• 215 syf.
    ·Puan vermedi
    Kısa bir özet hemen aşağıda. Uzun bir analizini okuyayım derseniz; daha aşağıya yazdım iki satır. İki satır derken epey bir satır. O kadar çok satır ki, belki kitabı alıp okumak daha yeğdir.

    KISA BİR ÖZET

    Perulu iktisatçı Hernando de Sonto, 2000 yılında yayınladığı ve bir dizi saha araştırmasının sonuçlarını irdelediği Sermayenin Sırrı adlı kitabında, Batılı ülkeler zenginken, “diğerlerinin” neden yoksul kaldığı sorusuna cevap arar. Neden “diğerleri” yani üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerdeki varlıklar zenginlik üretecek sermayeye dönüşmemektedir?

    De Sonto’ya göre bu “amansız” sorunun cevabı kayıt dışı ekonomidedir. Kayıt dışı ekonominin kaynağına yoksul göçmen kitleleri ve bunların ticari faaliyetlerini yerleştiren De Sonto, kayıt içine girmenin hem bu durumdaki kişi ve işletmelere hem de ülke ekonomisine yapacağı muazzam katkıyı açıklamaya çalışır.

    SIKILMAYANLARA UZUN UZUN

    De Sonto ve ekibi, çalışmalarının bir parçası olarak ve hayatın bir göçmen için ne denli zor olduğu hakkında bir fikir edinmek maksadıyla Peru’nun Lima kentinde küçük bir elbise dükkânı açar. Amaç yasal prosedürlere uygun bir iş yeri açmaktır. De Santo ve ekibi bunun için gerekli olan tüm yasal formaliteleri ve bürokrasiyi yerine getirmek için Lima’nın merkezine otobüs seyahatleri yapmak ve günün 6 saatini bu işe ayırmak suretiyle tam 289 gün harcar ve ancak bu sürenin sonunda ruhsat alabilir. Ruhsatın alınması ayrıca 1.231 Amerikan dolarına mal olmuştur. Bu rakam Peru’daki asgari ücretin 31 katıdır.

    Yine De Sonto ve ekibi kamu arazisi üzerinde bir ev inşa etmek için gerekli olan ruhsatı 52 devlet dairesinde toplam 207 idari işlem yapmak ve ancak yaklaşık 7 yılda bu süreci tamamlamak suretiyle elde eder. Ekibin bu toprak parçası için yasal bir tapu almasıysa 728 işlemi sonuçlandırmasıyla mümkün olur.

    Filipinler’de bu sürecin tamamlanması için 53 özel ya da kamu kurumu ile toplam 168 farklı işlem yapmak ve 13 ile 25 yıl arasında değişen bir sürece katlanmak gerekmektedir. Aynı işlemi Mısır’da eski bir tarım arazisi üzerinde yapmaya kalkıştığınızda 6 ila 11 yıl arasında değişen uzun ve zor bir bürokratik süreci tamamlamak gerekmektedir. Bu, Mısır’daki 4,7 milyon adet yasa dışı inşa edilmiş konutu açıklayan anlamlı bir veridir şüphesiz. Ayni şey Haiti, Venezüella, Brezilya ve daha birçok ülke için de geçerlidir.

    Bürokrasinin böylesine çok olduğu sistemlerde göçmenler, yeni yaşam koşullarına ve ekonomik gereklere ayak uydurabilmek için, ilk başta muhtemelen tek başına geldikleri anakente, zaman içerisinde çekirdek ailelerini, kardeşlerini, kuzenlerini, ebeveynlerini hatta uzak akrabalarını da getirmekte ya da gelmelerine vesile olmaktadırlar. Bu, öncelikle ekonomik şartların bir gereğidir. Bunun yanı sıra yaşam dinamikleri tamamen farklı yeni bir sosyal ve kültürel yapı söz konusudur. Bundan da öte, yeni çevreye tam adaptasyon imkânsız değilse de çok zordur. Dolayısıyla geniş ailenin anakente taşınması, geleneksel yaşam tarzını devam ettirme imkânı sağlamakta; yeni ve karmaşık çevrenin beraberinde getirdiği sosyal zorluklara, güven duygusu eksikliğine karşı bir savunma refleksi işlevi görmektedir.

    Öte taraftan göçmenler, ekonomik yaşam düzeyinin düşük ve eğitim imkânlarının sınırlı olduğu bir çevrede yetişmenin zorunlu bir sonucu olarak, nispeten düşük eğitim seviyesine sahiptir. Bu da göç edilen ana kentte daha ziyade inşaat ve hizmet sektöründe çalışmayı zorunlu kılmakta; burada da daha çok kol gücüyle yapılan işlerde çalışma imkânı söz konusu olmaktadır. Bunun istisnası, göç etmeden hemen önce veya hemen sonra köydeki çitin-çubuğun satılmasıyla elde edilen çok sınırlı sermaye ile kurulan küçük esnaf ve sanatkâr işletmeleridir.

