Selim Temiz - Mes'ut Bir Tesadüfe Altıncı ve Son Mektup
https://youtu.be/B540bvIbex4

ve nihayet ikimiz
kaçtığımız aşkların toplamıyız

sokakta yaralı bir it koşturuyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun.
ve birkaç milyon yıldır tutmadın ellerimi.
benimle çıkmıyorsun bu yolculuğa.
ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.

bu resimden çıkıp gidiyorum.
seni isteyen yanım ölümsüz yanımdır.
bulutsuz da yağan nedir?
şimdi öğreniyorum ki, gözyaşı!
bu resimden çıkıp gidiyorum.
seni isteyen yanım aşk yanımdır.

babam romantik bir aşiret savaşçısıydı.
çapraz fişeklik duyardım yüzümde ona sarıldığım zaman.
sonrası jandarmalardı. ağıt kadınlardı. mezarlardı.
o gün bugündür sayrıyım.
çünkü insan öldüğü yaşta kalır.

babam elin eskilerini giyerdi.
ben bu yüzden ezik olurum bayram sabahlarında. yani bir sömürgede doğan kırılgan olur. çünkü insan öldüğü yaşta..

sokaktan askeri konvoylar geçiyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun.
ve birkaç milyon yıldır tutmadım ellerini.
ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.

yaşadığım yitirdiklerim oluyor hep.
oysa tuttuğum elleri bırakmıyorum.
sonra korkuyorlar hasletimden.
ne denli sevgiye değer olduğumu söylüyorlar. gidiyorlar sonra.
ve biçimlendiremediklerimiz biçim oluyor bize.
ve sen haftanın deniz ertesi günleri geliyorsun.
bir çizgi diyorsun. bir çizgideyim. sağım nere solum nere bilmiyorum..
seni şiir duraklarına bırakıyorum o zaman.
güleç kalıyorsun.
dudakların kırışıyor kenarlarından.
ellerin, minnacık ellerin morarıyor. küçük küçük adımlarla gidiyorsun -sanki- içimden.
bir şiir durağından biniyorsun. zaten yorgunsun.
ben sancıyla kıvranıyorum geceleri sayrı bir yatakta. terli terli seni içiyorum.
çünkü yüzüme bakınca seni görüyorum.
çünkü yorgunsun.
parçalı bulutlu şiirler okuyorum sana.
şiir gibi bir çiselti başlıyor sonra. kanayan bir yara; yalnızlık.
çıkıp kanıyorum.
çıkıp sokakta..


sokaktaki bütün kedileri eziyorlar
iki buluşmadır koluma girmiyorsun.
ve birkaç milyon yıldır tutmadın ellerimi.
ve ben sırf bu yüzden ezilebilirim.


biz emeklerken sevmeyi öğrenmede, kolumuzdakiler
düşüyor.
ki ölenler zafere en çok yakışanlardır!
ki ölenler zafere en çok yaklaşanlardır!
oturup tuhaf ağıtlar yakıyoruz onlara.
ve söz veriyoruz yarını kurtaracağımıza.
ama yarına ertelemekle bugünü yitiriyoruz zaten.
ve zaten yenik sayılırız yaşamakla!


en gizli yerimize çağırıyoruz acıyı.
ve hep yenik düşüyoruz, çağırmakla!

sulara benziyorsun bu yüzden.
sular ki dinginliğe gelir ancak.
ısınırsa uçar, soğursa kaskatı kesilir teninden.
sulara benziyorsun kapılmaya gelmez.
sulara.. bildik sulara..


sokaktan telsiz sesleri geliyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun
ve birkaç milyon yıldır tutmadım ellerini
ve ben sırf bu yüzden kaybedilebilirim.


ihmal edilmeyen telefonlar bekliyorsun, dakik ve
ilgi dolu.
anne oluyorsun bütün âşıklarına.
ve çocukların oluyorlar bilmeden.
ve bu resimde kalmayı bu kadar çok isterken, çekip.. çıkıp gitmeli diyorum.

insanlar çoğalıyor etrafımda.
sen yoksun. ıssızlığımdan anlıyorum.
çook uzakta oluyorum onlar konuşurken.
derken gece başlıyor.
çayları ödüyorlar ve bir parçamı alıyorlar karşılığında.


ve sen haftanın deniz ertesi günleri geliyorsun.
her aşk, yaşayamadıklarımızın özetidir diyorum. gülüyorsun.

seni daha önce öpmüş olmalıyım.
yoksa nasıl bulurum yüzünde gülen ağzının yerini.

sokakta ölümsüz yanından yaralıyorlar birini.
ki buluşmadır koluma girmiyorsun.
ve birkaç milyon yıldır tutmadın ellerimi...

fulden ufacık, Yeni Dünya'yı inceledi.
08 Nis 19:08 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sabahattin Ali, Yeni Dünya eserinde yazmış olduğu öyküler ile sizi yaşadığı dönemin Anadolu topraklarına götürüyor. Öyküleri okuduğunuzda yüreğinizin tam ortasında oluşan yumruyu yutkunsanız bile gideremediğiniz zamanlarda oluşan o etki ile sizi selamlıyor. İşte onu Sabahattin Ali yapan bana göre bu. Ne yaşarsa yaşasın o kendi bildiği doğruyu halkına haykırmak ister. Çünkü ülkesini yaşanacak bir yer yapmalıdır. Yanlışları söylerek doğrulara ulaşılmalıdır.


