbanı olan o mahzun ve güçlü Seher'in, Hatay'dan duyulan bomba seslerinin ve kıyılmış 63 yazıyla (altmış üç) canın hissiyatı tüm vücudunuzu ele geçirecek ve her sayfayı çevirişinizde tüylerinizin diken diken olmasına karşı koyamayacaksınız. Politikadan ve siyasetten oldukça uzak olan yalnızca günümüz insanlarının başına sıkça gelen ve içinizde ki hümanizim duygusunu yitirmeye yetecek olan olayların muhteşem bir dille aktarıldığı bir kitap, kitabın muhteşemliğini kitabı ilk açtığınızdaki tüm dişleriyle gerçekten gülen çocuktan ve Demirtaş'ın asıl amacı olan "Katledilen ve şiddet mağduru olan tüm kadınlara..." cümlesinden anlıyorsunuz.

    Kitabı okumamış olanlar için ise diyeceğim tek şey "Selahattin Demirtaş'ın" adını duyup sırf sizin siyasi görüşlerinizle uyuşmayan görüşleri için Demirtaş'a karşı ve 'Seher' gibi muhteşem bir başyapıt olmaya aday olan bu kitaba önyargılı davranmamanız olacaktır.

    Diyebileceğim her şeyi Zülfü Livaneli zaten büyük bir metanetle dile getirmiştir. Seher'i okumadıysanız ya da hâlâ önyargılı davranıyorsanız tek bir saniye düşünmeyip kitaplığınızın en değerli yerini ayarlamanızı samimiyetle tavsiye ediyorum.

    Sevgilerimle,

    Vaveyla...
  • Evrensel Gazetesinin bir köşe yazısını paylaşmadan önce August Bebel Kadın ve Sosyalizm kitabında ezilen iki sınıfın varlığından bahseder: İşçi sınıfı ve Kadınlar. İşçi sınıfının içindeki kadınlar ise en çok ezilen sınıf. Ve Kadına bakışın tarihçesini üç büyük dine dayanan uygulamalara ulaştırarak anlatıyor. Değişmemiş hiçbir şey değişmemiş sadece Afrika kabilelerin bazılarında erkek egemenlik hüküm sürmeden önce anaerkil bir yapıdan kaynaklı bir huzur ortamı oluşabiliyordu. Onun haricinde üç semavi dinin kadınlara tek getirisi şiddet ve kısıtlama insanlığın bu kadar düşük seviyede seyrediyor olması akla mantığa sığmayan sonuçlar doğuruyor bu vahşete, bu şiddete bugün 19 yaşında bir kadının daha katledilmesi ile tanık olduk. Ve her gün dünyanın her yerinde aynı olaylar devam ediyor.


    Fulya ALİKOÇ Evrensel Gazetesi

    İkinci Dünya Savaşı sonrası “refah devleti”, 90’lı yılların Yeni Dünya Düzeni ve günümüze kadar gelen neoliberal vaatler: Savaşsızlık, tam hak eşitliği, çatışmasız ve şiddetsiz bir dünya. Tek kalemde söyleyelim: Hiçbiri gerçekleşmedi! Özellikle de kadınlar için.

    Birleşmiş Milletler’e göre, kadınların yüzde 35’i ömründe en az 1 kez şiddete maruz kalmış. 15-49 yaş aralığındaki her 5 kadın ve kız çocuğundan biri yakınları tarafından fiziksel ve cinsel şiddet görüyor. 200 milyon kadın ve kız çocuğu “sünnet” gibi uygulamalarla sakat bırakılıyor. Kısacası, en gelişmişinden en yoksuluna tüm dünyada, toplumun yarısı şiddet cenderesinde yaşamaya devam ediyor. Peki, bu korkunç tablo karşısında “kadına yönelik şiddet” nasıl tartışılıyor? Kabaca üç bağlamdan söz edilebilir: Genel olarak cinsiyet temelli şiddet, işyerinde şiddet, savaş ve çatışma bölgelerinde şiddet.

    KUZEY'DEN DOĞU'YA AVRUPA'DA ŞİDDET
    Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’na göre;

    Kıtadaki her 3 kadından biri 15 yaş ve sonrasında şiddet gördüğünü belirtiyor.
    Vasıflı mesleklerde ya da yönetici pozisyonlardaki kadınların yüzde 75’i, hizmet sektöründekilerin yüzde 66’sı cinsel tacize uğradıklarını söylüyor.
    AB sınırları içindeki insan kaçakçılığı mağdurlarının yüzde 80’ini kadınlar oluşturuyor.
    Bu verilere rağmen özellikle kıtanın kuzeyinde yer alan ülkeler; İzlanda, Norveç, Finlandiya, İsveç uluslararası ölçekte model gösterilmeye devam ediyor.

    İzlanda 2008’den bu yana cinsiyetler arası uçurumun en az olduğu ülke.Kadınlar, iş gücüne yüzde 86 oranında katılıyor, mecliste yüzde 38-40 oranında sandalye bulabiliyor. Hükümetin 2022’de kapatmayı umduğu cinsiyetler arası uçurumun işgücündeki karşılığı kadın ve erkekler arasındaki ücret eşitsizliği. Son birkaç yılın ortalaması alındığında yönetici ve kıdemli pozisyonların yüzde 60’ında erkeklerin yer alıyor olması bu eşitsizliğin göstergelerinden biri.

    Norveç, Finlandiya ve İsveç’teki kadın işgücü oranları yüzde 75-80 arasında değişirken parlamentodaki temsiliyet de ortalama 40-45 arasında.

    PEMBE TABLOLARIN ALTINDAKİ GERÇEK: RIZA ŞARTI!
    Ancak, Uluslararası Af Örgütü’nün bu yıl yaptığı bir araştırma Kuzey Avrupa’daki durumun bu kadar da pembe bir tablo çizmediğini gösteriyor. İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka’nın kadına yönelik şiddet konusunda kat ettiği yol beklenenin çok altında. Bu dört ülkeden sadece İsveç tecavüzü “rıza dışı cinsel ilişki” olarak tanımlıyor. 2018’de yasalaşan “rıza yasası”, özellikle kadınların son birkaç yıldır ısrarla yürüttüğü kampanyalar sonucu bir kazanım. Diğerler ülkelerdeki yasalar fiziksel ya da psikolojik şiddet belirtileri ya da uyuşturulmuş olmak gibi biyolojik etkenler arıyor. Yani tecavüze direnip direnmeme durumu yargı kararlarında belirleyici olmaya devam ediyor.

