• Eğer gerçek doğruca duyularımıza ve bilincimize çarpsaydı, eğer nesneler ve kendi kendimizle doğrudan doğruya iletişime girebilseydik sanıyorum ki sanat yararsız olurdu ya da daha doğrusu hepimiz sanatçı olurduk; çünkü o zaman ruhumuz doğanın birlikselliği (unisson) karşısında coşkuyla titreşip duracaktı.

    Gözlerimiz, belleğimizin yardımıyla, öykünülemez resimleri uzaydan kesip çıkaracak ve zaman içinde saptayacaktır. Bakışımız, Eski Çağ yontuculuğunun örnekleri kadar güzel yontulan, insan bedeninin canlı mermerinde gözlerini gezdirirken bulup yakalayacaktır. Bazı kez neşeli, çoğu kez şikayetçi, her zaman için özgün bir şarkı olan içsel yaşamımızın kesintisiz şarkısını ruhlarımızın derinliklerinden işitecektik.

    Bütün bunlar çevremizde oluşan şeylerdir; bütün bunlar bizde oluşan şeylerdir; bununla birlikte bütün bunlar belirgin olarak bizim tarafımızdan sezinlenmemektedir. Doğayla bizim aramızda var olan bir şey mi diyeyim? Bizimle kendi bilincimiz arasına bir perde girmektedir; bu perde sıradan kişiler için kaim, sanatçı ve şair içinse ince, hafif ve hemen hemen saydam bir perdedir. Bu perdeyi hangi peri dokudu? Bu perde dostluk için mi yoksa kötülük için mi dokunmuştur? Yaşamak gerekmektedir ve yaşam da bizim nesneleri, kendi gereksinmelerimizle olan ilişkileri içinde yakalamamızı istiyor. Yaşamak bir şey yapmaktan başka bir şey değildir. Yaşamak, uygun tepkilerle karşılık vermek için nesnelerden yararlı bir izlenim almaktan başka bir şey değildir. Öteki izlenimler karanlıkta kalmak ya da bize karışık bir biçimde gelmek zorundadırlar.

    Bakıyorum ve gördüğümü sanıyorum; dinliyorum ve işittiğimi sanıyorum; inceleme yapıyorum, yüreğimin içinden okuduğumu sanıyorum. Ama dış dünyada gördüklerim ve duyduklarım, benim davranışımı, tutumunu aydınlatmak için duyularımdan çıkardıklarımdan başka bir şey değildir; kendimle ilgili bilgilerim yüzeyde kalandır, eyleme katılandır. Öyleyse duyularım ve bilincim bana gerçekliğin edimsel bir yalıtımından başka bir şey vermemektedirler.

    Duyularımın ve bilincimin bana nesnelerden ve kendi kendimden verdiği görünüm için de insana yararsız olan ayrışıklıklar silinmekte, insana yararlı olan benzeşimler belirlenmekte, eylemimin gireceği yollar daha önceden çizilmektedir.

    Bu yollar, benden önce bütün insanlığın gelip geçtiği yollardır. Nesneler, benim yararlanacağım yönden sınıflandırılmıştır.

    İşte, nesnelerin renk ve biçimlerini ben daha çok bu sınıflandırmayla belli belirsiz görüyorum. Hiç kuşkusuz insan bu noktada hayvandan çok daha üstündür. Bir kurdun gözünün bir oğlakla bir kuzu arasındaki ayrımı görme olasılığı herhalde çok azdır. Burada kurt için, ikisinin de yakalanması kolay, ikisinin de parçalanması zevkli, iki tane özde değerde av vardır. Bizim içinse keçiyle koyun arasında bir ayrım vardır; ama biz de bir keçiyi bir başka keçiden, bir koyunu bir başka koyundan ayırt ediyor muyuz?

    Nesnelerin ve varlıkların bireyselliği bize maddesel olarak yararlı olmaması yönünden her zaman için gözümüzden kaçmaktadır.

