• Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)
  • BBC Türkçe Sema Maraşlı ile Röportaj

    Müslüman bir feminist olmak mümkün müdür?

    İslam’ın ilkeleri ile feminizmin argümanları birbirine tamamen zıttır. Kendini “Müslüman feminist” olarak tanımlayan birisi dilinde İslam’ı kabul etmiş biri olabilir fakat özünde İslam’ı anlamamıştır. İslam’ı anlamış olsa kendini feminist diye tanımlayamaz. İslam ile feminizmin örtüşen bir yanı yok. Feminizm özgürlüğü savunur, din ise bağlılığı esas alır.

    Müslüman kadın da erkek de özgür değildir, bütün gönlümüzle seve seve Yaratıcı’ya bağlıyız. Özgürlüğümüz Allah’ın çizdiği sınarlar kadardır ve bundan mutluyuz. Feminizm cinsiyetçiliğe karşı olduğunu iddia eden fakat aslında cinsiyetçi bir söylemdir. Sürekli kadın kadın kadın diyerek kadın ve erkeği ayrıştırıyor.

    Dünyadaki bütün mutsuzlukların, acıların, şiddetin sebebini erkeklerin üzerine yıkarak erkekleri ötekileştirerek iki cinsiyet arasına düşmanlık tohumları ekiyor. Bunların hiçbiri Müslüman ahlakına uymaz.

    Ayrıca feminizmin “kadın-erkek eşittir” söylemi de İslam ile çelişen noktalardan biri. İnsan hakları ve adalet konusunda dinimizde kadın-erkek eşittir fakat cinsiyet rolleri konusunda eşitlik yoktur, farklılık esastır. Kadın ve erkek görev ve sorumlulukları konusunda faklıdır, bu da yine feministlerin iddialarının tam aksidir.

    Kendilerini ‘Müslüman Feminist’ olarak tanımlayan ve kadın mücadelesinde Müslüman kadınların da görünürlüğünü savunan kesimler var. Türkiye’de Havle adıyla ilk kez Müslüman Feminist bir dernek kuruldu. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz, feminizmin Müslüman kimliğiyle bir arada var olabileceğini düşünüyor musunuz?

    Feminizmin, Müslüman kimliğiyle bir arada olmayacağı zaten kurulan derneğin isminden bile anlaşılıyor. Derneğe verdikleri ismin sahibi Hz. Havle yuvası yıkılmasın diye mücadele vermiş bir kadın. Kocası onu geleneklere göre boşamış fakat o evliliğinin devamı, çocuklarının anne ve babaları ile büyümeleri için Peygambere koşmuş, yalvarmış, Allah’a dua etmiş, yakarışta bulunmuş.

    Hz. Havle yuvasını kurtarmak için yaptığı mücadele ile Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış, geleneksel boşanma sistemi değişmiş, onun da derdine derman âyetler inmiş, yuvasına dönmüştür. Feminizm ise temelde kadın bireyselliğini savunur ve aileye karşıdır. “Aileniz Batsın” diye pankart taşıyan başörtülü kadınlar, yuvasını kurtarmak için didinen, ailesine değer veren muhterem bir kadının adını feminist derneklerine isim yapıyorlar. Tek başına bu tezat bile feminizmin Müslüman kimliğiyle bir arada olamayacağını gösteriyor.

    Kendini Müslüman Feminist olarak tanıtanlar İslam’ın farklı yorumlarının olabileceğini, geleneksel anlamda İslam’ın erkek odaklı yorumlandığını ve kadınları ikincil atfettiğini söylüyor. Yani İslam’ın feminist mücadeleyi dışlamadığını söylüyor. Bununla ilgili ne söylenebilir?

    İslam’ın erkek odaklı yorumlandığı iddiasına katılmıyorum. İslam’da kadının ikincil olduğu da tamamen yanlış bir algılamadır. Aile toplumun en küçük birimidir ve dinimiz aileye her kurumda olması gerektiği gibi bir idareci tayin etmiştir, bu da erkektir.

    Kavvam yani koruyan, idare eden ve sorumluluk alandır erkek. Erkeğin kavvam olması kadını değersizleştirmez, statü üstünlüğü mutlak bir üstünlük değildir. Muhabbet için, ailenin devamı ve düzeni için gereklidir. Dinimiz ailenin sorumluluğunu kadının narin omuzlarına yıkmaz, erkeğin güçlü kollarına bırakır. Erkek şefkat ve adaletle aileyi idare etmek zorundadır, zulmedemez; kadın da eşine saygılı olmak zorundadır. Aranan aşk da mutluluk da buradadır.

    Müslümanlığın feminizmle birlikte anılamayacağı, kadın ve erkeğin doğal olarak birbirinden farklı olduğu gibi tartışmalar da var. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

    Müslümanlığın feminizmle anılamayacağı fikrine tamamen katılıyorum. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz Nisa sûresi 32. Âyette kadın ve erkeği birbirinden farklı yarattığını ve ikisine de birbirinden farklı üstünlükler verdiğini açıkça beyan ediyor ve birbirinize özenmeyin diye de tavsiye de bulunuyor.

    Bir cinsiyete çok verilen vasıflar diğer cinsiyete az verilmiş. Mesela insan ilişkilerinde kadınlar daha iyiyken, erkekler nesnelerin dünyasında daha başarılıdır. Erkeklerin matematik zekası daha iyi olduğu için dünyada mühendislerin çoğu erkektir ve buluşların çoğunu da erkekler yapmıştır.

    Günümüzde kadınlar mühendis olmaları için teşvik ediliyor ve erkeklerle yarıştırılıyor. İnsan ilişkilerinde başarılı olmak, çocuk doğurup büyütmek ve toplumun mimarı olmak makinalardan daha mı değersizdir? Kadının erkekle yarışması, kadının varlığının erkek üzerinden tanımlanması demektir ve esas bu kadına saygısızlıktır. Kadın ve erkek arasındaki yarış en çok kadını yorar, yıpratır. Yapılan yüzlerce bilimsel çalışma anne karnından itibaren kadın ve erkeğin farklı yaratılmış olduğunu bizlere açıkça gösteriyor.

    Feminizm ekolünün Müslüman kesimlerce eleştirildiği noktalardan biri de kadın-erkek eşitliğinin fıtrata uygun olmadığı mevzusu. Toplumun, ailenin, anne-baba rollerinin zedelendiği, hatta eşcinselliğin veya ‘cinsiyetsizliğin’ teşvik edildiği söyleniyor. Buna katılır mıydınız?

    Feministler “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ni savunuyorlar. Cinsiyetin doğuştan geldiği ve cinsiyet rollerinin aile ve toplum tarafından kişiye yüklendiği iddiası hiçbir bilimselliği olmayan tamamen boş bir iddia. Bilimsel çalışmalar cinsiyet rollerinin cinsiyet farklılığından kaynaklandığını ve doğuştan gelen özellikler olduğunu gösteriyor.

    Son dönem bu konuda yazılmış çok kitap var hatta “Kadın Beyni” kitabının yazarı Dr.Louann Brizendine feminist baskılarla yıllarca kadın-erkek farklılıklarının üstünün örtüldüğü ve artık açığa çıkmaya başladığını söylüyor. Doğal haline bırakılan her çocuk, yaratılışına uygun davranır fakat zoraki karşı cinsin özelliklerini dayatırsanız elbette cinsiyet özelliklerinde sapmalar olacaktır.

    Cinsiyete uygun roller benimsenmediğinde, babalık ve annelik rolleri birbirine karıştığında bu çocukların ruhsal gelişimi açısından zararlı oluyor. Cinsiyet eşitliği çalışmaları çocuk ve gençlerin cinsiyet kimliğini zedelediği için elbette eşcinselliğe yönelişi artıracaktır.

    Toplumsal ataerkil sistemin bozulmasına dair farklı bakış açıları var. Siz ne dersiniz?

    Öncelikle bizim toplumumuzda ve pek çok toplumda ataerkil görünümlü anaerkil bir sistem var. Aileyi erkek yönetiyormuş gibi görünse de geri planda esas yöneten kadındır. Erkek hükümet, kadın derin devlet gibidir. Geleneksel ataerkil sistemi İslam’ın ataerkil sisteminden ayırmak lazım. Geleneksel yapıda zulüm vardır. Ailenin yaşlı kadını anne ya da kayınvalide ailenin genç kadınlarına erkek eliyle ya da bizzat kendisi zulmeder. Oysa dinimizde zulüm haramdır. Evin reisi olan erkek eşiyle istişare eder ve sorumluluk alır.

    Kadına karşı şiddet, boşanmaların artması ve nafaka meselesi ve İstanbul Sözleşmesi çok tartışılıyor. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    İstanbul Sözleşmesi bütün erkeklerin şiddet yanlısı ve istismarcı olduğu ön kabulü ile hazırlanmış, erkeği saldırgan, kadını kurban kabul ederek tasarlanmış, erkeği ötekileştiren cinsiyetçi bir sözleşmedir. Ve iddia edildiği gibi de kadına şiddeti azaltmadığı gibi kat kat da artırmıştır. Şiddet şiddetle çözülemez. Sözleşme sonrası hem şiddet arttı hem de boşanmalar arttı.

    Nafaka mevzusu ise feministlerin eşitlik ve güçlü kadın söylemi ile tamamen çelişmektedir. Hem güçten ve eşitlikten bahsedip hem de kadını eski kocasına maddi olarak muhtaç görmek büyük bir tezat. Çocuk için verilen nafaka bundan ayrı tabii. Baba evladına nafaka vermeli. Fakat erkek neden eski eşine bakmak zorunda olsun? Eski eşine bakmak zorunda kalan pek çok erkek ya bir daha evlenemiyor ya da sonraki eş ve çocuklar, erkeğin ayrıldığı eşine verdiği nafaka yüzünden maddi sıkıntı çekiyor. Ayrıca bu eski eşler arasında düşmanlığa ve çocukların koz olarak kullanılmasına sebep oluyor.

    Ülkemizin çocuk haczi diye bir utancı var. Binlerce çocuk babadan koparılıyor. En çok şiddetin boşanma aşamasında olması İstanbul Sözleşmesi ve ona bağlı çıkarılan 6284 sayılı kanunun kötüye kullanılmasından kaynaklanıyor. Kadın beyanı esas alınarak erkekler iftiralar karşısında çaresiz bırakılıyor. İstanbul Sözleşmesi ile adalet sistemi temelden sarsıldı, insanların masumiyet karinesi yok sayıldı. İstanbul Sözleşmesi acilen iptal edilmelidir.

    Kadına karşı şiddet, muhafazakarlaşmanın bir sonucu mu?

    Kadına karşı şiddetin artmasının muhafazakarlıkla bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. Şiddetin artmasında en büyük etken kapitalist sistemdir. Kadınları ve erkekleri birbirine düşman etmeye çalışan lobiler ve buna hizmet eden medya organları da baş aktörlerdir. Basında hangi haberler çok yer alırsa toplumda onun arttığı bilinen bir gerçektir. Sabah akşam şiddet haberi ile yatıp kalkılıyor ve şiddet potansiyeli olanlara canlı canlı senaryo sunuluyor. Tabii bir de film ve dizilerdeki şiddet var o da çocukları, gençleri çok fazla olumsuz etkiliyor. Şiddet tüm dünyada genel olarak arttı. Şiddeti sadece kadın üzerinden konuşmak artan genel şiddetin üstünü örtüyor.

    Kadın şiddeti tartışmalarında erkeklerin mağdur edildiğini düşünüyor musunuz?

    Elbette mağdur ediliyor, bu çok açık. Cinayet işleyen erkeklerin üzerinden bütün erkekler suçlu ilan ediliyor. Bir kadın öldürüldüğünde “Erkek Şiddeti” diye bütün erkekler suçlanıyor fakat bir kadın, erkek öldürdüğünde ”Kadın Şiddeti” denmiyor. Kadınların işledikleri cinayetlere çeşitli bahaneler bulunuyor. Şiddetin cinsiyeti yoktur. Kadınlar da son derece zalim olabiliyorlar. Erkekler silahla öldürürken, kadınlar birine öldürtmek ya da zehirlemek gibi gizli yolları tercih ettikleri için kadınların işledikleri cinayetlerin çoğu açığa çıkmıyor ya da yıllar sonra çıkıyor.

    Ayrıca kadını koruma adına fiziksel şiddet olmadığı halde psikolojik şiddet bahanesi ile yüzbinlerce erkek evinden atıldı, çocuklarından koparıldı. Bunlar da erkeklere uygulanan ağır şiddettir. Psikolojik şiddet, şiddet kavramı içine alınarak erkeğin kadına sesini bile yükseltmesi şiddet sayılırken, kadının eşine her türlü hakareti yok sayılıyor. Bu da erkeklerin ailede ve toplumda aşağılanmasına sebep oluyor. Bir davranış suçsa cinsiyete göre değişmemeli bu adalete aykırıdır.

    Kadına karşı şiddete çözüm önerileriniz var mı?

    Öncelikle şiddeti cinsiyetten bağımsız ele almak zorundayız. Şiddeti önleme konusunda küçük yaştan itibaren okullarda çocuklara eğitim verilmeli. Tabii bu eğitim cinsiyet eşitliği iddialarında olduğu gibi erkeklere pembe giydirip, kıza benzeterek değil fıtrata uygun yapılmalı.

    Gücü yönetmek, duyguları tanımak, öfkeyi kontrol etmek gibi pek çok eğitim, okulların müfredatında olmalı. Ayrıca bir şeyin sebebi ortadan kalkmadan sonuçları değişmez. Şiddetin sebeplerini ortadan kaldırmak üzere çalışmalar yapılmalı. Mesela alkol ve uyuşturucu şiddetin sebepleri arasında ilk sırada çıkıyor. Bu konuda uyarıcı çalışmalar yapılmıyor.

    Şiddeti erkekliğin üzerine yıkıp, erkekleri ayılardan kurtlardan aşağı gösteren kamu spotları yapmak yerine şiddetin gerçek sebepleri üzerine çalışmalar yapılmalı. Şiddetin boşanma safhasında olması da incelenmeli. Şiddeti artıran kanunlar düzeltilmeli.

    Her kadın mücadelesini feminist bir mücadele olarak adlandırmak doğru mudur?

    Kadınların, erkekleri karşılarına alarak, onlar düşmanmış ve kötülüğün kaynağıymış gibi yürüttükleri her mücadele feminist mücadeledir. Kişilerin kendini feminist diye tanımlaması gerekmez. Ortak söylemler ortak yoldaşlıklardır. Söylemler aynıysa zihniyette aynıdır. Nasıl isimlendirdiğiniz pek de önemli değildir. İster cinsiyet eşitliği deyin, ister cinsiyet adaleti. İkisinde de içerik feminist söylemle aynı olduğu için dışarıdan bakanlar haklı olarak sizi yaptıklarınıza bakarak değerlendirir ve feminist olarak adlandırır.

    Feministler de erkek düşmanlığı yapmadıklarını söylüyorlar fakat yaptıkları çalışmalara bakınca yaptıkları tam da erkek düşmanlığı. Bu düşmanlık erkeklerden önce kadınlara zarar veriyor, sağlıkları bozuluyor. Hak mücadelesi verdiğini zanneden öfkeli ve gergin kadınlar, dünyaya nefret tohumları saçıyor. Oysa dünyanın daha fazla nefrete değil, daha çok sevgiye ve dostluğa ihtiyacı var.

