Samet D, Bir Yusuf Masalı'ı inceledi.
23 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

" şairin 15 yıllık suskunluğunun ardından ne
içerdiği büyük merakla beklenen; kimilerinin "beklemeye değdi"; kimilerinin
"umduğumu bulamadım" şeklindeki yorumları ile karşılanan eseridir. Halbuki kitap;
ismi ile, cismi ile "şiirimle yüzyüze gelenler dünya ile olan ilgilerinde yeni bir açılım,
gerekirse bir rahatsızlığı fark etmeliydiler"İsmet Özel'in
rahatsızlık yaratmak için ortaya koyduğu bir eleştiridir. Şair, bu eleştiriyi, “kendine
mahsus bir düşünce biçimi” olarak nitelediği şiir ve masalı birleştirerek yapar ve
böylece, “büyük ölçüde mesnevi formuna yakın” bir eser yazar. Böylelikle, “Yeni Türk
şiirinde yapılmamış bir şeyi” yapmış ve farklı olma arzusunu da sergilemiş olur.
Kitapta, masalsı unsurlar ve felsefî ilkeler paralelinde yürüyen eleştiri; 21. yüzyıl
insanını özüne dönme, varlığını ve hürriyetini, yok etme değil; birlikte bayındır olma
yolunda harcama, dünyayı yaşanılır kılma gibi amaçlara odaklanmış durumdadır.
Böylelikle, Bir Yusuf Masalı, şairin düşünce dünyası, hayatı algılayış biçimiyle ilgili
önemli ipuçları da barındıran bir eser haline gelmiş olur.
Eser, sonu itibariyle bir bitmemişlik hissi uyandırır. Şair, bu yarım bırakılmışlık
hissini metnin artı tarafı sayar. Çünkü o, okuyucunun kendi masalı ile Yusuf’un masalı
arasında kıyaslamalar yapmasını, hatta masalı kendince yeniden yazmasını istemiş,
okura “ben buraya kadar geldim, gerisi sana ait” diyerek, onu kendi masalının etken
öznesi olmaya çağırmıştır."

Ahmet Şefik VEFA, Şartlı Tahliye'yi inceledi.
 05 May 17:18 · Kitabı okudu · 346 günde · Beğendi · 10/10 puan

AHMET ŞEFİK VEFA, SIDDIK ERTAŞ’IN ŞARTLI TAHLİYE ŞİİR KİTABINA DEĞİNDİ

Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür.

Günümüzün önemli şairlerinden Sıddık Ertaş’ın, dördüncü şiir kitabı Şartlı Tahliye, geçtiğimiz günlerde İstanbul BirNokta etiketiyle yayımlandı. Sıddık Ertaş, yazdığı şiirlerden çok daha fazla insan yetiştirip dünyaya eklemeyi başaran ender şairlerden biridir. Peygamber Efendimiz, kıyametin yaklaşmasına değin insanların fidan dikmesini emretmişti; Ertaş da kendi fidanlarını dikiyor: insanı… O, böyle bir yolla sesleniyor Allah’a. Bu gidişatını, tıpkı yola ilk çıktığında duyduğu heyecan ile daha çok haykırarak adımlarını sıklaştırıp yankısını, vücudumuzda bulunan ölü hücreleri dahi uyandıracak bir güçle, sağlamıştır Şartlı Tahliye kitabında.

Ertaş; yazı hayatında her zaman yazılmış olandan kaçıp daha önce yazılmamış olanı yakalamayı amaçlamıştır. Şair, “Daha önce yazılmış olan bir şeyi yazmanın ne anlamı var” düşüncesi ile yola çıkarak şiirlerinde daima yenilik ve anlam arayışına girmiştir; ama asla “vardım” demeden… Arayışı her zaman sürdü ve sürmeye devam ediyor. Şair, şiir ile herdem yeniler kendini.

Puşa adında şiiri onun yenilik arayışına verilebilecek iyi bir örnektir.

Varlığımın altı çizili mısralarısın / hayatımın katlanmış sayfaları

müfredat harici bir şiir yazdım sana / adını vermek istemeyen bir günahkarım

“Varlığımın altı çizili mısralarısın” veya “hayatımın katlanmış sayfaları” ifadelerinin ne denli “kendi” olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Şiir, müfredat harici bir şiir olarak ifade ediliyor. Aslında Sıddık Ertaş her zaman müfredat harici şiirler yazan biridir. Örneğin “şehzade” şiirinde bu güne kadar hiçbir şairin ele almadığı bir açıdan oldukça da etkili bir şekilde şehzadelerin katledilişini yine kendi özgün üslubuyla işlemeyi başarmıştır. Ya da “gel” şiirinde modern tıbbın insanı iyileştirmek iddiasına rağmen aslında ölümün güzelliğini insanlardan aldığını dile getirmesi oldukça ilginç bir yaklaşım. Şair, bu şiirinde bir taraftan ilkele dönüşü savunmaktayken öte yandan ilkel olanın aynı zamanda ilahi nizam gereği olduğunu da belirtmiş olmaktadır. Fakat şiirleri bütüncül olarak ele alındığında bu tavrın, şairin genel tavrı olmadığı rahatlıkla görülmektedir.

“hırsızlama yürürken” evlerin salonunda

atılan her adımla zehirlenir göğsümüz

şiir denen kadehin dudağımızda izi

çürümüş cennet gibi öylece kalakalır

“tenha” adlı şiirde muhtemelen genelde sanatçıların özelde ise şairlerin özel hayatlarının trajik olduğuna değinilmiş. “buz dağları devşirmek gibi soğuk tenlerden” mısrasındaki tensel yalnızlık aynı zamanda evlerin odasının ruhumuzun kabir odalarına dönüşmesinin verdiği ruhsal yalnızlık ile bütünleşmektedir. Doğrusunu isterseniz yine çoğu şairin değinmediği ya da değinemediği bir konu ele alınmış ve gayet örtülü bir şekilde işlemiştir. Her zaman dediği gibi “buzlu camın arkasında göstermek” onun en büyük başarısı olmuş: sadece bu şiirde değil, bütün şiirlerinde…

Şartlı Tahliye, çocuklukla ve çocukluğun en büyük imgeleri olan baba motifiyle yeniden yüzleşmenin hikayesi gibi. Anne, vefat etmiş olan abla, çocukluk dönemindeki hastalıklar, yoksulluklar kitabın ana omurgasını oluşturuyor. “tenimde babamın doku çalışmaları”, “babamın gözlerini ihlal eden urlardan / hız limitini aşarken öğrendim bunu”, “urganlarla karantinaya aldığı bedenimi / ahşap bir direğe teyellemişti babam” mısraları çocukluğunun baba imgesinden kalanların bir kısmı sadece.