    Burada bile bunu fark ettiğimizde (bir kişiyi başka bir kişiden ayırt ettiğimiz zaman) gözümüzün yakaladığı bireyselliğin kendisi değil, başkaca söylersek, biçimlerden ve renklerden oluşan bütünüyle özgün bir uyum değildir; yalnızca bir ya da iki belirti uygulamadaki tanımayı kolaylaştıracaktır.

    Kısacası biz, nesnelerin kendilerini görmemekteyiz; çoklukla bunların üzerlerine yapıştırılmış etiketleri okumakla yetinmekteyiz. Gereksinmeden doğmuş olan bu eğilim dilin etkisiyle daha da vurgulanmıştır. Çünkü sözcükler (özel adlar dışında) cinsleri göstermektedir. Nesnenin en ortak görevini ve özelliksiz görünümünü ancak anlatan kelime bizimle nesne arasına girmekte ve onun biçimini gözlerimizden gizlemektedir; eğer bu biçim, sözcüğün kendisini yaratan gereksinmelerin ardına gizlenmeseydi sözcük olmazdı. Bunlar yalnız dış nesneler de değildir; bunlar bize özgü ruh durumlarımızdır.

    Kendilerinin sahip oldukları içtenlik, kişilik, özgün yaşam gibi niteliklerini gözlerimizden kaçıran bu ruh durumlarımızdır. Bir sevgi ya da bir kin duyduğumuz zaman kendimizi sevinçli ya da üzüntülü hissettiğimiz zaman, binlerce ayrıntıyla ve binlerce derin titreşimle bizim olan şey, bilincimize ulaşan bizim kendi duygumuz mudur? Böyle olsaydı o zaman hepimiz romancı, hepimiz şair, hepimiz müzikçi olurduk. Ama, biz ruh durumumuzun ancak dış yayılımını fark etmekteyiz. Duygularımızın ancak kişiliksiz görünümünü yakalamaktayız; aynı koşullar altında, bütün insanlar için aşağı yukarı benzerliği olan ve ilk ve son olarak dilin belirttiği görüntüyü kavramaktayız. Böylece kendi kişiliğimize varıncaya dek, bireysellik bizim gözümüzden kaçmaktadır.

    Biz genel bilgiler ve simgeler içinde devinmekteyiz; kendi gücümüzün başka güçlerle boy ölçüştüğü, çevresi kapalı bir alan içinde gibiyiz. Eylemle büyülenmiş olarak, eylem tarafından çekilerek, en büyük iyiliğimiz için, onun seçtiği alan üzerinde, biz nesnelerle kendimiz arasında ortak duvarlı bir bölge içinde, nesnelerin dışında, kendi kendimizin dışında yaşamaktayız.

    Ama, uzaktan uzağa, doğa, ayrımlamayla, yaşamdan daha fazla kopmuş ruhlar ortaya çıkarmaktadır. Burada, felsefenin ve düşünmenin ürünü olan sistemli, akla uygun ve istenen bir kopuşu söz konusu etmiyorum. Yalnızca, doğal kopuş duygusundan, duyunun ya da bilincin yaradılıştan gelen yapısından söz ediyorum.

    Bu kopuş, bir çeşit görme, işitme ya da düşünme gibi el değmemiş bir biçimde kendini göstermektedir, Eğer bu kopuş duygusu tam olsaydı; eğer ruh, kendi algılarının hiçbiri tarafından eyleme hiç uymasaydı, o zaman bu ruh şimdiye dek dünyanın görmediği bir sanatçının ruhu olacaktı. O zaman bu ruh, bütün sanatlarda birden üstün olacak, ya da, daha çok sanatların tümünü bir tek sanat olarak kaynaştıracaktı. O zaman bu ruh, her nesneyi, başlangıçtaki arılığı içinde görecek, maddesel dünyadaki biçimler, renkler, sesler gibi iç yaşantının en ince devinimlerini de sezinleyebilecekti. Ama bu doğadan çok şey istemek demektir.