    BBC Türkçe – Akanda Taştekin

    BBC den gelen yukarıdaki röportaj sorularını bu şekliyle cevaplayıp gönderdim fakat röportaj olarak yayınlanmadı, sadece bir haber içerisinde kullanıldı. Haber şu şekilde…

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-49912575
  • STALİN'LE WELLS’İN RÖPORTAJ

    Stalin: Burjuvazinin iyiliğine inanmıyorum; başkanlar gider, başkanlar gelir...

    1934 yılında HG Wells, o dönem başkanı olduğu Uluslararası PEN kurumuna dahil olmakla ilgilenen Sovyet yazarlarıyla buluşmak için Moskova’ya gelir. Burada bulunduğu sırada Stalin onunla bir röportaj yapması için izin verir. Wells’in röportaj sırasındaki saygılı ve uyumlu tarzı JM Keynes ve George Bernard Shaw gibi kişiler tarafından eleştirilir. Aşağıdaki görüşme ilk kez New Statesman’ın 27 Ekim 1934 günkü özel ekinde basılmıştır.

    Wells: Bay Stalin, beni kabul ettiğiniz için size müteşekkirim. Yakın zamanda ABD’deydim. Başkan Roosevelt ile uzunca bir görüşmem oldu ve onun belli başlı fikirlerinin neler olduğunu anlamaya çalıştım. Şimdi size de dünyayı değiştirebilmek için neler yaptığınızı sormak istiyorum…

    Stalin: Çok bir şey değil.

    Wells: Dünyada sıradan bir insan gibi dolaşıyorum ve sıradan bir insan olarak etrafımda olup biteni gözlemlemeye çalışıyorum.

    Stalin: Sizin gibi önemli insanlar “sıradan insan” değildir. Elbette şu önemli kişinin veya bu meşhur kişinin gerçekte ne değerde olduğunu ancak tarih gösterebilir; her durumda siz dünyaya “sıradan bir insan” olarak bakmıyorsunuz.

    Wells: Gereksiz tevazu göstermiyorum. Söylemek istediğim, dünyayı sıradan bir insanın gözleriyle görmeye çalışıyorum, bir siyasi partiye mensup bir politikacı veya sorumluluk sahibi bir yönetici gözüyle değil. ABD’ye yaptığım ziyaret beni oldukça heyecanlandırdı. Eski finans dünyası çöküyor; ülkenin ekonomik hayatı yeni bir şekilde düzenleniyor. Lenin, kapitalistlerden işletmeye dair öğrenmemiz gereken şeyler var demişti. Bugün kapitalistler sizden öğrenmek zorunda, siz sosyalizmin ruhunu özümsemiş durumdasınız. Bana kalırsa ABD’de yaşananlar çok derin bir yeniden yapılanma, planlı yani sosyalist bir ekonominin oluşturulması arefesinde. Siz ve Roosevelt iki farklı noktadan başlıyorsunuz. Ancak Moskova ile Washington arasında bir ilişki, fikirsel bir yakınlık yok mu? Washington’da gördüklerimi görünce çok şaşırdım; yeni ofisler kuruluyor, devlet işleyişini düzenlemek için kurumlar oluşturuluyor, uzun süredir eksikliği çekilen bürokrasiyi yeniden ele alıyorlar. Onların ihtiyacı olan, sizin de ihtiyacınız olan yönetmek becerisi.

    AMERİKA VE RUSYA

    Stalin: ABD, bizim SSCB’de hedeflediğimizden farklı bir yöne doğru ilerliyor. Amerikalıların izlediği hat, ekonomik zorluklardan ve krizden kaynaklanıyor. Amerikalılar ekonomik altyapıyı değiştirmeden, bireysel kapitalist faaliyetin temel krizinden kurtulmak istiyorlar. Halihazırdaki ekonomik sistem tarafından yaratılmış olan çöküşün ortaya çıkardığı zararı azaltmaya çalışıyorlar. Biz burada ise, bildiğiniz gibi, eski harap ekonomik sistem yerine yepyeni bir ekonomik temel kuruyoruz. Amerikalılar size hedefledikleri amaca nasıl yaklaştıklarını, örneğin zararı nasıl aşağılara çektiklerini anlatsalar da kapitalist sisteme içkin olan piyasa anarşisinin kökünü kurutamazlar. Sonunda ne yaparlarsa yapsınlar üretim anarşisine yolaçacak olan ekonomik sistemi koruyorlar. Böylece en iyi durumda yaptıkları ne toplumu yeniden düzenlemek, ne anarşi veya krize yolaçan eski sosyal sistemi alaşağı etmektir, sadece aşırılıkları törpülüyorlar. Belki Amerikalılar öznel olarak toplumlarını yeniden düzenlediklerini sanıyorlar ancak nesnel olarak yaptıkları toplumun halihazırdaki temelini korumaktır. Bu yüzden nesnel olarak toplumlarında yeniden bir düzenleme de gündemde değildir. Planlı ekonomi de olmayacaktır. Planlı ekonomi nedir? Özellikleri nedir? Planlı ekonomi işsizliği kaldırmayı amaçlar. Bir an için bunun olabildiğini varsayalım, yani kapitalist sistemin varlığını koruduğu koşullarda işsizliğin en aza indirilebileceğini varsayalım. Ancak herhalde hiçbir kapitalistin işsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasına, iş piyasasına baskı yaparak ucuz işgücü sağlayan işsiz yedek işgücü ordusunun lağvedilmesine onay vereceğini düşünmüyorsunuzdur. Halkın ihtiyaçlarının karşılanması adına kârını azaltarak kendi kendisini zarara uğratması yönündeki uygulamaları hiçbir kapitaliste yaptıramazsınız. Kapitalistlerden kurtulmadan, üretim araçlarındaki özel mülkiyeti kaldırmadan planlı bir ekonominin kurulabilmesi imkansızdır.

    Wells: Söylediklerinizin çoğuna katılıyorum. Ancak belirtmek istediğim bir şey var, eğer bir ülke topyekün şekilde planlı ekonomi prensiplerini benimserse, eğer bir hükümet adım adım bu prensipleri uygulamaya başlarsa, finans oligarşisi sonunda alaşağı edilecektir ve sosyalizm,



    kelimenin Anglosakson anlamıyla, gelecektir. Roosevelt’in “New Deal” adı verilen fikirlerinin etkisi çok güçlü ve bana göre bunlar sosyalist fikirler. Bence iki farklı dünyanın karşıtlıklarını ortaya çıkartmaktan çok halihazırdaki konumda yapıcı güçlerin ortak iletişimini sağlayabilecek bir dil tutturmalıyız.

    Stalin: Kapitalizmin ekonomik altyapısını korurken planlı ekonominin prensiplerinin hayata geçirilmesinin imkansızlığından bahsederken kesinlikle Roosevelt’in girişkenliği, cesareti ve kararlılığı gibi olağanüstü kişisel özelliklerini küçümsemek amacında olmadım. Hiç şüphe yok ki Roosevelt modern kapitalist dünyanın liderleri arasında en öne çıkan güçlü bir isim. Bu yüzden bir kez daha yinelemek istiyorum, kapitalizm koşullarında planlı ekonominin imkansız olması yönündeki düşüncem, Başkan Roosevelt’in kabiliyet ve cesareti gibi özellikleri konusunda şüphelerim olduğu anlamına gelmez. Ancak eğer koşullar elverişli değilse, en becerikli lider bile hedeflenen yere varamaz. Teorik olarak elbette kapitalizm koşullarında aşama aşama, yavaş yavaş sizin Anglosakson anlamı çerçevesinde sosyalizme doğru ilerlemek imkansız değildir. Ancak bu “sosyalizm” nasıl bir sosyalizmdir? En iyi ihtimalle kapitalist sömürünün en sınırtanımaz temsilcilerinin belirli bir seviyeye kadar kontrol altına alınmasıdır, ulusal ekonomide denetimin bir miktar artırılmasıdır. Buraya kadar gayet güzel. Ancak ne zaman ki Roosevelt veya modern burjuva dünyasındaki herhangi bir lider, kapitalizmin temellerine yönelik bir müdahalede bulunsun, derhal ve kesinlikle tasfiye edilecektir. Bankalar, fabrikalar, büyük kuruluşlar, büyük çiftlikler Roosevelt’in elinde değildir. Bütün bunlar özel mülkiyettedir. Demiryolları, ticaret filosu hep özel mülkiyetindir. Son olarak kalifiye işçi ordusu, mühendisler, teknisyenler Roosevelt’in değil özel kurumların denetimindedir, hepsi kendi patronları için çalışmaktadır. Burjuva dünyasında devletin yapısını da unutmamalıyız. Devlet, ülkenin savunmasını ve “düzenin devam etmesini” örgütleyen bir kurumdur; vergi toplayan bir araçtır. Kapitalist devlet ekonomiyle kelimenin tam karşılığı anlamında ilgilenmez, ekonomi devletin kontrolünde değildir. Tam tersine, devlet kapitalist ekonominin elindedir. Bu yüzden tüm enerjisi ve kabiliyetlerine rağmen Roosevelt bahsettiğiniz hedeflere ulaşamaz, eğer hedefi gerçekten buysa. Belki de bu hedefe ulaşabilmek için nesiller boyunca çalışmak gerekir ancak şahsen ben bunun olası olduğunu düşünmüyorum.

    SOSYALİZM VE BİREYSELCİLİK

    Wells: Belki ben siyasetin ekonomik ele alınmasına sizden biraz daha meyilliyim. Keşifler ve modern bilim sayesinde daha iyi bir işleyiş, toplumun daha verimli hale gelmesi, yani sosyalizm amacıyla çok büyük bir enerji biraraya getirilmiş durumda. Organizasyon ve bireysel eylemin denetimi sosyal teorilerden bağımsız bir şekilde mekanik zorunluluk haline geldi. Eğer bankaların devlet tarafından kontrol edilmesiyle başlarsak, sıra büyük sanayi kuruluşlarına gelecek, sanayiden ticaret vb alanlara doğru genişleyecek, bu çaplı bir kontrol ulusal ekonominin tüm kollarında devlet mülkiyetine denk düşecek. Sosyalizm ve bireyselcilik siyahla beyaz gibi birbirine zıt değildir. Aralarında çok sayıda kademe mevcuttur. Haydutluğa yaklaşan bireyselciliğin karşıtı disiplinli örgütlülük sosyalizme eşdeğerdir. Planlı ekonominin hayata geçirilmesi, çoğunlukla ekonomiyi örgütleyen, kalifiye teknik kesime dayanır. Bu kesim sosyalist organizasyon prensiplerine dahil edilebilir. En önemlisi budur çünkü organizasyon sosyalizmden önce gelir. Önemli olan bir faktör bu. Organizasyon olmadan sosyalizm fikri sadece bir fikir olarak kalacaktır.

    Stalin: Bireysel olanla kolektif olan arasında, tekil bir kişinin çıkarlarıyla kolektifin çıkarları arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur ve olmaması gerekir. Olmaması gerekir çünkü sosyalizm bireyin çıkarlarıyla kolektifin çıkarlarını bütünleştirir, ayrıştırmaz. Sosyalizm kendisini kişisel çıkardan dışlayamaz. Kişinin çıkarlarının tamamen güvence altına alınmasını sadece sosyalist toplum sağlayabilir. Bunun da ötesinde sadece sosyalist toplum bunu garanti altına alabilir. Bu anlamda kişisel çıkarla sosyalizm arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur. Ancak sınıflar arasındaki çelişkiyi inkar edebilir miyiz, mülk sahibi kapitalist sınıfla emekçi sınıf proletarya arasındaki çelişkiyi? Bir yanda bankalara, fabrikalara, madenlere, ulaşım araçlarına, sömürgelerdeki çiftliklere sahip olan sınıf var. Bu insanlar sadece kendi çıkarlarını düşünür, kârlarının peşinden koşarlar. Kolektifin iradesine boyun eğmezler; tersine tüm kolektifin iradesini kendi iradelerine itaate zorlarlar. Diğer yanda ise sömürülen, yoksul sınıf vardır, ne çalıştığı fabrika onundur, ne de bankalar, işgücünü kapitalistlere satarak hayatta kalmaya çalışır, temel ihtiyaçlarını bile giderecek kaynaklardan yoksundur. Bu karşıt çıkarlar nasıl uzlaşabilir? Bildiğim kadarıyla Roosevelt bu karşıt çıkarların uzlaşmasına dair bir yöntem bulmuş değil. Ayrıca deneyle sabit olduğu üzere bunu gerçekleştirmek imkânsızdır. Siz ABD’deki durumu benden daha iyi biliyorsunuz, ben orada bulunmadım, bilgim edebî eserlerdeki bilgiyle sınırlıdır. Ancak sosyalizm davası için verdiğim kavgadan dolayı biraz deneyimliyim, bu deneyime göre eğer Roosevelt kapitalist sınıfların aleyhine olacak şekilde proleteryanın çıkarlarına uygun bir adım atması halinde kapitalistler derhal onun yerine başka bir başkan koyacaklardır. Kapitalistler şöyle diyecektir: Başkanlar gelir başkanlar gider, ancak bizim iktidarımız süreklidir; eğer şu ya da bu başkan çıkarlarımızı korumayacaksa derhal başkasını buluruz. Başkan kapitalist sınıfların aleyhine ne yapabilir?

    Wells: İnsanoğlunun bu şekilde yoksul ve zengin olarak basitleştirilmiş şekilde sınıflandırılmasına karşıyım. Elbette bir insan kategorisi sadece kâr için çaba göstermekte. Ancak burada başağrısı olarak tanımlanan bu insanlardan Batıda da yok mu? Batıda kârı son hedef olarak algılamayan, bir miktar servete sahip olarak bundan belirli bir yatırım sonucu getiri bekleyen ancak sonal amacı kâr olmayan kişiler yok mu? Bence böyle çok sayıda kişi var, bunlar kapitalist sistemin yetersizliğini görerek, gelecekteki kapitalist toplumda büyük bir rol oynama potansiyeline sahipler. Son bir kaç yılda mühendisler, havacılar, askeri teknik kişiler vb arasında sosyalizm ve kozmopolit kültür lehine propaganda yapılması üzerine düşündüm ve yapmaya da çalıştım. Bu insanlara iki sınıflı sınıf savaşımı propagandasıyla yaklaşmak anlamsız. Bu insanlar dünyanın içinde bulunduğu durumu görebiliyorlar. Kanlı bir mücadelenin sürdürdüğünü anlıyorlar ancak sizin basitleştirilmiş sınıf savaşımı karşıtlığını saçmalık olarak değerlendiriyorlar.

