Ayşe Y., Fuji - Yama'yı inceledi.
 15 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

(Bu inceleme kitabın içeriğine dair bilgi içerir!)

FUJİYAMA'DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı "Fujiyama" adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen "Fujiyama", ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı "Sokrat’ı Anma Gecesi"dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep "Sokrat’ı Anma Gecesi" için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Ayşe Ablanın ölümünü zerre kadar umursamazlar. Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı yaşlı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan  eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Evet şiir seviyoruz fakat “Şiir seven adam kötü olur mu hiç?” derecesinde değil. Zira şiirler iç güzelleştirmek için bir yöntem olsa da bazı şeyler değişemez. İnsanlar mesela. Ama kitaplar değişebilir, her okuduğunda başka başka şeyler yaşatabilir.

bazı kadınlar makyajını ağlayarak temizler.
bazı kadınlar sol göğsünün altında mayın taşır beyler.
oraya ilk ayak basan adam, ayağını çekip gitmeye kalkışırsa eğer;
mayın patlar,
kadın dağılır,
adam ölür, kadının sol göğsünde.
sonra bir daha kim gelip giderse gitsin sol göğsün altındaki kente,
asla aynı etki yaşanmaz.
bir mayın bir defa patlar beyler,
bir kadın, gerçekten, bir defa sever.
bir şiir bir kez yazılır.
bir kitap bir kez okunur” gibi çürütülebilir bir tez değildir bu.
bir insan bir kez ölür, türündendir.
hatta düpedüz eşdeğerdir ikisi.
ve sevgilim, sana gelince:
bir gün uğrarsan sol göğsümün altındaki kente,
hüzünlü bir sesle:
“buralar eskiden hep benimdi” diyeceksin kendine.
***
mutluluğun bir sırrı var mı bilmem ama bir sınırı var elbet.
size uzatılan her el ve her yürek bir gün geri çekilecek.
her mutluluk ya yarım kalacak ya yavaşça eksilecek.
herkes en az bir kez terk edilecek.
ve ne yazık ki
her şarkı eskiyecek. -istisnalar hariç elbet-
her neyse.
biz kadınlar saç uçlarımızda hüzün taşırız beyler.
sanırız ki saçlarımızdaki kırıkları aldırırsak
sarılacak tüm kırıklarımız
sağlıklı saçlar hayatımızın alçısı olacak,
hayatımız daha fazla alçalmayacak.
yanılıyoruz aslında.
canımız cehhennem bizim.
ağlayarak söndürmeye devam edeceğiz
dişlerimizi sıkıp
bilmem kaç vedaya daha göğüs gereceğiz.
ama o ilk mayın, o ilk dağılış, parçalanış, unutulmayacak.
çünkü bir söküğü diktiğinizde, eskisi gibi görünmez.
ne zaman yaralansak, ilk yara izimizi anımsarız.
kaç kez terk edilirsek edilelim, ilk gidene ağlarız.
evren dolusu yükü omuzlayan biz, bir çocuk kadar da uysalız.
ama neden
sevdiğimiz adamlar, hiç okşamaz başımızı?
bir masal örtmezler üstümüze uyku öncesi,
neden
gerçek bir şefkatle sevmezler ki?
kadınlığımızı geçtim lakin,
içimizdeki küçük kız çocuğuna yazık değil mi?
evet;
her kadın bir parça şairdir
yalnızca doğru adam tarafından terk edilmesi gerekir
ama
yine de
şair olmak istediğimizi
kim söyledi ki?

Tuğba Karademir

Hilal, bir alıntı ekledi.
25 May 20:42 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi

Bir sarı çiçek bulmalı şimdi.Oturup başına bir türkü söylemeli :
‘’Ben bağrımı toprak sandım taş imiş / Meğer taşa tohum ekilmez imiş .‘’ 

Bir sarı çiçek olmalı şimdi.Başında türkü söyleyen adama dönüp bir şiir okumalı :
‘’Taş taş değildir bağrındır taş senin / Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin.’’
 