Çıkarların çatışması halkın güçsüzlüğü ile zenginlik ya da halkın güçsüzlüğünü kullanma da diyebilirim 1930 yıllarda da olduğunun en büyük kanıtı bu eseri. Bu kanıtları göstererek anlatarak halka ulaştırmalıydı Sabahattin Ali. Yoksa aldığı nefes ona zor gelecekti. O yazmalıydı. Yazdığı öykülerde de doğruları aktarmalıydı.


Bu eserde bulunan on üç öykü de sizi içine çekecek sizi 1930 yılların Anadolusu'na doğru yolculuk yaptıracak. Bu yolculukta manevi değerlerden tutun da toplumsal sorunlara kadar öykülerinin içine serpmiş. Serperken kendine has hüznü de eksik etmemiş. O hüznü bulup okurken yüreğinizde hissetmenizi istemiş. Bana göre de bu hissi okuyucularının da hissetmesini sağlamış.


Gelelim içindeki on üç öyküyü ayrıntılı incelemeye:


İlk öykü Asfalt Yol. Beni etkileyen öykülerden sadece biri. Öykü bittikten sonra Sabahattin Ali'nin yarattığı o sarhoşluk etkisiyle kitaba baktım. Beni sarsan ve sorgulatan öyküleri okumayı çok seviyorum. Konusuna gelecek olursak; Yeni atandığı köye doğru yola çıkan öğretmen, köye gelirken kullanılan yolun kötü olması nedeniyle ve bu yolu halkın istasyona gitmek, işlerini halletmek için kullandığını görünce köylü ile konuşarak yolun yapılması için gereken yerlere bildirge (mektup) yazmaya başlar. Çıkarların çatışmasını bu öyküde derinden hissediyorsunuz. Halkın refahı mı önemli yoksa para mı? İşte bunun cevabını bu öyküde anlatmış yazar.


İkinci öykü Hanende Melek. Kahvede şarkı söyleyerek geçimini sağlayan esmer melek'i her gün izlemeye Hüseyin Avnı adında sarhoş bir adam gelmektedir. Melek'e bir sürü hediye alan Hüseyin Avnı ailesine bakmayan biridir. Onun için önemli olan kadınlar ve içeceği rakıdır. İki aydır Melek'e takık olan Hüseyin Avnı'nın sabrı taşmış bir şekilde onu sahnede izlemeye başlar. Melek'in sahnesi bittikten sonra yaşanacakları anlatır bu öyküsünde.


Üçüncü öykü çaydanlık. Hasatnede mahpuslara ayrılan bölümünde hasta olarak yatan kahramanın ağzından anlatılır. Kahraman bu odada yaşananları kaleme alır.


Dördüncü öykü Ayran. Beni en çok etkileyen öykü Ayran oldu. Küçük Hasan'ın yaşam mücadelesini okurken gözlerimde yaşlar ile Adaletsiz Dünya'yı hatırladım. Küçük hasan beş yaşındadır. Kendisine ve evde onu bekleyen iki kız kardeşine ekmek alabilmek için ihtiyar keçinin sütünden yaptığı ayranları köyden uzak olan tren istasyonunda satmaya çalışmaktadır. Annesi onların yanına sadece haftadır bir gelmektedir çünkü köydeki diğer evlerde temizlik yapmaktadır. Bir kış günü Hasan'ın bir kara ekmek için ayran satmaya gittiği günü okuyoruz bu öyküde.


Beşinci öykü ısıtmak için. Konya'da Küllükbaşı'nda Ermeni kadının yanında kalan kahramanın hayatı sıradan bir şekilde ilerlerken bir gün çamaşırlarını yıkatmak için çağırdığı hayatın onu yaşlandırdığı kadın ile hayatına uykusuz geceler girmeye başladı. Elinizden bir şey gelememesinin yarattığı suçluluk duygusunu kendine has diliyle anlatmış Sabahattin Ali.


Altıncı öykü Uyku. İki arkadaş Yıldızeli'nden Sivas'a gitmek için gece yarısı gelecek treni beklemek yerine sık sık geçen kamyonlardan biri ile gitmeye karar verirler. Bindikleri kamyonda yaşadıklarını anlatır.


Yedinci öykü Selam. Bursa'ya bir ahbabını görmek için yola çıktığında Orhangazi'deki İznik Gölü'nün manzarası onu kendine çekmiştir. Bu yüzden oradaki bir otelde bir gün kalmak istemiştir.


"Bende sahiden akıl yok..." diyordum. "Uzaktan erimiş kurşun gibi parladığını gördüğüm bu su beni yolumdan alıkoyuyor. Düşünmüyorum ki, o su, ancak uzaktan çok güzeldir. Onunla yakından temas etmek, bir sürü küçük, fakat yekûnu büyük münasebetsizliklere katlanmaya mecbur olmak demektir. Yaşım otuzu geçti. Bu manasız heveslere oyuncak olmanın bir macera telakki edileceği yaş değildir. Küçük şeyler için büyük fedakârlıklarda bulunmayı kabadayılık telakki edecek değilim ya?"


Ertesi gün otobüsü beklerken tıraş olmaya karar verir. Berberin anlattığı Yusuf'un olayını dinler. Olayın etkisi ile otobüse biner.