    SINIF SAVAŞIMI

    Stalin: Zengin ve yoksul şeklinde yapılan ayrıma basitleştirilmiş gerekçesiyle karşı çıkıyorsunuz. Elbette arada bir bölme var, bahsetmiş olduğunuz teknik işlerle uğraşan aydınlar mevcuttur ve aralarında son derece iyi ve dürüst bireyler barındırırlar. Ancak yine aralarında namussuz ve kötü insanlar da vardır, her türlü insan vardır. İnsanoğlu ilk elden zengin ve fakir olarak bölünüyor, mülk sahipleri ve sömürülenler olarak. Kişinin kendisini bu temel ayrımdan ve zenginle fakir arasındaki bu çelişkiden azâde görmesi temel bir veriden kendisini soyutlaması anlamına geliyor. Çelişkide olan iki sınıftan bir tanesinin tarafını seçen veya süregiden kavgada tarafsız kalmaya çalışan ara bölmelerin olduğunu yadsımıyorum. Ancak tekrarlamak durumundayım, kişinin kendisini toplumdaki bu temel ayrımdan ve iki ana sınıf etrafında süren savaşımdan azâde görmesi gerçekleri görmezden gelmektir. Savaşım sürüyor ve sürecek. Sonuç ise işçi sınıfı tarafından belirlenecek.

    Wells: Ancak fakir olmamasına rağmen çalışan ve verimli çalışan çok sayıda insan da yok mu?

    Stalin: Elbette, küçük toprak sahipleri, zanaatkârlar, küçük ölçekli tacirler; ancak ülkenin kaderine yön veren bu insanlar değildir, toplumun tüm ihtiyaçlarını üreten emekçi yığınlarıdır.

    Wells: Ancak çok farklı tür kapitalistler mevcuttur. Sadece kârını ve zenginliğini düşünen kapitalistler var, öte yandan fedakârlık yapmaya hazır olan kapitalistler de var. Yaşlı [JP] Morgan’ı ele alalım örneğin. Sadece kârını düşünürdü, toplum için bir asalaktı, sadece servet biriktirirdi. Diğer taraftan [John D.] Rockefeller’e bakalım. Mükemmel bir organizasyon ustasıdır, petrolün dağıtım organizasyonuna dair yaptıkları tam dersliktir. Veya [Henry] Ford’u ele alalım. Elbette Ford bencildir. Ama aynı zamanda sizin bile kendinize dersler çıkardığınız tutkulu bir üretim verimliliği organizasyoncusu değil midir? Dikkatinizi son dönemlerde İngilizce konuşan ülkelerde Sovyetler Birliğine yönelik kamuoyundaki değişime çekmek istiyorum. Bunun sebebi ilk başta Japonya’nın durumu ve Almanya’daki olaylar. Ancak uluslararası siyasetin dışında da bu ilginin sebepleri var. Bu ilginin derindeki temel sebebi çok sayıda insanın bireysel kâra dayalı sistemin çöktüğünü görmesidir. Bana öyle geliyor ki, bu şartlar altında iki dünya arasındaki çelişkileri ön plana getirirken, tüm yapıcı unsurları aynı hedef doğrultusunda biraraya getirmeye çalışmalıyız. Bence ben sizden daha solda duruyorum Bay Stalin; eski sistem bence sonuna sizin düşündüğünüzden daha yakın.

    TEKNİK SINIF

    Stalin: Sadece kâr ve zenginlik peşinde koşan kapitalistlerden bahsederken bunların hiçbir işe yaramaz, değersiz insanlar olduğunu söylemek istemiyorum. Birçoğu tartışmasız olağanüstü organizasyon kabiliyetine sahip, bunu reddetmek aklımın ucundan bile geçmez. Biz Sovyet insanları kapitalistlerden çok şeyler öğrendik. Olumsuz özelliklerine vurgu yaptığınız Morgan, şüphesiz iyi ve becerikli bir organizasyoncuydu. Eğer kastınız dünyayı yeniden inşa edecek insanlarsa, elbette bunları kâr sevdasına sadakâtle hizmet edenlerin arasında bulamazsınız. Biz ve onlar tamamen zıt konumlarda yer alıyoruz. Ford’dan bahsettiniz. Elbette, çok iyi bir üretim organizasyoncusu. Ancak işçi sınıfına yönelik tutumunu bilmiyor musunuz? Kaç işçiyi sokağa attığını bilmiyor musunuz? Kapitalistler kâra sıkı sıkıya bağlıdır, yeryüzünde hiçbir kuvvet onları kârdan ayıramaz. Kapitalizm alaşağı edilecek, üretim organizasyoncuları tarafından değil, teknik aydınlar tarafından değil, işçi sınıfı tarafından. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz ara bölme bağımsız bir rol oynamamaktadır. Mühendis, üretim planlamacısı istediği gibi çalışamaz, patronunun işine geldiği şekilde ve emredildiği gibi çalışır. Elbette bazı istisnalar söz konusudur, kapitalizmin zehrinin farkına varmış insanlar da vardır bu bölmede. Teknik aydınlar, bazı koşullarda mucizeler yaratabilir ve insanlığa çok faydalı olabilirler. Ancak çok büyük zararlar da verebilir. Biz Sovyet insanlarının da teknik aydınlarla azımsanmayacak bir deneyimimiz var. Bazıları Ekim Devrimi’nin ardından yeni toplumun inşa edilmesi sürecine katılmayı reddetti; bu yeniden inşa sürecini reddetmenin de ötesinde bu süreci sabote ettiler. Olabildiğince, bu katmanı yeniden kuruluş sürecine dahil etmeye çalıştık; bu amaç uğruna çeşitli yollar denedik. Teknik aydınlar yeni sistemin kurulması için çalışmaya ikna oldular. Bugün bu katmanın en iyi kısımları sosyalist toplumun en ön saflarındaki kurucular arasındadır. Bu deneyimimiz üzerinden teknik aydınların iyi ve kötü yanlarını azımsamaktan çok uzaktayız; biliyoruz bir yandan çok ciddi zarar verebilen bir katman, diğer yandan “mucize”ler gerçekleştirebilmektedir. Elbette, bu katmanı bir dokunuşta kapitalist dünyadan kopartmak mümkün olsaydı, her şey çok değişik olurdu. Ama bu bir ütopyadır. Burjuva dünyadan koparak yeni bir toplum kurmak için kolları sıvamak isteyen kaç kişi vardır? Örneğin Fransa’da veya İngiltere’de bunu yapabilecek olan çok insan var mıdır? Hayır; patronlarından koparak yeni bir dünya inşa etmeye başlayabilecek olanların sayısı çok azdır.

    Wells ve Stalin

    SİYASİ İKTİDARIN KAZANILMASI

    Stalin: Ek olarak, dünyayı değiştirmek için siyasi iktidarın fethedilmesi gerektiği gerçeğini unuttuk mu? Bana öyle geliyor ki Bay Wells, siyasi iktidar sorununu o kadar azımsıyorsunuz ki tamamen kurgunuzun dışına düşmüş durumda. Dünyadaki en iyi niyetli insanlar bile siyasi iktidarın alınması konusunu ele almazsa ne yapabilir ki? En iyi ihtimalle iktidarı alan sınıfa yardım ederler ama kendileri dünyayı değiştiremezler. Bu iş ancak kapitalist sınıfın yerini alabilecek ve ona egemenliğini kabul ettirebilecek bir büyük sınıf tarafından yapılabilir. Bu sınıf işçi sınıfıdır. Elbette, teknik aydınların yardımı kabul edilmelidir ama onlar da işçi sınıfının safında olmalıdır. Ancak teknik aydınların bağımsız bir tarihsel rol oynayabileceği düşünülmemelidir. Dünyanın değiştirilmesi meselesi çok muazzam, karmaşık ve acı dolu bir süreçtir. Bu görev için büyük bir sınıfa ihtiyaç vardır. Ancak büyük gemiler uzun seferlere çıkabilir.

    Wells: Evet, ancak uzun seferlerde kaptan ve seyrüseferci gerekir.

    Stalin: Doğru, ancak sefere çıkmak için ilk elden gerekn büyük bir gemidir. Gemisiz bir seyrüseferci ne işe yarar? Hiçbir işe yaramaz.

    Wells: Bahsettiğiniz büyük gemi insanlıktır, bir sınıf değil.

    Stalin: Görülüyor ki siz, Bay Wells, tüm insanların aslında iyi olduğu varsayımıyla başlıyorsunuz. Ben ise aksine çok sayıda kötü insan olduğunu unutmuyorum. Burjuvazinin iyiliğine inanmıyorum.

    Wells: Teknik aydınlarla ilgili konuyu yıllar öncesinden hatırlıyorum. O zamanlar bu katmanın sayısı çok azdı ama yapılacak iş çoktu, her mühendis, her teknik personel, her aydının eline bir fırsat geçiyordu. Bu yüzden teknik aydınlar devrimci sınıflar arasında sayılmazdı. Ancak şimdi teknik aydın fazlalığı sözkonusu ve olaylara bakış açıları değişti. Daha önce devrimci söyleme ilgisiz kalan bu katman şimdi çok ilgili. İngiltere’deki çok önemli bilimsel topluluk olan Royal Society üyeleriyle yemekteydim geçen günlerde. Başkanın yaptığı konuşma sosyal planlama ve bilimsel kontrol üzerineydi. Otuz yıl önce bugün onlara söylediklerimi duymak bile istemezlerdi. Bugün, Royal Society Başkanı olan kişi devrimci fikirlere sahip olabilmekte ve insanoğlunun toplumunun bilimsel esaslara göre yeniden organize edilmesini savunuyor. Sizin sınıf savaşımı propagandanız, bu verilere ayak uyduramamış durumda. Mentalite değişir.

    Stalin: Evet, bunu biliyorum, bu durum kapitalist toplumun içine girmiş olduğu çıkmaz sokak durumuyla açıklanabilir. Kapitalistler bu sınıfın onuru ve çıkarlarıyla uyumlu bir çözüm arıyor ama bulamıyor. Bu krizden çıkmak için ellerinin ve dizlerinin üzerinde sürünebilirler ancak krizden başları dik, onurlu bir şekilde çıkabilecekleri bir çıkış, aslında kapitalizmin çıkarlarını temelden sarsacak bir çıkış bulamazlar. Elbette bu durum teknik aydınların geniş kesimlerince bilinmeyen bir durum değil. Çoğu bu çıkmazdan çıkabilecek sınıfın çıkarlarıyla kendi ortak çıkarlarını görmeye başlıyor.

    Wells: Bay Stalin, pratik olarak bir devrimle ilgili sizin bilginiz herkesten çok. Kitleler ayaklanır mı? Devrimlerin belirli bir azınlık tarafından yapıldığı gerçek değil midir?

    Stalin: Bir devrimi meydana getirebilmek için öncü bir devrimci azınlık şarttır ancak en kabiliyetli, en fedakâr ve en enerjik azınlık bile en azından milyonların pasif desteğini arkasına almadan çaresiz kalır.

    Wells: En azından pasif dediniz? Belki de farkında olmadan?

    Stalin: Belki yarı-içgüdüsel ve yarı-farkında olarak ancak milyonların desteği olmaksızın en mükemmel azınlık bile bir şey yapamaz.

    ŞİDDETİN YERİ

    Wells: Batıdaki komünist propogandasını görüyorum ve bana bu zamanda bu tür propaganda artık çok eski moda geliyor çünkü silahlı ayaklanma çağrısı yapılıyor. Tiranlığa karşı kullanıldığında sosyal sistemin zorla alaşağı edilmesi propagandası gayet yerindeydi. Ancak modern zamanlarda, zaten çökmekte olan bir sistem varken, ayaklanma yerine verimlilik, beceriklilik ve üretime vurgu yapılmalı diye düşünüyorum. Ayaklanma çağrılara bana modası geçmiş gibi geliyor. Batıdaki komünist propaganda sola açık zihinlere sahip kişilere hitap etmiyor.

    Stalin: Eski sistem elbette çözülüyor, çürüyor. Bu doğru. Ancak doğru olan başka bir şey de ölmekte olan bu sistemi koruyabilmek ve hayatta tutabilmek için her türlü girişim yapılıyor. Doğru bir varsayımdan yanlış bir sonuç çıkartıyorsun. Eski düzenin çökmekte olduğunu söylerken doğrusun. Ancak kendi başına çöktüğünü söylerken yanlışsın. Hayır, bir sosyal düzenden diğerine geçiş çok karmaşık ve uzun bir devrimci süreçtir. Kendiliğinden gelişen bir süreç değildir, bir kavgadır; sınıflar arası savaşıma bağlı bir kavgadır. Kapitalizm çürüyor ancak çürümüş ve yere devrilmesi beklenen bir ağaca kesinlikle benzetilmemelidir. Hayır, devrim, bir sosyal düzenin yerine diğerini koyma mücadelesi hep acı dolu, acımasız, bir ölüm-kalım kavgası şeklinde olmuştur. Yeni dünyanın halkları ne zaman iktidara gelseler, eski dünyadaki statükocu güçler tarafından alaşağı edilme tehdidine maruz kalırlar, bu yüzden yeni dünyanın insanları daima tetikte olmalıdır, yeni düzeni eski düzenin saldırılarından korumak için hazır beklemelidirler. Eski sistem çözülüyor ama kendi başına değil. Faşizmi ele alalım örneğin. Faşizm eski düzeni şiddet sayesinde korumaya çalışan gerici bir güçtür. Faşistlerle ne yapabilirsiniz? Tartışabilir misiniz? İkna etmeye çalışabilir misiniz? Bunun onlara hiçbir etkisi olmaz. Komünistler şiddet yöntemlerini idealize etmezler. Ancak komünistler şaşırtılmayı da sevmezler, sahneden ayrılmak üzere olan eski düzene güvenemezler, eski sistemin çılgınca kendisini savunduğunu görürler, bu yüzden komünistler işçi sınıfına şöyle hitap eder: Şiddete şiddetle cevap verin, ölmekte olan rejimin sizi ezmesine karşı elinizden geleni yapın, o sistemi devirecek olan ellerinizin bağlamasına izin vermeyin. Gördüğünüz gibi komünistler bir sosyal sistemden diğerine geçilmesini kendiliğinden ve barışçıl bir süreç olarak değil, karmaşık, uzun ve şiddet içeren bir süreç olarak görürler. Komünistler verileri gözardı edemez.

    Wells: Ama kapitalist dünyada bugün yaşananlara bakın. Çöküş hiç de basit değil, gangsterliğe doğru dejenere olan bir gerici şiddet içeriyor. Bana öyle geliyor ki gerici ve kör şiddete karşı sosyalistler hukuka başvurabilir ve polisi bir düşman olarak görmeyip gericilere karşı mücadelelerinde destek verebilirler. Eski ayaklanmacı tarz sosyalizm metodlarının uygulanmasının fayda vermeyeceğini düşünüyorum.

    TARİHTEN ALINACAK DERSLER

    Stalin: Komünistlerin dayanağı zengin tarihsel deneyimlerdir, buradan öğrendiğimiz ise artık işe yaramaz hale gelen sınıfların tarih sahnesinden gönüllü olarak ayrılmadıklarıdır. 17. yüzyıl İngiltere’sini hatırlıyor musunuz? Herkes eski rejimin çürüdüğünü söylemiyor muydu? Ancak her şeye rağmen onu zor kullanarak alaşağı etmek için bir Cromwell gerekmedi mi?

    Wells: Cromwell anayasa uyarınca ve anayasal düzen adına hareket etti.