    İSPANYA’DA BİR MODEL: KADINA YÖNELİK ŞİDDET MAHKEMELERİ
    Diğer bir“model” ülke İspanya. Bunun sebebiyse özel eğitim almış 600 hakimin yönettiği Kadına Yönelik Şiddet Mahkemeleri veşikayetçi olan kadına yaklaşıldığında yetkilileri uyaran elektronik bileklik gibi önleyici tedbirler. Bunlara rağmen, 2018 8 Martında 5 milyon kişinin katıldığı “feminist grev” ile gündeme gelen İspanya’da mahkemelerin tecavüz dosyalarında şiddet belirtisi (tersten okursak kadının direndiğine dair işaretler) arıyor olması on binlerce kadını sokağa dökmüştü.

    KITA AVRUPASINDA ‘KADIN KIRIMI’ TARTIŞMASI
    Cinsiyet eşitliğinden sorumlu bir bakanlığı olan Fransa’da, yılın ilk 6 ayında 75 kadının öldürülmesine tepki duyan kadınlar kitlesel eylemler düzenlemişlerdi. Bakanlığa göre her yıl 222 bin evlilik içi fiziksel ve cinsel şiddet vakasının rapor edildiği ülkede her 3 günde bir kadının öldürülmesi kadın örgütleri tarafından “kadın kırımı” (feminisid) olarak tanımlanıyor. Rakamlar gelişmiş Avrupa ülkelerindeki durumu temsil ediyor. 2017’de Almanya’da 123, İngiltere’de 139 kadın öldürülmüştü; katillerin 3’te 2’si kadınların yakınıydı.

    Doğu ve Güney Avrupa’ya doğru ilerlendiğinde kadınların yaşadığı şiddetin ekonomik ve demokratik gelişme düzeyiyle ilişkisi daha da belirginleşiyor. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının bu yıl mart ayında yayınladığı rapora göre kıtanın bu bölgesinde (Arnavutluk, Bosna Hersek, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya, Sırbistan, Moldova ve Ukrayna) yaşayan kadınların yüzde 70’i (16 milyon kadın) hayatında bir tür şiddet yaşamış, yüzde 45’i cinsel tacize, yüzde 23’ü tanıdığı yüzde 18’i tanımadığı erkeklerin cinsel şiddetine maruz kalmış.

    TRUMP ABD'SİNDE ŞİDDETİN MANİPÜLASYONU

    Fotoğraf: Ekim Kılıç/Evrensel

    ABD’de 25 yıl önce yürürlüğe giren ve bu yıl transları da içerecek şekilde yeniden revize edilen Kadına Yönelik Şiddet Kanunu’nun 1993-2010 arasında şiddet oranında yüzde 63 düşüş yarattığı söyleniyor. Ancak bu verilere karşı ciddi itirazlar var. 1995 ile 2010 arasında yapılan bir araştırmaya göre vakaların yüzde 61’i yazılı raporlara yansımıyor ya da eksik rapor ediliyor. Şikayetlerin henüz ilk basamakta, yani polis merkezlerinde sudan gerekçelerle raporu tutulmuyor, suç “tecavüz” olarak yazılı tutanaklara geçirilmiyor. Her 4 kadından birinin şiddet gördüğü genel bir kabul olmaya devam ediyor.Şikayetçi olduğu halde barınma olanağı verilmeyen kadınlar “evsizler” ordusuna katılıyor.

    Tecavüz, istismar ve ensest vakalarında destek hizmeti veren RAINN’e göre tecavüzlerin yüzde 80’inde fail tanıdık. İstismara uğrayan çocukların yüzde 59’u tanıdığı, yüzde 34’ü ailesinden, yüzde 7’si yabancı biri tarafından mağdur ediliyor.

    YERLİLERE DÖNÜK KIRIM POLİTİKASI: TECAVÜZ
    ABD Adalet Bakanlığı verileri göre Amerikan yerlisi kadınların yüzde 84’ü şiddet gördüğünü belirtiyor, bu vakaların yüzde 90’ında istismarcı yerli olmayan erkekler. Tecavüzcüler yerlilerin kendi mahkemelerinde yargılanamıyor. Yine Kanada’da son otuz yılda şiddet gördüğünü belirten yerli kadın ve kız çocukları yerli olmayanlara göre 6 kat daha fazla. Rapor edilen kayıp kadın sayısı 4 bin. Bu rakamlar Kanada’da yerli kadınlara yönelik şiddeti soykırım tartışmaları çerçevesine sokuyor.

    Özellikle Orta ve Güney Amerika’dan ABD’ye göç eden kadınların yaşadığı şiddet tablosunun tümüne hakim olmaksa neredeyse imkânsız. Serbest ticaret anlaşmalarıyla mülksüzleştirilip yoksullaştırılan ve ABD destekli darbelerle yurdu yaşanmaz hale getirilen Latin kadınların Kuzey Amerika’ya göçü son birkaç yılda akut bir hal almıştı. Çoğu “kağıtsız” olan bu göçmen kadınlar ya zorla alıkonulup tecrit altında tutuluyor ya da sınır dışı edilme endişesiyle yaşadıkları şiddeti rapor etmiyor.