Sekizinci öykü Bir mesleğin Başlangıcı. Anlatıcı ve arkadaşı Sivas'a gelirler. Arkadaşı folklor, halk bilim tetkikleri yapmak için hikaye ve şiir toplaması gerekmektedir. Arkadaşının bu tuktusundan dolayı tanıştığı Koca Recep'in mesleğe başlama hikayesini dinler.


Dokuzuncu öykü Bir Konferans. Köyün okulunun açılışına gelen şehirliler okulu gördükten sonra köyü gezmeye karar verirler. Katılanların içinde bir iktisatçı vardır. Köylüye kooperatifler ile ilgili konferans verir.


Onuncu öykü Yeni Dünya. Köy düğününde yaşananlar anlatılmaktadır. Köy düğüleri gece-gündüz misafirler ile sürer. Bu düğünde de şehirden gelen misafirlere adetleri öğretmek için saz eşliğinde kaşıklar ile oynaması için Yeni Dünya'yı çağırırlar. fakat o artık yaşlı ve çirkindir ama bu meselğini yapmasına engel degildir. Yeni Dünya'nın son anına kadar mesleğini yapmasını okuyoruz.


On birinci öykü İki Kadın. Kerim ağa hasta olup yataklara düşer. Ona da iki karısı bakmaktadır. Kerim ağa çok zengindir ancak cimrinin tekidir. Karılarına bile az yemek yedirir. tabi Ağa yataktan kalkamaz ve ölür. O öldükten sonra iki kadının yaşadıkları anlatılır.


On ikinci öykü Sulfata. Bulunduğu kasabanın orada ormanlık bir dağa çıkan anlatıcı, bu dağda yolu şaşırır ve Mustafa ve sıtma hastası olan eşine rastlar. Onların yaşadıklarını okudukça tüyleriniz diken diken olacak.


On üçüncü öykü Hasanboğuldu. Buöyküde aşkı için her şeyi yapacak olan Hasan'ın efsanesi anlatılır.

Rukiye Uysal, Lavinia'yı inceledi.
05 Nis 17:46 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · Puan vermedi

Evet ilk şiir kitabımı da okumuş oldum. Özdemir Asaf- Lavinia Aşk Şiirleri içeriği şiir dolu, 78 sayfa kısacık bir kitap.

ALTINCI GÜN
Benim söylemek için çırpındığım geceler de,
Siz yoktunuz.

SABAHA KADAR
Dünya o kadar büyük ki;
Bir noktayım ortasında, ne yapsam.
Bazan da o kadar küçülüyor ki dünya,
Devrilecek sanıyorum, kımıldarsam.

Hayat o kadar uzun ki,
Öyle bitmez geliyor ki bir an...
Bir de bakıyorum, o kadar kısalıyor ki;
Ne çıkar, diyorum, bir hayattan.

Selim Temo
mesut bir tesadüfe altıncı ve son mektup

-ve nihayet ikimiz
kaçtığımız aşkların toplamıyız-sokakta yaralı bir it koşturuyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
milyon yıldır tutmadın ellerimi. benimle çıkmıyorsun
bu yolculuğa. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.bu resimden çıkıp gidiyorum. seni isteyen yanım
ölümsüz yanımdır. bulutsuz da yağan nedir? şimdi
öğreniyorum ki, gözyaşi! bu resimden çıkıp
gidiyorum. seni isteyen yanım aşk yanımdır.babam romantik bir aşiret savaşçısıydı. çapraz fişeklik
duyardım yüzümde ona sarıldığım zaman. sonrası
jandarmalardı. ağıt kadınlardı. mezarlardı. o gün
bugündür sayrıyım. çünkü insan öldüğü yaşta kalır.babam elin eskilerini giyerdi. ben bu yüzden ezik
olurum bayram sabahlarında. yani bir sömürgede
doğan kırılgan olur. çünkü insan öldüğü yaşta..sokaktan askeri konvoylar geçiyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon
yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden yenilebilirim.yaşadığım yitirdiklerim oluyor hep. oysa tuttuğum
elleri bırakmıyorum. sonra korkuyorlar hasletimden. ne
denli sevgiye değer olduğumu söylüyorlar. gidiyorlar
sonra. ve biçimlendiremediklerimiz biçim oluyor bize.ve sen haftanın deniz ertesi günleri geliyorsun. bir çizgi
diyorsun. bir çizgideyim. sağım nere solum nere bilmiyorum..
seni şiir duraklarına bırakıyorum o zaman. güleç kalıyorsun.
dudakların kırışıyor kenarlarından. ellerin minnacık
ellerin morarıyor. küçük küçük adımlarla gidiyorsun -sanki- içimden. bir şiir durağından biniyorsun. zaten yorgunsun.ben sancıyla kıvranıyorum geceleri sayrı bir yatakta. terli
terli seni içiyorum. çünkü yüzüme bakınca seni görüyorum.
çünkü yorgunsun.parçalı bulutlu şiirler okuyorum sana. şiir gibi bir çiselti
başlıyor sonra. kanayan bir yara; yalnızlık. çıkıp kanıyorum.
çıkıp sokakta..sokaktaki bütün kedileri eziyorlar
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
milyon yıldır tutmadın ellerimi. ve ben sırf
bu yüzden ezilebilirim.biz emeklerken sevmeyi öğrenmede, kolumuzdakiler
düşüyor. ki ölenler zafere en çok yakışanlardır! ki
ölenler zafere en çok yaklaşanlardır! ..
oturup tekdüze ağıtlar yakıyoruz onlara. ve söz veriyoruz yarını kurtaracağımıza. ama yarına ertelemekle bugünü
yitiriyoruz zaten. ve zaten yenik sayılırız yaşamakla! en gizli yerimize çağıriyoruz acıyı. ve hep yenik
düşüyoruz, çağırmakla! sulara benziyorsun bu yüzden. sular ki dinginliğe
gelir ancak. ısınırsa uçar. soğursa kaskatı kesilir
teninden. sulara benziyorsun kapılmaya gelmez.
sulara.. bildik sulara..sokaktan telsiz sesleri geliyor
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç milyon
yıldır tutmadım ellerini. ve ben sırf bu yüzden kaybedilebilirim.ihmal edilmeyen telefonlar bekliyorsun, dakik ve
ilgi dolu. anne oluyorsun bütün aşıklarına. ve
çocukların oluyorlar bilmeden. ve bu resimde
kalmayı bu denli çok isterken, çekip.. çıkıp
gitmeli diyorum.insanlar çoğalıyor etrafımda. sen yoksun.
ıssızlığımdan anlıyorum. çook uzakta oluyorum
onlar konuşurken. derken gece başlıyor. çayları
ödüyorlar ve bir parçamı alıyorlar karşılığında.ve sen haftanın deniz ertesi günleri
geliyorsun. her aşk; yaşayamadıklarımızın
özetidir, diyorum. gülüyorsun.seni daha önce öpmüş olmalıyım. yoksa nasıl
bulurum yüzünde gülen ağzının yerini.sokakta ölümsüz bir yanından yaralıyorlar birini.
iki buluşmadır koluma girmiyorsun. ve birkaç
milyon yıldır tutmadın ellerimi..