    Stalin: Anayasa adına şiddete başvurdu, kralın kafasını kesti, Parlamentoyu dağıttı, bazılarını tutukladı, diğerlerini idam etti! Bizim tarihimizden de bir örnek verebilirim. Çarlık sisteminin çözüldüğü çok uzun süredir belli değil miydi? Ancak bu rejimi alaşağı etmek için ne kadar kan döküldü? Ekim devrimine ne demeli? Sadece biz Bolşeviklerin doğru olan çıkış yolunu işaret ettiğimizi çok sayıda kişi söylemiyor muydu? Rusya’daki kapitalizmin çürüdüğü açık değil miydi? Ancak direncin ne kadar büyük olduğunu, Ekim Devrime dört bir yandan saldıran düşmanlardan korumak için ne kadar çok kan dökülmesi gerektiğini de biliyorsunuz. Veya 18. Yüzyıl Fransa’sını ele alalım. 1789 yılından çok önceleri mutlakiyet rejiminin, feodalizm sisteminin ne kadar çürüdüğü apaçıktı. Ancak bir halk ayaklanması, bir sınıf savaşımı engellenemedi. Neden? Çünkü tarih sahnesinden ayrılması gereken sınıflar, görevlerinin sona erdiğini en son algılayanlardır. Onları buna ikna etmek imkânsızdır. Eski düzenin çatlaklarının onarılıp, düzenin kurtarılabileceğini zannederler. İşte bu yüzden ölmekte olan sınıflar silaha sarılarak iktidardaki varlıklarını korumak için her yola başvururlar.

    Wells: Ancak Fransız Devriminin lider kadrosunda hiç de azımsanmayacak sayıda hukukçu vardı?

    Stalin: Devrimci hareketlerde aydınların rolünü inkâr etmiyorum. Ancak acaba Büyük Fransız Devrimi bir halk devrimi değil de bir hukuçular devrimi miydi? Acaba zaferi kazanan, feodalizme karşı ayaklanan halk kitleleri değil miydi? Büyük Fransız Devrimi'nin hukukçu liderleri eski düzenin yasaları uyarınca mı davrandılar? Yeni, devrimci-burjuva yasaları gündeme getirmediler mi? Tarihin muazzam pratiği bize hiçbir sınıfın yerini gönüllü olarak başka bir sınıfa bırakmadığını gösteriyor. Bunun tarihte örneği yok. Komünistler de tarihin bu dersini iyi öğrendiler. Komünistler burjuvazinin gönüllü olarak iktidardan çekilmesine elbette karşı çıkmaz. Ancak olayların bu şekilde ilerlemesi imkânsızdır, bize tarihin öğrettiği budur. İşte bu yüzden komünistler en kötüsüne hazırlıklı olup, işçi sınıfına daima tetikte savaşa hazır olmaları gerektiğini hatırlatıyor. Kendi silahlı birlikleri için gerekli önlemleri almayan, düşmanın asla teslim olmayacağını anlamayan, onun yenilmesi için mutlaka ezilmesi gerektiğini anlamayan kişi nasıl bir komutan olabilir? Böyle bir komuta tarzı, işçi sınıfını kandırmak, ona ihanet etmek demektir. Bu yüzden size eski moda gözüken şeyler, gerçekte işçi sınıfı için devrimci bir görevdir.

    DEVRİM YAPMAK

    Wells: Zor kullanılması gereğini yadsımıyorum ancak kavganın tarzı halihazırda yürürlükteki kanunların mümkün kıldığı her türlü olasılığı sonuna kadar kullanabilecek ve bu verili hali gerici saldırılara karşı koruyabilecek şekilde olmalıdır. Eski sistemi dağıtmaya gerek yok çünkü bunu kendi kendine pekâla yapabiliyor. İşte bu yüzden eski düzene, kanuna karşı ayaklanma fikri bana eski moda ve içi boş geliyor. Burada konunun özüne gelebilmek için biraz abarttığımı kabul ediyorum. Fikirlerimi şu şekilde formüle edebilirim: İlki, ben düzenden yanayım; ikincisi, halihazırdaki sisteme düzeni sağlayamadığı için saldırıyorum; üçüncüsü, bence sınıf savaşımı propagandası, sosyalizm davasının en çok katkısına muhtaç olduğu eğitimli kesimi sosyalizmden kaçırıyor.

    Stalin: Çok önemli sosyal bir içeriğe sahip büyük bir hedefe ulaşmak için esas kuvvete, bir tahkimâta, bir devrimci sınıfa ihtiyaç vardır. Sonrasında bu asıl kuvvete yardımcı kuvvetlerin örgütlenmesi gereklidir, bu örnekte bu yardımcı güç partidir, aydınların en iyi ve en ileri unsurları partiye dahil olmuştur. Az önce “eğitimli insanlar”dan bahsettiniz. Ancak aklınızda nasıl bir eğitimli insan tipolojisi var? 17. yüzyılda İngiltere’deki eski düzenin saflarında sayısız eğitimli insan yok muydu? Fransa’da 18. yüzyıl sonlarında, Ekim Devrimi döneminde Rusya’da? Eski rejim hizmetinde olarak eski rejimi dişiyle tırnağıyla savunan sayısız eğitimli insan vardı, bu insanlar yeni düzene karşıydılar. Eğitim, kimin eliyle verilirse onun için bir silah haline gelir. Elbette, proletarya ve sosyalizm eğitimli insanlar ister. Sosyalizm davasında savaşan proletaryaya destek olacak, sosyalizmin inşasına yardım edecek kişilerin elbette eğitimli olması istenir. Aydınların rolünü azımsamıyorum; tam tersine ona vurgu yapıyorum. Sorun, kimin bu tip aydın olduğudur. Çünkü gördüğünüz gibi aydın çok çeşitlidir.

    Wells: Eğitim sisteminde radikal bir değişim olmaksızın devrim olamaz. İki örnek bunun için yeterli olacaktır sanırım – Almanya “Weimar” Cumhuriyeti örneği, eski eğitim sistemini değiştirmedikleri için asla tam bir cumhuriyet olamadılar; diğer örnek ise İngiltere İşçi Partisi, eğitim sisteminde radikal bir değişimde ısrarcı olmak için yeterince kararlı davranmıyor.

    Stalin: Doğru bir gözlem. Size üç başlıkta yanıt vermeme izin verin lütfen. Birincisi, devrim için aslolan sosyal bir tahkimâtın varlığıdır. Devrimin tahkimâtı işçi sınıfıdır. İkincisi, bir yardımcı güce ihtiyaç vardır, buna komünistler parti demektedir. Partide akıllı işçiler ve aydın kesiminin işçi sınıfıyla yakın bağları olan kısımları vardır. Bunlar eğer işçi sınıfına karşı çıkarsa önemlerini kaybederler. Üçüncüsü, değişimin gerçekleşebilmesi için iktidarın alınması şarttır. Yeni siyasi iktidar yeni yasalar yapar, yeni düzeni inşa eder, bunun adı devrimci düzendir. Benim istediğim başka bir düzen şekli yok. İşçi sınıfının çıkarlarının gerçekleşmesini istiyorum. Eğer eski düzenin yasaları yeni düzen mücadelesi lehine kullanılabilirse, kullanılmalıdır. Son olarak, komünistleri şiddet sevdalısı olarak görerek yanılıyorsunuz. Komünistler, eğer iktidardaki sınıf iktidarı işçi sınıfına vermeye razı olursa seve seve şiddet yöntemlerini bir kenara koyar. Ancak tarih bize bunun olmayacağını söylüyor.

    Wells: İngiltere tarihinde bununla ilgili bir olay vardı, bir sınıf isteyerek iktidarı diğer bir sınıfa veriyordu. 1830-1870 yılları arasındaki dönemde hala hatrı sayılır seviyede etkileri olan aristokrasi, büyük çaplı bir kavga vermeden ve gönüllü şekilde iktidarı monarşiye göstermelik bir bağlılık deklare eden burjuvaziye vermiştir. Sonuçta iktidarın bu eldeğişimi finans oligarşisinin iktidarının yolunu açmıştır.

    Stalin: Ancak siz belli belirsiz bir şekilde devrimin sorunlarından reformun sorunlarına geçiyorsunuz. İkisi aynı şey değil. 19. yüzyıl İngiltere’sinde Çartist harket reformların yapılmasında önemli bir rol oynamadı mı sizce?

    Wells: Çartistlerin yaptıkları çok azdır ve hiçbir iz bırakmadan sahneden çekildiler.

    Stalin: Sizinle aynı görüşte değilim. Çartistler ve örgütledikleri grevler çok önemli bir rol oynadı. İktidardaki sınıfa yaptıkları baskıyla oy hakkının verilmesini sağladılar, “rotten borough”* uygulamasının sona ermesini sağladırlar ve manifestolarının bazı maddelerinin hayata geçirilmesini başardılar. Çartist hareketin tarihte oynadığı rol önemsiz değildi ve hareket iktidardaki sınıfın büyümekte olan büyük krizi ertelemek için bazı reformlar yapmaya, ödünler vermeye zorlamıştır. Genel olarak konuşursak, iktidardaki sınıflar, İngiltere’yi yöneten sınıflar, yani hem aristokrasi hem de burjuvazi, iktidarlarını sürdürebilme kabiliyeti ve sınıf çıkarlarını koruma bakımından çok esnek ve çok becerikli çıkmıştır. Bunun örneklerini modern tarihten de verebiliriz, 1926 İngiltere Genel Grevini ele alalım. Dünyadaki diğer iktidarların hemen hemen tümü sendikaların ilan ettiği genel grev karşısında sendika liderlerini tutuklardı. İngiliz burjuvazisi bunu yapmak yerine kendi sınıf çıkarları açısından zekice davrandı. Birleşik Devletler, Almanya ve Fransa’da burjuvazinin bu kadar akıllıca davranabileceğini zannetmem. İktidarlarını sürdürmek için İngiltere’deki yönetici sınıflar hiçbir zaman ödün vermekten, reform yapmaktan geri durmadı. Ancak bu reformları devrimci olarak değerlendirmek hatalı olur.

    Wells: Ülkemdeki yönetici sınıfa benden çok saygı duyuyorsunuz. Ancak küçük bir devrimle, büyük bir reform arasındaki büyük fark nedir? Reform aslında küçük bir devrim değil midir?

    Stalin: Alttan gelen baskıya, kitlelerin baskısına yanıt olarak burjuvazi bazen sürmekte olan sosyal-ekonomik sistem içinde kalmak kaydıyla bazı kısmî reformlar yapabilir. Bu sayede sınıflarının iktidarını sürdürecek şekilde durumu idare eder. Reformun özü budur. Devrim ise tersine, iktidarın bir sınıftan diğerine geçmesidir. Bu yüzden reformu devrim olarak tanımlamak imkânsızdır.

    RUSYA'NIN YAPTIĞI YANLIŞLAR

    Wells: Bu görüşme için size minnettarım, benim için bu çok önemliydi. Bana bazı temel bilgileri anlatırken belki de devrimden önce illegal dönemde çevrenize anlattığınız sosyalizmin temel meselelerini anımsadınız. Bugünden bakılınca söylediği sözler milyonlar tarafından dinlenen sadece iki kişi var – siz ve Roosevelt. Diğerleri istedikleri gibi vaazlar verebilir, söyledikleri kaale alınmayacaktır. Ülkenizde yapılanları tam olarak gözlemleme imkânım olmadı, daha dün geldim. Ancak çevremde gördüğüm mutlu ve sağlıklı kadın ve erkeklerden görebildiğim kadarıyla çok önemli şeyler yapılıyor. Gördüklerim, 1920 yılında gördüklerimle mukayese kabul etmez.

    Stalin: Eğer Bolşevikler daha zeki olmuş olsaydı çok daha fazlasını yapabilirdik.

    Wells: Hayır, insanlar daha zeki olmuş olsaydı. İnsan zekasının yeniden yapılandırılması için yepyeni bir Beş Yıllık Plan uygulaması hiç fena olmazdı, mükemmel bir sosyal düzenden hala çok uzağız ne de olsa. (Kahkahalar)

    Stalin: Sovyet Yazarlar Birliği kongresine katılmayacak mısınız?

    Wells: Maalesef, katılmak zorunda olduğum bazı toplantılar olduğu içn SSCB’de ancak bir hafta bulunabileceğim. Sizi görmeye geldim ve doğrusu görüşmemizden çok memnun ayrılıyorum. Ancak Sovyet yazarlarıyla PEN üyeliği hakkında da görüşmek istiyorum. Örgütümüz hala zayıf, buna rağmen çok sayıda ülkede temsilciliğimiz var, en önemlisi ise üyelerimizin açıklamaları yerel basında kendisine yer bulabiliyor. Fikirlerin özgürce dile getirilmesini savunuyoruz – muhalif fikirler bile olsa. Bu konuyu Gorki ile görüşmek istiyorum. Sizin bu seviyede özgürlük için hazır olup olmadığınızı bilemiyorum…

    Stalin: Biz Bolşevikler buna “özeleştiri” diyoruz. SSCB’de yaygın kullanılır. Eğer yapabileceğim bir şey olursa seve seve yardımcı olmaya çalışırım.