    Doğanın aramızdan sanatçı yaptığı kişi için bile doğa perdeyi raslantısal olarak ve bir kenarından kaldırır. Doğa yalnızca bir yönde algıyı gereksinmeye bağlamayı unutmuştur. Her yön bizim bir duyu diye adlandırdığımıza uygun düştüğünden, bu duyularından biriyle ve yalnızca bu duyuyla sanatçı her zaman kendini sanata adamaktadır, işte sanatların çeşitliliğinin kökeni budur. Sanatçı kendimi renklere ve biçimlere verecektir ve rengi renk için, biçimi biçim için seveceğinden, bunları kendi için değil de renk ve biçim için sezinlediğinden, nesnelerin iç yaşantısını onların biçimleri ve renkleri arkasından görecektir. Nesnelerin iç yaşantısını, başlangıçta şaşırmış olan bizim algımıza yavaş yavaş sokacaktır.

    Hiç değilse bizi, bir süre için, gözümüzle gerçeklik arasına giren biçim ve renklerle ilgili peşin yargılardan, boş inançlardan ayırmış olacaktır. Böylece, sanatın en yüce özentisini gerçekleştirmiş olacak, bize doğayı açıklayacaktır.

    Kimi sanatçılar, kendi içlerine kapanacaklardır. Dış dünyada bir duyguyu belirten binlerce eylemin altında ve kişisel ve ruhsal durumu kaplayan bayağı ve toplumsal sözcüğün gerisinde bunların arayacağı şey, basit ve katışıksız bir duygu, bir ruhsal durumdur. Bunlar, bizi de kendi üzerimizde aynı çabayı gösterecek duruma getirmek için, kendi gördüklerinden bir şeyi bize de göstermeye hevesleneceklerdir: birtakım uyumlu sözcükleri düzene koyarak bize dilin anlatmak için var olmadığını söyleyecekler ya da daha doğrusu bunu aşılayacaklardır.

    İşte böylece; ister resim, heykel, ister şiir ya da müzik olsun sanatın nesnesi, uygulamada yararlı olan simgeleri, toplumsal ve uzlaşımsal bakımdan kabul edilmiş olan genel bilgileri ve son olarak da gerçeği öğreten her şeyi, bizi gerçekle karşı karşıya getirmek üzere ayırmak, uzaklaştırmaktır.

    Henri Bergson
  • -Sevilmesi gereken yerde soldurulan tüm kadınlara ithafen-

    Aslında bir kelime fazlayım hepinizden
    Bir kelimelik mesafemiz
    Ve bu tüm ilişkimiz sizinle
    Ya ben eksiğim ya da siz fazlasınız
    -Fazlalıksınız-
    Sahi sen neden yoksun Yeruhe
    Ve yokken nasıl oluyorda bu kadar çoksun
    Tüm varlıklardan daha çok
    Olmayan bir şeyin varolmuşcasına olması
    Ve olanların hiç olmayandan daha yok olması paradoksunda zikzak çiziyorum
    -Neredesin Yeruhe-
    Kitap sayfalarının arasında kurutulmuş
    Tütün yapraklarına soruyorum
    Ve yanıyorlar
    Bir duman yana yana arıyor seni ve sonra
    O da kayboluyor
    Odam kayboluyor
    Odamda kayboluyorum
    O adamlarda kayboluyorlar, sevilesi kadınlar.
    Çıkmadan kaybediyorlar yollarını.
    Ben bu dertle kıvranırken
    Onlar çamaşır iplerine hayallerini asıyorlar ve kuruyorlar saatlerini beşinci mevsime
    Bir umut mudur yaşamak onlar için yoksa son umudun yiğit kamçısı mı
    Cevabını bildiğim sorular sormam bir gerçekten kaçmam mı yoksa bir gerçeklik arayışım mı
    Artık soru sormayı ve felsefik bir cevap arayışına girmeyi bıraktım.
    Her sevilmemişliğe ve her esirgenmemişliğe bir şiir bırakıyorum
    Aklımın almadığı şeylerin aklımı alması ve her telime bir ak bırakması bundan
    Yaşarsan, yazarsın
    Hissedersen, şair.
    Gör, üşürüz Yeruhe.
    -Sevilmesi gereken yerde soldurulan tüm kadınlara ithafen.
  • 103 syf.
    Ahmet Telli'nin yayınlanan ilk şiir kitabıdır. Sevgi, aşk, ayrılık, dostluk, kıskançlık, acı, umut, korku, cesaret, tutku...
    Adı üstünde yangın yılları ve yangınları anlatıyor şiirlerde.
    Ahmet Telli; şiirlerle kendini ve yaşadıklarını sorguluyor