    Diğer taraftan “zoraki yeni” yaşamlarına adapte olmaya çalışan bu kitlelerin önceliği barınmak ve karnını doyurmaktır. Sağlık, eğitim gibi zorunlu gereksinimler dahi ikincil sıradadır. Ama toplumun gelir düzeyi nispeten en düşük grubunda yer aldıkları için tasarruf imkânları çok sınırlı, aslında hiç yoktur. Dolayısıyla, birincil erekleri sonradan yerleştikleri anakentte bir ev sahibi olmak ve düzenli gelir getirecek bir işte çalışmak veya bunu sağlayacak bir iş kurmak olan bu kitleler için tasarruf ederek yasal bir ev sahibi olmak neredeyse imkânsızdır.

    Bu durumda göçmen kitleleri, sosyal devlet uygulamalarının sınırlı ya da hiç olmadığı her yerde olduğu gibi, barınmak için gerekiyorsa devlet arazilerine yerleşecek; buralarda gettolar oluşturacak; karınlarını doyurmak için de ya merdiven altı kaçak işletmelerde kayıt dışı çalışacak ya da bizzat bu işletmeleri kuracaklardır.

    Yukarıda konut için verilen bilgiler hem ülkemizde hem De Sonto’nun araştırma yaptığı ülkelerde istihdam için de aynen geçerlidir. Örneğin 1976 yılında Venezüella’da çalışanların üçte ikisi yasal olarak tesis edilmiş teşebbüslerde istihdam edilirken, 2000’li yılların başında bu oran neredeyse üçte bire düşmüştür. Yine 1970’li yıllarda Brezilya’da inşa edilen konutların üçte ikisinden fazlası kiraya verilmek amacıyla inşa edilirken, 2000’li yıllarda kiraya verilen konut sayısı resmi rakamlara göre yüzde üçe kadar düşmüştür. Oysa gerçek durum ne Venezüella’da ne de Brezilya’da değişmemiştir. 1970’li yıllarda durum neyse aynısı 2000’li yıllar için de geçerlidir. Olan ile görünen arasındaki bu devasa fark, bürokratik engeller ve yüksek vergi yükümlülükleri nedeniyle özellikle göçmenlerin yasal haklarından feragat etmelerinden, kayıt dışına çıkmalarından kaynaklanmaktadır.

    Peki, bu kayıt dışı mekanizma nasıl işlemektedir? Aslında bu da herkesin bildiği ve neredeyse tüm dünyada geçerli evrensel bir sırdır. De Sonto’ya göre, “şehre yeni gelenler, sistemi bir kez terk ettiler mi, adları ‘yasa dışına’ çıkmaktadır. Bundan sonra, varlıklarını korumak ve mobilize etmek için tek seçenek kendi gayri resmi bağlayıcı düzenlemelerini kullanarak yaşamak ve çalışmaktır. Bu düzenlemeler resmi/hukuki sistemden seçici bir biçimde ödünç alınmış kurallar, ayaküstü uydurulmuş bazı kurallar ve memleketten getirilmiş veya bu bölgede oluşturulmuş törelerin bir birleşiminden hâsıl olur. Bunlar, topluluğun bütünü tarafından savunulan ve topluluğun seçmiş olduğu makamlarca icra edilen bir sosyal mukavele aracılığıyla bir arada tutulur. Bu yasa dışı sosyal mukaveleler, hayat dolu fakat sermaye yetersizliği çeken veya eksik kapitalize edilmiş bir sektör yaratmıştır ki, bu sektör fakirlerin dünyasının merkezini oluşturmaktadır.”

    De Santo’nun “eksik kapitalize edilmiş sektörler” dediği bu grup tıpkı ülkemizde olduğu gibi, “giyim eşyası ve kunduradan tutun da, taklit Cartier saatleri ve Vuitton bavullarına varıncaya kadar her şeyi üreten kulübe (ya da gecekondu) fabrikalar pıtrak gibi her yerde çoğalmıştır. Makine, otomobil, hatta otobüs imal eden işyerleri bile vardır. Şehirlerin yeni fakirleri, kaçak elektrik ve su kullanarak faaliyet göstermek zorunda kalan tam tekmil sanayiler ve komşuluklar yaratmış bulunmaktadırlar. Dolgu yapan diplomasız diş hekimleri bile vardır.” De Sonto’ya göre, “bu hikâye sadece yoksulun yoksula hizmet vermesinin hikâyesi değildir. Bu yeni müteşebbisler, yasal ekonominin boşluklarını doldurmaktan da geri kalmamaktadırlar. Çoğu kalkınmakta olan ülkede, toplu taşımanın büyük bir kısmı ruhsatsız halk otobüsleri ve plakasız taksilerle yapılmaktadır. Üçüncü dünyanın diğer kısımlarında, gerek caddelerde gezdirdikleri el arabalarında olsun, gerek inşa etmiş oldukları binaların odalarında olsun, satış yapan işportacılar piyasada mevcut gıda maddelerinin büyük bir kısmını temin etmektedirler.”