    LATİN AMERİKA'DA ABD DESTEKLİ "KADIN KIRIMI"
    Latin Amerika’da kadına yönelik şiddetin sorumluluğu suç kartellerine ve bölgeye has “maço kültür”e havale ediliyor. Bu yaklaşım, 20. yüzyıldan günümüze devam eden ekonomik, politik ve askeri ABD müdahalelerinin kadınların yaşamı üzerindeki yıkıcı etkisinin üzerini örtüyor. Örneğin, 1990’lardan bu yana kadın kırımıyla gündemde olan Meksika’da şiddeti Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını(NAFTA) hesaba katmaksızın tartışmak mümkün değil.Ucuz emek olarak işçileşen kadınların yaşadığıyoğun sömürü şiddeti koşullayan bir etken olmaya devam ediyor.

    Ülkede 2018’de kayıtlara geçen 898 kadın cinayeti bulunuyor. 2010-2015 arasında 3 milyon cinsel saldırının kayıt altına alındığı Meksika’da en çok cinsel tacizin işyerinde yaşandığı ve mağdurların işten çıkarılma korkusuyla sessiz kaldığı rapor ediliyor. Uluslararası insan hakları gözlemcilerinin “kriz” boyutunda ele aldığı Meksika’da 2016’da binlerce kadının şiddete karşı sokağa dökülmesi “mor bahar” olarak adlandırılmıştı.

    Öte yandan son 13 yılda 200 bin kişinin öldüğü uyuşturucu kartelleri savaşlarının en savunmasız mağduru da kadın ve çocuklar oluyor. Sadece 2017 yılında öldürülen çocuk sayısının bin 500’ü aştığını belirten UNICEF durumu insani kriz olarak tanımlıyor.

    ORTA AMERİKA’DAN GÖÇ AKINI
    Meksika’da NAFTA sonrası yaşanan ekonomik, politik ve siyasal dönüşüm 2000’li yıllarda ABD tarafından Orta Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (CAFTA) ile Orta Amerika ülkelerine doğru genişletilmesi benzer süreçlerin yaşanmasına sebep oldu.

    Göç yolunda sınır dışı edilen kadınların yüzde 30’u şiddetten kaçtığını belirtiyor. Buna karşılık bir yandan bu ülkelerde kadınların korunması için ayrılan fonları kesen Trump ABD’si şiddet yüzünden sığınma talep eden kadınların başvurularını da reddiyor.

    İstatistikler El Salvadorlu kadınların nasıl bir şiddet dünyasından kaçtığını ortaya koyuyor. Her 15 saatte bir kadın cinayetinin işlendiği ülkede sadece polis tutanaklarına geçen şiddet vakası günde ortalama 18. 2017-2018 arasında şiddet vakalarında yüzde 13 oranında bir artış söz konusu. Geçen yıl kayda geçen cinsel saldırı suçlarında yüzde 60 oranında mağdurlar 12-17 yaş aralığında. 560 kayıp kadın vakasının yüzde 20’si de bu yaş grubundaki kız çocukları. Ülkede tecavüz durumu dahil kürtaj yasak.

    ABD’ye tekstil ihracatı yapan ülkelerin ilk sıralarında yer alan Honduras’ta halkın yüzde 65’i yoksulluk sınırının altında. 10 yıl önceki ABD destekli darbenin etkileriyse hâlâ hissediliyorlar. Darbe sonrası, 2010-2013 arasında cinayetlerde yüzde 65 gibi dramatik bir artış yaşanmış. Bu cinayetlerin yüzde 95’i cezasızlıkla sonuçlanmış.

    Dünyada cinsiyet uçurumunun en az olduğu beşinci ülkeNikaragua,ilk bakışta çölde bir vaha gibi görünse de sivil darbe girişimleriyle sağcılaşmanın yükseldiği 2000’li yıllardan bu yana kadın kazanımlarına saldırılar bitmiyor. 2006 seçimleri arifesinde her koşulda kürtajın yasaklandığı Nikaragua’da kadınların mücadele ajandasını başta kürtaj yasağının kaldırılması olmak üzere sağcılaşan hükümete karşı kazanımlarını geri almak oluşturuyor.

    DEHŞET VERİCİ ÖRNEK BREZİLYA
    Latin Amerika’daki sağcılaşmanın başını faşist Bolsonaro’nun devlet başkanı seçildiği Brezilya çekiyor. Latin Amerika’daki 23 ülkede gerçekleşen kadın cinayetlerinin yarısı Brezilya’da. Irkçılığın, kadın düşmanlığının ve homofobinin güçlendiği ülkenin 2018 “skoru” bin 206. 2018’den bu yana yargıya yansıyan 1 milyon 200 bin ev içi şiddet davası bulurken 200 milyon nüfuslu ülkede sadece 74 sığınma evi bulunuyor.

    SAVAŞLAR, CİHATÇI ÖRGÜTLER VE AYAKLANMALARIN ARDINDA KADINLAR

    Fotoğraf: Mahmut Geldi/AA

    Son 4-5 yıldır iç savaşın sürdüğü Yemen, Cinsiyet Uçurumu Raporunda 2006’dan beri en sonuncu sırada. Kadın sünneti, erkeğin izni olmadan tıbbi muayene ve tedavi görememe gibi oldukça sert uygulamaların gündemde olduğu ülkede, gıdaya erişimdemokratik hak arayışından daha öncelikli bir gündem. Nüfusun yüzde 80’nini oluşturan 24 milyon insan acil yardım ihtiyacı içerisinde. 1.1 milyon emzikli veya gebe kadın kötü besleniyor. 3 milyon kadın ve kız çocuğu şiddet tehdidi altında yaşıyor. Kız çocuklarının yüzde 36’sı evlendiriliyor.

    Nijerya ve Nijer’de Boko Haram, Somali’de Eş-Şebab gibi cihadist örgütler, iç savaşlardan beslenerek kontrol ettiği bölgelerde şeriat rejimi uygulamaya, kadınları köleleştirmeye, kadın ve çocukları silah altına almaya devam ediyor.

    Geçtiğimiz aralıkta başlayan gösterilerin halk ayaklanmasına dönüştüğü ve bu yıl nisan ortalarında diktatör Ömer Beşir’in devrildiği Sudan’daysa işsizlik ve yüksek enflasyonun yanı sıra kadınları sokağa döken en önemli nedenlerden biri ekmeğin 3 kat pahalanması olmuştu.