Anne de şiirlerde oldukça yer tutuyor aslında. “çocukluk duvarlarım yıkılıyor üstüme / annem su terazisi düzeltiyor evimi / anneler evdir zaten bir de kömür ütüsü / düzeltiyor hayatın kırışığını” mısraları adeta babadan anneye sığınmanın mısraları… Kitap, bütünlüklü olarak okunduğunda genel anlamda anneye sığınma, ona duyulan minnettarlık, annenin kutsanması dikkatleri çeker. “her çocuk bir anneden almaktadır adını / bedeniyle beslenir rahminden başlayarak / orası tanrımızın eliyle dokunduğu / çamurdan gövdemizi dantelce dokuduğu” dizeleri tam olarak bunu gösteriyor. “ağır aksak başlamasaydım keşke hayata / beni rahminde unutsaydın anne” dizelerindeki ana rahmine dönüşü psikanalist bir perspektifle okumak yerine estetik bir unsur olarak okumayı tercih ederim.

sıddık ertaş ile ilgili görsel sonucu

Bireysel hikayesinin dışında toplumsal içerikli söylem de dikkati çeken bir başka boyut. Aslında Sıddık Ertaş’ın şiir yolculuğu bir bütün olarak ele alındığında bireysel olanla toplumsal olanın at başı gittiği rahatlıkla görülür. Üst okumada bireysellik öne çıkarken alt okumada toplumsal olanın çığlığını duymamak mümkün değildir. Bazen bunun tam tersini de yaptığı olmuyor değil. Ve politik olan ön plana çıkarılırken bireysel olan arka plana itiliyor. Bu tür şiirlerde asıl kastettiği ise her zaman arka plana itilen anlamdır. Dedik ya “buzlu camın arkasından gösterme”yi seviyor.

Buna en çarpıcı örnek “düşük” adlı şiiri. Sevdiği kadına sitem için yazıldığı alt okumayla anlaşılan şiirde üst okumada politik söylem hakim. Özellikle seksenli doksanlı yılların derin devletinin Doğu ve Güneydoğuda yaptığı devlet baskısının verdiği bunaltı ile sevdiği kadının verdiği bunaltı arasında bir benzerlik ilişkisi kurulmuş ve yakın olan söylenirken uzak olana mesaj verilmek hedeflenmiştir. Bu özel şiir dışında şairin genel tavrı, sevdiği kadına olan derin bağlılığını var oluşsal bir dil ile ele almaktır. “kan ter içinde dönüyordum bir aşka”, “biz yan yana uyuyan toprak ve su gibiydik”, “göz çukurlarımızdan bakıyorduk Allah’a”, “ sana üç tarafı özlemekle kaplı / bir yarımada olarak geldim / bir ana vatan” gibi mısralar bu tezimize örnek olarak sunulabilecek bir temsiliyete sahiptir.

Aile fertlerinin şiirlerinde yer alışına değinmişken onun, çocuklarını da hiçbir şiir kitabında unutmadığını söylemeden geçmek olmazdı. Kızı Berfin Sude Ertaş için yazdığı şiirlere bu kitabında da iki şiir eklemiş şair. Bu kitapla birlikte artık beklediği Anzer Ali de geldiğine göre bu kitaptaki Anzer Ali için yazılmış şiirlerin devamını sonraki kitaplarda görmeye devam edeceğiz demektir. Gelmesi beklenenin, hayata karşı alması gereken tavra dair baba tavsiyelerinden oluşan “beklenen” şiiri de aynı zamanda politik okumaya verdiği imkan açısından kayda değer.

Şair, dördüncü kitabına kadar geçen süreçte yaşadığı çağa sığmak yerine başkalarının derdi ile dertlenip sınırsız coğrafyalara ulaşmayı denemiştir hep. İnsanın, insan sıfatını kazanmasına sebep olacak bir öz varsa o öz “Başka bir insanın derdi ile dertlenmektir. Şair, benlik davasından kurtulup hayatı yaşanılabilir kılan ama kendi derdi ile boğulup ölen olmamıştır. Sıddık Ertaş’ın fikir dünyası Fethi Gemuhluoğlu, Nuri Pakdil ve Mürsel Sönmez’den önemli izler taşımaktadır.

Ertaş, Nuri Pakdil ve Fethi Gemuhluoğlu gibi büyüklerimizden aldığı ilhamla bu toprakların sesi olmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda “muhafazakar” adlı şiiri, Muhammed İkbal’ın “İnsan, ileriye gitmek için vardır” mısralarına yoğun bir çağrışım yapıyor. Şair, şiirlerinde lirik bir tarza mistik konuları işlerken; hem şiiri hem bulunduğu medeniyeti ileriye taşırken bağlı olduğu toprağa, hatta gübresine dahi yabancı gözle bakmamıştır. Çünkü geldiği çamurlu toprakları unutmaktan kaçınmıştır. Şair Sıddık Ertaş’ın hayatında Şiirlerinde sürekli savaş halinde olduğu benlik davası konu olmuştur. Vitrinde kalmak derdinde olanlara savaş açmıştır. Bir çapak gibi göze batanlara çapak olduklarını şiirsel bir dille de her zaman hatırlatmıştır.

İmgenin aç kalmasına müsaade etmeyen ve anlam darlığı yaşamayan biridir o. Acının yaşandığı coğrafyalarda ayaklarınızın bastığı toprağın altında aç kalan karıncanın karnının sancısını duyabilirsiniz onun dizelerinde. Ertaş’ın dozunda ve günümüz şiirinin imgelemi olarak örnek verebileceğim mısraları oldukça fazla. “cinayet” adlı şiirindeki şu dizeler buna bir örnek olarak sunulabilir.

