• Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
    Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük! Ey bu toprakta birer nâş-ı perişan bırakıp
    Yükselen, mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıpSanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var
    Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var! Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
    Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza! Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark'ın, tükürün!
    Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün! Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
    Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere! Tükürün Ehl-i Salîb'in o hayasız yüzüne!
    Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne! Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
    Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün! Hele İ'lanı zamanında şu mel'ul harbin,
    "Bize Efkar-ı umumumiyesi lazım Garb'ın"; Oda ALLAHI bırakmakla olur herzesini,
    Halka iman gibi telkin ile, dinin sesiniSusturan aptalın idrakine bol bol tükürün
    Yine hicran ile çılgınlıgın üstünde bu gün,Bana Vahdet gibi bir yar-ı musaid lazım
    Artık ey yolcu bırak, ben yanlız ağlayayım
    Mehmet Akif Ersoy


    https://www.instagram.com/...;igshid=wxkh0a79wjfi
  • ——————ZEVKLER VE RENKLER İÇERİR———————

    Tek tük dişe dokunur aforizmalar, edebi değerler yaratsa da vasatın altında bir şairdir. Şiirlerinde yoğun olarak kullanılan tekrarlamalar-ki yalnızca kelimeler de değil, benzetmeler hatta cümleler de- gına getirmiştir. Hatta bu tekrarlamaları aklına bir şey gelmediği için yaptığını bile düşündüm. Genel olarak bakıldığında, çok mu kötü, değil. Cahit Bey’in akıcı bir dili var fakat güçlü bir edebi dili olduğunu pek iddia edemeyeceğim.

    ——————ZEVKLER VE RENKLER İÇERİR———————

    Cahit Irgat, 1940 kuşağı toplumcu gerçekçi şairlerdendir.

    Cümleyi inceleyerek ilerleyelim.

    -1940 kuşağı nedir?
    Mehmet Kemal’in ‘’Acılı Kuşak’’ olarak nitelendirdiği ve 2.Dünya Savaşı sonrası oluşmuş bir edebiyat akımıdır. 1940 Kuşağı’nın genel olarak işlediği temalar, halkın yoksulluğu, emperyalizm, faşizm ve savaş karşıtlığıdır. Gülendam’a göre, 40 Kuşağı Nazım Hikmet’in etkisinden kurtulamadığı gibi devrimci olmadan sosyalist olmaya da çalışmıştır. Fakat hiçbiri Hikmet’i edebî bakımdan aşamamıştır.

    ‘’Bombalarla şehirler
    Kucak kucağa,
    Ölülerle toprak;
    Beni de alnımdan bir kurşun öptü.’’(Cahit Irgat)(1940 Kuşağı Şairi)

    -Toplumcu şiir nedir?
    Her ne kadar toplumcu gerçekçiler için toplumcu şiir tanımlaması kullanılsa da aralarında fark vardır. Her toplumcu gerçekçi bir toplumcudur fakat tam tersi değildir. Yani? Toplumcu şiirin içine sosyalisti de girer İslamcısı da milliyetçisi de.

    ‘’...
    Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
    Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
    Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
    Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
    Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
    O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
    Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
    Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
    ...’’(Sezai Karakoç)(İslamcı Şair)

    ‘’Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
    Köylü anlar manasını namazdaki duânın.
    Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur.
    Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın.
    Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!
    ...’’(Ziya Gökalp)(Milliyetçi Şair)

    -Toplumcu gerçekçi şiir nedir?
    Toplumcu gerçekçiler ise kaynağını Marksizm’den alır. Rus yazar Maksim Gorki’nin 1934’te ‘’Yazarlar Birliği Kongresi’nde’’ belirlediği ilkeler, bu akımı şekillendirmede etkili olmuştur. Peki neden ayrıca gerçekçi sıfatını almıştır? Bunun sebebi, sosyalist devrim ile Rus edebiyatında ortaya çıkan realizm(gerçekçilik) düşüncesi aşağıdaki sanatçılarla bizim edebiyatımıza yansımıştır.(Maddeci dünya görüşü ana etkendir, kanımca.) Türk şiirinde bu akımın ilk temsilcisi Nazım Hikmet’tir. Diğer isimler ise şunlardır: Ercüment Behzat, İlhami Bekir, Attila İlhan, Rıfat Ilgaz, Ahmed Arif... Sosyalist ve komünist yazarların yazıları başlıca ‘’Aydınlık’’ ve ‘’Kadro’’ dergilerinde çıkıyordu. Toplumcu gerçekçi şiir ayrıca şu isimlerle de anılır: ‘’söylevci şiir’’, ‘’ideolojik şiir’’, ‘’sosyalist şiir’’, ‘’marksist şiir’’, ‘’sosyal gerçekçi şiir’’.