DUA, Kuş Uçar Kanat Ağlar'ı inceledi.
 16 Mar 19:27 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Öncelikle bu güzel kitap için kıymetli abimiz Gökhan Aktaş a teşekkür ediyorum.

Şükrü Erbaş ın söylediği gibi kuş olup uçuyorum ama kanatlarım ağlıyor şu anda. Mutluluk maskemi bir tarafa bırakıp yola çıktım. Dağıma sırtımı yaslamaya gidiyorum. Ona biraz dert anlatacağım. O beni dinler, anlar, kızmaz, öfkelenmez.

İşte tam burada, https://yadi.sk/i/WA4ngiqc3TSqW6 sanki dünya kanatlarımın altında. Rüzgar dertli dertli esiyor. Dağım yüce dağım ne kadar da yorgunsun böyle. İnsanlar, insanlara olan hasretini, acısını azaltmak için hep sana of çeker. Ey dağ bilirim insanlardan güçlüsün. Yıkılmazsın. Ama seni bile tüketmişiz. Şimdi yine ben geldim. Toprağına ayak basıyorum. Yine o kelebekler peşinde koşup duran küçücük kız oldum sana sığınmaya geldim al beni içine...

Sayın Şükrü Erbaş ’ın on altıncı kitabı ile nihayet kendisi ile tanışabildim.

“Şimdilik edebiyat kitaplarımızda böyle bir tür yok ama ilerde şiir-hikâye diye, şiirle hikâye arasında ortak bir türe de yer verileceğini umuyorum.”
Kitap Behçet Necatigil 'in bu sözüyle başlıyor olsa da aslında hikaye değil. Şiirin düz yazı şeklinde yazılmış hali. Hikaye ise hiç böyle güzelini okumamıştım. Çok şahane olmuş çok beğendim.

Şiirler açık, düz, biçimsiz, mısrasız.
Şiirler çok yürekten, duygulandıran, içine çeken, sizi sizden eden

''Yalnızlık, ah o canımızla çerçeveli kapımız, penceremiz. Ey anıların dalsız gölgesiz günbatımı... Bilmem ki bir gün açılır mısınız zamanın gök bahçelerine.''

fulden ufacık, İki Şiirin Arasında'yı inceledi.
06 Şub 16:44 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yekta Kopan ile tanışma kitabım ile karşınızdayım. İki Şiirin Arasında "Biraz Konuşabilir Miyiz?" ve "Daha Önce Tanışmış Mıydık?" bölümleri ile ayrılan toplam on bir hikayeden oluşan bir öykü kitabıdır.

Yazar kitabın en arka sayfasında; kitabın içinde bulunan bazı öykülerin daha önce "Ot" ve "Hayalet Gemi" dergilerinde yayımlandığını ama bu kitap için yeniden elden ve gözden geçirildiğinden bahseder.

Öykülerinde hayatlarında sanatla, bilimle uğraşmış karakterlerden bahsediyor. Bu karakterlerin öykülerinin anlatırken yazar, şimdiki zamanda karakterin durumlarından başlayıp okuyucuları geçmişe doğru bir yolculuk yapmasını sağlıyor. Bazı öykülerinde "baba-oğul" ilişkisini derinden incelemiş yazar. Ve bu öykülerde; oğul başarısız biri babasının istediği biri olamamış ve bu durumu geçmişe yolculuk yaparak anlatmış yazar. (Özellikle ilk iki öyküde bu durum yer alıyor.)

Her öykünün arkasından bir şarkı çalıyor. Bazı öykülerde yazar bu şarkıyı bize söylese de diğer öyküleri okurken şarkılar yüreğinizden başlayıp beyninize doğru tınılarını size aktarıyor.