    Ortadoğu bir yandan IŞİD gibi El Kaide artığı cihadist örgütlerin barbarlığıyla, iç savaşla çalkalanırken, hükümetlerin yolsuzluğuna biriken öfke isyana dönüşüyor. Irak’ta başbakan Abdülmehdi’nin istifasına neden olan isyan dalgasında 2003 Amerikan işgalinden bu yana kadınların ilk kez bu kadar kitlesel sokağa çıktığı belirtiliyor. Başbakan Hariri’nin koltuğundan olduğu Lübnan’daysa sokağa dökülen milyonların ön saflarına yerleşen kadınlar, ayaklanmanın mezhepler arası bir çatışmaya dönüşmesinin engellenmesinde en önemli rolü oynuyor.*
  • 144 syf.
    ·4 günde·8/10
    Haberlerde, şurada burada okuduğumuz ya da duyduğumuz bu hikayeleri arka arkaya okumak yürek ister :( haberleri bile tüyler ürpertici olurken, bu hikayeleri peş peşe okumak... Hikayelerdeki her bir kadın zihnimde canlandı. Onlardan oldum; onlar gibi düşündüm, hissettim. Ama ne yalan söyleyeyim peş peşe okuyabilecek kadar güçlü olmadım, kayıtsız kalamadım !
    Okuyun! Daha bilmediğimiz, görmediğimiz "her gün yeni bir hikayesi yazılan bu kadınların" sesi olun! Haberlerde, okuduğumuz yazılarda 5-10 dk hissettiğiniz bu acıları peş peşe okuyun ki- ben bunu yapamadım. Sayfada hafif, duyguda ağır bu hikayeleri sık sık ara vererek okuyabildim.- bitsin bu canilik, bitsin bu cehalet !

    EVRENSEL BİR SORUN OLAN VE ÖNLENEMEYEN KADINA KARŞI ŞİDDET, KADIN CİNAYETLERİ, TECAVÜZLER,ÇOCUK İSTİSMARLARI HAKKINDA DÜŞÜNCELERİM:

    Pek çok kadın, namus davası nedeniyle, boşandığı için, boşanmak isteğini dile getirdiği ya da ilişkisini bitirmek isteği için ya da toplumumuzda hiç de azımsanmayacak sayıda olan sapkın fikirli erkeklerin bir anlık zevki için hiç tanımadıkları adamlar, eşleri ya da sevdiği erkekler tarafından öldürülmektedir. Namus, töre cinayetleri, koca-baba dayakları, işkence medyada magazinleştirilerek sunuluyor. Şiddete uğrayan kadının ne yaptığı, ne söylediği ya da nasıl giyindiği sorgulanıyor. Fiziksel, sözel ve cinsel şiddete uğrayan kadınların bunu hakkedip hakketmediği tartışılıyor; kurbanlar suçlanıyor, suçlular "mağdur" ilan ediliyor. Şiddet, dinsel-geleneksel önyargılarla, cinsiyet ayrımcı politikalarla ve yasalar eliyle meşrulaştırılıyor. Kadına yönelik şiddetin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması, öncelikle devletin ve siyasal iktidarların ilgili tüm kurumlarıyla sorumluluk üstlenmesi, ilgili tüm sivil ve resmi kuruluşlarla işbirliği yaparak, yaşamsal öneme sahip bu sorunun ortadan kaldırılması için gerekli sosyal politikaların yaşama geçirilmesi ile mümkün olacaktır.

    Biz bugün "Şiddete son" derken, dünyanın birçok yerinde kadınlar dövülüyor, hakarete ve tacize uğruyor, öldürülüyor. Dünyada birçok şey değişiyor, ama kadınlara yapılan fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet hiç değişmiyor !
  • “Kadın doğulmaz, kadın olunur. Bu oluş sürecinde, kadının insanlığı imha edilir. Şunun sembolü, bunun sembolü haline gelir: toprak ana, evrenin orospusu; ama asla kendisi olamaz çünkü bunu yapması ona yasaklanmıştır.”

    “Sizden fuhuş yaptırılan, evsiz, dayak yiyen, tecavüz edilen, işkence edilen, öldürülen, tecavüz edilen ve sonra öldürülen, öldürülen ve sonra tecavüz edilenleri hatırlamanızı isteyeceğim; ve sizden fotoğraflananları, başına yukarıdakilerin herhangi biri veya tümü gelen ve bunlar olurken fotoğraflananları ve şimdi bu fotoğrafların özgür ülkelerimizde satılık olduğunu hatırlamanızı isteyeceğim. Başkalarının eğlencesi, başkalarının keyfi, başkalarının ifade özgürlüğü için incitilenleri; kar için, pezevenklerin ve girişimcilerin maddi çıkarı için incitilenleri hatırlamanızı istiyorum. Faili hatırlamanızı istiyorum ve sizden kurbanları hatırlamanızı isteyeceğim: sadece bugün değil, yarın ve ertesi gün de. Onları – failleri ve kurbanları – ne yaptığınıza, nasıl düşündüğünüze, nasıl hareket ettiğinize, neyi önemsediğinize, hayatınızın sizin için ne anlama geldiğine dahil etmenizi istiyorum.

    Şimdi, biliyorum, bu odada, bazılarınız, burada sözünü ettiğim kadınlar. Bunu biliyorum. Etrafınızdakiler bilmiyor olabilir. Sizden, size ne yapıldığına dair hatırlayabildiğiniz her şeyi – nasıl, nerede, kim tarafından, ne zaman ve eğer biliyorsanız, neden yapıldığını – kullanarak eril tahakkümü paramparça etmeye başlamanızı, onu tarumar etmenizi, kırıp dökmenizi, düzenini bozmanızı, altüst etmenizi, onun ayağına dolanmanızı, onu mahvetmenizi isteyeceğim. Sizden direnmenizi, itaat etmemenizi, erkeklerin kadınlar üzerindeki iktidarını yok etmenizi, onu kabullenmeyi reddetmenizi, ondan tiksinmenizi ve size neye mal olursa olsun onu değiştirmek için gereken her şeyi yapmanızı istemek zorundayım.”