    ‘’Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ,
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
    Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.’’
    ...
    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
    hainiyim, ben vatan hainiyim.
    ...’’(Nazım Hikmet)(Toplumcu gerçekçi şair)

    Diğer toplumcu gerçekçi şairlerinin aksine, Irgat, Nazım Hikmet’ten farklı bir şiir anlayışı benimsemiştir. Uzun, destansı, hikâyeci şiir anlayışını kullanmadı. Bu yüzden, Asım Bezirci’ye göre, Cahit Irgat Garip akımına daha yakındır.

    İlk şiirlerinde Orhan Veli etkisi bulunurken, sonrakilerde Amerikalı Walt Whitman’dan etkilenmiştir. Şiirlerinin ortak özelliği karamsarlıktır.

    -Orhan Veli’nin şiir anlayışı nedir?
    Orhan Veli, Garip akımına mensuptur. Şiiri ses, imaj, vezin ve kafiyeden kurtarma çabası güdülmüştür. Şiiri halk diliyle yazmak ve hecedeki monotonluğu kaldırmak amaçtır.

    ‘’Beni bu güzel havalar mahvetti,
    Böyle havada istifa ettim
    Evkaftaki memuriyetimden.
    Tütüne böyle havada alıştım,
    Böyle havada aşık oldum;
    Eve ekmekle tuz götürmeyi
    Böyle havalarda unuttum;
    Şiir yazma hastalığım
    Hep böyle havalarda nüksetti;
    Beni bu güzel havalar mahvetti.’’(Orhan Veli)(Garip Şairi)

    Kaynakça
    1-‘’Cahit IRGAT’ın Şiirlerinde Savaş Karşıtlığı’’, Ayşe ERTUŞ
    2-‘’Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Toplumcu Gerçekçi Şiirin Serüveni (1923-1950)’’, Yusuf AYDOĞDU

    Kitaptan bazı alıntılar:
    -Gölgem mi şu meydanda uzanmış yatan?

    -Süpürdüler gölgeni şehrin caddelerinden
    Ve akşamı çamur gibi fırlattılar peşinden.

    -Değil kardeşim, değil
    Gök mavi değil, dal yeşil değil.(C.S. Tarancı)

    -Ölüler, sorun yaşayanlara
    Niçin ayrı gömüldüğünüzü

    -Seni de seviyorum
    İpimi çeken cellat
    Biliyorum ekmeğin var
    Boynumdaki ilmikte

    -Bana çarptıkça anlar
    Yağmur yağmur olduğunu
    Rüzgâr, rüzgâr.

    -Davul aynı tokmak aynı yere vurmuş gibi
    Hep o çürük insan alnına
    Dünyanın doğuşundan bu yana
    Ağlayan ağlayana
  • Daha önce Hüseyin Nihat Atsız'ın Bozkurtlar ve Ruh Adam romanlarını okumuş ve oldukça sevmiştim. Ruh Adam kitabındaki şiirleri okuyunca Atsız'ın diğer şiirlerini de okumayı çok istemiştim. Kısmet bugüneymiş. Kitabımız Hüseyin Nihal Atsız'ın Yolların Sonu isimli şiir kitabı. Atsız'ın aşk şiirlerindeki coşkusu Türkçülük şiirlerinde bol miktarda var. Genel olarak şiirler aşk ve Türkçülük temalı. Üslup tabi ki sert. Atsız'dan bahsediyoruz neticede. Genel olarak severek okuduğum bir şiir kitabı oldu. Burada dikkatimi en çok çeken ve kitaptan önce okuma fırsatı bulduğum Topal Asker şiirinin hikayesine de değinmek lazım. Bu yazıyı yazarken Topal Asker şiirinin hikayesini bir kez daha okudum ve tüylerim diken diken oldu. Hikayesini okumadan şiiri okumayın. Daha doğrusu şiirleri okumadan varsa hikayelerini veya şairlerinin hayatlarını okuyun. İşte o zaman ister aşk şiiri olsun ister başka şiirler olsun okunan mısralar çok daha fazla mana kazanacaktır gönlünüzde. Hep derim bir şiir kitabındaki tek mısra ruhunuza dokunuyorsa o kitap okunmalıdır. İşte bu şiir, bu kitapta ruhuma dokunan ve hatta tüm Türkiye halklarının ruhuna dokunması gereken ve dahi dokunmayı geçtim yüzümüze bir şamar gibi inen bir şiir olacaktır. Tavsiye edebileceğim bir kitaptır. İyi okumalar.
    http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

    TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ

    Hikaye Alıntıdır
    1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
    Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
    Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
    Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
    Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
    Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
    Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
    Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
    Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
    Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
    Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
    İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
    İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
    Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
    İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
    Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
    Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
    Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
    Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
    Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
    Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
    Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
    Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
    -Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
    Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
    -Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
    Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
    Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
    Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
    Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
    Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
    Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
    Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
    Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
    Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
    Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
    Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
    Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
    Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
    Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
    Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirle cevap verir:

    TOPAL ASKER

    Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Bacağımla alay etme pek topla diye.
    Bir sorsana o topallık nerden hediye?
    Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz
    Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
    Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
    Siz salonda dans ederken bizler savaştık.
    Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
    Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
    Olan işler dimağını azıcık yorsun!
    Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
    Biliyorum baldırını o kadar nazla
    Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
    Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
    Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
    Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
    Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
    Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
    Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
    Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
    Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
    Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
    Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
    Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
    Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
    Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
    Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
    Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
    Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
    Gülme bana bakıp pek arsız arsız
    Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
    Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
    Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
    Ben cephede geberirken, geride vatan
    Aşkı ile bin belalı işe can atan
    Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
    Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
    Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
    Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
    Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
    Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
    Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
    Sizin için harp ederken yedim kurşunu.
    Onun için topal kaldı böyle bacağım,
    Onun için tütmez oldu artık ocağım.
    Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
    Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
    Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
    Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
    Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
    Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
    Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
    Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz! …
    Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
    Hakikatte fahişesin ey alçak kadın!
    Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
    Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
    Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
    Kinimizin şiddetiyle gebereceksin! ..
  • ‘’Okuryazar olmak ayrı şey okur olmak ayrı’’ sözleriyle sunuş kısmına başlayan Emin Özdemir, ‘’okuma’’, ‘’okur’’ gibi kavramları temelden açıklayan bir giriş yapıyor,
    sonrasında okumanın iletişimsel boyutları üzerinde duruyor,

    her yazın eserinin aynı kategoride olmadığını belirtiyor ve bunları tanımlayarak ayrıştırıyor, böylelikle öğretici bir metin mi yoksa yazınsal bir metin mi okuduğumuzu -ne okuduğumuzu- anlamamızı sağlıyor,

    bunu yaparken ilgili türlerin tanımlarından, özelliklerinden bahseder ve kendi içindeki alt dizinlere sahip olan bu kategorilerin okunması sırasında dikkat edilecek noktaları, aralarındaki farklılıkları belirterek okuyucunun yazın eserlerinin niteliklerini belli bir düzen içinde tanımasına yardımcı olur,

    kitap toplamda beş bölüm,,

    son bölümde şiir ve şiir okumayla ilgili tanımlar, kavramlar, örnekler de yer alıyor,
    Kitapta ilgimi çeken bir nokta; yazarın tanımları kavramları vermesinden hemen sonra, konunun daha iyi anlaşılması için ilgili bir makale, hikaye vb. Bir metni yerleştirmiş olmasıydı böylelikle konu hemen kavranıyordu,

    İkinci bir nokta; verdiği örnek metinlerin, Akşit Göktürk, Çetin Altan, Bacon, Mehmet Fuat, Walter Winkelmann, Tahsin Yücel, Salah Birsel, Oktay Akbal, Mümtaz Soysal, Necati Cumalı, Yaşar Kemal,Orhan Pamuk, Haldun Taner, Orhan Kemal...gibi yazın alanında önemli pek çok kişinin eserlerinden, makalelerinden oluşmasıydı, bu açıdan bakıldığında yazarın kitap için ne kadar emek harcadığı açıkça görülmektedir,

    Ayrıca belli bir esere yönelik eleştirilerini, belli bir konuya ilişkin görüşlerini okuduğum Türk yazarların makalelerinden örnekler verilmesini çok beğendim, böylelikle daha önce kitaplarını okuduğum bazı yazarların bakış açılarını az da olsa görme fırsatı buldum,

    Yazarın, konuyu rehberlik yaparak örneklendirmesinden sonra her bölümün sonunda okuyucuya alıştırma metinler sunması ve bu metinlerle ilgili sorular sorarak rehberlik yapmaya devam etmesi dikkatimi çeken diğer bir noktaydı. Bu uygulama; bölümde anlatılanları kapsayan özellikte bir metin (hikaye, roman içinden alıntı, makale vb. Şeklinde) ve metin sonunda referans soruların cevaplanması şeklindeydi ve bölümün anlaşılması için oldukça faydalı oluyordu, bu sayede yazınsal ya da öğretici nitelikli metinlere nasıl yaklaşılacağı öğreniliyordu,