Öykülerin sonunu okuyucuya bırakmış. Öyküler kesin bir çizgi ile bitmiyor. (Bana bu özelliği Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerini anımsattı.)

Kitabın içinde bulunan on bir öyküyü ayrıntılı olarak inceleyelim:

İlk öykünün ismi, Şarkılar Seni Söyler. Babası ile anıları az olan kahramanımızın özellikle bir anısı ile rakı sofrasındaki konuşmalar sayesinde bu anıyı hatırlayarak içindekileri sofraya bırakmasını anlatıyor. Sofranın bir diğer önemli olayı ise teleskop ile Satürn'e bakmaktır.

İkinci öykünün ismi; " Aşkın ne Olduğunu Bilmiyorsun". Selim'in Türkan ...'nın biyografisini yazma işi almasını arkadaşı Hakan ile Hakan'ın plak dükkanında konuşması ile başlıyor kitap. Daha sonra bu konuşma Selim'in kendi içinde geçmişine doğru yolculuk yapması ile devam edecektir. Selim başarısız bir yazar, çevirmendir. Üstüne karısının da onu terk etmesi bu durumun tuzu biberi olmuştur. Ama babası ünlü ve başarılı bir yazardır. (Burada baba-oğul ilişkisini oğul üzerindeki etkisinin yazarın kendine has dili ile anlatması bu öyküyü güzelleştirmiştir.)

Üçüncü öykünün ismi "Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi". 1980'li yıllarda çocuk olan başkahramanımız ve arkadaşlarının sokakta patates közlerken satın almak istedikleri şeyin pahalılığından dert yanmaktadırlar. Baba ve anne figürü oğullarının yaşamını etkiler. Yasaklar, kontrol altında tutma çocuğun hayatını yaşamasını engeller.

Dördüncü öykünün ismi "Öğretmen". Öğretmenlik yapan edebiyat öğretmeninin öğrencilerinin tutuklanıp işkence görmesinden dolayı hayata küsmesinin rakı sofrasında kahramanımıza anlatıyor. Bu olaylar öğretmenin rüyasına giriyor. Öğretmenin amacı öğrencilerine edebiyatı sevdirmek. Bu yüzden onlara kimisine Can Yücel'in ağzından kimisine Cemal Süreya'nın ağzından mektuplar yazmış.

Beşinci öykünün ismi "İki Şiirin Arasında". "Öğretmen" öyküsünde, edebiyat öğretmeni ile konuşan kahramanın bu olayı karısına yazması ile başlıyor hikaye. Karısına; dükkanda kitaplığı düzenlerken şiir kitabının arasından bulduğu karısının nüfus cüzdanından bahsedip geçmişe yolculuk yapıyoruz.

Altıncı öykünün ismi "Bir Sarı Yolculuk". Hikayenin konusu; Kemal Tulhar'ın amcaoğlu olan Sait Tulhar'ın hayatını anlattığı eser olan Bir Sarı Yolculuk ile ilgili yayınevine mektup yazmasıdır. Bu mektupta Sait'in babasının bağnaz düşüncelerinden dolayı okumasını engellemesinden ve bu yüzden Sait'in evden kaçmasından bahseder. Bu mektubu yazmasının nedeni Sait Tulhar ile kitap ile ilgili yaptıkları bir durumu ölmeden önce yayınevine anlatmak istemesidir.

Yedinci öykünün ismi "Amcamı Yaşama Çabası". Çocukluğunda; Faik Amcasınn kardeşi ve abisi ile dizinin dibine oturup onun anlattıklarını dinlerler. Kahramanımız yeni taşındığı evde eski bir eşya görmesi ile anıları canlanır.

Sekizinci öykünün adı "Daha Önce Tanışmış Mıydık?",Baş kahramanımız tanıdığını düşündüğü kişiye kendini anlatmaya başlar: Anlattıkça tanıdığı bir yer çıkmasını umarak. Otobüs mola verince tanıdığını düşündüğü kişinin amacının farklı olduğu anlaşılır.

Dokuzuncu öykünün ismi "Şerbetçi". Karısı Meltem ile ayrılan kahramanımız uykusuluk problemi çekmektedir. Bir gün arkadaşı ona Şerbetçi'nin hikayesini anlatınca o da Ayantepe'ye doğru yola çıkmaya karar verir.

Onuncu öykünün ismi "Güneş'i Son Olarak Phra Keo'da Gördüm".Geceleyin, en son kovulduğu işini karısına açıklamadan önce kendi hayatını değiştiren Bangkok gezisinde yazdıklarını okuyoruz.

On birinci öykünün ismi "Giriş Cümlesi". Bilgisayar şirketinde çalışan Melih, aynı zamanda yazar olmak istemektedir. Dergiye yazacağı öykünün ilk cümlesini düşünerek sigara almaya gider. Öyküde onun iç konuşmasını, bize kendi hayatını anlatması ile hikaye devam eder.

Eğer öykü kitabı okumayı seviyorsanız size bu kitabı öneririm.