    * Çevirenin notu: Rotten-borough, birebir çevirisi “çürümüş kasaba” olan terim İngiltere’de mülkiyete dayalı seçim yasalarının geçerli olduğu dönemde kimsenin yaşamadığı ancak toprak mülkiyetine sahip olan asilzadenin iradesi uyarınca çok sayıda milletvekili çıkartan seçim bölgesini tarif eder.
  • VLADİMİR İLYİÇ ULYANOV LENİN-SÖZLER

    Devrimci bir teori olmaksızın devrimci bir hareket olamaz.
    *
    Şiddet, elbette, bizim düşüncelerimize yabancıdır.
    *
    Silahsızlanma, sosyalizmin amacıdır.
    *
    Komünizm zorla kabul ettirilemez
    *
    Sinema tüm sanatların içinde bizim için en önemli olanıdır.
    *
    Sosyalist devrimin şafağı sökmek üzere!
    *
    Savaşı önlemenin tek yolu devrimdir.
    *
    En iyi okuldur yenilgi yılları.
    *
    Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.
    *
    Devrim ezilenlerin şenliğidir.
    *
    Çok az olmamız felaket değil, milyonlar bizimle olacak.
    *
    Akıllı bir idealizm, akıllı bir materyalizme, aptal bir materyalizmden daha yakındır.
    *
    Burjuva demokrasisi, sermayenin diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.
    *
    Biz "devlet" dediğimizde, devlet biziz, o biziz, o proleterya, o işçi sınıfının öncü muhafızı.
    *
    Biz kendimizi , Marks Ve Engels’in kendilerini tanımladığı gibi, Komünist Parti olarak isimlendirmeliyiz.
    *
    Babalarımızdan daha iyi dövüşüyoruz. Çocuklarımız bizden daha iyi dövüşecekler ve zafer onların olacaktır.
    *
    Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır.
    *
    Ezilenler ile ezenlerin, sömürülenler ile sömürenlerin "eşitliği" olamaz, yoktur ve olmayacaktır.
    *
    Gençlik, öğrenci gençlik, köylü gençlik ve özellikle işçi gençlik savaşımın sonucunu belirleyecektir.
    *
    Herhangi bir örgütün karakterini doğal ve kaçınılmaz olarak tayin eden şey, o örgütün eyleminin muhtevasıdır.
    *
    İnsan zihni, maddi dünyayı yansıtmakla kalmaz, onu değiştirir de.
    *
    İnsan gerçek dostlarını felaket anında tanır. Yenilgi yılları, iyi bir okuldur.
    *
    Madde kavramı, bize duyum içinde verilen nesnel gerçekten başka bir şey ifade etmez.
    *
    Marks'ta ütopyacılığın zerresi yoktur; tepeden tırnağa "yeni" bir toplum
    *
    Organize olmuş azınlıklar, organize olmamış yığınlara hükmederler.
    *
    Rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir.
    *
    Sıçrama olmaksızın aşamalılık hiçbir şey izah etmez. Sıçramalar, sıçramalar, sıçramalar!
    *
    Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı , sosyalizmin geleceği ana kadar ertelenemez ....!
    *
    Ya burjuva ideolojisi, ya da Sosyalist ideoloji. İkisi arasında bir orta yol yoktur.
    *
    Tüm ülkelerin burjuvazisinin yalanlarını ve iftiralarını onların açık gizli uşaklarını yenebilecek tek güç İşçi Sınıfıdır.
    *
    Marksizm milliyetçilikle uzlaştırılamaz, isterse söz konusu olan milliyetçiliğin ‘en haklı’, ‘en saf’, en rafine ve medeni türü olsun.
    *
    'Teoride' bu konuda herkes görüş birliği halinde, ama uygulamada ilhakçılara özgü ilgisizlik gösteriliyor. Kötülüğün kökeni buradadır.'
    *
    Devrimci bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamalıyız.
    *
    Gençlik, halklarımızın geleceğidir ! işçi, köylü, öğrenci gençliğin ulusal ve uluslararası birliği ve işçi sınıfıyla bağlarını güçlendirmesi için savaş !
    *
    Bizim örgütümüz mümkün olabildiği ölçüde yaygın ve dal budak salmış legal topluluklar ağıyla çevrelemiş illegal çekirdekleri kapsar.
    *
    Vatandaşlar arasında, dini inanışlardan kaynaklanan ayrımcılığa tahammül edilemez. Vatandaşın dininin resmi belgelerdeki yalın ifadesi bile kaldırılmalıdır.
    *
    Biz, dilimizi ve ülkemizi seviyoruz, ve onun emekçi yığınlarını demokratik ve sosyalist bilinç seviyesine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz.
    *
    Parlamenter eylem bazı kişilere –Marksist geçinen bazı kişilere- uşaklık ünvanını, bazı kişilere de sürgün ve ağır hapis cezaları kazandırır.
    *
    İnsanlık henüz gelişmedi, ve biz henüz işçilerin, tarım emekçilerinin, köylülerin, asker temsilcilerinin sovyetlerinden daha üstün ve daha iyi bir hükümet şekli bilmiyoruz.
    *
    Bütün ülkelerde onlarca yıllık deneyimin gösterdiği gibi küçük burjuvazi (…) işçilerin ilk yenilgisinde ya da yarı yenilgisinde paniğe kapılır, aklını kaybeder, sağa sola atılır.
    *
    Eğer bir toplumda, devrim ve toplumsal değişim için koşullar olgunlaşmışsa, ama bu toplumsal değişimi gerçekleştirecek bir güç yoksa, o toplum için için çürümeye başlar.
    *
    Marx ve Engels her zaman, bizim öğretimiz bir dogma değil bir eylem kılavuzudur demişlerdir, ve öyle sanıyorum ki bizim en çok aklımızda tutmamız gereken şey de budur.
    *
    Çok öğretici ve çok gülünç bir görünüm ile karşı karşıyayız. Burjuva liberal fahişeler, devrim çarşafıyla örtünmeye çalışıyorlar.
    *
    Bir liberalin genel olarak demokrasiden söz etmesi doğaldır. Bir marksist ise: hangi sınıf için? diye sormaktan hiçbir zaman geri kalmayacaktır.
    *
    ...ezilmiş,eşit olmayan uluslar için, ayrım yapmaksızın, ayrılma özgürlüğü istiyorsak, bunu, ayrılmadan yana olduğumuz için değil, ama zoraki birlikten farklı olarak, yalnızca özgür, gönüllü birlikten ve kaynaşmadan yana olduğumuz için istiyoruz...
    *
    Kapital iktidarda kaldıkça, değil yalnız toprak, değil yalnız emeği, değil yalnız insan kişiliği, değil yalnız vicdan, değil yalnız aşk, değil yalnız bilim, her şey her şey kaçınılmaz olarak alınıp satılacaktır.
    *
    Ama Marksist görüş her zaman derinleştirilmiş bir "değerlendirme" isteyecektir, yüzeysel bir değerlendirme değil; Marksist görüş tahriflerin, duraksamaların ve korkak liberal gizlemelerin yoksunluğunu her zaman açığa vuracaktır.
    *
    Gerçek sanat, insan için ve insan adına yaratılır; gerçek sanat insanı geliştirmeli, daha bilge yapmalı, onu arındırmalı, ona neşe ve umut vermelidir. Sanat, doğası gereği hümanisttir, değilse zaten sanat değildir.
    *
    Çalışmasız,mücadelesiz komünist broşür ve eserlerden elde edilmiş kitap bilgisinin tek kuruş değeri yoktur, çünkü yalnızca, teori ile pratik arasındaki o eski uçurumu , eski, burjuva toplumunun en iğrenç uçurumunu yeniden açacaktır.
    *
    Gerçektende Marksist açıdan devrim nedir ? Yeni üretim ilişkilerine uygun düşmeyen ve bu ilişkilerin iflasına yol açtığı eskimiş siyasal üst yapının,belli bir anda, zor yoluyla yıkılmasıdır.
    *
    Bütün dünyada, nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir.
    *
    Güçlü bir illegal parti merkezleri örgütü, sistemli olarak çıkan illegal yayınlar ve en önemlisi yerel hücreler, özellikle de doğrudan doğruya işçilerin arasından gelen ve kitlelerle sıkı temas içinde yaşayan öncü üyelerin yönettiği fabrika hücreleri: Devrimci ve Sosyal-Demokrat işçi hareketinin her türlü zorluğu göğüsleyebilecek sağlamlıktaki çekirdeğini işte bu temel üzerinde inşa ettik.
    *
    Biz, insanüstü ya da sınıf bilinçsiz kavramlardan kaynaklanan tüm ahlaki ilkeleri reddetmekteyiz. Biz bunların, toprak sahipleri ve kapitalistlerin yararı adına işçilerin ve köylülerin kandırılması, aldatılması ve akıllarının bulandırılması olduğunu söylüyoruz. Ahlaki ilkelerimizin, tamamen proletaryanın sınıf mücadelesi çıkarlarıyla ilişkili olduğunu söylüyoruz. Ahlaki ilkelerimizin kaynağı, proletaryanın sınıf mücadelesi gerçekleri ve ihtiyaçlarıdır.
    *
    “Özgürlük” gösterişli bir kelimedir, fakat özgür ticaret adı altında, en acımasız savaşlar gerçekleşmiştir. “Özgür iş” adı altında, köpek gibi çalışanlar soyulmuştur. “Eleştiri özgürlüğü” terimi de aynı kalıtımsal yanlışlıkla yoğrulmuştur. İleri seviyedeki bilime sahip olduklarına gerçekten inananlar, yeni fikirlerin eskiyle yan yana varlığını sürdürmesi için özgürlük talep etmezlerdi, bunun yerine yenilerin eskilerin yerini almasını talep ederlerdi.
    *
    Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle şu sözlerle belirtirler: “Din, kişinin özel meselesi olarak görülmelidir.” Ancak herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için, bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet söz konusu olduğunda, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz düşünüldüğünde, dini kişisel bir sorun olarak görmemiz söz konusu olamaz.
    *
    Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tip bir devlet yaratılmıştır. Yeryüzünde hiçbir güç sovyet devletinin yaratılmış olduğu gerçeğini yok edemez. Bu tarihsel bir zaferdir. Yüzlerce yıldır devletler burjuva modele göre yaratıldı ve ilk kez burjuva olmayan bir devlet keşfedildi. Yönetim aygıtımız bozuk olabilir; ama icat edilen ilk buharlı makinenin de bozuk olduğu söyleniyor. Hatta hiç kimse bu buharlı makinenin çalışıp çalışmadığını bilmiyor; ama önemli olan bu değil; önemli olan buharlı makinenin bulunmuş olmasıdır. İlk buharlı makinenin hiçbir işe yaramadığını varsaysak bile, somut gerçek, bugün artık buharlı makinelere sahip olduğumuz gerçeğidir. Yönetim aygıtımız çok bozuk olsa bile, onun yaratılmış olduğu gerçeği değişmez.
    *
    Bugünkü toplum tümüyle, işçi sınıfının geniş yığınlarının nüfusun küçük bir azınlığı tarafından, toprak sahipleri sınıfı ve kapitalistler sınıfı tarafından sömürülmesine dayanır. Bu köle bir toplumdur, çünkü ömürleri boyunca kapitalistler için çalışan "özgür" işçilere, kapitalist köleliğin korunup sürdürülmesi için kar üreten köleler olarak ancak yaşamaları için zorunlu geçim araçlarını edinmelerine hak kazandırır.
    *
    Somuttan soyuta ilerleyen düşünce doğru olması şartıyla ve Kant da diğer tüm filozoflar gibi doğru düşünceden bahseder hakikatten uzaklaşmaz, bilakis ona yaklaşır. Maddenin soyutlanması, bir doğa yasasının soyutlanması, değerin soyutlanması, vb. kısaca tüm bilimsel doğru, ciddi, saçmalamayan soyutlamalar doğayı çok daha derin, doğru ve tam olarak yansıtırlar. Canlı algıdan soyut düşünceye ve buradan pratiğe: hakikati bilmeye, nesnel gerçekliği bilmeye giden diyalektik yol işte budur.
    *
    Sınıf bilinçli işçiler bir erk olabilmek için çoğunluğu kendilerine kazanmak zorundadırlar. Kitleler üzerinde bir diktatörlük olmadığı sürece başka iktidar yolu söz konusu olamaz. Biz Blanquist değiliz; iktidarın bir azınlık tarafından ele geçirilmesi yandaşı değiliz. Biz Marksistiz; küçük-burjuva sarhoşluğuna karşı, şovenist anavatan savunusuna karşı, lafazanlığa karşı, burjuvaziye bağımlılığa karşı proleter sınıf mücadelesinin yandaşlarıyız.
    *
    Marks’ta ütopyacılığın zerresi yoktur; tepeden tırnağa ‘yeni’ bir toplum türetmez o, tepeden tırnağa “yeni” bir toplum tasarlamaz. Hayır, yeni toplumun eski toplumdan başlayan doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini, doğal bir tarih süreci olarak irdeler. Somut proleter yığın hareket deneyini ele alır ve ondan pratik dersler çıkarmaya çalışır. Tıpkı bütün büyük devrimci düşünürlerin, … hiçbir zaman okulundan ders almakta duraksamadıkları gibi, o da Komün okulundan ders almaya koyulur.
    *
    Baylar, korkunuzu, telaşınızı anlıyoruz. Bugün otlandığınız toprakları, fabrikaları madenleri korumak için her türlü vahşete hazırsınız. Ama bilmelisiniz ki, korkunun ecele faydası yoktur ve vahşet bizi haklı davamızdan caydıramayacaktır. Sizi, kendi yarattığınız sosyal-siyasal çelişmeler içinde, döktüğünüz ve dökeceğiniz kanlar içinde boğacağız. Bizim ülkemize dönme hem de zaferle dönme umudumuz ve güvenimiz vardır. Ama sizler bir gün kaçaçak ve bir daha dönemeyeceksiniz. Beyaz Ruslar’a bakın, Kral Faruk’a, Şah’a, Somoza’ya bakın ve halkın geleceğini görün.
    *
    Eğer sosyalizmi kurmak için belli bir kültür seviyesi gerekiyorsa (gerçi bu belli “kültür seviyesi”nin ne oldugunu kimse açıklayamaz), neden önce bu belli seviye için koşulları devrimci yoldan elde etmekle işe başlayıp ve sonra, isçi­ köylü iktidari ve Sovyet sistemi ile, diğer halklara yetişmeye devam etmeyelim? Sosyalizmi kurmak için uygarlık gerekiyor diyorsunuz. Çok güzel. Fakat neden önce kendi ülkemizde, toprak ağalarını ve Rus kapitalistlerini kovmak gibi önkoşulları yaratıp, daha sonra sosyalizm yürüyüşüne başlayamayalım? Bilinen tarihsel düzende bu tür değişikliklerin uygunsuz ya da imkânsız olduğunu nerede ve hangi kitapta okudunuz?
    *
    Bugün Marks'ın teorisinin başına gelenler, tarih boyunca, kurtuluş uğruna mücadele eden ezilen sınıfların devrimci düşünürleri ve önderlerince üretilmiş bulunan teorilerin başına defalarca gelmiştir. Egemen sınıflar, büyük devrimcilere yaşadıkları dönemde rahat yüzü göstermezler, teorilerine korkunç bir nefreti, en vahşi düşmanlığı, en ahlaksız yalanlamaları ve iftiraları reva görürler. Ölümlerinden sonraysa, bir yandan onları zararsız putlara dönüştürmeye, deyim yerindeyse evliyalaştırmaya ve ezilen sınıfları avutmak ve aldatmak amacı taşırlar...
    *
    Yakov Sverdlov yoldaşın anısı, sadece bir devrimcinin davaya bağlılığının ölümsüz bir simgesi ve pratik uyanıklığı, pratik ustalığı, kitlelerle sıkı bağı ve kitlelere önderlik etme yeteneğini birleştirmenin bir örneği olarak kalmayacak, aynı zamanda gittikçe çoğalan proletarya kitlelerinin onun örneğinden ilham alarak dünya komünist devriminin nihai zaferine doğru ilerleyeceğine dair edilmiş bir yemini olacaktır.
    *
    Proleter devrimden önce bizi hayalci olmakla suçluyorlardı; devrimden sonra geçmişin bütün izlerini görülmemiş bir hızla silip atmamızı istiyorlar! Oysa biz hayalci değiliz, ve burjuva "savların" gerçek değerini biliriz, ayrıca, devrimden sonra, bir süre için eski ahlakın izlerinin, kaçınılmaz olarak yeninin genç filizlerine üstün geleceğini de biliriz. Yeni, henüz doğmuşken, eski, her zaman, bir süre için ondan daha güçlü kalır; doğada ve toplumsal yaşamda durum her zaman böyledir.
    *
    Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla, düşmanla savaşmak amacıyla, daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için ve uzlaşma yolu yerine mücadele yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz. Ve şimdi aramızdan bazıları şöyle bağırmaya başlıyorlar ; gelin bataklığa gidelim ! Ve onları ayıplamaya başladığımız zaman da, karşılıkları şu oluyor ; ne geri insanlarsınız ! Sizi daha iyi bir yola çağırma özgürlüğünü bize tanımamaktan utanmıyor musunuz!

    Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yeriniz bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte "özgürüz", yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz!
    *
    Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsiz ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları "teselli etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte Marksizmi "evcilleştirme" biçimi üzerinde birleşiyorlar. Ögretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor.
    *
    ...sosyal-demokrat işçiler, halkın yoksulluğuna son vermenin ancak, bütün devlette mevcut düzeni baştan aşağı değiştirmek ve sosyalist düzeni kurmak, yani büyük toprak sahiplerinin çiftlikleri, fabrika sahiplerinin fabrikaları ve işletmeleri, banka sahiplerinin para sermayelerini ellerinden almak, bunların özel mülkiyetini ortadan kaldırmak ve bunların mülkiyetini tüm devletteki çalışan halkın tümünün eline vermekle mümkün olduğunu söylüyorlar. O zaman, işçilerin emeği üzerinde başkalarının emeğiyle yaşayan zenginler değil, işçilerin kendileri ve onlar tarafından seçilen temsilcileri tasarrufta bulunacaklardır. O zaman herkesin emeğinin meyveleri ve bütün iyileştirmelerin ve makinelerin yararları bütün emekçilere, bütün işçilere yarayacaktır. O zaman zenginlik daha da hızlı artacaktır; çünkü işçiler kendileri için, olduğundan daha iyi çalışacaklardır. İşgünü kısalacak, işçilerin hayat standardı yükselecek, bütün yaşamları tamamen değişecektir.
    Fakat tüm devletteki mevcut düzeni değiştirmek kolay bir iş değildir. Bunun için çok çalışmak, uzun ve yılmaz bir mücadele gereklidir. Bütün zenginler, bütün mülk sahipleri, tüm burjuvazi bütün güçleriyle servetlerini koruyacaktır. Tüm zenginleri korumak için memurlar ve ordu ayağa kalkacaktır, çünkü hükümetin kendiside zenginler sınıfının elindedir. İşçiler, başkalarının emeğiyle geçinenlere karşı tek adammış gibi birleşmelidir; işçiler kendilerini ve bütün mülksüzleri bir işçi sınıfı halinde, proletarya sınıfı halinde birleştirmelidir. Mücadele, işçi sınıfı için kolay olmayacaktır, ama bu mücadele mutlaka işçilerin zaferiyle sona erecektir, çünkü burjuvazi, ya da başkalarının emeğiyle yaşayanlar, halkın çok küçük bir bölümünü oluştururlar. İşçi sınıfı ise halkın ezici çoğunluğudur. Mülk sahiplerine karşı işçiler - bu binlere karşı milyonlar demektir.
    *
    ‎Evet halk devrimi. Sosyal-demokrasi "halk" sözcüğünün burjuva demokratça istismarına karşı savaşmıştır ve çok haklı olarak savaşmaktadır. Sosyal-demokrasi, bu sözcüğün,halk içerisindeki uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının kavranmamasını örtbas etmek için kullanılmamasını ister. Proletarya partisinin tam bir sınıfsal bağımsızlığının gereği üzerinde kesin olanarak direnir. Ancak, ileri sınıfın kendi içinde kapalı kalacağı, kendisini dar sınırlar içerisinde tutacağı ve dünyanın iktisadi efendilerinin yüz çevirecekleri korkusuyla, çalışmasını iğdiş edeceği biçimde, "halkı", "sınıflara" bölmez; bunu, ara sınıfların yarı gönüllülüğünden, yalpalamalarından ve kararsızlarından uzak bulunan ileri sınıf, bütün halkın başında, bütün halkın davası için en büyük enerji ve çoşkuyla savaşsın diye yapar.
    *
    Piyango Nedir
    ‎Hemen piyangonun ne olduğunu anlatayım. Örneğin benim 50 ruble değerinde bir ineğim var. Bu ineği piyangoyla satmak istiyorum ve o nedenle de herkese bir ruble değerinde bilet almayı öneriyorum. Bir rubleye bir inek sahibi olma olanağı var! Herkes ineği satın almak istiyor ve rubleler yağmaya başlıyor. Yüz ruble toplandığında, piyangoyu çekiyorum: piyangoyu kazanan, ineği bir rubleye almış oluyor, diğerleri hava alıyor. İnek insanlara "ucuza" mı geldi? Hayır, çok pahalıya geldi, çünkü değerinin iki katı para ödendi, çünkü iki kişi (piyangoyu düzenleyen ve ineği kazanan) hiçbir şey yapmadan kazanç sağladılar, hem de paralarını kaybeden doksan dokuz insanın sırtından. Demek ki piyangonun halk için kazançlı olduğunu söyleyenler halkı basitçe aldatmaktadır. Aynı şekilde köylüye, yoksulluk ve sefaletten çeşitli kooperatifler (ucuz satın alma ve kârlı satma birlikleri), işletmelerde çeşitli iyileştirmeler, bankalar ve benzeri önlemler sayesinde kurtulacağını vaat edenler onu aldatmaktadır.
    *
  • 1.Dünya iki yüzlülükte altın çağını yaşıyor. Hemen her alanda bir ikiyüzlülük almış başını gidiyor. Araştırmaların, bilimin bunca ilerlemesine, üniversite mezunlarının, akademisyenlerin bunca çoğalmasına karşın en önemli sosyal konular içerik olarak köydeki Dilber teyzenin seviyesini aşmıyor çoğunlukla.

    Mesela şiddet mevzu. Tüm dünyada yükselen bir şiddet var fakat bu görmezden gelinerek, bilimsel çalışmalar hasır altı edilerek, sanki sadece kadına şiddet varmış gibi bir algı oluşturuluyor.

    Ülkemiz üzerinden bakarsak, 2017 yılı içinde toplam 409 kadın öldürülmüş bunun yanında 1778 de erkek öldürülmüş. Toplam cinayet sayısında 2018 verilerini bulamadım. Yazdığınızda sadece kadın sayıları çıkıyor. Çünkü öldürülen erkekler çocuklar hiç gündemimizde değil. Sanki çocuk ve erkekler insan değil, öldürülmeleri hiç problem değilmiş gibi hareket ediliyor. Kadına şiddetten başka şiddet yokmuş gibi bir algı oluşturuluyor. Oysa şiddet genel olarak her yıl hızla artıyor fakat sadece kadına şiddete odaklanıldığı için işe yarayacak çözümler de üretilmiyor.

    Kadına şiddet konusununda da bilimsel çalışmalar yapılsa o da yok. Şiddetin sebebi nedir sonuçları nedir, nasıl azaltılır, pek kimsenin umurunda değil.

    “Erkek saldırgan- Kadın kurban” Suçlu bulunmuş ne de olsa.

    Her ne kadar bilimsel olmasa da çözümü de bulmuşlar kendilerine göre. Çözüm: Cinsiyet eşitliği. “Kadına şiddeti bitirmek için erkekliği bitirmemiz lazım” dediler ve erkekliğe savaş açıldı.

    En basitinden bir örnek vereceğim. Önceki yıl İstanbul’da Ayşegül isminde bir öğretmeni boşanma safhasındaki eşi önce kayınvalidesini sonra Ayşegül öğretmeni öldürdü.

    Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk twitter hesabından okul geçidinde karşıdan karşıya geçerken erkeğin önde göründüğü bir trafik görsel ile beraber mesaj yayınlamıştı. Mesaj şöyleydi:

    “Bu levhalar gibi daha pek çok şey cinsiyet eşitsizliğinde toplumsal bir bilinçaltı oluşturuyor. Bu algının önüne geçebildiğimiz, kız çocuklarına verilmesi gereken önemi önce eve, sonra okul sıralarına, devamında da hayatın tamamına taşıyabildiğimiz, bütün bir toplum yek avaz ‘Şiddete son’ diyebildiğimiz zaman, o zaman Ayşegül öğretmenin hatırasına daha güçlü sahip çıkacağız. Bunları cesurca yapabilmemiz için bize gayret, Ayşegül öğretmene Allah’tan sonsuz rahmet diliyorum.”

    Bakan Selçuk, bir erkek bir kadın figürünün olduğu levhayı “erkek önde kadın arkada bu değer vermemek” diye yorumlamış. Oysa bu görsel çocuğunu karşıya geçiren bir baba kız olarak algılanmaya daha müsait, sonuçta okul geçidi ve erkek büyük görünüyor. Bakan Selçuk bunu kendince yorumlamış ve böyle söylemiş. Velev ki biri mecbur olarak önde görünecekse o zaman kadın önde olduğunda şiddet mi bitecek? Bunun da çaresini bulmuşlar. Değişen görselde kız önde arkasında kadın mı erkek mi belli olmayan bir figür var.

    Ayşegül öğretmenin öldürülme sebebi ülkemizde cinsiyet eşitsizliği olmamasından kaynaklanıyormuş. Bakan Selçuk erkeğin ayrılma aşamasındaki kadını öldürmesini kadına değer vermemeye bağlamış. Cinsiyet eşitliği olsaymış bu cinayetler olmayacakmış. Ne kadar yüzeysel bir yorum. Hem de Milli Eğitim bakanından. “Suçlu erkeklik” Çözüm erkekliği azaltıp erkekleri kadınlaştırmak.

    ETCEP projesi ile okullardan uygulanan cinsiyet eşitliği çalışmalarını bir hatırlayalım. Cinsiyeti yok sayan, kadın erkek rollerini ortadan kaldıran, cinsiyetini kendin seç, eğitimleri ile mi yoksa “Erkekler de pembe giyer” “Kız işi erkek işi yoktur” gibi pankartlar ile mi, yoksa küçük kızların eline “Çocuk da yaparım kariyer de” pankartı, erkek çocuklarının eline “Aslan parçası değilim” yazıları ve erkek çocuklarına “Herkes rahmi kadar konuşsun” gibi kızların içinde utandıracak, edep dışı pankartlar taşıtarak ve rahmi olmadığı için erkekleri aşağılayarak mı erkeklere kadına değer vermeyi öğreteceklermiş. Buna kargalar bile güler.

    Bu çalışmalarla ancak kız çocuklarını erkeklere karşı düşman edersiniz, erkek çocuklarını da aşağılayarak cinsiyetinden utandırıp psikolojisini bozarsınız. LGBT nin de önünü açarsınız.

    Ayşegül öğretmenlerin öldürülmemeleri cinsiyet eşitliği eğitimine kaldıysa işimiz yaş demektir. İnsana değer vermek böyle öğretilemez. Önce bu sığlıktan kurtulmak lazım.

    Ortada bir sonuç varsa o sonucu oluşturan sebepler de vardır. Sebepleri değiştirmeden sonucu değiştiremezsiniz. Sebep ne olursa olsun hiç kimsenin birbirini öldürme hakkı yoktur. Bu ayrı bir konu. Cinayetin sebebini görmek, katile hak vermek değildir. Başka cinayetler olmasın diye alınabilecek tedbirler açısından gereklidir.

    Mesela bu olayda ortada iki yıldan beni boşanamayan ayrı yaşayan bir karı-koca var. Bir büyük, bir de iki yıl önce ayrılık aşamasında doğmuş bir çocuk var ve baba tam da kadını çocuğun doğum gününden önce öldürmüş. Bu baba iki yıl boyunca çocuklarını görebilmiş mi? Neden önce kayınvalidesini öldürdü? Neden boşanamamışlar. Kadın istediğinde hakimler çok çabuk boşuyor. Nafaka davaları mı oldu şiddetli.

    Bunları hiçbiri öldürmesini haklı çıkaramaz. Fakat bunları yok da sayamayız. Belki de bunların hiç biri değildi kocası psikopattı. Sebep her şey olabilir fakat erkekliği sebep göstererek cinsiyetçilik yapamazsınız. Bu bütün erkeklere hakaret olur, erkekleri aşağılamak olur.

    Biz sebepleri görelim, çözüm üretilsin. Kanunların adaletsizliği yüzünden beş yıl, on yıl boşanamayan yeni bir hayat kuramayan insanlar var. Yıllarca çocuğunun hasreti ile yanan babalar var. Nafakasını ödediği evladının yüzünü unutmuş. Üzüntüden psikolojisi bozulmuş. Neredeyse bütün cinayetler boşanma aşamasında oluyor fakat çoğu kişi “erkekler boşanmayı kabullenemiyorlar” sığlığından öte geçemiyor.

    Sen kanunlar vasıtası ile erkeği evden at, nafakaya mecbur kıl, çocuğunu görmek için haczetmek zorunda kalsın, bazıları hacizle bile göremiyor, malının mülkünün yarısını cebren al, erkeğe her türlü sosyal, psikolojik şiddeti uygula, sonra erkek de cinnet geçirip boşanamadığı kadına şiddet uygularsa “şiddetin sebebi erkeklikten” deyip çık.

    Ayrıca şiddet konusunda uzmanlar yüzde seksen alkol ya da uyuşturucu etkisi var diyorlar fakat nedense alkol dile getirilmiyor, erkekliği suçlamak daha çok işine geliyor birilerinin.

    Sema Maraşlı
  • 140 syf.
    Niccolo Machiavelli: Prens

    Niccolo Machiavelli 3 Mayıs 1469′da İtalya Floransa’da dünyaya geldi, 1527′de vefat etti. Kesin olarak ne eğitimi aldığı bilinmese de; Latince okuyup-yazdığı, klasik Latin ve Helen edebiyatı öğrendiği, babasından hukuk dersleri aldığı bilinmektedir.

    Derebeylik ve Papalık sistemine karşı olan Machiavelli, 19 Mayıs 1498′de Floransa kent devletinin “ikinci sekreteri” seçildi. Cumhuriyetin içişlerini, dışişlerini ve savunma bakanlıklarını yaptı. 1500′lerde Mediciler ile iyi geçinme çabalarına karşın, yine onlar tarafından hapse atılıp işkence gördü. Floransa’dan ailesiyle beraber sürüldü. Savaş Sanatı eserini 1521′de yazdı. Söylevler (1531) ve Prens (1532) adlı eserleri ölümünden sonra yayınlandı. Pek çok tartışmayı içerisinde barındıran ve 500 yıldır etkisini hiç kaybetmeden okunan-yorumlanan Prens adlı eserini yazarak siyaset felsefesine ve politika bilimine büyük katkı sağladı. Bu eseri Machiavelli, yaşadığı dönemde Floransa’yı yöneten Medici ailesinden Lorenzo de Medici’ye hitaben yazdı. Kitap, Machiavelli”nin ölümünden 200 yıl sonrasına değin, cadı avına çıkanlarca yakılmasına ve yasaklanmasına, aksine kiliseye karşı krallıktan yana olanlarca -özellikle Cumhuriyetçilerce- sahiplenilmesine rağmen, son 500 yıldır, ahlak ve politika ilişkisi söz konusu olduğunda akla gelen en önemli eserlerden biri oldu.

    Machiavelli’nin, siyaset felsefesi ve politika bilimine katkıları asla yadsınamaz. Prens adlı eserinde, o da kendinden öncekiler ve kendinden sonra gelecekler gibi: “Siyaset nedir, kim-nasıl yönetmelidir, devletin determinasyonu nedir, kimin neye hakkı olmalı, devletin meşruiyetinin kaynağı nedir, egemenlik kimindir?” sorularını sormuş ve ufkumuzu açan cevaplar vermiştir.

    “PRENS”, BİR HİCİV Mİ, METHİYE Mİ?