    Sunu" dan Alıntı

    Toplumsal gerçekliğin belirlediği duruş, sanatçıyı, inanç zeminine sürülüklüyorsa, burada bir terslik var demektir. Çünkü değiştirilmesi gereken gerçeklik, onun dışına çıkılarak kavranabilir.
    Sanatçı, doğrulardan, gerçeklerden, haklılıklardan örtülü bir egemenlikçi oluşum karşısında da, her türlü egemenlik ve eşitsizlik ilişkisinin meşruiyetini reddeden bir zeminde olabilmelidir.
    Kitaptan Alıntılar

    Ve artık
    Gelmene gerek kalmamıştır

    Ey zulüm
    Bir yalnızlık mıdır bunca çoğaltan
    acıyı ve biberli yanılgıyı
    ve bir yalnızlığı kabullenmek midir
    inceden ve usuldan başlatan
    yürekte burgaçlanan sancıyı

    Birer kanlı gömlekti günler
    yılan dilli bir yangındı tenimizde
    sanki `nesimi´ydik derimizi yüzüyorlardı
    ama biz hep aynı coşkuyla,
    yineliyorduk sevdamızı.

    Çorak bir toprak gibi çatlayan
    aşksız suratların buyruğudur
    ki alın yazısı diye
    gelip çivilenmiş
    iki kaşımızın ortasına
    Hep ağladığımız yer gidilen

    Kara tahtaları
    Yeşile çevirdiler de
    Yeşil umutlarını
    Karaladılar çocukların.
  • varlığını sabah diye selamlayanlardan
    yokluğunu gece sayanlardan
    yüksek göklerde kutsal ateşi gölgeleyen
    ağlayarak ümit için her saat seni kutsayanlardan
    yaşam için ah. hepsinin üstünde,
    derinlere gömülü inancın gerçeklik
    erdem ve insanlıkta canlanması için
    ümitsizliğin menfur yatağında ölmeye yatanlardan,
    birden yükselir, senin mırıldandığın sözler üzre,
    "ışık olsun"
    mırıldandığın sözlerin, gözlerinin
    seraplara özgü bakışıyla gerçekleşen
    sana en çok borçlu olanlardan şükranı
    tapınmaya benzeyen ah, anımsa
    en doğrusunu adanmış olanı en çok tutkuyla,
    ve düşün ki bu güçsüz dizeleri o yazdı
    o yazdı, yazarken ürperip düşünerek
    bir olduğunu ruhunun bir meleğinkiyle.
  • 24 syf.
    ·1 günde
    Git gide şiir sevdam büyüyor tüm kitaplar önümde dağ gibi yığınla dursun ve ben hiç ara vermeden hepsini okuyayım istiyorum.
    Içim kaynıyor, aşık oldum her bir satırına.
    Ah Şükrü Erbaş, iyi ki varsın.