Uluma (Howl)
“Uluma” (Howl) sadece Beat edebiyatının değil, o güne kadar yazılmış tüm lirik edebiyatın en gaddar dille yazılmış ancak bir o kadar da etkileyici, gözlerimizi kimi zaman yuvalarından çıkaran, kimi zaman ise yaşlarla dolduran şiiridir. Uluma terbiyesizce yazılmıştır, bir Columbia Universitesi mezununa hiç yakışmayacak cinsten dizelerle doludur, Ginsberg kendine hakim olamaz ve ikide bir küfür eder, ama nasıl etmesin ki? O günlerin Amerikasının bugünlerin dünyasından pek de bir farkı yoktur elbette. Hala çalan çırpan devler ve sefaletle boğuşan cücelerin, şehir eşkiyalarının, ölüm korkusunun, yoksulluğun, uyuşturucunun, umutsuzluğun ve gerçek olmayan aşkların var olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ginsberg 50’lerin Amerikasını bir parça daha karıştırmak adına, Kerouac, Burroughs, Ferlinghetti, Synder ve Bob Dylan’ı gibi isimleri bir masaya oturtmuştur ve sonra hep beraber bir yolculuğa çıkmışlardır. Aslına bakarsanız bu dönemin şairleri, belki de geçtiğimiz yüzyılın en popüler ve sesleri en yüksek çıkan şairleridir. Ginsberg Dylan’la sahneye çıkıp şarkı bile söylemeyi denemiştir. Aynı zamanda şiirin asla bir arada ulaşamayacağı derecede büyük bir kalabalığa fikirlerini sunma ayrıcalığını da Dylan’la olan dostluğu sayesinde başarmıştır.

( Terbiyem bozulur diyenler aşağıda şiirin bi bölümü var tercih sizin )

I

gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,

zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,

gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,

yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,

Yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında Muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,

Arkansas ve Blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,

akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,

parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,

apış arasındaki marihuanayla Laredo’dan dönerken New York’da içeri tıkılanlar,

ucuz otellerde ateş yiyenler ya da Paradise Alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,

düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,

ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve Canada ve Paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,

geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay Brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,

hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,

benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek

Battery’den Bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,

gece boyunca Bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız Fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,

yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan Bellevue’ye Belleuve’den müzeye, müzeden Brooklyn Köprüsüne

ayın ötesinde/ki Empire State’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,

olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,

yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,

artlarında Atlantic City Hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp

Zen New Jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,

kederli Doğunun sıkıntı veren terlemesiyle Tanca’nın kemik gıcırdatanları,

Çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle Newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,

geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,

eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,

Kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde Plotinus Poe St. John üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,

Idoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel Kızılderili meleklerle düşsel Kızılderili melekleri arayanlar,

parıldadığında Baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,

etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun

Oklahoma’nın Çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,

Houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar

Amerika ve Sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak İspanyolların peşinden gidip,

Afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,

artlarınca Chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak Mexico volkanlarında gözden yitenler,

Batı Kıyısı’nda F.B.I’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,

cigaralarını üstlerinde söndürerek Kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,

Staten Island feribotu bastırdığında korkunç sesini Wall’un ve bastırdığında Los Alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak Union Meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,

beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,

düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,

metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,

bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,

meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, Atlantik ve Karayip aşklarını okşayan denizciler,

gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,

durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir Türk Hamamının odasında mahvolanlar,

aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,

dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,

doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,

ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,

günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,

sayısız çalıntı gecearabasıyla Colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,

N.C, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, Denver’ın Adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın Manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz Macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,

Tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, East River’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,

Hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,

Düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da Bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,

Bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,

Teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış Harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,

Gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,

Salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve Meksika pizzası pişirenler,

bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,

saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,

kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında Madison Avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da Mutlak Gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,

Brooklyn Bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler Çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler

yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,

umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik Passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların Avrupasının nostaljik tükenmiş Alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.

geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini Golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya Birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
Denver’a yola çıkanlar, Denver’da ölenler, Denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, Denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & Denver’da yalnız kalanlar ve sonunda Zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi Denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
Ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken Alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için Mexico’ya ya da Rocky Dağlarına Buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için Tanca’ya ya da kara lokomotif için Güney Pasifik Hattı’na ya da Narkissos için Harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için Woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
New York Şehir Kolejinde Dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine İnsülin ve Metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, Doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

Pilgrim State’in Rockland’in ve Greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
ah, Carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,

hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip Pater Omnipotens Aeterne Deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,

yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

Zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

Ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve Amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.

II

Alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?

Molok! Yalnızlık! Pislik! Çirkinlik! Külkovaları ve elde edilemez dolarlar! Merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! Parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!

Molok! Molok! Kabus Molok! sevgisiz Molok! Zihinsel Molok! Molok ezici yargıcı insanların!

Molok akıl almaz zindan! Molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! Yapıları yargı olan Molok! Savaşın sayısız taştan abidesi Molok! sersemlemiş hükümetler Molok!

zihni salt bir makine olan Molok! damarlarında kan yerine para dolaşan Molok! parmakları on ordu olan Molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan Molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan Molok!

Molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi Yahovalar gibi gökdelenler dikilen Molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken Molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran Molok!

Sevdası sonsuz petrol ve taş olan Molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan Molok! yoksunluğu dehanın sureti olan Molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan Molok! Molok adı us olan!

Molok içinde yapayalnız oturduğum! Kendinde melekleri düşlediğim Molok! Molok Delirdiğim! Sikemiciyim Molok’ta! Aşksız ve erkeksizim Molok’ta!

Molok ruhuma çok önceleri giren! Molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! Molok beni doğal esrikliğimden korkutan! Kendimden geçtiğim Molok! Uyandığım Molok! Gökyüzünden boşalan ışık!

