• Yanındaki adam mutlaka kardeşindir
    İstanbul öyle ağırbaşlı bir kent değildir
    Aşktın sen gidişinden bildim seni
    Neye yarar sağduyuyu aşmazsa şiir
  • “Bu dünya soğuk.
    Rüzgâr genelde ters yöne eser.
    Limon ağaçları kurur.
    Bahaneler hep hazır.
    Güzel günler çabuk geçer.
    İçimiz hep bir hoşça kal ülkesi..”
  • Ankara Kalesi'nde//

    Ankara Kalesi'nde bir eski çalar saat
    bilmem kaçı vuruyordu. .

    Yavuz Bülent Bakiler'in o mısrası beni tuttu Ankara Kalesi'ne götürdü bugün.

    Ankara'yı kalesinden seyrettim.

    Kaleye yaslanmış yorgun, ihtiyar ve hasta evlerin çatılarındaki solgun kiremitlere baktım. Bozkırın ortasında bir şehir! Dağlara gömülmüş evler. .

    Yenileme çalışmaları onlara kadar uzanmış. . Ama kimisi öyle duruyor. Yılların suretlerine vurduğu kamçı izleri ile. . Dökülmüş duvarları, bacalarından akmış isleri, solmuş boyaları ile. . Orada bir leğen asılı. Rengi mavi. Orada bir kız balkona çıktı. Cevval, diri, taze. Orada çamaşırları serilmiş eski zamanların. . ( kurutulsun diye mi?) Orada çocuklar patlak futbol topu ile maç yapıyorlar. Orada diğer çocuklar saklambaç oynuyorlar. Orada bir çocuk evinin penceresinde, alnını demirlere yaslamış sokağı seyrediyor. Orada kadınlar kucaklarında bebekleri ile geçiyorlar. . (üstleri başları perişan) Orada birkaçı bağrışıyor. . Orada başka kadınlar çanta örüyor, boncuk işliyor. . Orada adamlar bıkkın . . Orada bakkaliyelerde plastik top, cips, gofret satılıyor. . Orada televizyon antenleri iptidai dikenleri ile uzanıyor. .

    Ötede kibirli, mağrur, yüksek boylu apartmanlar, onlara hep yukarıdan bakıyor. .

    Burada Behçet Necatigil giriyor devreye. Ve evler. . evler. . Hep evler. . Evler üstüne yazılmış bütün şiirler. .

    Ziyaretçileri ağırlayan hoteller, kafeler, onlara hediyelik eşya satan birtakım dükkanların yanı başında sımsıcak bir hayat yaşanıyor Ankara'nın kalbinde. Kırk yıl, elli yıl, yüz yıl öncesi gibi. .

    Bir kedi orada önümden gelip geçiyor.

    İstanbul'a aşığım. Gözümde İstanbul tütüyor sevgili okuyucu. O yüzden Altındağ'a, Ulus'a kaçıyorum. . Bir parça tarih, birazcık mazi, eski zaman düşlerine. .

    Ankara Kalesi'nde bir eski çalar saat
    bilmem kaçı vuruyordu.

    Cebeci'de nefes nefese soluyan tren beni al götür, sımsıcak bir Anadolu türküsüne.

    Burada ''evlerinin önü mersin'' çalıyor. Tam burada. Şükriye Tutkun söylüyor, muazzam içli,derin, tesirli bir ses. .

    Ankara Kalesi'nin tepesinde ellerimi açıp gökyüzüne bakıyorum. Çünkü o eski, ağır taşlarının üstüne biri ''göğe bakma durağı'' yazmış. Eğik, bükük, heyecanlı harfler. . Şiir sokak'ta diyor. Ne güzel bir anımsatma!

    Göğe Bakma Durağı'nı okuyacak en güzel yerdeyim Ankara'da. Ankara Kalesi'ndeyim.

    Göğe bakıyorum. Burada Turgut Uyar koşup geliyor. Göğe bakalım sevgilim.

    Gökyüzünde beyaz bulutlar, açık mavi fonda. Gökyüzünde dipsiz sonsuzluk. Gökyüzünde müthiş davet!

    Başım dönüyor. Ankara Kalesi'nde başım dönüyor. Uçurumun kenarındayım. Burada Ömer Lütfi Mete geliyor yanıma.

    Uçurumun kenarındayım Hızır / Ulu dilber kalesinin burcunda.

    Burada sen geliyorsun Usta. Fethi Paşa'da karanlığa ve boğaza karşı bu şiiri okuyuşun geliyor. Bir hatıra olup takılıyor yüreğime.

    Gülce'yi okuyacak en güzel yerdeyim Ankara'da. Ankara Kalesi'ndeyim. Rüzgar esiyor.

    Bir gamzelik rüzgâr yetecek / Ha itti beni, ha itecek . . usta. .

    Ankara Kalesi'nde; Başım döner, beynim bulanır . .

    Ankara Kalesi'nde fanilik bir tortu gibi çörekleniyor içimde. Yapayalnızım. Yalnızlığı yudum yudum içiyorum. Yudum yudum.

    Ankara Kalesi'nde bir eski çalar saat
    bilmem kaçı vuruyordu.