Şiirle kefenlenmiş bir ölü gömüyorum

bir ölünün adıyla başlıyor kelimelerim



alnında tırnak izleri unutulmuş ölüler

hedef tahtasıdır şiirimde mısra düzenim gibi

yaşamın gücünü görmek için öldürür şairler

birer birer bütün sözcüklerini

sıddık ertaş şartlı tahliye ile ilgili görsel sonucu

Alışılagelenin dışında bir bakış açısıyla olgulara yaklaştığını söylemiştim. Tragedyadem şiirini okuduğumuzda çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz, okuduğumuz Hz Adem hikayesine ne denli çarpıcı bir bakış açısıyla yaklaştığını göstermektedir. Düşünsenize, dünyaya geliyorsunuz bir kıza aşık olamıyor ellerinden tutup heyecan yaşayamıyor ve onu rüyalarınıza dahi alamıyorsunuz. Terk edilmek, boşluğa düşmek ve başınızı dizinize koyup ağlayacak bir anne bulamıyorsunuz. Yüzünüze bakacak bir kardeşiniz yok, omzunda ağlayacağınız bir dostunuz da. Ama her şeyi ilk siz tadacaksınız; meyvenin lezzetini de zehrini de. Güneşin doğuşuna da batışına da anlam vermeye çalışacaksınız. Hz. Adem’in hikayesi bir yönüyle de bir trajedi olarak okunabiliyormuş demek ki… Buradaki tek sorun “Trajedi”nin bizim medeniyetimize ait olmaması olabilir ancak. Kendi medeniyetinin kavramlarını kullanmaktaki hassasiyet ile bu kullanımı örtüştüremedim. Her ne kadar trajedi doğru bir şekilde yaratılış ile ilgili bir yerde yani doğru olarak kullanılmış olsa da…

Sıddık Ertaş, ‘Tragedyadem’ şiiri ile bir ilke imza atmıştır bence. Yepyeni bir bakış açısı sunmayı başarabilmek herkese nasip olmuyor. Hz. Adem’in çocuklunu ve tatmadığı gençlik duygularını şiirin tematiğine işleyip yaşanmamış duyguların yaratacağı yalnızlığı etkili bir şekilde ele alabilmiştir.

Son olarak kitapta resim sanatının imkanlarından da yararlandığını belirtmiş olalım. Özgün şiirler özgün resimlerle sunulmuş. Bu kitapla Sıddık Ertaş, edebiyatımızdaki yerini daha da berkitmiştir.

Kaynak: Bir Nokta dergisi 186 Temmuz sayısından alınmıştır.

Ahmet Şefik Vefa

Kübra A., Charlotte Bronte'nin Gizli Günlükleri'ni inceledi.
 19 Nis 00:59 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

GÖZDÜR DÜNYAYI GEZEN AMA GÖNÜL BİRİNEN OLUR.

Bu inceleme 1 sene önce yazıldı. Bu kitap, Rüzgar Gibi Geçti ve Jane Eyre benim için çok kıymetli eserler. Bu sene biraz daha eski kitaplarımı gözden geçirmek istediğim bir sene olsa da, yenilere de uzanıyor elbet bu ellerim. Aşkın, ayakta kalmanın, hayatta kalmanın kitabıdır bu. Bay Nicholls'lara gelsin.

Çok severek, karşılaştığım ve satın aldığım için çok şanslı hissederek, çoğu zaman da burnumun direği sızlaya sızlaya ve buruk bir mutlulukla okuduğum bir kitaptı. Buruktu çünkü yaşanan acılar kurgu değil gerçekti. Charlotte Bronte, ünlü klasiklerden Jane Eyre'ın yazarı. Kısa denebilecek bir ömre, çok güzel anılar biriktirmiş, bizlere de güzel kitaplar bırakmış bir İngiliz. Onun hayatını araştıran, günlüklerini okuyan Syrie James bunları derleyip romanlaştırmış ve bizlere bu mükemmel kitabı yazmış.

1800'lü yıllarda ne çok insan hastalıklardan ölmüş! Kalp hissetmeyi bırakmaz. İnsan acıya da alışmıyor. Okuduğum her ölümle yapma be, gitme be, sen bari ölme yahu derken kıvırıştım. Elim yüzüm üzüntüden buruştu. Ah... Derin bir iç çekmeden ne yazılabilir ki?

Kitap, Charlotte Bronte'nin Gizlik Günlükleri adından anlaşılacağı üzere, onun hayatını ve hayatındakileri anlatıyor. Uğultulu Tepeler'in yazarı Emily Bronte, Agnes Grey'in yazarı Anne Bronte, Charlotte Bronte'nin kız kardeşleri. Bir de erkek kardeşleri Branwell var. Birbirlerini çok seven ve uyum içinde yaşayan kız kardeşler uzun bir süre erkek kardeşlerinin bazı tercihlerinden çok sıkıntı yaşasalar da bu sıkıntı anlarında birbirlerine destek olarak yazma kararı almış ve tarihe adlarını zarifçe yazdırmışlar. Şehre uzak yemyeşil bir köyde papaz babaları ile mütevazı bir hayat yaşamışlar. Ama meselenin ne yokluk ne uzaklık olduğunun birer canlı kanıtı olmak ister gibi hayatları boyunca okumuş, diller öğrenmiş ve başlarını dik tutmuşlar. Küçükken ölen iki kız kardeşleri de yaşasalardı onlar gibi yaşayışlarıyla saygı uyandıracak kızlar olurdu, buna eminim.

Köyde gönderilecek bir okul olmadığı için babaları onları birkaç yatılı okula göndermiş. Bu okullarda bazen öyle kötü karakterli öğretmenleri vardı ki okuduklarımla vicdanıma cam kırıkları battı. Ve onların olanlar karşısında çocuk yüreklerinin aldığı asil tavır beni inanılmaz şaşırttı. Düşünmeden edemedim, bu çocuklar neden bu kadar olgun?

Çocukluktan beri hep hikayeler uyduran, kendi krallıklarını kuran, bunları kendilerine özgü yazılarla hatıralaştıran bu yazarlar, yazarlığın öyle pat diye olmadığını, uzun bir zamanın antrenmanıyla bu ünvanın hak edildiğinin birer örneği olmuşlar.

Bu yoldaşlardan Emily Bronte hem hırçın, hem ağır, hem olgun, hem katı ama kesinlikle iyi bir yol arkadaşı imiş. Katı mizacı bazen kalp kırsa da yerinde kurduğu bazı olgun cümleler onun aynı zamanda ne kadar asil de bir insan olduğunu göstermiş. Jane Eyre yazıldığında o kadar büyük bir başarıya ulaşmış ki Charlotte Bronte mütevazı mizacıyla kardeşleri üzülmesin diye sevincini bastırmaya çalışmış. Fakat Uğultulu Tepeler ve Agnes Grey'in bu kadar başarılı olmaması gerçeği karşısında Emily de Anne de kendilerine üzülmek yerine kardeşlerine sevinmeyi seçmişler.