    J. J. Rousseau bu kitap için şöyle demiştir: “Machiavelli krallara ders verir gibi görünerek, uluslara büyük öğütler vermiştir. Il Prencipe adlı yapıtı cumhuriyetçilerin kitabıdır.” Rousseau şöyle devam eder: “Monarşi yönetimini cumhuriyet yönetiminden her zaman aşağı durumda tutan en önemli ve kaçınılmaz eksiklik şudur; cumhuriyet yönetiminde halkoyu hemen her zaman yalnız aydın ve yetenekli kişileri yüksek görevlere getirir; bunlar görevlerini onurla yaparlar. Oysa, monarşilerde yüksek görevlere erişenler, çoğu kez, bir takım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir.” Yine Rousseau, Machiavelli’nin cumhuriyetçi ve özgürlükçü yanını vurgulayarak Prens’in içerdiği derslerin hitap ettiği kitle konusunda, kitabın vurguladığı gibi, halkın bir prens için çok önemli bir güç kaynağı olduğu; prense iktidarı verenin ve ondan alanın da halk olduğu gerçeği çok önemlidir (ibid. J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Adam Yayınları, 1993, 5.Baskı, Çev: Vedat Günyol). Ayrıca Rousseau Toplum Sözleşmesi‘nin 1782 basımına eklenen notta şöyle demiştir: “Roma sarayı onun (Machiavelli’nin) kitabını (Prens) şiddetle yasakladı, bunu çok iyi anlıyorum, çünkü kitap apaçık bir şekilde onu anlatıyor”.

    Diderot, Ansiklopedi’de Machiavelli için şunları der: “Monarşinin en ateşli savunucularından birinin, birdenbire tiranlığın en aşağılık bir meddahı kesilmesi nasıl açıklanmalıdır? Machiavelli, Prens adlı eserini yazarken; yurttaşlarına sanki şöyle diyordu: Bu eseri iyi okuyunuz. Eğer başınıza bir efendi getirecek olursanız, o, size bu kitapta resmettiğim gibi olacaktır: Kendinizi teslim edeceğiniz yırtıcı hayvana bir bakın”. Ayrıca Diderot şunları söyledi: “Machiavelli’nin asıl amacını göremeyen çağdaşlarının hatası bu oldu işte: Onlar, bir hicviyeyi, bir methiye sandılar. Ama, şansölye Bacon, bu yanılgıya düşmedi. O şöyle diyordu: Bu adamın tiranlarına öğrettiği bir şey yok, onlar ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar zaten; o, aslında halklara neden korkmaları gerektiğini öğretiyor”.

    Machiavelli, kitabı yazarken ki niyetinin: “Beni her kim anlayacaksa ona yararlı olmak, bu yüzden başkalarının hayalinde canlandırdıklarından çok, şeylerin gerçekliğine dayanmak bana en iyisi gibi görünüyor” demişti. O, halkın doğasını anlamak için halktan biri; prensi anlamak için de prens olmak gerektiğini söyledi. Prens, onun halka, kendilerini yönetenlerin niteliklerini göstermeyi amaçladığı şeklinde okunabilir. Bu yönüyle, Machiavelli’nin politika teorisinin en önemli noktası olan “ahlak-politika ilişkisi” yüzyıllardır modern politika anlayışı içerisinde önemli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.

    PRENSLİKLERİN TÜRLERİ; ELE GEÇİRME ve ELDE TUTMA YÖNTEMLERİ; ORDULARI; İNSANİ TUTUMLARI

    Prensliklerin bazıları soydan gelmektedir, soydan gelme prenslikler hâkimiyetini ya atalarından alır ya da yenidirler. Prensin soydan gelme krallığına kattığı devletler ya bir prensin hâkimiyeti altında olmaya ya da özgürce yaşamaya alışıktırlar; bu devletler ya başkasının orduları ya da fatihin kendi ordularıyla, ya da talihin yardımı veya becerisiyle fethedilebilirler.

    Prens, ordusu güçlü olsa da yeni bir eyaleti ele geçirmek için kendi halkıyla iyi geçinmelidir. Prens elde ettiği devlette hüküm süren prensin soyunu kurutmakla işe başlamalıdır. Ama burada yaşayan halkın eski yaşam biçimlerini sürdürmelerine saygı gösterip, onların adet ve geleneklerine karışmazsa, insanlar barış içerisinde yaşarlar. Eğer bir prens, bu yeni devlete sahip olmayı sürdürmek istiyorsa iki şeye dikkat etmelidir: İlki, eski prenslerin kanlarını akıtmak ve soyunu kurutmak; ikinci olarak da kanunlarda ve vergilerde hiçbir değişiklik yapmamak. Bu yolla yeni ele geçirilen devlet, eskilerle birlikte hızlı bir şekilde birleşir. Aslında bu tip bir devleti ele geçirmenin en güzel yolu prensin gidip oraya yerleşmesidir. Türkler de Yunanistan için bunu yaptı. Fethetme isteği kuşkusuz ki doğal ve bildiktir ve güçleri dâhilinde fethe kalkışan insanlar kınanmaktan çok her zaman övüleceklerdir. Özetle, prensin bizzat ikamet ettiği yerde onu buradan atmak oldukça zor olacaktır. Prens, kolonilere kendi halkından gönderip yerleştirmelidir. Bu kolonilere, orada yaşayanların evlerinden ve tarlalarından vermelidir. Bu yapılandan küçük bir zümre zarar görür. Zarar görmeyen büyük kitle ise korkusundan suskun kalacaktır.

    Romalılar, tüm bilge yöneticilerin yapması gerekeni, yani sadece şimdiki zorlukları değil, aynı zamanda gelecekteki zorlukları da hesaba kattılar; karışıklıklara karşı tüm gayretlerini kullandılar. Eğer zorluklar uzaktayken önceden sezilirse çaresi kolaydır, aksine yaklaşması beklenirse hastalığın tedavisi olanaksızdır. Savaş, gerekli olduğunda daima haklıdır ve kurtuluş umudu olduğunda savaş kutsaldır. Metotlar ve modeller göz önüne alındığında, bir prens için, başarı her zaman gelecektir.

    Fransa kralı Louis şu beş hatayı yapmıştır: Zayıf devletleri yok etmiştir, güçlü bir prensi daha da güçlendirmiştir, güçlü bir yabancıyı İtalya’nın içine getirmiştir, işgal ettiği yerlere gelip yerleşmemiştir ve oralara koloniler göndermemiştir. Louis, Venediklileri şehirlerden mahrum etmekle altıncı bir hatayı da yapmış ve onların yok olmasına neden olmuştur.

    İtalyanlar için savaştan anlamadıkları söyleyenlere, Machiavelli, Fransızların da devlet yönetiminden anlamadıklarını, eğer anlasalardı, Kilise’nin bu kadar güçlenip büyümesine asla izin vermeyeceklerini söyler: “Başka birinin güçlenmesine neden olan biri, kendi sonunu da hazırlar”.

    Büyük İskender’in Asya’yı fethetmesinden hemen sonra ölümüyle, ayaklanmalar artacak beklentilerinin aksine, onun ardılları tutunmayı becerdiler. Birbirlerine karşı olan kıskançlıklarından ve hırslarından başka güçlük yaşamadılar.

    Tüm Türk İmparatorluğu tek bir prens tarafından yönetilir; diğerlerinin tümü onun kullarıdır. İmparatorluğunu sancaklara bölmüştür ve onlara kendi kararınca vali atar. Fransa Kralı ise; soydan gelme asiller kalabalığı tarafından çevrilmiştir. Bu asiller kendi uyruklarınca sevildiğinden, kral, kendini tehlikeye atmadan bu asillere üstünlük kuramaz. Bu iki farklı yönetime bakan biri, Türk topraklarının işgalinin zor olacağının, fakat bir kez kazandıktan sonra elde tutmanın kolay olabileceğini fark edecektir. Buna göre, Türk’e saldıracak kişi, karşısında birlik halindeki insanları bulacağını ve karşı taraftaki bölünmelerden çok kendi gücüne güvenmesi gerektiğini bilmelidir. Fransa gibi krallıklarda ise; değişiklik isteyen hoşnutsuz ve hırslı birileri daima vardır. Bu kişiler, kendi ülkelerinin istilası için sana yol açabilir ve zaferini kolaylaştırabilirler. Bu söylenenlere göre, fatihlerin yeni bir devleti ele geçirmedeki ve elde tutmadaki zorlukları, yeteneklerinden değil, ele geçirdikleri ülkelerin karakterlerindeki farklılıktır.

    Kendi kanunları altında yaşamaya alışmış devletler fethedildiğinde, onları elde tutabilmek için üç yol vardır: İlki onu yok etmektir; ikincisi bizzat gidip yerleşmek; üçüncüsü, halktan sana dostluğunu sürdürecek olan birkaç kişiye yönetimi emanet ederek onları vergiye bağlamakla yetinip kendi kanunları altında yaşamalarına izin vermektir. Gerçekte bir yeri ele geçirmenin orayı yıkmaktan daha emin bir yolu yoktur. Cumhuriyetlerde nefret ve intikam arzusu daha canlıdır. Önceki özgürlüklerin anısı onları rahat uyutmaz; bu yüzden en emin yol, ya onları yok etmek ya da oraya gidip yerleşmektir.

    İyi talihleri ile değil de kendi becerileriyle prensliklerini kazanmış olanlar, ülkeyi zor ele geçirir, fakat kolay elde tutarlar. Karşılaştıkları güçlükler, yönetimlerini korumak ve elde tutmak için giriştikleri yeni kanun ve düzenlemelerden doğar. Yenilik yapana, eski sistemden kazancı olan herkes düşman kesilir. İnsanların uyum sağlamaları uzun sürdüğünde, emirlerle ve güç yoluyla tamamen inanmaları sağlanabilir. Silahlı tüm peygamberler zafer kazanmışlarsa; silahsızlar da yenilgiye mahkûm olmuşlardır. Mesela Syracusa’lı Heiro, eski orduyu bozdu, yerine yenisini kurdu, mevcut eski ittifakları bozup yenilerini oluşturdu. Böylece kendi ittifakları ve ordusuyla istediği kurumları bu temel üzerine inşa etti. Büyük zorluklarla kurduklarını, daha fazla güçlüklerle karşılaşmadan korudu.

    Sade bir insanın prensliğe yükselebilmesi için iki yol vardır. İlki, kötülük ve güç yoluyla güce tırmanmak; ikincisi, basit biriyken yurttaşların lütfüyle ülkesinin yöneticisi olmaktır. Francesco Sforza, sade bir insan iken Milano Dükü oldu. Ülkeyi elde tutabilmek için dört yola başvurdu: İlki, her şeylerini aldığı Lord’ların soylarını yok etmekle yeni Papa’nın elindeki araçları kullanılamaz hale getirmekti. İkincisi, Romalı asillere kazançlar sağlayarak onların yardımıyla Papa’yı zapt etmekti. Üçüncüsü, Kutsal Meclis’i elinden geldiğince kendi kontrolü altına almaktı. Dördüncüsü ise; babasının ölümünden önce kurduğu sıkı otorite ile ilk saldırının şokunu atlatmaktı. Dük, başkalarının gücünden ve talihinden yararlanarak güçlenenlere iyi bir örnektir. Yapılan iyiliklerin eski kötülükleri unutturduğuna inanan biri kendisini aldatmış olur. Dük, bu nedenle, II. Julius’u Papa yapmasından dolayı hata yaptı ve bu hata, onun yıkılışında en büyük etken oldu.

    Halk tarafından “Valentino Dükü” olarak anılan Cesare Borgia ise; kendi prensliğini, babasının talihinin lütfüyle elde etti. Her kim ki yeni bir prensliğe girerde düşmanlarını temizlemek, dostlar edinmek, güç veya hileyle yenmek, tebaası tarafından itaat edilmek, zararlı olanları yok etmek, askerlerce saygı duyulmak, eski kurumları yenilemek, sert ve nazik, bağışlayıcı ve cömert olmak, hain bir milisi ortadan kaldırmak, yenisini atamak, kendisine hizmette eli çabuk ya da saldırmakta sakıngan olmaları için krallarla ve prenslerle dostluğunu korumak isteyen biriyse, Cesare Borgia’yı kendine örnek almalıdır.

    Sicilyalı Agathocles, sade biriyken Syracuse Kralı oldu. Bir sabah, Syracuse Senatosu’nu bir toplantıya çağırdı ve herkesi askerlerine öldürttü. Onun, yurttaşları katletmesi, dostlarına ihanet etmesi, onurdan, merhametten ve dinden yoksunluğu, birer beceri olarak adlandırılamaz. Bunlar güç kazanmaya izin verir ama şan kazandırmaz kişiye. Agathocles ve onun gibilerin nasıl olur da bunca hainlik ve gaddarlıktan sonra ülkelerinde güvenle yaşadıkları, yabancı düşmanlardan korundukları ve halk tarafından kendilerine hiçbir fesatlığa uğramadıklarını düşünebilirsiniz. Bunun nedeni, gaddarlığın ve kötülüğün iyi kullanılmasından dolayıdır. Bir ülkeyi zapt edecek biri, burayı tek vuruşla acilen zarara uğratmalı ki her gün zulmü tazelemek zorunda kalmasın. Tüm zarar tek seferde verildiğinde verdiği acı daha az duyulur. Oysa iyilikler, daha çok hoşa gitmesi için azar azar verilmelidir. Her şeyden önce bir prens, halkıyla yaşarken onlara iyinin ve kötü talihin inişli çıkışlı doğasının kendi davranışlarını değiştiremeyeceğini göstermelidir. Çünkü bir felaket geldiğinde değişim ihtiyacı duyulursa, şiddeti bir çare olarak görmek için çok geç olacaktır. Hoşgörülü olduğun vakit de boşuna zaman harcamış olacaksın; bunu zorunlu olarak yaptığını düşünecekler ve minnet duymayacaklardır.

    “Sivil Prenslik” konusuna gelince; ülkesinin prensi olmasında başrolü suç veya şiddet değil, yurttaşların lütfünün olduğu bir durumdur. Burada prensliğe erişme, ne tamamen beceriye (virtu) ne de tamamen iyi talihe bağlıdır; daha çok talihle desteklenmiş bir kurnazlıktır diyebiliriz. Hem halkın hem de asillerin lütfüyle başa geçme: Halk, asiller tarafından yönetilmeyi ya da ezilmeyi istemez; asiller ise halkı yönetmek ve ezmek ister. Bu iki karşıt istekten, şehirler adına üç sonuç çıkar: Prenslik, özgürlük ve aşırı serbestlik (başıbozukluk). Asiller, halka karşı koyamayacaklarını sezdiklerinde kendi aralarından birinin namını yükselterek onu kendi prensleri yaparlar. Halk ise; asillere karşı koyamayacaklarını fark ettiğinde tüm nüfuzlarını basit bir yurttaşın desteğine verip onun otoritesine sığınırlar. Asillerin lütfüyle prens olan kişinin tutunması, halkın desteğiyle prens olan kişiye göre çok daha zordur.