    “Tecavüzün kaçınılamaz ya da doğal olduğuna inanmıyorum. Buna inansaydım, burada olmam için hiçbir sebep olmazdı. İnansaydım, siyasi pratiğim şu an olduğundan farklı olurdu. [Kadınlar olarak] size [erkeklere] karşı neden silahlı mücadele vermediğimizi hiç merak ettiniz mi? Sebebi bu ülkede mutfak bıçakları kıtlığı olması değil. Çünkü, aksini gösteren tüm kanıtlara rağmen, sizin insanlığınıza inanıyoruz.”

    “Feminizmden nefret ediliyor çünkü kadınlardan nefret ediliyor. Feminizm karşıtlığı kadın düşmanlığının doğrudan bir göstergesi; kadınlardan nefret etmenin siyasi savunusu.”

    “Birçok kadının feminizme direnmesinin sebebi, sanıyorum ki, kültüre, topluma ve tüm kişisel ilişkilere sirayet etmiş vahşi kadın düşmanlığının tamamen bilincinde olmanın getireceği ıstırap.”

    “Korkaklığın tanımını isterseniz eğer, üzerlerinde yürüyebilmek için tüm bir insan sınıfını aşağı bastırmaya ihtiyaç duymaktır.”

    “Bu dünyada dişi olmak, bizden nefret etmeye bayılan erkekler tarafından insani tercih potansiyelimizin çalınması demektir. Özgürce tercihler yapılmaz. Bunun yerine, eril cinsel arzusunun objesi haline gelmek için [gereken] beden tipine ve davranış ve değerlere uyum gösterilir. Bu ise, geniş bir aralıkta tercih yapabilme kabiliyetinin terk edilmesini gerektirir…

    Erkekler de tercih yapar. Bizi hor görmemeyi ne zaman seçecekler?”

    “Kadın, zekâsını kullanmanın daha kibar yollarını bulmaya çalışacaktır. Ama zekâ hanım işi değildir. Zekâ aşırılıklarla doludur. Keskin zekâ duygusallıktan tiksinir, ve kadınlar, etraflarındaki erkeklerin dehşetli aptallığına kıymet vermek için duygusal olmak zorundadır. Marazi zekâ, pozitif düşüncenin ve ebedi tatlılığın neşeli günışığından tiksinir; ve kadınlar günışığı ve neşeli ve tatlı olmak zorundadır, aksi halde kadının, rüşvet verir gibi gülücükler dağıtarak günün sonunu getirmesi mümkün olmaz. Yabani zekâ her türlü dar dünyadan tiksinir; ve kadınların dünyası dar kalmalıdır, aksi halde kadın sınır ihlal etmiş olur. Hiçbir kadın, sonunda kendini genelevde veya lobotomi yapılmış bulmaksızın, Nietzsche ya da Rimbaud olamaz. Her hayati zekânın, tutkulu soruları, agresif cevapları vardır; ama kadınlar kâşif olamaz; dişi aklına sahip bir Lewis ya da Clark olamaz.”

    “Bir kadının bedeninin her türlü ihlali erkekler için seks olabilir; pornografinin özündeki hakikat budur.”

    “’Kadınla yatar gibi erkekle yatmayacaksın; menfur şeydir.’ (Levililer 18:22). Bunun anlamı, basitçe, erkeklerin, adet olduğu üzere, gururla, erkekçe kadınlara yaptığı şeyi diğer erkeklere yapmasının, aykırı ve pis bir şey olduğudur: onları cansız, boş, içe bombeli şeyler olarak kullanmak; onları teslim alarak sikmek; onları sert seksle buyruk altına almak.”

    “Tecavüz, dayak, zorla gebelik, tıbbi kasaplık, motivasyonu seks olan cinayet, zorla fuhuş, [kadın sünneti gibi] fiziksel kesip biçme, sadistçe psikolojik taciz ve dişi deneyimin geçmişten deşilip çıkarılan ya da günümüzdeki kurbanlar tarafından aktarılan diğer yaygın tanıklıklarının kalpleri sıkıştırması, zihinlere ıstırap vermesi, bilinçleri isyan ettirmesi gerek. Ama öyle olmuyor. Bu öyküler ne kadar sık, ne kadar net ya da etkili, acılı ya da kederli anlatılırsa anlatılsın, rüzgâra fısıldansa veya kuma yazılsa daha iyi: sanki hiçmişler gibi yok oluyorlar. Anlatıcılar ve öyküler görmezden geliniyor veya alay konusu ediliyor, çenelerini kapatmaları için tehdit ediliyor veya imha ediliyor ve dişi ıstırabının deneyimi, kültürel görünmezlik ve hakir görme içine gömülüyor… kadınların maruz kaldığı taciz gerçekliğinin ta kendisi, kahredici yaygınlığına ve sürekliliğine rağmen, yok sayılıyor, kenara itiliyor. Gündelik yaşamdaki işlemlerde yok sayılıyor ve tarih kitaplarında yok sayılıyor, dışarıda bırakılıyor, ve ıstırabı önemsediğini iddia eden ama bu ıstıraba kör olanlarca yok sayılıyor.

    Sorun, basitçe ifade edilecek olursa, kadının ıstırabının hakikiliğini algılamak için, önce onun var olduğuna inanmanın gerekmesi. Kadınların kayda değer varlıklar olarak var olduğuna ne erkekler ne de kadınlar inanıyor. Tanımı gereği haysiyet veya özgürlük talep etme meşruiyetine sahip olmayan birinin, aslında bir şey, bir obje, bir yitiklik olarak görülen birinin ıstırabını gerçek olarak hatırlamak imkânsız. Bir kadın, milyonlarla çarpılan bireysel bir kadın, kendi ayrıksı var oluşuna inanmıyorsa ve bu nedenle kendi ıstırabının hakikiliğini teslim edemiyorsa, silinir, sıfırlanır ve yaşamının anlamı, her ne ise, her ne olmuşsa, kaybolur. Bu kayıp hesaplanamaz ya da akla sığdırılamaz. Muazzam ve korkunçtur ve yerini hiçbir şey dolduramaz, telafi edilemez.”