Hastalıklar... Ne zor hayatlar yaşanmış. İnsan düşünmeden edemiyor, hayat yaşam denen şey başladığından beri hep zormuş. Değişen, bir şeyler kolaylaşırken başka şeylerin zorlaşması olmuş. Şu an birçok insan yalnızlığın pençesinde kıvranırken o zamanlarda da pek yalnızlık yokmuş. Kalabalık aileler, büyük YUVAlar varmış. Belki yemek az, ama kalpler sıcakmış. Şimdi en kötü makarna yer, aç kalmaz insan ama soğuk algınlığından ölen neredeyse yoktur. Ah diyorum neyi nasıl aktaracağımı bilemeden. İstiyorum ki bu kitap daha fazla okunsun. Ama yaşanan her olay öyle etkileyiciydi ki sürprizbozan verme endişesiyle sadece kıyıya kıyıya vuruyorum. Biri beni denize atabilir mi?

Ölümler o kadar çokmuş ki. Ordan burdan açan çiçekler gibiymiş. Ama kötü kokan, çirkin çiçekler. Bu ölümlerle, bazen yaşanan büyük mutluluklarla, kendimi bu tecrübeleri edinmiş biri gibi hissettim. Kitap okumanın en büyük artısı da bu zaten. Sıyrıksız tecrübe sahibi oluyoruz.

Gelelim aşka, biraz da güzel kokan çiçekler açsın. Şöyle her taraf yemyeşil, toz pembe çiçekler dört bir yanda, ruhumuz ince bir heyecanla uçalım değil mi? Charlotte'a öyle bir aşk geliyor ki bu süprizi bozsam mı bozmasam mı bilemedim :) Ama aşk üzerine biraz konuşabilir miyim: Aşık oldunuz diyelim. Bunun bir ömür boyu sürecek bir birlikteliğe dönüşmesi için neler yaparsınız? Karşınızdaki insanı bedeninden sıyırıp, ruhuyla ne kadar değerlendirirsiniz? Aşk sadece bir duygu işi değil, aynı zamanda bir karar işidir. Bir umuda tutunup, sonu meçhul bir bekleyişi kaçımız göze alabiliriz? Kaçımız bu kadar mangal yürekliyiz? Malum insanlar vazgeçmeye o kadar meyilli ki aşklar da birçok arkadaşlık gibi zamana hapsedilerek yalan olmuş gidiyor. Gerçekten ''aşkım'' sözcüğünü derin bir saygı ve sevgiyle kullanan kaç kişi var? Vefasız insanlar neden aşktan bu kadar kolay bahsediyorlar? Neden bu sözcüğü sokağa düşürüyorlar? Kaçımız Bay Nicholls gibi olabiliriz? Okuyun da adam görün. Böyle birinin gerçek olması, böyle bir sevmenin yaşanmış olması hayatta iyi insanların olduğuna inancımı bir kez daha artırıyor ve inanıyorum güzel günler gelecek. Bay Nicholls'ın derin aşkı beni o kadar etkiledi ki şu şiir aklıma geldi:

''Bekliyorum, yıllar geçti aradan
Herkes geldi, geçti, gitti buradan
Sensiz geçen tüm günlerim sıradan
Ve beklemek güzel şey, beklenen sen olunca''

Vay be... Ekmek Teknesi diye bir dizi vardı bilirsiniz, orada Herodot Cevdet'in anlattıklarıyla aşka gelen bir karakter vardı ''Alllllllahh'' derdi :) Şu an derin bir Allllllah çekesim geldi :)

Çok güze bir kitaptı, Jane Eyre'ı okuduktan sonra mutlaka ama mutlaka bu kitabı da okumalısınız. Sevgiyle kalın.

Sır
Karart Dünyanı Bu Gece Kararta Bildiğin Kadar...Söndür Bütün Işıkları...En Hüzünlü,En Efkarlı Bir Taksim Dinletisi Aç Kendine...


Boşalt Zihnin'de Olanları...Bu Gece Hiçlik Diyarında'sın ...O Diyarın İçindeki Tek Varlık Sen Olacaksın...Ama Varlığının,Var Olup Olmadığını Bile Anlamayacaksın...

Ne Geçmiş Hataların Vardır Aklında Nede Gelecek Kaygın...Ne Anne Sevgisi Var Yüreğinde Ne Baba Korumasının seni Güvende Hissettirmesi...
Ne Kardeş Nede Bir Evlat Sevgisi Olacak Kalbinde...

"Senin İçin Ölürüm" Diyen Sevgilin Dahi Olmayacak Yanında...Nede Onun Aşkından Bir Kırıntı...


Bir Başına Yalnızsın...

Kapkaranlık Bir Mekanda'sın...Etraf da Hiç Bir Şey Yok...

Aldığın Nefes'ten Başka Çıkan Ses Yok...Kendi Nefesin Bile Tüylerini Diken Diken Ediyor...Korkuyorsun...Öyle Bir Korku Ki Bu Bütün Vücudun Kabararak Tepki Veriyor...

Göğsünün Tam Ortasın'da Bir Sıkıntı Var...Adeta Ruhunu Kaplamış Boğuluyor Gibi Nefes Alacak Halin Yok....Kalbin ; O Korkuyla Öyle Hızlı Atıyor Ki,Bayılacak Hale Geliyorsun...

Kendi Bedenini Bile Görecek Durumda Değilsin...

Görmediğin Ve Kendi Nefesinden Başka Ses Duymadığın İçin En Ufak Bir Sese Yahut Nokta Kadar Işığa Umutla Hızla Koşacak Durumdasın...


Ama Nafile Bir Umut...Beyhude Bir Bekleyiş....Devam Eden Korkularınla Ve Nefesinin Sesiyle Baş Başasın...


Nerede Olduğunu Ve Seni Oraya Kimin Getirdiğini Bilmiyorsun...Sana neler Yapılacak Haberin Bile Yok...


En Çok Ürkütücü Olan Ve Seni Delirtecek Duruma Getiren Tek Şey Var...O Bekleyişin Uzunca Bir Zaman Devam Etmesi...

Aklını Yitirecek Gibi Olacaksın Ama Buda Mümkün Olmayacak...