Adam çiçek kokmalı o an, çiçek türkü yakmalı.Adamın yüzü sararmalı mahcubiyetten,
Çiçeğin yüzü ağarmalı aşktan . Çiçek yüzünü adama dönmeli, adamın yüzü çiçeğe dönmeli. Adamla çiçek bir olmalı. Erimeli çiçek adam. Bir kalp kalmalı ondan geriye.
Yokladıkça Allah, kokladıkça ah diyen bir kalp…
 
‘’ Elif  lâm ra ‘’
İşte bütün hikaye …

Delilim Yok Kalbimden Başka, Serdar TuncerDelilim Yok Kalbimden Başka, Serdar Tuncer

Mustalem

Aktı kan, kan aktı meşhur meydana,
Bir sır damla damla döküldü elhak.
Kol düştü, baş uçtu, gövde bir yana,
Bir nida hatiften: Sana müstahak.

Bir kadeh sunarız, ezeli serin,
Bir yaygı ve kılıç senin kaderin,
Esrarımızı faş eden bir erin,
Sonu işte budur, buyurdu el-Hakk.

Darağacı; miraç, buse; inancı,
Ne bilsin zahire mahkum yabancı,
Görünmezi gören gönülde sancı,
Davalı Hüseyin, dava Ene’l-Hakk...

Ankara, Nisan 2011

http://www.dailymotion.com/...nys_music#from=embed

Ve hikayesi:

26 Mart Hüseyin bin Mansur Hallac Hazretleri'nin dünyayı terkinin yıldönümü; 26 Mart 922...
Yukarıdaki cümleyi yazmak zor oldu...
Zira "katledildi" ifadesini ne gönül ne de baş kulağım kabul etmiyor...
"Öldü"yü ise ruhum...
Onun ki büsbütün bir terkten başka bir şey değildi hakikat...
Her şeyi, kendini, "ben"ini dahi terk...

"Ben" mevzusu ile ilgili İblis ile bir konuşmasından bahsedilir bu arada Hallac'ın... Ve bir gönül ehlinin mana aleminde Allah ile konuşmasından; yine aynı mevzu fakat İblis yerine Firavun kıyası ile... Merak edenler bir şekilde ulaşabilir...

"Şiirimin hikayesi" kısmı için aşağıdaki şiir çalışmasının hikayesi noktasında; Hallac'ın yürüyüşünün yıldönümü vesilesi ile O'na dair bir kardeş ile biraz dertlenmenin ve zevklenmenin bir meyvesi olduğunu yazmak idi arzumuz yalnızca... Velakin bahis O olunca, olan kendiliğinden olmakta...

Ziyadesi ile konuşulmaya, anılmaya, yazılmaya değer bir Muhterem diyelim velhasıl...
Noktayı koymadan ve asıl şiirin asıl hikayesine geçmeden evvel Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) Efendimizin de bir sözünü aktarmış olalım: "Sırrın senin kanındır, onu akıtma..."

Evet!...

Üç noktanın peşisıra aşağıdaki videoda yer alan Hallac-ı Mansur anısına bir topluluğun seslendirdiği (hiç, yok'tan iyidir ismindeki) eserin sebep olduğu ilaveli hikayeyi kaydedelim.. Zira şiir çalışmasının okunması için gerekli olan zaman, eserin dinlenmesi için geçecek zamanın yanında pamuk misali... Hem O'ndan bahsetmekle "şiirin hikayesi" noktasında biraz daha detay vermiş olalım, hem de O'nun sohbeti ile muhabbete vesile... Asıl vesile elbet O ve mutlak gaye ise muhabbet sebebi ile yine O... Sonrası bana, sana, O'na kalmış...

Siz eseri dinlerken yahut dinlemek için videoyu harekete geçirirken biz de diyelim ki:

Evet Hallac-ı Mansur yahut Hüseyin b. Mansur ya da tam ismi ile Ebu Abdullah Hüseyin bin Mansur El Beyzavi el Hallac...