    “Ezilmişliğin temelinde, kişinin, kendisini kendi seçtiği kriterlere dayanarak üstün olarak tanımlayanlar tarafından dışarıdan tanımlanması yatar.”

    “Kadınlara zorla dayatılan şeyin kadınların özgürlüğünün bir standardı haline gelmesi ve tüm kadınların bunun böyle olduğunu söylemesi, dilin nakletme gücünün ötesinde bir trajedidir.”

    “Biri, tam bir şahıstan daha azı olan birini nasıl sevebilir, aşkın kendisi tahakküm değilse eğer?”

    “Nesneleştirilme konusundaki dişi bilgisi, gerekli ama yüzeysel [yeterli olmayan] bir kavrayışa kadar gelip durur: güzellik ödüllendirilmekte ve güzel olmamak cezalandırılmaktadır. Cezalar kişisel talihsizlikler olarak anlaşılır; sistematik, kurumsal veya tarihsel oldukları görülmez. Kadınlar, güzel oldukları için cinsel kullanım yoluyla da cezalandırıldıklarını anlamazlar; ve kadınlar, erkekler bu kadınları cezalandırmayı, ihlal etmeyi, veya imha etmeyi her şekilde becerse de, erkeklerin şehvetli bir cezalandırma, ihlal etme, veya imha etme arzusu uyandırmayan çirkin kadınların bulaşmasından kendilerini ve kendi toplumlarını korumak için her yola başvuracağını anlamazlar.”

    “Erkeklerle eşit olmaya adanmış bir dava, fakir yerine zengin; tecavüz mağduru yerine tecavüzcü; maktul yerine katil olmaya adanmış bir davadır.”

    “Bu erkek dünyasında orospu olmak, kadının kendisine konulan sınırları ihlal etmesi değildir; kadının kendisine konulan sınırları ihlal etmesi, kendisinin sahibi, kendi bedeninin ve onun kontrolünün sahibi olmasıdır, bedeninin bütünlüğüne erkeğin değil kendisinin sahip olmasıdır. Fuhuş kâğıt üzerinde yasa dışı olabilir ama hiçbir fahişe, bir sınıf olarak erkeklerin imtiyazlarına veya iktidarına fuhuş üzerinden karşı gelmiş değildir. Hiçbir fahişe özgür bir dünyada bir kadın tarafından zekâ ve bütünlükle kullanılabilecek hiçbir özgürlük veya eylem modeli sunmaz; model, sahte dişi cinsel devrimcilerin, avanak ‘özgür’ kızların aklını çelmek ve onlardan haz alan erkeklere hizmet etmek için vardır.”

    “Eril üstünlüğü, dille kaynaşmıştır, o kadar ki, her cümle onu hem müjdeler hem de teyit eder. Esasen dil olarak deneyimlenen düşünceye, açıkça kadınları ikincilleştirmek için geliştirilmiş olan dilsel ve algısal değerler nüfuz etmiştir. Her konunun parametreleri erkekler tarafından tanımlamıştır. Tüm feminist argümanlar, niyet veya sonuç itibariyle ne kadar radikal olursa olsunlar, güvenilirliğini veya hakikiliğini erkeklerin adlandırma gücünden alan eril sistem içindeki iddialar veya öncüller ile birlikte ya da onlara karşıdırlar. Adlandırma gücüne erkekler sahip olduğu sürece, eril sistemin aşılması mümkün değildir… Prometheus’un tanrılardan ateşi çaldığı gibi, feministler de erkeklerden, umulur ki daha sonuç alıcı şekilde, adlandırma gücünü çalacaklardır.”

    “O, kalbinde, kurtulamayanlar için yas tutuyor. Ruhunda, şu an eskiden kendisinin olduğu gibi olanlar için bir savaşıyor. Yaşamında, kadınların hayatta kalma, olma, eyleme, kendisini ve toplumu değiştirme kabiliyeti ve iradesinin hem öncüsü hem de kanıtı. Ve her yıl o daha güçlü ve ondan daha çok oluyor.”

    “Trajedi şu ki, kadınlar hayatta kalmaya o kadar kilitlenmişler ki, intihar ettiklerinin farkında değiller.”

    “Feministler, kadınlara eşit iş için eşit ücret ödendiğinde, kadınların ekonomik bağımsızlığın yanı sıra cinsel bağımsızlık da kazanacağını biliyorlar. Ama feministler, kadından nefret eden bir toplumsal sistemde, kadınlara asla eşit ücret ödenmeyeceği gerçeği ile yüzleşmeyi reddediyorlar. Erkekler, tüm o iktidar kurumlarında, kadınların cinsel emeği ve cinsel boyun eğdirilmişliği üzerinden güçlü kalıyor. Kadınların cinsel emeği devam ettirilmek zorunda; ve cinsiyet açısından nötr iş için sistematik düşük ücretler, kadınları hayatta kalmak için seks satmaya zorluyor. Kadınlara erkeklere ödediğinden daha düşük ücretler ödeyen ekonomik sistem, aslında kadınları evlilik veya fuhuş dışında çalıştığı için cezalandırıyor, çünkü kadınlar düşük ücretler için çok çalışıyor ve yine de seks satmak zorunda kalıyorlar. Kadınları yatak odasının dışında çalıştıkları için düşük ücretler ödeyerek cezalandıran ekonomik sistem, kadınların erkeklere cinsel olarak hizmet etmenin her kadının yaşamının gerekli bir parçası olduğu algısını ciddi şekilde pekiştiriyor: aksi takdirde, nasıl yaşayabilir? Feministler, eşit işe eşit ücretin basit bir reform olduğunu düşünüyor gibiler, oysa bu reform dahi değil; bu bir devrim. Feministler, erkekler kadınlara hükmettiği müddetçe eşit işe eşit ücretin imkânsız olduğu gerçeği ile yüzleşmeyi reddediyorlar, sağcı kadınlar ise bu gerçeği unutmayı reddediyorlar.”