    Bilge bir prens, insanları, devlete ve kendine muhtaç olacak şekilde tasarlamalıdır. Bu şekilde insanlar, prenslerine her zaman sadık kalacaklardır. İnsanlar, doğaları gereği, onlara sunulan yararlar kadar kabul ettikleri yararlar için de itaate zorlanırlar. Bununla beraber, sağlam bir şehre sahip ve kendisinden nefret edilmeyen bir prens saldırıya da uğramayacaktır.

    Ruhban prenslikler ise; hiç savunmadıkları topraklara ve yönetmedikleri halklara sahiptirler; yine de bu prenslikler topraklarını savunmasalar da ellerinden kaçırmazlar, yönetmeseler de halklarından şüphelenmezler ve de onlardan ayrılmayı istemezler. Bundan dolayı, bu prenslikler güvenli ve mutludur. Papa VI. Alexander farlıydı; kendinden öncekilerin göstermediği şeyi, para ve asker ile bir Papa’nın neler yapabileceğini gösterdi. Papa Leo ise; Papalığı daha güçlü bir hale getirdi. O, kendinden öncekilerin silahla büyüttüklerini, erdemleri ve iyiliğiyle çok daha saygıdeğer kıldı.

    Tüm devletlerin esas temeli: İster eski isterse de karma olsun, iyi yasalar ve iyi ordulardır. Fakat iyi ordular olmaksızın iyi yasalar olmayacağı ve ancak iyi orduların bulunduğu yerde iyi yasalar bulunabileceği için, ordunuzun kalitesi çok daha önemlidir. Prenslerin ve Cumhuriyetlerin her ikisi de kendi ordularına bağlı olduklarında büyük başarılar elde etmişlerdir. Örneğin Venedikliler, kendi güçlerinin gelişimi göz önünde tutulursa, kendiişlerini kendi halklarından oluşan askerlerle yaptıkları sürece onurla ve güvenle yönetildikleri görülmüştür. Çünkü paralı askerlerin kazançları geç ve önemsiz, kayıpları ise ani ve şaşırtıcıdır. Yardımcı kuvvetlere -ordulara- gelince; kendileri için yararlı ve üstün olabilirler ama her zaman onları çağıranlar için zararlıdırlar: Yenilirlerse prens de yenilir, zafer kazanırlarsa prens bu kuvvetlerin esiri olur. Örneğin; kendisini komşularından korumak için Constantinopol imparatoru, on bin Türk askerini Yunanistan’a çağırdı. Savaş sona erdiğinde Türkler buradan ayrılmayı reddettiler ve böylece Yunanistan’ın kâfirlere kulluğu başlamış oldu.

    XI. Louis’in babası VII. Charles, kendi talihi ve yiğitliğiyle Fransa’yı İngilizlerin elinden kurtarınca, ulusal bir orduyla kendisini güçlendirmesi gerektiğini fark etti. Okçu ve piyade birlikleri kurdu. Fakat daha sonra oğlu kral Louis, piyadeleri dağıttı ve İsviçreli paralı askerler getirdi. Bu aptalca hatayı takip eden diğer prensler, Fransa Krallığı’nın yıkılmasına sebep olan tehlikelerin de nedeni oldular. Sonuç olarak, bilge prensler, her zaman bu tip ordulardan kaçınmalı, kendi birliklerine daha çok güvenmeli ve kendi birlikleriyle bozguna uğramayı diğerleriyle zafer kazanmaya tercih etmelidirler: “Başkalarının silahları çok geniş gelir üzerimizden düşer, ya da bize dar gelir nefesimizi keser”. Ulusal ordu olmaksızın prens güven içinde değildir.

    Kötülükleri, gelişmeden önce sezemeyen yönetici, bilge değildir, bu yeti onda çok azdır. Bilgeler der ki: “Hiçbir şey, kendi öz gücüne dayanmayan bir iktidar şöhreti kadar zayıf ve istikrarsız değildir”. Kastedilen, halktan, yurttaşlardan ve güvenilir insanlardan elde edilen güçlerdir; diğerlerinin tümü paralı askerler ya da yardımcı birlikler, ordulardır.

    Bir prens asla dikkatini savaş dışındaki bir alana çevirmemeli ve savaşta olduğundan daha fazla barışta bu işlerle meşgul olmalıdır. Bunu, uygulama ve eğitim yollarıyla yapabilir. Prens, askerlerini gerekli egzersizlerle savaşa her daim hazır tutmalıdır. Prensin ilk işi kendi ülkesini ve coğrafyasını tanımak olmalıdır. Kendi bölgesinin coğrafik durumunu ve yeryüzü şekillerini öğrenen bir prens, diğer tüm coğrafyalarda benzer koşullarla karşılaştığında avantaj sağlayacaktır. Zihinsel eğitime gelince, prens, tarih okumalı, büyük savaşçıların savaş sırasında nasıl davrandıklarını incelemeli, zafer kazananları takip etmeli, yenilenlerin hareketlerinden kaçınmalı, geçmişteki en iyi prensler gibi davranmalıdır. Eğer ki bir prens, Xenophon tarafından yazılmış Keyhüsrev’in yaşamını okursa, Scipio’nun onu takip ederek ne kadar ün ve şeref kazandığını ve onun, tatlı dilliliğiyle, insancıllığıyla, cömertliği ve ahlaklılığıyla Keyhüsrev’le ne kadar benzeştiğini görür. Bilge bir prens, tehlikelerden kendisi için sonuçlar çıkarmalı ve felaketlere direnmek için talihi kendisine karşıysa buna da hazır olmalıdır.

    Prens, büyük oranda cömertlik itibarını kazanmak için yönetimde tantanalı bir şekilde gösteriş yapmalıdır. Bunun sonucunda ise cömertlik ününü korumak için prens, halkına vergi yükleyecek, az da olsa para getirecek tüm zorbalığı yapacaktır. Fakat bu yol, halkın ondan nefret etmesine yol açacak ve yoksulluk artıp, itibarı azalacaktır. Bunun sonucunda, zenginleştirdiklerinden daha fazla kişiyi fakirleştirdiği için çok az kişi ona itaat edecek ve yeni tehlikelere maruz kalacaktır. Bu yüzden, kendisine zarar vermeden cömertlik yapamayacağı için, bilge bir prens cimri olarak anılmaktan kaçınmamalıdır. Halkından çalmaktan sakındığı, kendini savunabildiği, yoksulluktan ve aşağılanmaktan kaçındığı ve açgözlülüğe ihtiyaç duymadığı sürece cimrilikle itham edilmekten korkmamalıdır. Cömert olarak bilinmek isteyip de açgözlülükle suçlanıp böyle ün salmaktansa, nefrete maruz kalmadan cimri diye bilinmeyi istemelidir. Çünkü tüm bunlar, hükümdarlığını sürdürmesi için gereklidir.

    Her prens zalim değil, merhametli olarak anılmak ister. Halkının birliğini ve huzurunu korumak için yaptığı şeylerden dolayı zalimlikle suçlanmaya aldırmamalıdır. Aşırı merhametli olarak, cinayetlere ve çapulculuğu yol açan karmaşalara olanak vermektense az sayıda ibret verici cezalar vermek daha merhametlidir. Prens, inanmakta ve hareket etmekte kolay davranmalı; korkak davranmamalı, sakınganlık ve insancıllıkla ılımlı davranıp, ne aşırı güvenip sakınmazlığa ne de güvensizlik göstererek katlanılmaz bir hale düşmemeye dikkat etmelidir. Korkulmak sevilmekten daha iyi ve güvenlidir. İnsanlar kendilerini sevdirmek isteyenlerden çok korkutmak isteyenleri kırmaktan çekinirler. Çünkü sevgi bağı borçla, şükranla oluşturulmuştur. İnsanlar, kişisel çıkarları söz konusu olduğunda hainleşirler. Bilge bir prens, yurttaşların mallarından ve kadınlarından daima uzak durmalıdır. Çünkü insanlar, babalarının ölümünü, ondan kalan malların kaybından daha çabuk unuturlar. Özetle, insanlar sevdiklerinde kendilerine, korktuklarında ise prense bağlandıkları için bilge bir prens, başkalarına değil, kendisine bağlı bir yapı kurmalıdır. Nefret edilmekten daima kaçınmalıdır.

    Prens, merhametli, güvenilir, insancıl, inançlı ve dürüst görünebilir. Fakat zihnini öyle bir biçimde ayarlamalıdır ki gerektiğinde tam tersi görünebilmelidir de. Bir prens, yapabildiği sürece iyilikten kaçmamalıdır; ama gerektiği anda kötülük yolunu nasıl izleyeceğini de bilmelidir. Pek çok prensin hareketlerinin yargılanamadığı mahkemelerde, herkes araçtan çok sonuca bakar. Bu yüzden prens, otoritesini koruyup elinde tutmayı başarırsa; bunun anlamı her zaman saygıdeğer olarak görülüp herkes tarafından onaylanacaktır. Bayağı insanların, her zaman görünüşe ve sonuca baktığı unutulmamalıdır.

    Halk, aklı başında ve barışçı prensleri; askerler ise savaşçı ruhlu prensleri tercih ederler. Prens, kararsız, hoppa, kadınsı, korkak ve iradesiz göründüğünde küçümsenir. Bu kusurları işlemeden; bilge ve güçlü görünmelidir. Halkı tarafından hürmet gören bir prense saldırmak hiç kolay değildir. Prens, halkının desteğini arkasına aldığında, komplolardan korkması için çok az neden vardır. Fakat onların düşmanlığını ve nefretini kazandığında her şeyden ve herkesten korkması kaçınılmazdır. İyi düzenlenmiş devletler ve bilge prensler, asillerin umutsuzluğa kapılmamasına özen göstermeli ve halkın memnuniyetini canlı tutmalıdır. Prens, sorumluluklarının gerektirdiklerini diğerlerine devretmeli, ona barış ve lütuf getirecek olanları ise kendisi üstlenmelidir. Prens için anahtar cümle: “İnsanlarda nefret uyandırmadan, saygı uyandırmaktır”. Prenste bulunması gereken şeylerden biri de: “Aslan ve Tilkinin doğasıdır”. Aslan tuzaklardan anlamaz, tilki ise çok iyi anlar. Aslan çok güçlüdür tilki ise güçsüzdür. Aslanın tüm şiddeti ve tilkinin kurnazlığı bilge bir prenste bulunmalıdır. İmparatorlukların yıkımı, halkın ya da askerlerin nefretinden ya da küçümsemelerinden kaynaklanır. Prens, halktan çok askerleri memnun etmelidir. Çünkü askerler, halktan daha güçlüdür. Bilge bir prens, devletini ele geçirmek ve şerefle elde tutmak için Severus ve Marcus gibi büyük liderleri örnek almalıdır kendine.

    Yabancılardan çok kendi halkından korkan bir prens, kale yaptırmalıdır; halktan çok yabancılardan korkuyorsa kalesiz yaşamalıdır. Yeni bir prens, prensliğinde her zaman halkının silahlanmasını sağlamalıdır. Aksine, halkını silahsızlandıran, onlara güvenmediğini, cesaretlerinden ve sadakatlerinden şüphe ettiğini zannedip suçladığını düşünecekleri için sana karşı nefret duymalarına neden olur. Bilge bir prens, zorlukları ve terslikleri alt ettiğinde büyür. Becerikli bir şekilde düşmanlık çıkartıp sonra onları düzeltip büyüklüğünü arttırması gerektiğini de bilir.

    Hiçbir şey bir prense, büyük işlere girişmek ve yeteneklerine dikkat çekmekten daha çok ün sağlamaz. Yeni kurumlar ve yasalar oluşturmak prense onur ve şöhret kazandırır. Bu yeni kurum ve yasalar sağlamsalar ve büyükseler herkes tarafından hayranlık uyandırır. Dostun olmayan seni tarafsızlığa davet edecek; dostun olan ise seni yanında savaşmaya çağıracaktır. Bir prens, başkalarının saldırılarında kendisinden daha güçlü olanlarla birleşmeye dikkat etmelidir. Gereklilik olmadıkça kendisinden güçlülerle birleşmemelidir. Güçlü ortak, eğer galip gelirse onun egemenliği ve merhameti altında yaşamak zorundadır. Prens, bu duruma düşmekten kaçınmalıdır.

    Prens, halkını ticari, zirai ve diğer alanlarda yüreklendirmelidir. Böylece biri, evini, elinden alınma korkusu olmadan süsleyebilmeli, bir diğeri ağır vergilerden korkmadan ticaret yapabilmelidir. Devlete ve şehirlere büyük katkılar yapmak isteyenleri ödüllendirmelidir.

    Sakıngan biri, şiddet kullanması gereken yerde şiddet kullanamazsa yıkılır. Hâlbuki zaman ve koşullar değiştiğinde onun doğası da değişseydi, talihi hiç değişmezdi. Özetle, talih değiştikçe insanlar da eski yollarında değişiklikler yaparak mutlu olabilirler. Atılgan olmak sakıngan olmaktan daha iyidir. Zira talih, onu tutabilmek için sert davranılması, dövülmesi gereken bir kadındır. O, kendisine çekingen yaklaşanlardan çok, ona sert davranarak zevk verenlere kulluk etmeye daha hazırdır. O, bir kadın olduğundan, gençlerden hoşlanır. Çünkü gençler daha az titiz, sakıngan ve daha çok azgın ve atılgandırlar; ona daha büyük cüretle hükmederler.

    Prensin seçtiği bakan, eğer kendisini prensinden çok düşünüyorsa, tüm eylemlerin sonunda kendisine çıkar sağlıyorsa o adam, asla iyi bir bakan ve güvenilir biri olamaz. Devletin yönetiminde olan biri kendisini düşünmeli fakat aynı zamanda yalnızca prensini ve onun işlerini düşünmelidir. Bakanları iyi ve sadık tutmak için prensin onlara saygılı olması, onlara şeref vermesi, onları zenginleştirmesi, kazanç sağlayarak onları kendisine bağlaması ve devletin ondan vazgeçemeyeceğini hissettirmesi gerekir. Bakanın kazancı çok olmalıdır ki başka kazanç yolları ve zenginlikler aramasın. Sorumlulukları çok olmalıdır ki değişikliklerden korksun. Prens ve bakanı bu yoldan giderlerse birbirlerine güvenebilirler. Aksi durumda ikisinden biri düşecektir.

    Basiretli bir prens, halkın arasından ağzı sıkı olanları seçerek onların herhangi bir konu üzerine düşüncelerini sormalı ve düşüncelerini açıkça söylemelerine izin vermelidir. Lakin ne duyarsa duysun, son kararı yine kendisi vermelidir. Prens, danışmanlarını daima, ama kendi istediği zaman dinlemeli, istemediği zaman öğüt vermeye çalışanları azarlamalıdır. İyi öğütler kimden gelirse gelsin, prensin basireti iyi öğüde değil, iyi öğütler prensin basiretine bağlı olmalıdır.

    Kritik ve Özet: Süha Demirel, İstanbul, 14 Kasım 2013

    (Düzeltmeler ve Eklemeler, 13 Şubat 2015)
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Prens
    NICCOLO MACHIAVELLI
    İLYA İZMİR YAYINEVİ
    Felsefe Dizisi
    Çeviri: Murat Satıcı
    Onuncu Baskı, İzmir, Ocak 2012, 144 Sayfa.