Tezkiratü'l Evliya (Feridüddin ATTAR) isimli eserde müellif Mansur'un hayatını, hallerini ve sözlerini yazmaya başlamadan evvel O'nu anarken: "Allah yolunda Allah'ın maktûlü, (Hakk'ın şehidi), tahkîk ormanının arslanı, saflar yaran, cesur, sıddîk ve dalgalı deryaya batmış olan Hüseyn b. Mansur Hallac'ın (ra) işi acaib bir iştir, kendisine has birtakım garib vakalar vardır. O hem gayet hararet ve iştiyak içinde idi. Hem de şiddetli firak alevleri içinde mest, kararsız ve hali perişan bir vaziyette idi. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi," der...

858 yılında İran'ın Beyza şehrinde, Tur Kasabası'nda doğan Hüseyin'in Dedesi mezdek inancına sahip olsa da babası müslümandır. Çocuk denecek yaşta Kuran'ı hıfzeden Hüseyin bin Mansur zamanla, bir İlahî hüküm neticesinde kendisini tasavvufi bir hayatın içinde bulur.

Gençlik yaşlarında evvela; Sehl bin Abdullah Tüsterî'nin, bir zaman sonra ise Amr bin Osman Mekkî'nin sohbetlerinde bulunur ve onların feyzinden, Allah'ın Onlar'a ihsan ettiği nûrdan, hikmetten ve Onlar'da tecelli eden sırlı güzelliklerden istifade eder. Zamanının büyüklerinden Ebû Ya'kub Akta', O'nu kızı ile evlendirir. Bir vakit sonra ise birtakım sebeplerden ötürü yolu Bağdat'a düşer ve Cüneyd-i Bağdadî'nin kapısına bendolur. İçinde yaşadığı hâle ve bazı meselelere dair sorduğu sorulara Bağdadî'den cevaplar alamadığı gibi bir de Cüneyd'den: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya (kana) boyaman galiba yakındır!" hitabı ile karşılaşan Hüseyin, Cüneyd-i Bağdadî'ye: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyadığım gün sen suret ehlinin kisvesini giyeceksin," der ve Bağdat'tan da ayrılır. Anlatılan o ki; Hallac'ın katline dair imamlar fetva verdiklerinde Cüneyd-i Bağdadî ehl-i tasavvufa has bir giysi içinde idi. Zamanın Abbasi Halifesi Muktedir: "Hüseyin bin Mansur hakkında verilen bu hüküm için Cüneyd'in hattı da gerek," diye emredince; emir üzerine Cüneyd, zahiri alimlerinin giyinme tarzı üzre giyindi ve: "Biz zahire hükmederiz, yani katl zahir hale göredir, fetva zahir üzredir. Ancak bâtını Hudâ bilir," dedi ve evvela Mansur'un daha sonra yönetimin kendisine söylediği işi yerine getirdi.

Seyyah velîlerden olan (ki hangi veli sefere biganedir ve hangi insan yolculuktan uzaktır) Hüseyin, pek çok ülkeye rıhlelerde, seyahatlerde bulunur. Hindistan'dan, Çin'e; Türkistan'dan Horasan'a kadar pek çok yerde gider ve ora ahalilerine "Ehl-i sünnet vel cemâ'at" inancını aşılar, tasavvufu anlatır. Anadolu'nun, Türklerin İslam'a ve tasavvufa meylinde Hüseyin bin Mansur'un da büyük bir etkisinin olduğu söylenir. Hakikat öyledir. Hali, söyledikleri, yaşadıkları sebebi ile gezdiği, gördüğü pek çok yerde kendisine ilgi duyan, O'nu seven kimseler peyda olur. Dört bir yandan mektuplar yazılır Hallac'a. Ve onlarca isim verilir. Çinliler Ebû Muin adını takarlar. Horasan ehli O'na Ebû Mihr diye hitap ederken, Fârisliler Ebû Abdullah Zâhid diye çağırırlar O'nu... Basra'da Muhbir, Huzîstan'da Hallâc-ı Esrâr diye nam salar. Ve Bağdat'ta O'na "Mustalem" ismi verilir... Yani, "kendinden büsbütün geçmiş, kendisinden tamamen kopmuş adam..."