    “Erkekler çoğu zaman kadınların sözlerine—konuşma olsun, yazma olsun—sanki şiddet eylemiymiş gibi tepki verirler; erkekler bazen kadınların sözlerine şiddetle tepki verirler. Bu yüzden sesimizi alçaltırız. Kadınlar fısıldar. Kadınlar özür diler. Kadınlar çenesini tutar. Kadınlar olarak bildiklerimizi önemsizleştiririz. Kadınlar büzülür. Kadınlar geri çekilir. Birçok kadının, hiçbir tehdidin boş olmadığını bilecek kadar erkek tahakkümü tecrübesi—kontrol, şiddet, aşağılama, hakaret—vardır.”

    “Kökü kız kardeşlikte olan değerler tesis etmemiz gerek derken, şiddetsizlik ile ilgili eril mefhumları bir an için bile olsun kabul etmememiz gerektiğini söylemek istiyorum. Bu mefhumlar bizlere yönelik sistematik şiddeti bir kez olsun kınamamıştır. Bu mefhumları benimsemiş erkekler, kendi başlarına kadına yönelik şiddet arz eden eril davranışları, ayrıcalıkları, değerleri ve ahkam kesmeleri asla kınamamışlardır.”

    “Erkekler dişi cinselliğini inşa etmişlerdir ve bunu yaparak kadınlarda cinsel zekâ şansını yok etmişlerdir. Cinsel zekâ, erkeklerin kadınlar için uydurduğu sığ, mukadder cinsellikte yaşayamaz.”

    “Aşağı olmak, kadınların başına geldiğinde bile banal ya da tesadüfi değildir. Kötü bir cilde veya gözlerin altında siyah halkalara sahip olmak gibi önemsiz bir dert değildir. Aksi halde mükemmel olan bir resimdeki yüzeysel bir kusur değildir. Küçük bir tahriş değildir, ne de eften püften bir sıkıntı, rasgele bir fenalık, ya da talihsiz ama (açık ki) zararsız bir adap eksikliği. Yumuşak ciltli bazı insanların ‘nahoş’ bulduğu bir ‘bakış açısı’ değildir. Bir kişinin yaşamda derin ve yıkıcı şekilde değersizleştirilmesidir, haysiyetinin ve özsaygısının tarumar edilmesidir, insan kıymetinden ve insan görülmekten zorla sürgün edilmesidir, bir kişinin, tamlık veya içsel bütünlük ihtimaline dahi, zorla yabancılaştırılmasıdır. Aşağı olmak, meşru özsevgiyi erişilemez kılar, onu hakaretle biteviye tekrarlanan bir kabusa parçalanan bir rüyaya dönüştürür; aşağı olmak, içten kırılmış ve aşağılanmış bir kişi yaratır. Döküntüler—asla bütün olamayacak birinin saçılmış parçaları ve sivri kıymıkları—daha sonra onun cinsi için neyin normal olduğunun standardı yapılır: kadınlar böyledir işte. Onu inciten hakaret—doğumundan bu yana devam eden, bir saldırı olarak aşağılama—onun sözde doğasının, aşağı bir doğanın sonucu olarak görülür, sebebi değil. Zarif bir dil olan İngilizcede, ona parça [piece] bile denilir. Şahsi deneyiminin muhtemel ki yeterince sevgi görmemek olacaktır. Onun öznelliğinin kendisi ikinci sınıftır, kendisi dünyada nasıl aşağı ise, deneyimleri ve algıları da dünyada aşağı olacaktır. Onun deneyimi psikolojik olarak aşağılayıcı bir yargıya indirgenecektir: hiç sevgi görmemiştir çünkü hep ilgiye muhtaçtır, nevrotiktir, hissettiği sevgi yetersizliğinin bizatihi kendisi, derinde yatan ve doğal bir bağımlılığın kanıtıdır. Kişisel deneyimlerine veya algılarına asla içinde bir gıdım gerçeklik payı varmış muamelesi yapılmaz. Ama o, asla yeterince sevilmez. Hakikatte; gerçekten; objektif olarak: asla yeterince sevilmez. Konrad Lorenz’in yazdığı gibi: ‘Birinden her bakımdan aşağı olan bir kimseye gerçek bir sevgi duymanın mümkün olduğundan kuşku duyarım.’ Ona verilmiş o kadar çok kirli ad vardır ki, bunların hepsini öğrenmek mümkün değildir, insanın kendi ana dilinde bile.”

    “Meta orospu olduğunda kapitalizm kötü veya zalim olmuyor; yabancılaşan işçi dişi et parçası olduğunda kâr kötü veya zalim olmuyor; söz konusu şirketler amcık sattığında şirketlerin insanları iliklerine kadar sömürmesi kötü veya zalim olmuyor; siyah amcık veya sarı amcık veya kırmızı amcık veya Hispanik amcık veya Yahudi amcık bacaklarını erkeğin zevki için açtığında ırkçılık kötü veya zalim olmuyor; yoksulluk, kendilerinden başka satacak şeyi olmayan mülksüzleştirilmiş kadınların yoksulluğu olduğunda kötü veya zalim olmuyor; güçlülerin güçsüzlere karşı şiddeti, adını seks koyduğumuzda kötü veya zalim olmuyor; kölelik, cinsel kölelik olduğunda kötü veya zalim olmuyor; işkence görenler kadın, orospu, amcık olduğunda işkence kötü veya zalim olmuyor. Yeni pornografi solcu; ve yeni pornografi Solun ölmeye gittiği büyük bir mezarlık. Sol, hem orospularım olsun, hem de siyaset yapayım diyemez.”

    “Kadınların özgürlüğü açık ki pezevenklerin özgürlüğünden daha fazlasını ifade etmeli bize.”

    “Özgürlük bir soyutlama değildir, birazcığı yeterli bir şey de değildir. Biraz daha fazlası da yeterli değildir. Daha azına sahip olan, daha az olan, özgürlük ve haklardan yoksun olan kadınlar, böylelikle şaşmaz şekilde daha az özsaygıya sahip oluyor: insanın cesur ve dürüst bir yaşam sürmek için ihtiyaç duyduğundan daha az özsaygı.”