    Oturdum, Samiha Ayverdi'nin ''Yaşayan Ölü'' kitabını okuyorum. Satır satır okuyorum. Bu bir meydan okuma. Bu hem yaşama, hem ölüme bir meydan okuma.

    Burada Leyla, Seniye ve Ayşe akıp geçiyor. Bir şiir gibi, bir nehir gibi akıp gidiyor.

    Dün Ruh Adam'ı okumuştum. Prenses Leyla nerde şimdi, ya oradaki Ayşe? Güntülü, Aydolu, Nurkan?

    Her şey o kadar hızlı ve çabuk geçiyor ki. .

    Bütün kız isimleri birbirine karışıyor. Bütün aşklarım. . Hülya, hayal, hatıra hepsi birbirine giriyor.

    Saniyeler gözlerimde birer can/ Her saniyede bir can veriyorum, usta. .

    Ankara Kalesi'nde bütün bir hayatım kayıp gidiyor. Yer neresi, gök neresi, yıldız ne, ay ne?

    Aşk ne?

    ''Yaşayan Ölü'' kitabını iade etmeyecek olsam tutup oraya yazardım usta. Boş bulduğum her sayfasına.

    Ankara Kalesi'nde bir eski çalar saat, geçti artık diyor, geçti.

    Artık ne aşk, ne hayal, ne hatıra.

    Bir gölge atlıyor aşağıya.

    Burada biraz Kafka, biraz Stefan Zweig..

    Karanlık.

    7, Mayıs 2014 - feylesof
  • *Su; çöl olursa bir gün, kıyamet kurtuluşu olur göğün!

    Güney yarım küresinde hayal dünyamızın
    Sen, ben ve oldukça tropikal bir masal…
    Burada tam da bu yaşam kesitinde ömrümün
    Kim bilir afrodizyak etkili bir akşamın pencere seyrinde belki
    Sırtında çuval çuval kederle önümden geçiyorsun
    İlk kez böyle bir gerçeklikle karşılaşıyor gözlerim benim
    Öylesine mert, alın teri âlemlere bedel, öyle mahzun…

    -Nereden öğrenirim emekçinin tarihçesini? 
    -Her emekçinin avuç içinde muhakkak yazılıdır zaten…

    Hani o anadan doğma halde leğene oturtularak
    Kafasına tas vurula vurula yıkanan çocuklardandın
    Sonra malum o elektrik yoksunluğunda
    Odanın hâkim köşesine konuşlanan mumun sonsuz yalazında
    Ta İnkalardan beri söylenegelen efsanelerle uykuya dalardın
    Adıyla ancak atlaslardaki küçük bir paragrafta
    Ya da felaket haberlerinde rastlaştığım o hüzünkâr ülkende
    Ruhun günbegün nasır tutarken, sen ise öfkeyle büyüyordun
    Had bildirme merkezlerinde çalışmış
    Kel başa şimşir tarak uygulamalarının hepsine katılmış
    Feleğin kurduğu tüm çakralardan sıyrıksız geçmiştin
    Şimdilerde iyi niyetlerinin sömürüldüğü bir kahve fabrikasında
    Egosu gelişmiş ve de birleşmiş milletler için
    O burjuvazi hanım teyzeler mocha içebilsin diye kafelerde
    Avuç patlatıyordun tabir-i caizse
    Evde annen çorbanın altını yakmıştır çoktan, mesai bitiminde
    Ve sen pillerini defalarca dişlediğin o walkmanın ile
    Kulak tıkıyordun adeta çevrendeki olmazlara
    İlkokul öğretmeninin sınıftaki herkese dağıttığı
    Senin de dinlemekten hiç usanmadığın o kasette
    “Yalnızlık da bir ilişki çeşididir
    Kendinlesindir, dinlersin yeniden tanırsın belki seni
    Bazen koskoca kâinata sığamayacak ölçütteyken
    Zerre kadarsındır bazen de
    Birini özlemenin şiddetidir sanki tenine dokunan
    -ki seninle sevişmenin en can alıcı yanı nedir biliyor musun? 
    O sıra senin de orada bulunman…” diyordu şair
    Muhtemelen adam güçlükle bu satırları okurken
    Sesinin bir anda çatallaşmasını seviyordun
    Çünkü sen müthiş manalar yükleyebiliyordun susuşlara
    Peki Lalena, şiir ne menem bir şeydi? 
    Acıyı evrenselleştirmekten başka…