    "Aşktan başka gerçeklik yok.
    Her şey dünyada olur.
    Sevincinizi sevin."
  • Salih Bolat, Cemal Süreya'nın “folklor şiire düşman” sözünü hatırlatarak "Duygusallık da şiire düşmandır. Şiir duygu anlatma değil, duygu yaratma işidir. Şiir hazır duyarlılıkları onaylamaz, duyarlılık yaratır, kışkırtır" diyor.
    *
    Salih Bolat, 1980’lerden bu yana şiirleri belli başlı dergilerde yayımlanan, şiir kitaplarıyla da Ceyhun Atuf Kansu, Yaşar Nabi Nayır, Ahmed Arif, Metin Altıok için verilen şiir ödüllerine değer görülmüş bir şair. Salih Bolat’ın bugüne kadar yayımlanan 9 şiir kitabı “İlk Kar” adıyla Varlık Yayınevi tarafından yayımlandı. Bolat ile toplu şiirleri “İlk Kar” ve şiir üzerine konuştuk.
    *
    -Otuz yılın ürünleri olan dokuz şiir kitabınızın toplamından oluşan “İlk Kar” adlı kitabınız geçtiğimiz günlerde yayımlandı. İlk şiirlerinizde daha yalın, daha dolaysız dil ve anlamın yüzeyde olduğu şiirler yer alırken, giderek daha imgesel, anlamın daha derinde olduğu bir dil görülüyor. Bu süreç nasıl evrildi?
    ---
    Böyle bir evrilmeyi saptamanız beni sevindirir. Gerçekten de dönüp geriye baktığımda, başlangıçta daha genel ve soyut bir şiir dili görüyorum. Bu belki doğal. Çünkü toplumsal bir duyarlılığı, genel, anonim bir duyarlılığın şiirini yazmaya çalışıyorsunuz. Bu zordur. Bir genç şair, yolun başında kendini, tamamen kendine ait olanı, bireysel iç trajedisini anlatır. Giderek dışsal olana, kendi bireyselliğinin dışındaki gerçekliğe, yaşantılara, olaylara yönelir. Romanda da böyledir. Dikkat ederseniz, roman yazarları da ilk yapıtlarında kendi yaşantılarını anlatırlar daha çok. Ama bende tersine gelişti. Başkalarını anlatarak başladım. Otuz-kırk yıl önce, yolun başında bir şair olarak, yeterince tikel, metaforik bir dil geliştirememiş olmam, gereken estetik özgünlüklerle beslenmemiş, yoğun olmayan bir dille yazmaya yöneltti.
    *
    -O dönemde (80’lerde)içinde yaşadığınız toplumsal gerçeklik mi böyle bir dil geliştirmenizde etkili oldu?
    ---
    Kesinlikle öyle. Bu bir mazeret sayılmaz ama insanın içinde yaşadığı ortam, onun dilini belirliyor. Hani Ahmet Erhan’ın bir dizesi var, “bugün de ölmedim anne” biçiminde. Tam da böyle yaşıyorduk. Şimdi olduğu gibi, uzun uzun estetik, şiiri dili tartışacak durumumuz yoktu. O gün de sağ kalmışsak (gerçi bugün de pek farklı yaşamıyoruz) bu iyiydi.
    *
    -Melih Cevdet Anday’ın, “her şiir bir dil deneyidir” sözünün sizdeki karşılığı nedir?
    ---
    Şiirin her şeyden önce bir dil etkinliği, bir dil atölyesi, bir dil hesaplaşması olduğunu vurgulaması ve şiirin hayat yanını öne çıkaran anlayışa bir yanıt olması açısından son derece beni karşılayan bir yaklaşım. Şiir yazma süreci, sözcükleri (“sözcük” sözcüğü de Melih Cevdet’in buluşudur biliyorsunuz) araştırma, yeni ve özgün söz grupları, söz bağlamları yaratma, böylece şiirin yazıldığı lisanı da geliştirme işidir. “Sanat” dediğimiz şey nedir, bir bakıma, bilinen gerçekliği özgün biçimler içerisinde sunma işidir.
    'Bilim aklın şiiridir, şiir yüreğin bilimidir'
    *
    -Şiirde bu özgün biçimleri de dil ile oluşturuyorsunuz…
    ---