    Yazarın, okumak eyleminin nasıl olması grektiğini pedagojik bir yöntemle vermiş olduğunu düşünüyorum,

    Kitabın sonunda , ‘’Okuma’’nın salt bir edim değil okuduğunu anlamak, üzerinde düşünmek, sorular eşliğinde yorumlamak böylelikle eleştirel bir yön kazanmak silsilesinden edinilen bilişsel bir süreç olduğunu anladım,

    Ne tür bir metin okuduğumun ayırdına varmamı sağlayan ve her tür için farklı bakış açıları katan, oldukça faydalı bulduğum bir eser oldu,

    Kitabın; öğretici, eğitici, rehber, pedagojik niteliklerde olduğunu düşünüyorum,
    Anlatımı, ne akademik, politik, felsefik vb yayınlar gibi fazla teknik kelime içeriyor ne de düz yazı gibi fazla sıradan kalıyor, ikisinin arasında orta şeker bir üslup içeriyor,

    Kitabın sonunda kaynakçanın verilmesi de ilgimi çeken bir diğer nokta, böylelikle kitap içinde örnek metin olarak verilen makale ya da romanlardan beğendiklerimi daha sonra araştırıp bulma imkanı sağlaması beni çok sevindirdi,

    Sadece 191 sayfa olmasına rağmen içinde uygulamaların yer alması ve roman gibi sürükleyici olmamasından kaynaklı olarak kitap elimde epey sürünse de iyi ki okudum dediğim bana pek çok bakış açısı ve yöntem kattığını düşündüğüm, çok faydalı bulduğum, her köşesinden emek akan bir kitap,

    İlgilenenlere tavsiye eder, iyi okumalar dilerim.
  • Yâ Rab ne hatîbdir ki makber:
    İnsanlara en derin meâli,
    Bir vahy-i bülend kudretiyle,
    Telkîn ediyor lisân-ı hâli! 
    Ondan da alınmıyorsa ibret,
    Yok bir daha almak ihtimâli! 
    Binlerce vücûd-i nâzenînin
    Bir servi hayâl-i yâl ü bâli,
    Binlerce ser-i semâ-güzînin
    Bir kabza türâb olur zevâli.
    Her seng-i mezâr bin hayâtın
    Fânîlere karşı infiâli.
    Görsün de bu inkılâbı insan,
    Dehrin nedir anlasın kemâli! 
    Zâir bu hakâikin önünde
    Hâlâ mı bırakmadın hayâli?
  • "Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı imparatorlarının belki en kültürlüsü ve en iyi terbiye görerek yetişeni idi. Onda bir taraftan, babasının büyük ehemmiyet verdiği ve bir hükümdarı, iyi
    hazmettiği takdirde, büyük insan yapan tasavvuf terbiyesi; öte yandan daha çocuk yaşta iken iki defa babasının tahtına oturtulmak gibi bir hükümdarlık tecrübesi gelişmiştir. Fatih, bu terbiye ile bütün güzel sanatlardan, ileri ve serbest bir görüşle anlıyor; kendisi de şiir yazıyordu."

    "İstanbul'da İkinci Mehmed tarafından te'sis edilen ve Fatih külliyesi diye anılan muazzam medrese teşkilatı, bir taraftan Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk üniversitesi, bir taraftan da o çağlar ilminin en büyük merkezlerinden biri olmuştur."
  • Fatih Sultan Mehmet, şairlere büyük değer verirdi, İstanbul'un fethi de dahil, fetihlerden ve zaferlerden sonra kendisine şiirler takdim eden şairleri ödüllendiriyordu. Anadolu'dan gelen ve diğer şairler gibi kendisine şiir sunmak isteyen bir saz şairini de huzuruna kabul etti. Asıl işi çobanlık olan saz şairi, iki dizeden meydana gelen şiirini Fatih Sultan Mehmet'e okudu:

    "Devletlü hünkârım sabahınız hayrolsun Yediğin bal ve kaymak, güzergâhın çayır olsun."

    Şairin şiirini çok beğenen Fatih, ona büyük bir hediye verdi. Orada bulunanlar şaşırmışlardı. Çevresindekilerin şaşkınlığını fark eden padişah:

    - Bunda şaşıracak ne var? Adam en lezzetli yiyecek olarak bal ve kaymağı, en güzel yer olarak da çayırı biliyor. Hayatında bunlardan daha güzel bir şey görmemiş ki. Bu yüzden hayatında gördüğü en güzel şeyleri bana uygun görmüş. Bu yüzden onun şiirini samimi buldum ve büyük bir ödül verdim.