İlâhi sırlardan bahseden Hüseyin'i sevip, kabul edenler olduğu gibi O'nu düşman belleyip, zındıklıkla itham ederek reddeden hasımları da olur. Öyle ki halkına anlattığı fakat halkının anlatılanlardan yana nasipsiz olduğu onlarca şehirden binlerce hakaret ile kovulur.

O'nun, zahir ehlince reddi; makbul oluşuna zarar vermez. Zira zamanında yaşamış büyükler, O'nun hali hususunda kabul bayraklarını dalgalandırırlar; devrin Allah dostlarından Ebû Abdullah bin Hafîf, Hüseyin için: "Hüseyn bin Mansur Rabbâni bir âlimdir," derken yine Hakk'ın yakınlarından Ebû Bekir Şıbli: "Hallac'la ben aynı meşrepteniz. Şu var ki bana deli, dediler ve kurtuldum. Onu ise aklı mahvetti..." buyurur. Her ne kadar Ebû Kasım Kuşeyrî'nin dışında kalan şeyhlerin ekserisi O'nu reddetmiş olsa da O'nun bâtını yani aslı Ehl-i Sünnetce makbul olarak görülür ve böylece iman edilir.

Hüseyin bin Mansur'un lakabı olan Hallac sıfatı ise zuhur eden bir olayın ardısıra verilir. Şöyle ki: Bir zaman pamukçuluk işi ile meşgul olan bir arkadaşının dükkanına uğrar. Ondan bir işinin hallini isteyerek bir yere gitmesini rica eder. Arkadaşı; işinin olduğunu, pamukların temizlenmesi gerektiğini söylese de, Hüseyin, pamukları temizleme işini halledeceğini belirterek adamı gönderir. Dükkan sahibi Hüseyin'in kendisine söylediği işi görüp tekrar dükkanına döndüğünde bir de görür ki pamuk yığınları bıraktığı gibi durmakta. Bunun üzerine: "Ya Hüseyn!... Bu ne iş, hani ben hallederim, demiştin..." der. O böyle der demez Hüseyin bin Mansur parmakları ile pamuk yığınına doğru bir işarette bulunur ve yığınla pamuk o anda harekete geçer. O'nu sihre nispet eden bir kısım "zavallı taife"yi tırnak içinde anarak, Hallac'ın Allah'ın izni ile gerçekleştirdiği bu kerameti ile pamuklarının işi yarayan kısımları bir yana; çekirdek ve çöplerinden ibaret kısmı ise başka bir yana dökülür. İşte bu hadiseden sonra Hüseyin; "pamuk atan" manasında Hallac adı ile anılmaya başlar.

Kendisine her mezhebin en zor hükmü ile hareket etmeyi esas kılan Hallac-ı Mansur'un insanın aklını hayrete, ruhunu ise muhabbete düşüren pek çok hikayesinden bir tanesi şu ki: Tasavvuf işine gönül verdiğinde evvela riyazet ile meşgul olur. Bu yüzden üzerinde yimri yıl boyunca yalnızca bir aba ile gezer ve o abayı hiç çıkarmaz. Günlerden bir gün boynunda bir akrebin olduğunu gören çevredekiler, akrebi öldürmek için harekete geçince Hallac-ı Mansur: "Durun, der. Elinizi ondan çekin. Zira o; oniki yıldan beri boynumuzda dolaşan bir ahbabımızdır..."