Bu Durumdan Kurtulmak Ve Bir Şeylerin Olmasını İstediğin İçin,Heyecanlı,Korkulu Ve Titreyen Sesinle Ses Vereceksin O Zifiri Ve Ürkütücü karanlığa Doğru..."NERDEYİM BEN"

Karanlığa Doğru Söylediğin Bu söz Bile Hiçliğe Doğru Yankılanarak Gidecek,Ve Sanki Kendi Sesin Bile Sana Yabancıymış Gibi Duyacaksın... Senin Sesin Değilmiş,Senden Başka Birisinin Sesiymiş Gibi Duyacaksın Kendi Sesini...


Hiçliğin İçin Kaybolmayacak Bu Ses...Sürekli Yankılanacak...
Duydukça Duyacaksın...

Keşke Hiç Ses Çıkartmadan Bekleseydim Diyeceksin...Kendi Sesin Bu Kez Seni Korkutmaya Ve Delirtmeye Başlayacak....

Bütün Duyguların Ortaya Çıkıp,Sinirden Ve Öfkeden Bağıracaksın Bu Kez....Seni Çıldırtan Kendi Sesine.

"YETEEER"....

Bu Sözünü'de Duymaya Başlayacaksın....Gittikçe Yankılanacak,Ve Sen Yine Kendi Sesini Tanımayacaksın...Ve Yine Bir Başkası Daha Var Zannedeceksin...

Karanlığın İçinde Bir Tek Senin Söylediğin Bu İki Söz Birbirine Karışarak Sürekli Yankılanacak Ve Durmadan Sürekli Bu Sözcükleri Duyacaksın...

Öfkeni Ve Sinirlerini Bir Anda Boşaltmış Olmanın Verdiği Hisle Güçsüzlüğünün,Acizliğinin Ve Çaresizliğinin Farkına Varacaksın...

Ağlayama Başlayacaksın...Boynunu Bükeceksin,Gözlerinden Yaşlar Süzülecek Ama O Karanlığın İçinde Göz Yaşlarını Bile Göremeyeceksin...

Ve Bir Hiç Olduğunu Kabullenmeden,O Karanlığın İçinde Göremediğin Bedenini Bu Durumdan Kurtarmanın Yollarını Aramaya Başlayacaksın Bu Kez...


Tüm Acizliğinle Ve Çaresizliğinle,Düğüm Düğüm Olmuş Boğazınla,Göremediğin Göz Yaşlarınla Ve Titreyen Sesinle Bu Kez Daha Orta Karar Bir Tonlamayla Tekrar Sesleneceksin Karanlık Olan Hiçlik Diyarına...

"YARDIM EDİN NOLUR"


Kimseler Cevap Vermeyecek...Ve Hiçliğe Doğru Bir Söz Daha Yankılanarak Karışmış Olacak....

Kalbinden Konuşacaksın Bu Defa "Keşke Hiç Konuşmasaydım,Dilim Lal Olsaydı" Diyeceksin...Ve Düşünmeye Başlayacaksın...

Kendi Kendine Telkinler Vererek Rahatlamaya Çalışacaksın...."Neden "Ve "Niçin" Gibi Sorular Sorup Cevaplar Bulmaya Çalışacaksın...

Hiç Ummadığın Bir Anda,Kalbine Bir His Gelecek Ve Sürekli Yankılanan Kendi Sesini Dinleyeceksin...

Söylediğin Sözlerden Birine Kulak Vereceksin..."Nerdeyim Ben"...

Bu Sözünü Öyle Bir Duyacaksın ki Bu Sefer,Ne Korkuların Olacak Nede Endişelerin...

Bu Sözünün İdrakine Ve Manasına Varacaksın...Adeta Şok Olmuşcasına,
Anlamaya Başlayacaksın...

Bu Kez Kendi Sesine Kulak Kabartacak'sın...Ve Onu Öyle Bir Dinleyeceksin Ki,Sanki Bütün Kapıları Açan Bir Anahtar Gibi Gelecek Sana....

Ve İlahi Bir Düşünce İle Dolacak Aklın...İşte Ozaman Kendini,Kendi Sözcüklerinle Görmeye Başlayacaksın...

"Nerdeyim Ben" : Varmı'yım Yokmu'yum Bilmiyorum...
"Nerdeyim Ben" : Bu Kadar'mı Benlik Ve Nefsimin Kölesi Oldum ?
"Nerdeyim Ben" : Hiçliğin İçinde,Ne Zaman Var Nede Mekan,Yokluğun İçinde Varlığımın Ne Manası Var?...O Halde Ne Ben Varım Nede Mekan Var...

Bir Hiç Olduğunun Farkına Varmışsındır Artık...Seni Var Eden Şeyin Bir Beden Ve Cismi Can Olmadığını Anlamışsındır...


Yokluğun İçinde Var Olmak Bedeni Bir Durum Değildir...Düşünceleridir İnsanı İnsan Yapan Ve Onu Bir Bedene Sahip Kılan...

Var Olmanın Sırrına Ermişsin'dir Artık...Kendini Hiç Olmadığın Kadar İnkar Etmeye Başlarsın...Bunun İdrakine Varmanın Verdiği Huzur Ve Mutluluk Seni Öyle Bir Hale Sokar ki,Adeta Fıçılar Dolusu Şarap İçmiş Gibi Zil Zurna Sarhoş Misali Ayak ta Duramayacak Hale Gelirsin...

Öyle Bir Huzurdur ki Bu,Önceleri Seni korkutan Sesin Artık Sana Huzur Veren Hoş Bir Tınıya Dönüşür...Sanki Ney Taksimi Yada Bir Şiir Gibi...


"Nerdeyim Ben"

Ne Evim Var Ne Yurdum
Yahut Bir Beden Ruhum

"Nerdeyim Ben"

Hiçliğin İçinde Yok Olan
Hiçlikten Korkan Bir Hiç

"Nerdeyim Ben"

Karanlıklar İçinde Karanlık
Bedensiz Düşünen Yaratık


Ne Düşüncelerine Nede Yüreğine Engel Olamazsın Artık...Varlığın Sırrına Ermenin Verdiği Huzuru Yakalamışsın'dır Bir Kere...Hiç Olmanın Ne Demek Olduğunu Ve Nasıl Bir Şey Olduğunu Biliyorsun Artık...

Bu Haller İçinde Dalıp Gitmişken...Kendi Sesinden Bir Sözünü Daha Duyarsın...

"Yeteeer"

Bu Öfke Ve Hırs İle Söylenmiş Söz Sana'mı Aitti Diye Düşünmeye Başlayacaksın...