    “Çoğu zaman, aileyi bir arada tutmak adına, kadın sürekli tekrarlanan dayağı, tecavüzü, duygusal işkenceyi ve sözlü aşağılamayı kabul edecektir; alçaltılacak ve utandırılacak ama buna dayanacaktır, aksi halde kaçarsa adam onu öldürür. Sözüm ona geleneksel aileyi savunurken kendinden geçen politikacılara, ailede erkek yokken kaç kadının dayak yediğini ve kaç çocuğun tecavüze uğradığını sorun. Sıfır, mükemmel ve cesaret verici bir sayıdır, ama eril üstünlükçü kültürlerdeki politikacılar arasında kim, sıfıra kadar saymayı biliyor ki?”

    '"Andrea Dworkin"'
  • İşlerine gelince "İnsanı kadın-erkek diye ayırmayın" diyen feministler bir kadın cinayeti ya da çocuk/genç kız tecavüzü haberi çıkar çıkmaz bunu erkek düşmanlığı fırsatı olarak tepe tepe kullanıyor. Kadınsılar ve duyarlılık gösterisi yapmak için bahane arayan meriçler de küresel abilerin (Ör: Soros'un sivil toplum örgütleri) belli amaçlar için düzenli olarak estirdiği bu rüzgarlara dahil olup erkekleri lanetlemede yarışıyorlar. Hepimizin yüreğini yakan bu vak'alar hasta bir toplumun sonucudur, dişilerin çok masum melekler ama erkeklerin zalim o.ç.'ları olmasının sonucu değil!

    Toplumda erkekler ne kadar zalimse kadınlar da o kadar zalimdir. Bu ülkedeki tüm ruhların karşı cinste yaratıldığı paralel bir mini evren yaratılsa; yani bu evrendeki tüm erkeklerin o evrende dişi olarak yaratıldığı ve bu evrendeki dişilerin de o evrende erkek olarak yaratıldığını düşünelim: Sonuç ne olurdu? Şu an kadın bedeninde yaşayan ve kızdığında duygusal şiddet ile karşı cinse zulmeden bazı ruhlar, erkek bedeninde yaşasa bu kez kızdığında fiziksel şiddet ile karşı cinse zulmedecekti. Sonuç olarak o evren ile bu evrendeki duygusal ve fiziksel zulüm oranları da zalim insanların kontenjanı da aynı olurdu.

    Eşler arası çatışmalarda genellikle kadının ölmesi/yaralanması fiziksel olarak daha güçlü olan erkeğin öfke patlaması anında kadına baskın gelmesidir. O şiddet mağduru kadınların yetiştirdiği erkekler büyüyünce yine o kadınların yetiştirdiği kadınlara fizksel olarak üstün geliyor. Mesele budur. Özgür irade verilen bir varlık olan insan türünün birbirine zulmedebilmesi bir vakıadır. Ancak sadece kadınların aleyhine gerçekleşmiş uç olaylar üzerinden erkek düşmanlığının sürekli sürekli pompalanmasının alemi yok! Ölen insandır.

    Dünya gezegeninde tarih boyunca erkekler hep daha fazla öldürülüyor, ama bu realite feminist kadınsıların da meriç erkeksilerin de umrunda değil. Sorun erkeklerse eğer, o erkekleri yetiştiren annelere bakılması lazım. Çünkü kız çocuğunun da erkek çocuğunun da karakterini inşa eden, onlara dili ve yaşamı öğreten, onlarla hem duygusal hem fiziksel olarak daha yakın olup onlarla herkesten daha fazla birlikte zaman geçiren annedir! Anne düzelirse hem kız çocuğu düzelir hem erkek çocuğu. Bu hazin olaylardan ötürü gerçekten üzülüp bu zulümlerden samimiyetle rahatsız olan biri erkekleri lanetlemek yerine kadınsıların kadına (gerçekten eş, gerçekten anne) dönüşmesi için ciddi bir çaba içinde olur.
  • 140 syf.
    ·Beğendi·10/10
    12 öyküden oluşan kitap sade yalin bir dille anlatilmiş ,etkiletici ve insanlara yanlizca bir kimlikle yaklaşilmamasi gerektiğini ve kimin hangi ideolijik kimlikle yetiştirildiği umursanmadan okunmasi gereken bir kitap.
    Aslında bize ögretilen ideolijik kimlikleri bir kenara birakip ,ideolojik felsefemizi kendi düşuncelerimizle yaşamamiz öğrenmemiz gereken ön yargilari bir kenara birakip eşit adaletli bir şekilde normal tüm yazarlar gibi yaklaşilmasi gereken bir kitap ,toplum için de kendi düşuncelerimizle birey kalabilmenin bu hayattaki gayemiz olmasi gerektiği de bir gerçektir .Seher kürt halki için çok önemli bir öz eleştiridir . Selehattin Demirtaşin "edi bese"çığliğinin ilk mihenk taşidir . Kitap KATLEDİLEN ŞİDDET MAĞDURU KADİNLARA ithaf edilmis ve seher adli öyku bir inanmişlik yüzünden kaybolan hayalleri ölümle sonlanmasini dile getirmis kitapta .Aslinda kitaptaki öykulerden herkese bir ders cikarabileceği kadar yararli ve toplumdaki erkek egemenliğini içimizdeki erkek öykusunde göz önüne çıkariyor ,"NAMUS"diye katledilen yaşadiğimiz toplumdaki yanlişlari iğneleyici bir dille sunmus kitabinda Selehattin Demirtaş bize böyle bir kitabi armağan ettiği için kendisine tesekkur ederim .
    Seher
    Tarih kadar yanliz
    Temizlikçi nazo
    Deniz kizi
    muhteşem etkileyici gercek hikayeler herkes okusun lütfen ön yargilarimizi bir kenara birakarak yaşayalim zira kitap okuyan insanin ön yargisi yıkılmiştir ...