Yukarıdaki menkıbeyi biraz açmak noktasında: Evliyaullah bahsinde insanlardan olduğu gibi hayvanlardan da bir kısım leyhte ve aleyhte taraftarlar vardır. Hayvanlardan da bahtiyar olan bir kısım vardır ki; "Velîleri" bir takım özel işaret ve hallerinden dolayı tanır ve onlara hürmet gösterirler. Ademoğlu'nun çoğunun hüsran içinde kaldığını ve kalacağını ve sonunun da mahrumiyet olduğunu ve olacağını haber veren Rabbani hükümler gerçek olduğu gibi, bir kısım hayvanatın da cennete mesken tutacağı Rasuli bir hakikattir. Aklın teslim bayrağını çektiği noktada mevziyi vicdana ve kalbe bırakmak akıllı kişinin alametidir, diyelim ve üç noktayı yavaş yavaş koyalım. Herhalde şu okunan son satırlar, hadiseler, Hallac-ı Mansur için O'nun anısına sunulan eserin de sonunun gelmesi ile aşağı yukarı aynı zamana tekabül eder.

O'na dair bir başka hadise ise şudur ki: Anlatıldığına göre Hüseyin bin Mansur, malum söz ve uydurma birtakım suçlamalardan dolayı tutuklanarak zindana atılır. Zindanda mahpus olarak tutulan hür adam Hallac, zindan arkadaşlarının ve görevlilerin gözleri önünde her gece bin rekât namaz kılar. O'nun bu halini görenler sorar: "Ben Hakkım, dediğine göre bu namazı kim için kılıyorsun?..." Cevap verir: "Biz kadrimizi biliriz..."

Ve bir başkası (burası için sonu): Artık hükmün infaz gününün gelip çattığı o dem, Hüseyin bin Mansur zindandan çıkarılır ve onbinlerce insanın döküldüğü Bağdat'ın meydanına, kalabalığa yara yara ilerler. Bu esnada Bâbu't-Tâk'ı dolduran insanların, hepsinin gözlerinin içine bir bir bakarak davasını haykırır. Nihayet muallak taşı bildiği darağacına varır. O esnada kalabalıktan bir ses duyulur, bir sual: "Ya Hallac!... Aşk nedir?..." Hüseyin bin Mansur gözleri ötelerde seslenir: "Aşkın ne demek olduğunu bugün, yarın ve öbür gün göreceksin..." Rivayet o ki; Hallac'ı o gün öldürürler, ertesi gün ise ateşe verip yakarlar. Ve öbür günde külünü bir rüzgarlı bir anda havaya savururlar. Bu manzara "aşk işte budur..." demektir.

Ve evet... Yukarıda kaydettiğimiz bir kaç menkıbenin Hallac-ı Mansur denen deryadan bir damla olduğunu not düşerken bir de tavsiye de bulunalım: O'nu okuyun... Ve dinleyin: Sabah Türküleri/Hallac-ı Mansur...

Hayatı ve yaşadığı haller sebebi ile Hüseyin bin Mansur'a benzediği rivayet edilen bir mutasavvıfın sözleri sonun başlangıcı olsun: “Şu son devrin Mansur'u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembolü haline gelmiştir. Aşıklar her saat darağacına meyleder. Çünkü Mansur'u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır. Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır..."

Annesizlikten şair olmuş bir kadın Didem Madak.
Diyor ya hani:
Artık bütün üzgün oluşlarımın adı: Anne.

“Keşke ismim herkese
Sarı yağmurluğuyla koşan hayatı anlatsaydı.” Demişsin ya hani , emin ol hepimize anlatmak istediklerini anlattın.Rengarenk reçel kavanozlarını dizdik masamıza.

Henüz 13 yaşındayken annesi Füsun’u kaybeder Didem. Zor günleri ondan sonra başlar. Babası ikinci defa evlenince hepten içine kapanır. Şöyle der;
“Yaşasaydın, hayatının ortasına Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.”