Molok! Molok! Robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!

Onlar Cennete kaldırırken Molok’u parçaladılar sırtlarını! Kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri Cennete kaldıranlar!

Vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! Amerikan nehrinde batıp gitti!

Düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!

Kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! Yükselmeler! Anlık tanrı görümleri! Umutsuzluklar! On yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! Bellekler! Yeni aşklar! Kaçık nesil! Zamanın kayalıklarından aşağı!

Gerçek kutsal kahkaha nehirde! Gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! Çekip gittiler eyvallah deyip! Atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! Nehre doğru! sokağa!

III

Carl Solomon! Seninleyim Rockland’da

benden daha kaçık olduğun

Seninleyim Rockland’da

fazlasıyla tuhaf hissettiğin

Seninleyim Rockland’da

annemin gölgesine öykündüğün

Seninleyim Rockland’da

on iki sekreterini öldürmüş olduğun

Seninleyim Rockland’da

o görünmez nüktedanlığınla güldüğün

Seninleyim Rockland’da

aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz

Seninleyim Rockland’da

vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen

Seninleyim Rockland’da

kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı

Seninleyim Rockland’da

Utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun

Seninleyim Rockland’da

Bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin

Seninleyim Rockland’da

Cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin

Seninleyim Rockland’da

katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin

Seninleyim Rockland’da

elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği

Seninleyim Rockland’da

doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist Golgotha’ya karşı sosyalist İbrani devrimi entrikaları çevirdiğin

Seninleyim Rockland’da

Long Islang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan İsa’nı

Seninleyim Rockland’da

yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan Enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz

Seninleyim Rockland’da

Birleşik Devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o Birleşik Devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı

Seninleyim Rockland’da

Seninleyim Rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün Amerika’da bir Batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

San Francisco 1955–56

HOWL’A DİPNOT

Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!

Dünya kutsaldır! Ruh kutsal! Ten kutsaldır! Burun kutsal! Dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

Her şey kutsaldır! Herkes kutsal! Her yer kutsaldır! Her gün sonsuzluk! Her adam melek!

Kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! Sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

Daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

Kutsal Peter kutsal Allen kutsal Solomon kutsal Lucien kutsal Kerouac kutsal Huncke kutsal Burroughs kutsal Cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

Kutsal tımarhanedeki annem! Kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

İnleyen saksafon kutsal! Kutsal mahşerî bop! Cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

Kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! Milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! Sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

Doyumsuz yalnızlık kutsal! Orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! Kim Los Angeles’ ı Los Angeles yapan!

Kutsal New York Kutsal San Francisco Kutsal Peoria & Seattle Kutsal Paris Kutsal Tanca Kutsal Moskova Kutsal İstanbul!

Kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki Molok!

Kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

Kutsal bağışlama! Merhamet! İyilik! İman! Kutsal! Bizler! Bedenler! Kederli! Yüce!

Kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.

Berkeley ‘55


Allen Ginsberg

Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi.
Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık:
“Üçü yirmi geçiyor” diyivermişim.
Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı:
“Peki ama nasıl bildin?”
“Bilmem” dedim. “Dilimin ucuna geliverdi işte.”
Rahmetli halam:
“Tesadüf a canım” dedi. “Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.”
Öbürküler de:
“Evet” dediler. “Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.”
İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım.
Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım:
“Bire beş var. Bire beş var” diye sayıklıyordum.
Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat “dan” diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defaki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok… Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi… Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna… Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. “Lamı cimi yok, tozutuyorum” dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.
İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu.
Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.
Hiç unutmam, rapor: “Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahade edildi” diye başlıyordu.
Bana kalırsa, ben bunu soyaçekme ile izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.
Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik tak’ları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik tak’ları noktaladı. İçimdeki pandülün tik tak’ları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok.
İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zaptedip kendisine sindirmiş. Şimdi ben, o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım.
Bu durumda bana:
“Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?” diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü… İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim.
Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır.
Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen “sen tozutuyorsun dostum” demiştir.
Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi?
Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydoss…
O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden… Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra… Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse.
Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki… Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten onbeş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.
Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. “7.11” dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime “Al kalemi” dedim. “Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.” Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? “Meret yine on dakika ileri gidiyor.” diye tamire kalkışmaz mı?
Kaç doktor değiştirdim. “Korkacak bir şey yok” diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. “Geçer mi?” diye sordukça, “bilinmez” diyorlar. “Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.” Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul… Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı?
Doktor: “Zamanı unut, alakadar olma” diyor. “Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.” İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?
Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı… bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir.
Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.
Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.
Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş… Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur?
Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktağı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven’in 8’inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel’e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvemet’ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo’yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?… Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi.
Nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi’ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan… Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco… Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak… İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.
Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur.
Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri’den, Dede Efendi’den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı türkçesi konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte:
Sanma ki saat çalar
Bil başına tokmak vurur
diye bizi azarlamaktadır.
Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm.
Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavend, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere…
Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi.
Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş.
Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri… Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler?
Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi… Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik… tak… tik… tak… İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak… tiktak… Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse…
Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü:
“Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?” dedi.
Hem de nasıl… Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.
Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır… Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum.
Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde…
Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız.
Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde… Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. “On ikiye bir var” diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru… Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt… Saat 11.59’ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocağa bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an’ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın “tık” diye atıvermesi ile oluyor…
An an’ı kovalıyor, an’lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba Perşembeyi, Perşembe Cumayı sürüklüyor. Kasım, Aralık oldu, Aralık Ocak, Ocak Şubat olacak. Şubat da Mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz… Ah şu vapur bir dursa… İyisi, geri geri gitse… Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı Perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa… Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi…
Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.
Vapur, Kızkulesi açıklarında… İşte Salacağa yaklaşıyoruz… Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği… Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy iskelesi.
Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, “a gelmişiz” diye şaşakalmak…
Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor…
Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55’ten 12’ye kadar- dikkatle takibediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehire dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada.
Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktağına vererek. Zamanın, dolayısıyle yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.
Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktağında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini…
Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri… hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim.
Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz.
Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte… Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan halaç temposunda… Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tiktakları ile dolu.
“İşte” diyorum… Bir dakika geçti… İki dakika geçti geçti, üç dakika… dört, beş, altı… bir çeyrek…
Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:
Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak.
Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz… Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi:
Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir:
Sonra kafama tokmak vurur gibi:
“Dan, dan, dan, dan, dan, dan.”
Onun ilk “dan”ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak… Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk… guguk… guguk…
Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.
Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha… bir çeyrek:
Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygusundan kurtulacağım.
Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim.
İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.
Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim.
İznimin son günü idi. Saat 12’ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12’ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum.
Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım.
Doktor, “Ölmedin” diyor. “Ölsen bunları yazabilir misin?” Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim.
Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.
27 Ekim 1953