Utanma Ve Mahcubiyet Duygusu Kaplayacak Bu Kez Yüreğini...Henüz İdrakine Ve Sırrına Ermişken Var Olmanın,Lezzetini Tatmışken Hiçliğin Utandıracaktır Bu Defa Seni Kendi Sesin...

Ve Bir Sır Kapısının Daha Kilidini Açman İçin Seni Düşüncelere Salacaktır...
Türlü Türlü Hallere Gireceksin...Biran Kendine Olmadık Sözlerle Kızacaksın,Sonra İlk Gelen His Yine Yüreğin de Parlayacak Ve Hayretle
Hiç Olmadığın Kadar Kendini Konuşmaya Ve Anlamaya Çalışacaksın...

Ve O Yankılanan Sözünü Her Duyduğunda Kendin Cevap Vereceksin...
Her Duyman da Verdiğin Cevap,Seni Sana Anlatacaktır...

"Yeteeer" : Bunca İsyana Bunca Öfkeye

"Yeteeer" : Neye Ve Kimedir Bu Büyüklüğün

"Yeteeer" : Var Olduğuna Aldandığım Cism-i Canıma,Tefekkürün Bu Denli Güzel Olduğunun Farkına Varamadığıma...


Açılmıştır Zihninde Bir Sır Kapısı Daha...Seni İsyana Ve Öfkeye Sürükleyenin Ardındaki Seni Görmüşsündür Artık...

Kendi Sesinin,Sana,Kendine Gelmen Gerektiğini,Haykırdığını Duyuyorsun...
Senden Öte Bir Sen Daha Var Sanki İçinde...Tanımadığın Ve İlk Defa Duyduğun Bir Sen...

Anlamaya Başlarsın İlk Seslendiğinde,Kendi Sesini Neden Tanıyamadığını...
İdrak Etmeye Başladıkça Yine Hüzünlenirsin....Ve Göremediğin Göz Yaşlarını Bu Kez İçinden Çıkıp Sana Seslenene Akıtırsın...

İçindeki sen'e Ağlarsın...

Onu Nasıl Bu Kadar Susturmuş,Nasıl Bunaltmış Olduğunu İdrak Edersin...
İlk Defa Onun Dile Gelip Konuştuğunu Duyduğun İçin,Buruk Bir Mutluluk Hissedersin Kendinde...

Hiçliğin İçinde Yankılanan Bu Sözünü Her Duyman Sana Pişmanlığını,Nasıl Onu Duyamadığının Üzüntüsünü Yaşatır...Ve Tüm Hiçliğinle Af Dilersin Ondan...
Her Duyduğunda Af Dilersin...


Bu Pişmanlık Ve Üzüntülü Hal İçinde Af Dilerken,Son Bir Ses Daha Duyarsın...O Karanlığın İçinde Durmadan Yankılanan...Kendi Sesin'dir Bu...

Artık Tanımaya Başladın Kendini...Kendini Tanıdıkça Sesinide Tanımaya Başladın...Kendini Tanıdıkça Sırrın Manasına Vardın...

O Sırların Lezzetini Aldıkça,Ufkun Hiç Durmandan Açıldı...Öyle Açıldı ki,O KapKaranlık Ve Sonsuzluk İçinde Bir Bütün Oldu...

Huzurun Ve Mutluluğun Sonsuzluğuna Ulaştın...Böylesi Bir Huzur O Karanlık Ve Sonsuzluk İçinde Öyle Genişledi Ve Öyle Genişledi ki HiçBir Şey Göremesen'de Her Bir Yana Dolduğunu Hissettin...


Artık Seni Var Edenin Tefekkür Olduğu Sırrına Erdin...
Senden Öte,Hiç Tanımadığın Bir Sen Daha Var Olduğu Sırrına Erdin...
Geriye Son Bir Sır Kaldı...

Şimdi Onu Anlamaya Çalışacaksın...Tüm Hiçliğinle Ve Senden Öte ,Sen Olanla Dinleyeceksin ; Karanlığın Ve Sonsuzluğun İçinde Yankılanan O Sözü..

"Yardım Edin Nolur" ....

Bu Sözü İlk Söylediğinde ki Hislerin Gelecek Aklına...Çaresizliğin Ve Umutsuzluğun Gelecek...
O Sonsuz Yokluğun Ve Hiçliğin İçinde Var Olmaya Çalıştığın Anlar Gelecek Aklına...

Bu Defa Üzülmeyeceksin...Hüzünlenmeyeceksin Bile...Mutlu Olacaksın...

Hatta Öyle Mutlu Olacaksın ki,O Sonsuz Karanlığın İçinde Durmadan Yankılanan Bu Sözünü Her Duyduğunda,Şiirsel Bir Cevap Vereceksin Ona..
O Engin Ve Açılmış Olan Ufkunla...

"Yardım Edin Nolur"

Kaldım Karanlıklar İçinde
Seslendim Sonsuzluğa Hiçliğe


"Yardım Edin Nolur"

Mana Yükledim Ete Kemiğe
Meğer Var Olmamış Bedene


"Yardım Edin Nolur"

Daldım Tefekkürden Tefekküre
Erdim Nihayet Sırrına Gizine


O Genişleyen Ve Huzurla Dolan Ufkun,Bu Sözünde Manasını Çözmüştür Çoktan..

Ve Geriye Birşey Kalmamıştır Artık...O Sonsuz Karanlıkta Yankılanan Üç Ses Ve Üç Sözden Başka...

Ve O Son Söze Cevap Vereceksin....

Son Sırrıda İfşa Ederek,Tüm Gücünle,Avazın Çıktığı Kadar Feryat Edeceksin...

Bu Defa Bütün Sözlerin Biranda Susacak Ve Enson Söylediğin Söz Sonsuzluğa Karanlığa Doğru Hiç Durmadan Çoğalarak Yankılanmaya Başlayacak...








"ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH".....


Yokluk'da Varlığını Bulduğum


"ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"......


Ben Ne Varım Nede Yokum


"ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH".....



Karanlıklar İçinde Yolunu Bulduğum



"ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH"....."ALLAAAAAH".....




----------------------------------------------------------------------------------------------------
Dökülür Gönlünden Duyulmamış Şiirler...Duyan Yürekler Haşyetle Titreyerek Dehşete Düşer...


Cennet Zından Olur Cemalin Görmeyince
Kevser-i Tadan Zehir Sanır,İsmin Lezzetini İçince
Cehennem Bile Acır'da Teselli Verir Bana
Kalbimdeki Ateş-i Aşkın Görünce



Nihayet Gelmiştir Sonunda Beklenen Sultan-ı Mugan...Sahibi Mülk-ü Cihan...Hiçliği Ve Sonsuzluğu Yaratan...Gelmiştir Artık Lá Mekan
Lá Zaman...