    Yüzünün estetik açıdan tüm o çirkinliğine rağmen
    Ne de güzeldi insanlığıma bıraktığın o onurlu fotoğraf
    Sevap haneme bir puan daha yazılırdı sana her bakışımda
    Gülüşümü dahi yadırgar olduğum şu ahir vakitlerde
    Burada bu yıkık dökük barakada, cam kenarına mevzilenmiş
    Kurşun yağmuru altındaki sokağımdan geçişini izlerken
    Dünyanın kaç bucak olduğunu anladım ben
    Senin saçının tek telinden, taa ayakucuna dek…
    Yürürken dalgındın, hep bir şeyleri ararcasınaydı adımların
    “Güneş yine nereye kaytardı? ” diyordun bazen mesela
    Oysa hemen yakınında, refakatindeydi gölgen
    Peru’da, sana daima muhalif olmayı aşılayan bu topraklarda
    İklimin hiç uymamıştı ki zihninde şekillenen coğrafyayla
    Sen kırmızı karların yağdığı bir ütopya hayal ediyordun
    Fakat kıyamet alameti sayılıyordu o hadise
    Bazı dinlerin görsel sanatlara hiçte açık olmayan kuralcılığında
    -ki bunca mezhep kavgasının tam da ortasında
    Siyah ile beyazın ateş hattında
    Griye öykünen haklı bir gurur mücadelesiydi seninki
    Derken işte o serseri mermi çekirdeği
    Gelip de saplanınca en sakındığın yere, yüreğine
    Bana dönerek şu dizeleri okudu son demlerindeki gözlerin
    Henüz düşmeden; 
    “Seni; ey haymatlos şair evet seni
    Göğsümdeki tuz oranı düşük yaraya davet ediyorum
    Bunda herhangi bir abeslik yok
    Oradan daha içerimde olamazsın farz ediyorum…”

    Sustum haliyle…
    Bu lal anlara tonlarca anlam vereceğini bile bile, sustum…

    Lalena söylesene, şiir ne menem bir şeydi? 
    Ben şuan sana; acının evrenselleştiği bu bambaşka şiirde
    Nefret beslediğin bütün o paslı sistem çarklarına
    Somun ekmeği yarıdan pay edemeyen bütün o insan türlerine
    Tıpkı o sürekli dinlediğin kasetteki gibi
    Dil(eğ) diğince küfretme şansı tanısam, kim ne diyebilir ki
    Buyur hadi kalem sende;

    -İyiyim ben, bir şeyim yok
    Kimsenin anlamayacağı o yaram dışında
    Öyle toplanmayın başıma, sızı bu nasılsa diner
    Bi' gidin aslınız kirden görünmüyor! 
    Tabii ya doğru, hep beni düşünerek hareket etmişsiniz
    Üzerime titremişsiniz asırlardır
    Olur mu, aksine hiç incitmek istememişsiniz
    Lan bi' gidin, yalanlarınız boyunuzu aşmış sizin!

    Hak etmiyorsunuz kötü kelamları bile
    Ananız avrat da olur size, menfaatiniz işlerse
    Yeter ki cukka dolsun, neyinize alın teri
    Ulan bi’ gidin, siktirin gidin
    Öyle çok sevmişim ki yeminlerinize aldanmayı
    Ne deseniz kanıyorum! 
    Olduğu gibi kan, önüm ardım…

    Lalena ah, susuyorum hâlâ cesedinin fotojenikliği karşısında
    Güney yarım küresinde hayal dünyamızın
    Yokluğun, ben ve şu tropikal aşk masalı…
    İnanır mısın o masalın son sayfasına
    Sen düşünce, kırmızı karlar yağdı!

    *Bir Peru Atasözü(Değil!)


    - Özgür Gümüşsoy
  • Hayatımı nasıl taramalıyım ki fiyakalı dursun?
    Kimse anlamasın bir İstanbul hatırası olduğunu.
    Yoksa taşralı bir küçük adam,
    Paris‘te şair olur ve ölür, ütülü bir mendil gibi unutulur.
  • Van a ilk geldiğimde tesadüfen, hiç sevmesem de kafeleri, bir tabela dikkatimi çekti. Eski püskü bir şeydi. Bir tahtaya yazılmış ESKİCİ diye. Şöyle bi çıktım merdivenden, karşımda eski,, annelerimizin kullandığı dikiş makinesi, Kemal Sunal ve Ayşen Guruda posterleri.
    Eski bir sandık, ve aniden geçen bir güvercin. Yukarı çıktıkça beliren Zeki Müren sesi ve eski radyoya oyulmuş eski bir televizyonun hoparlöründen.. Her tarafta çiçekler ağaçlar ve eski şeyler... Gramafon parçası bile vardı, ve karşıda bir beze işlenmiş ÖLÜ OZANLAR ŞİİR GECESI.. Sonra kendi dik gölgesi kambur bir adamın gülümseyişi. Kaval çalışı ve güvercinleri etrafına toplanışı.. ve onlara yaptığı eve KYK adını vermiş olması. İlk görüşte herşey hayal ürünü sanki. Sonra bir merhaba ve güzel sohbetler. Konuştukça ve şiir okudukça dünyaya değen, onu mana evresine getiren bir adam. Kendi yazdığı Dinazorella şiiri Ve sonra Her cumartesi şiir gecelerinde okunan şiirler, Burası kafe değil ESKİCİ diyen Mikail...

    Demem o ki her şehri güzel yapan bir Dost vardır. Hayatımda gördüğüm en derin insanlardan biriydi. Ve Dost bakışlı kardeş, arkadaş...
    Biz oraya ESKİCİ diyoruz. Boğulmuş şehrin, boğulmamış bir kaç yeri...
    Tavsiyedir. Van a gelip görmeden gitmeyin derim..
    Iyi akşamlar...