On İkiye Bir Var, Haldun TanerOn İkiye Bir Var, Haldun Taner
Çağatay ZEREN, bir alıntı ekledi.
18 Ağu 2017

Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi.
Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık:
“Üçü yirmi geçiyor” diyivermişim.
Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı:
“Peki ama nasıl bildin?”
“Bilmem” dedim. “Dilimin ucuna geliverdi işte.”
Rahmetli halam:
“Tesadüf a canım” dedi. “Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.”
Öbürküler de:
“Evet” dediler. “Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.”
İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım.
Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım:
“Bire beş var. Bire beş var” diye sayıklıyordum.
Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat “dan” diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defaki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok… Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi… Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna… Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. “Lamı cimi yok, tozutuyorum” dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.
İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu.
Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.
Hiç unutmam, rapor: “Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahade edildi” diye başlıyordu.
Bana kalırsa, ben bunu soyaçekme ile izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.
Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik tak’ları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik tak’ları noktaladı. İçimdeki pandülün tik tak’ları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok.
İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zaptedip kendisine sindirmiş. Şimdi ben, o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım.
Bu durumda bana:
“Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?” diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü… İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim.
Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır.
Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen “sen tozutuyorsun dostum” demiştir.
Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi?
Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydoss…
O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden… Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra… Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse.
Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki… Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten onbeş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.
Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. “7.11” dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime “Al kalemi” dedim. “Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.” Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? “Meret yine on dakika ileri gidiyor.” diye tamire kalkışmaz mı?
Kaç doktor değiştirdim. “Korkacak bir şey yok” diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. “Geçer mi?” diye sordukça, “bilinmez” diyorlar. “Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.” Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul… Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı?
Doktor: “Zamanı unut, alakadar olma” diyor. “Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.” İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?
Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı… bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir.
Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.
Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.
Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş… Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur?
Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktağı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven’in 8’inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel’e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvemet’ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo’yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?… Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi.
Nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi’ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan… Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco… Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak… İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.
Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur.
Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri’den, Dede Efendi’den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı türkçesi konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte:
Sanma ki saat çalar
Bil başına tokmak vurur
diye bizi azarlamaktadır.
Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm.
Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavend, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere…
Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi.
Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş.
Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri… Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler?
Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi… Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik… tak… tik… tak… İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak… tiktak… Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse…
Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü:
“Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?” dedi.
Hem de nasıl… Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.
Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır… Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum.
Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde…
Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız.
Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde… Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. “On ikiye bir var” diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru… Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt… Saat 11.59’ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocağa bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an’ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın “tık” diye atıvermesi ile oluyor…
An an’ı kovalıyor, an’lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba Perşembeyi, Perşembe Cumayı sürüklüyor. Kasım, Aralık oldu, Aralık Ocak, Ocak Şubat olacak. Şubat da Mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz… Ah şu vapur bir dursa… İyisi, geri geri gitse… Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı Perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa… Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi…
Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.
Vapur, Kızkulesi açıklarında… İşte Salacağa yaklaşıyoruz… Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği… Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy iskelesi.
Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, “a gelmişiz” diye şaşakalmak…
Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor…
Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55’ten 12’ye kadar- dikkatle takibediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehire dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada.
Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktağına vererek. Zamanın, dolayısıyle yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.
Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktağında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini…
Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri… hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim.
Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz.
Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte… Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan halaç temposunda… Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tiktakları ile dolu.
“İşte” diyorum… Bir dakika geçti… İki dakika geçti geçti, üç dakika… dört, beş, altı… bir çeyrek…
Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:
Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak.
Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz… Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi:
Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir:
Sonra kafama tokmak vurur gibi:
“Dan, dan, dan, dan, dan, dan.”
Onun ilk “dan”ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak… Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk… guguk… guguk…
Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.
Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha… bir çeyrek:
Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygusundan kurtulacağım.
Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim.
İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.
Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim.
İznimin son günü idi. Saat 12’ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12’ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum.
Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım.
Doktor, “Ölmedin” diyor. “Ölsen bunları yazabilir misin?” Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim.
Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.

On İkiye Bir Var, Haldun TanerOn İkiye Bir Var, Haldun Taner