Hiçlik Delirmiştir Artık...Sonsuz Karanlık Bile Secdeye Kapanmıştır...Yokluk Ne Yapacağını Şaşırmıştır...

Dayanamamıştır Bu Hale Hiç Birşey...

Bu Hali Kaldırabilecek Gücü Yarattığı Bir Tek Kişiye Vermiştir...
Sana...

Ne Bir Cismi Nede Bir Bedeni Olmayan Bir Tek Sana...

Şimdi Açıldı 3. Kapının Sır Kilidi....Anlaşıldı Yardım İstemenin Ne Olduğu...
Kimden Dilendiğin...

Ve Hiç Ummadığın Bir Anda,Bir Ses İşiteceksin...

Kulağının Hemen Yanında Nefesli Bir Ses Fısıldayacak Sana Sessizce...


" UYAN !!! "


Ve Uyanacaksın Uykundan...Artık Bedenini Görüyorsun...Yatağındasın...
Belki Eşin Var Yanında Belkide Yalnızsın...

Ama Uyanmışsın'dır Artık...Belki Rahmini Bir Rüyadan,Belki'de Yalan Dünya'nın Gaflet Uykusundan....

Karanlık Ve Sonsuzluğun İçinden Çıkmışsındır Artık...Ama Buna Sevinemiyorsun,Çünkü Daha Yeni Farketmiştin Birşeyleri...
Yeni Yeni İdrak Etmiştin Varlığı Ve Hiçliği...

Açılmıştır Rahmet Gözün....Artık Cümle Cihana Rahmet Gözüyle Bakabiliyorsun...

Ezel-i İlah-i Olan Aşk-ı İlahi yi Rahmet Gözünle Görüp Tefekkürünle Anlamaya Başlamışsındır...Hakikat Sırrına Ermişliğin Verdiği Lezzet
Damağında Kalmıştır Adeta...

Ama Uyandın Artık...Hem O Diyardan,Hemde Bu Dünyada...

Daha Yeni Bulmuştun Anlaşılamaz Rabbine Olan Gerçek Aşkı...Bu Kadar Çabukmu Gidecekti?

Bu Yeni Halin Dünyaya Artık Nasıl Uyum Sağlaya Bilirdi...

Zaman Şimdi Yanma Zamanıdır...Oranın Sana Kattıklarıyla Dünyada Avare Avare Gezip Tefekkür Zamanıdır...Yüreğindeki Acı İle Suskunluğa Bürünme Zamanıdır...


Gördüğün Her İnsana Onu Sorma Zamanıdır...Yan,Yana Bildiğin Kadar...
Ağla Ağlaya Bildiğin Kadar...

Ömrün Vefa Ettiği Sürece Yan...Bir Sonra ki Buluşmaya Kadar...Yan.


Emrah Yıldırım
@MenDehliZeman

Açıklama : Okuduğunuz Bu Yazı Bir Hayal İle Yazılmamıştır...Tamamı Ve Söylenmemiş Olan Kısımlarıyla Yaşanmıştır...Bunu Yaşayan Kimdir Diye Sorulmaması Özür Dileyerek Rica Olunur...

Dikkat Edilmesi Ve Üzerinde Durulması Gereken Husus;Kişiyi Bu Hallere İten Ve Yaşadıklarında En Büyük Etken Olan Tefekkürdür...

Sabahları İşe Veya Okula Giderken,Akıp Giden Hayatı Ve İnsanları Sürekli İzleyerek Tefekkürlere Dalmasının Sonucunda Gitmiştir Hiçlik Diyarına...

Tefekkür İle Bu Halin İçine Girmiştir Bu Kişi...Hayatın Her Alanına,Yolda Rastladığı Bir İnsan Yahut Tabiat Ve Nebatata Tefekkür İle Bakmasının Sonunda Olmuştur Tüm Bunlar...Ve İlahi Aşkı Bulmuştur...

Amaç : Bu Sitede Yazılmasının Amacı,Genele Açık Hitap İmkanı Olmasındandır...

Çok Beğeni Alma Yada İlgi Görmesi İçin Değil ; Hakikatin Arayışında Olan, Derun-i Bir Sırra Ermek İsteyen,Derin Düşünen İnsanlara Ulaşılması İçin Yazılmıştır...


Son Söz :

O Karanlığı,Sessizliği Ve Sonsuzluğu Kelimelerle Belki Tam İfade Edilmemiş Olabilir...

Hissetmek İçin 1 Dakika Gözlerinizi Kapatın Ve Okuduklarınızı Düşünün...

Belki Bunun Biraz da Olsa Hissetmeniz Açısından Yardımı Olur...


Allah'a Emanet Olun...Geceniz Tefekkür İle Huzurlu Olsun...

Saygılarımla.

Kasdeder :
Bağda gülden bahseden yanağını kasdeder.
Serviden söz açanlar endamını kasdeder.
Dilbere vasıl olmak dar-ı dünyadan murad.
Aşık aşkın derdi ile dermanını kasdeder.

Bu fani dünya için değmez kuru kavgaya.
Ecel ki bu dünyanın ziyanını kasdeder.
Yıldızlardan yücedir gözyaşı eşiğinde.
Bu bulutlar ahımın dumanını kasdeder.

Ey Avni beyti bozma bahsi ağyar eyleyip,
Şiir o ki sadece cananını kasdeder.
Bu fani dünya için değmez kuru kavgaya,
Ecel ki bu dünyanın ziyanını kasdeder.

Gözümden akan yaş mıdır kan mıdır?
Lebun yadına lal-u mercan mıdır?
Gönülde ne var ise faş etti göz.
Seni sevdiğim yar pinhan mıdır?

Gözüm ile derya nice bahseder.
Gözüm gibi ol gevher efşan mıdır?
Gönül ızdırap ile oldu helak.
Gelin görün ol afeti can mıdır.
Demiş Avni’ye ben cefa etmezem.
Ona cevreden yoksa devran mıdır?