    Elbette… Şiir bir dil işi olduğuna göre, dolayısıyla dilin varlık nedeni olan düşünce işidir de. Şiir tarihsel, felsefi, sosyolojik düşünceyle yönlendirilmiş duyarlılıkların taşıyıcısı olan bir dildir. Cemal Süreya, “folklor şiire düşman” diyordu, evet, duygusallık da şiire düşmandır. Gorki’yi hatırlarsak, “bilim aklın şiiridir, şiir yüreğin bilimidir” diyordu. Şiirin duyguyla değil sözcüklerle yazıldığı iki yüz yıl önce söylenmişti. Şiir duygu anlatma değil, duygu yaratma işidir. Şiir hazır duyarlılıkları onaylamaz, duyarlılık yaratır, kışkırtır. Şiir inanmaz, bilmek ister. Çünkü inanmak, bilmeme isteğidir. Evet, şiir de felsefe gibi varlığı sorgulayan bir dildir. Ama şiir felsefe değildir.
    *
    -Şiirin hayat yanı sizin için ne anlama geliyor?
    ---
    Elbette çok önemli ama Turgut Uyar’ın belirttiği gibi büyük şair olmak için büyük yıkılmış olmak gerekmez. Her gün evinden işine gidip gelen bir adamdan bir Mallarmée çıkabilir. Bunu söylemek istiyorum. Yoksa hayatı küçümsemiyorum. Ama herkesin şöyle ya da böyle bir hayatı vardır. Bunun yaşanma biçiminin az trajik ya da çok trajik olması, az önemli, çok önemli olması şiir açısından anlam taşımaz. Şiir öncelikle bir dil işidir. Şairin yaşadıklarının saygın ya da önemsiz olması ona bir avantaj ya da dezavantaj getirmez.
    ****************************************************************
    'Sözcükleri dinlemek, koklamak, dokunmak gerekir'
    ****************************************************************
    -Bu bağlamda, şiir yazmanın sizin için anlamı nedir?
    *
    Şiir benim için bir varoluş biçimidir. Gerçekliği algılama ve yeniden üretme işidir. Bir “zor zanaat” tır. Dünyanın “öyle” olmadığını, egemenler tarafından, gerçeklik karşısında dile adeta bir “yalancı tanıklık” görevi verildiğini anlama, dile gerçek kimliğini kazandırma işidir. Şiirsel bağlamda sözcükler nesneleri anlatmazlar, nesnelerin kendisidirler. O halde şiir benim için nesneleri, dünyayı anlama işidir. Şiir yazabilmek için, sözcükleri dinlemek, koklamak, dokunmak gerekir. Bir ağacı dinlediğiniz zaman, size anlattıklarını anlayabilmeniz için, sözcükleri de dinlemeniz gerekir. Yani sözcükler nesnelerin kendisiyse, nesneler de bir bakıma sözcüklerin kendisidir. Şu da var, şiir benim için giderek masumluğun, insanlığın, doğruluğun, barış ve kardeşlik duygularının büyük erozyona uğradığı dünya karşısında yaşama tutunma işidir.
    *
    -Türkiye’de şiirin durumunu nasıl değerlendirirsiniz?
    ---
    Plastik sanatlar ve roman, şiirle kıyaslanırsa, bizim kültürümüzde çok yenidir. Şiir Türk toplumunun geleneksel estetik ifade biçimidir. Sözlü kültür döneminde de şiir çok eskilere uzanır. Cumhuriyet’in başından bu yana, yazılı kültür etkinliği olan şiir büyük bir gelişme göstermiştir. Şiirin bu denli büyük ve önemli bir yer tutması hem iyidir, hem de kötü. Anlatılamaz olanı anlatma, duygu yaratma işi olan şiir, elbette “iyi” olan gerçek işleviyle incelmiş bir estetik dili karşılar. Kötüdür, çünkü (Melih Cevdet’in de vurguladığı gibi) şiirin bir toplumda çok yazılması, o toplumun gelişmemiş olduğunu gösterir. Bir toplumda düşünce gelişmemişse, düzyazı da gelişmez ve şiir hastalıklı, yarım yamalak duyguların ve düşüncelerin anlatılmaya çalışıldığı bir dilsel araç olabilir. Türkiye’de şiirin durumunu değerlendirdiğimde, bu iki “şiir” anlayışının iç içe yürüdüğünü söyleyebilirim.