Birgün Işıl’la annelerinden onlara bir şey kalmadığını düşünerek yakınırlar.( İşte o an hayatımıza Grapon Kağıtları gibi rengarenk, bir o kadar da yaralı bir kadın girer.) Teyzeleri onlara bir şiir defteri ve bir kaç dergi verir. İşte o andan sonra yeni bir şair doğar.

Uzun süre yokluk çeker. Bir bodrum katında yaşamaya başlar. Ve ilk şiirlerini orda yazar.
Orası için şöyle der: ‘Rutubete dayanıldığı sürece şiir yazmak için çok iyi yerler.’

Madak’ın aslında her şiiri yaşanmış bir anıdır.
Mesela annesi Füsun bir gün, geceleri onları uyutmayan arka bahçedeki mısır yapraklarının hışırtılarını engellemek için bıçakla hepsini yok eder.
Didem Madak da bu olayla ilgili de şu dizeleri yazar;
“Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
Diye başlayan bir çocuk romanında.”

Ve
Dediğin gibi;
’Şimdi mucizevi bir yerdeyim…’
Şimdi mucizevi bir yerdesin...

Li-3, Dost'u inceledi.
 24 May 00:36 · Kitabı okudu · 20 günde · Beğendi

Hemşehrim Vüs'at amcaya dair edebi kişilik analizi ve yorumlama;
DİLİM DÖNDÜĞÜNCE, AKLIMIN ERDİĞİNCE, YÜREĞİMİN ATTIĞINCA

Adını yıllardır duyuyorum ama okuma fırsatına anca nail olabildim. Kendim de naçizane çapımda öykü-deneme yazdığım için, Türk Edebiyatındaki öykücülerimizi araştırmaya koyuldum.

İbrahim (Sisifos) da dediği gibi dört atlıdan biri olan Vüs'at amcanın "Dost"u ilk sarıldığım kitaplardan oldu. Zira öykü yazmak roman yazmakla bir değildir veya şiir yazmakla.

Bu kitaptaki öyküleri çok hoş. Toplumsal gerçeklerden kesitler sunuyor. Daha çok kendi anılarından yola çıkmış hissi verdi bana. Ben de genelde çıkış noktası olarak geçmişte bir nokta seçerim. Yada olmayan bir zamanda bir nokta. O da benzer bir şekilde ilerlemiş diye düşünüyorum bu kitabında.

Çok basit gündelik olayları bile enfes bir ustalıkla işlemiş ve zihnimize zerk etmiş.
Nedense öykülerde bir ölüm kokusu var. Hayatına biraz baktığımda şunu gördüm; yazar genç yaşta doğum esnasında ilk eşini ve çocuğunu kaybetmiş. Bunun etkisi yadsınamaz sanırım.

Öykülerde küçük yerlerdeki silik tipler çok kullanılmış. Diğer öykücülere göre diyalogları çok sık ve etkili kullanmış.

Öyküler ilk başlarda daha tatlı ilerlerken, sonlara doğru çok sertleşiyor. Yani bazı öyküler var ki gerçekler şamar gibi yüzünüze iniyor.

Vüs'at amcanın, betimlemelerine hayranım."kırmızı araba. geldi, kapıda durdu. Bir adam indi. Yaşlı, kısa saçlı. .." gibi. Bazı yerler kopuk ama okurken zihnimizde birleşiyor aslında. Belki de onun büyüsü de bu.

Kitabı okuyacak dostlara keyifli okumalar dilerim.

Shakespeare.
https://youtu.be/6dAHmvumJzo

Tırnaklarımla çevirdiğim şiirin klibi ve seslendirilişi. Bir şiirin klibi ancak bu kadar sözleriyle uyumlu ve etkileyici olabilirdi. Ayrıca ah keşke şu adam gibi şiir okuyabilsem tanrım.

Sana bir şiir getiririm 
Sözler rüyamdan fışkırır
Dünya bölümlere ayrılır 
Birinde bir pazar sabahı 
Birinde bir gökyüzü 
Birinde sararmış yapraklar 
Birinde bir adam
Her şeye yeniden başlar