Avnî (Fatih Sultan Mehmed)



Kasd: Niyet. Tasavvur. İsteyerek. Niyet ederek.
Dilber: (Farsça) Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber.
Vâsıl: Ulaşan, erişen, kavuşan. Hakka vâsıl olan.
Dâr: Yer, mekân, konak.
Murad: İstenerek, ümid ederek beklenen. Arzu edilen şey. Gâye. Maksad. Emel.
Ziyan: (Farsça) Zarar, ziyan, kayıp, hasar.
Eşik: Çukur yer (“Gözyaşı eşiğinde”)
Ağyar: Başkaları, yabancılar, eller
Lebun: Sütlü hayvan. Sütü bol olan hayvan.
Yâd: Gönül, hatır. Anma. Hatırda tutma. Zikretme. Hatır, gönül.
Lal: Kırmızı. Al renk. Dudak. Kırmızı ve kıymetli bir süs taşı.
Mercan: Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde (Canlı) .
Faş: Meydana çıkmış. Yayılmış. Anlaşılmış olan.
Pinhan: Gizli, saklı, hafi, mahfi, mestur, müstetir.
Gevher: Elmas, cevher, mücevher. İnci. Bir şeyin künhü ve esası. Hakikat. Özü.
Efşan: Dağıtan, saçan, serpen.
Afet: Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. Mc: Son derece güzel.
Cefa: Eziyet. Sıkıntı. Zulüm.
Cevir (cevr) : 1.Cefa, eziyet, sıkıntı, üzüntü. Zulüm. 2.Tas: Tarikat adamının ruhen ilerlemesine mâni olan şey.
Devran: Devir, felek, zaman, deveran, dünya.

Meryem Yılmaz, bir alıntı ekledi.
08 Mar 21:14 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

"İnsan beklemeye katlanmak için şiir yazmaz mı zaten diye soruyorlar. Haklılar. Bekleyen ile beklenen arasındaki mesafenin kelime cinsinden hesabıdır şiir.."

İç Bir Şey, Ayşegül Genç (Sayfa 21 - İz Yayıncılık)İç Bir Şey, Ayşegül Genç (Sayfa 21 - İz Yayıncılık)
Gökçe, bir alıntı ekledi.
04 Mar 16:20 · Kitabı okudu · İnceledi

Keşke şiir yazabilseydim dedirten cümleler
İnsan beklemeye katlanmak için şiir yazmaz mı zaten diye soruyorlar. Haklılar. Bekleyen ile beklenen arasındaki mesafenin kelime cinsinden hesabıdır şiir. Keşke beklemeyi katlanır hâle getirecek başka bir şey bilseydim. Daha az acı veren bir yolu olsaydı beklemenin. Ama tek bildiğim şey bu.

İç Bir Şey, Ayşegül Genç (Sayfa 21)İç Bir Şey, Ayşegül Genç (Sayfa 21)
Süm, Güzelin Yararlısı - Seçme Denemeler'i inceledi.
02 Mar 21:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

"Özlenen, beklenen sanatçı çeşidine "düşünce"ye saygı beslenmesini öğrenmeden kavuşabileceğimizi hiç sanmıyorum." Memet Fuat'ı ilk kez okudum. Kitap yazarın denemelerinden oluşuyor. Bir çoğumuz denemeyi Montaigne'den biliriz. Ancak Memet Fuat ile Montaigne'nin yazdığı denemeler farklı. Montaigne kişisel deneme yazarken, Memet Fuat düşünsel denemeden ayrılmamıştır. Denemeler "şiir nedir, günümüzdeki şiir anlayışı nedir, şiiri anlamlı kılan nedir.." gibi şiir ve sanat üzerine yazılmış. Konusunu bilseydim almaktan çekineceğim bir kitap olurdu, neyseki bilmeden aldım ve kitabın güzelliğine vardım. Memet Fuat öyle güzel anlatmış ki 2-3 sayfada, bana bile sevdirdi öyle konuları. Kendini fikrini en güzel şekilde gerekçeleriyle sunduğu gibi, kimseye sataşmadan ve kavga havası sezilmeden de karşı düşünceyi çürütmüş. Ciddi anlamda zevk alarak okuduğum bir kitap oldu. Zaten yazarın dili çok güzel. Sanki karşınızda oturuyor da size bir şeyler anlatıyor. Kitabı okuduğum süre boyunca Memet Fuat benimle beraberdi. Sizinde bu deneyimi yaşamanızı öneririm.

Naat’a Naat

(Şiirin Hikayesi:

Geçen sene Eylül'ün sonlarına doğru hayatını yitiren! merhum Mustafa Necati Bursalı'nın ardından kaleme almaya çalıştığımız bir şiir çalışması...
Ortadaki; dördüncü dörtlük, merhumun Allah Rasulü için yazmış olduğu "Efendim" isimli naatten alınmıştır...

Bugün (bu gece) tamamlanmış olması da bir tevafuk...
Yaklaşık 24 saat kadar sonra Hz. Peygamber'in doğumunun sene-i devriyesi; Mevlid Kandili...
Bu vesile ile Kandili'nizi tebrik ederken, doğanlardan olmayı da ümid ediyoruz...
Muhabbetle...)

Aşkın heyecanından titreyen sesi ile,
Zamanın ötesine muhacirler seslenir.
Ayrılığın koynunda vuslat hevesi ile,
Bir yalnızlık içinde ne şiirler süslenir.

Damla damla dökülür, el-ayak çekilince,
Gözlerden de habersiz, her gece kanlı yaşlar.
Kalem, kendinden geçer; ağlar, hıçkırır hece,
Duyulur satırlardan, çaresiz yalvarışlar.

Azaba azap olan öksüz ve yetim bu ses,
Gönlünden yaralanmış birinin azabıdır.
Evvelce bir zamandan haberi olan herkes,
Bilirler ki; bu ancak ruhun ızdırabıdır.

Şu Necati hakirin derdi başından aşkın
Dayanamaz hasretin şiddetine Efendim
Seni bilmeyen kişi şu büyülü dünyanın
Niye katlanır bilmem zahmetine Efendim

Bir edip edâsiyle dökülünce mısralar,
Zerrenin hasretiyle, kuruyan dudaklardan;
Kapanır binlerce yıl öncesiyle aralar,
Ve beklenen belirir kan-revan şafaklardan.

Kasvet yüklü bulutlar ufuklardan kaçışır,
Savrulur rüzgarıyla bin asırlık sancılar.
Yangın yerinde telaş, ateş suyla yarışır,
Yükselir canevinden duman duman acılar.

Gümüşten şamdanlarda, arşa asılır kandil,
Bir nur baştan ayağa bütün varlığı bürür.
Yok bir yokun halini haber veriyorken dil,
Ruh, öyle koşar adım aşkın arşına yürür.

Ankara, Şubat 2010