    Meksika Ticaret Odası 1993 yılında, 150 bini Mexico City’nin “Federal District”inde olmak üzere, 44 merkezde faaliyet gösteren işportacıların sayısını 443 bin olarak tahmin etmiştir. Bu tezgâhların uzunlukları sadece 1,5 metredir. Bu minik tezgâhlar yan yana dizildiğinde uzunluğu yaklaşık 700 kilometre olmaktadır. Yine Meksika örneğinden gidilecek olursa, Meksika Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün 1994 yılı için açıkladığı gayri resmi mikro işletme sayısı yaklaşık 3 milyondur.

    Eksik kapitalize edilmiş sektörlerde çalışan ve bu sektörlerin yaratıcısı toplum gruplarının kazançları ve dolayısıyla tasarrufları da kayıt dışıdır. Örneğin, diğer tüm gizlenebilen varlıkları bir taraf koyup sadece emlak üzerinden bir tahmin yapacak olursak, Türkiye ile çok benzerlik gösteren ve De Sonto’nun “ölü sermaye” diye adlandırdığı kaçak yapıların değerine bakmak çok aydınlatıcı olacaktır.

    Buna göre Filipinler’de şehir sakinlerinin % 57’si ve kırsal alanda yaşayanların % 67’si, Peru’da şehirlerde yaşayanların % 81’i, Haiti’de şehirde yaşayanların % 68’i ve kırsal alanda yaşayanların % 97’si, Mısırda ise şehirde yaşayanların % 92’si ve kırsal alanda yaşayanların % 83’ü ölü sermaye konutlarda yaşamaktadır.

    Bu aşamada asıl vurgulanması gereken kaçak yapılaşma nedeniyle değerleri çok düşük olan bu konutların toplam değeri ne kadardır? Yani ölü sermayenin boyutu nedir? Örneğin Manila’da bir kulübeyi 2.700 Amerikan dolarına, Kahire dışında bir kasabada dört başı mamur bir evi 5.000 Amerikan dolarına, Lima’da garajlı, manzaralı, iyi konumda tek katlı bir evi 20.000 Amerikan dolarına satın almak mümkündür. Ancak tek tek küçük denilecek bu rakamların toplam ulaştığı rakam ne kadardır ve bir anlam ifade etmekte midir?

    Peru’da ölü sermaye konutların değeri 74 milyar Amerikan dolarıdır. Bu değer özelleştirilebilir kamu kuruluşlarının değerinin on bir mislidir. Bu rakam Lima Menkul Kıymetler Borsası’nın 1998’deki çöküşten evvel mevcut toplam değerinin beş mislidir. Ülkeye tarihi boyunca yapılmış bütün dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Aynı şey Filipinler için de geçerlidir. Tapusuz emlakin değeri 133 milyar Amerikan dolarıdır. Bu tutar Filipinler Menkul Kıymetler Borsası’nda 2000 yılı itibariyle kayıtlı 216 yerli firmanın kapital toplamının dört misli, ülkenin ticari bankalardaki toplam mevduatının yedi misli, kamu kuruluşlarının sermayelerinin dokuz misli ve tüm dış kaynaklı yatırımların on dört katıdır. Mısır’da durum daha da dramatiktir. Toprağa gömülmüş ölü sermayenin değeri 240 milyar Amerikan doları kadardır. Bu meblağ Kahire Menkul Kıymetler Borsası’nda işlem gören hisse senetleri değerinin otuz katı ve Süveyş Kanalı ve Aswan Barajı dâhil Mısır’a yapılmış bütün yabancı yatırımların elli beş katıdır.

    Ve nihayet De Sonto ve ekibi, üçüncü dünya ve eski komünist ülkelerde yoksulların ellerinde tuttukları, ancak hukuki olarak sahibi olmadıkları gayrimenkullerin değerini, oldukça muhafazakâr olduğunu vurguladıkları bir hesaplamayla 9,3 trilyon Amerikan doları olarak tahmin etmektedir. Bu hesaplamanın yapıldığı tarih itibariyle 9,3 trilyon Amerikan doları tedavüldeki ABD para arzının yaklaşık iki katıdır. Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin başlıca menkul kıymet borsalarında –New York, Tokyo, Frankfurt, Toronto, Paris, Milano, NASDAQ ve diğer kayıtlı on ikisinde- kayıtlı bütün şirketlerin değerleri toplamına neredeyse eşittir. Bu rakam, üçüncü dünya ülkelerine ve eski komünist ülkelere 1989 yılını izleyen on yıl zarfında yapılmış bütün dış kaynaklı doğrudan yatırımların yirmi mislinden fazladır. Dünya Bankası’nın son otuz yıl zarfında vermiş olduğu bütün borçların kırk altı misli olup, bu dönemde bütün ileri ülkelerin üçüncü dünyaya yapmış oldukları kalkınma yardımları toplamının doksan üç katıdır.

    Yukarıda verilen rakamsal büyüklükler açıkça göstermektedir ki, batılı ülkeler zenginken, diğerlerinin neden yoksul kaldığının ve bu ülkelerdeki varlıkların zenginlik üretecek sermayeye neden dönüşmediğinin cevabı “ölü sermaye” kavramında saklıdır. Gerçekten de, yukarıda verilen rakamsal örnekler ortada muazzam büyüklükte bir varlıklar topluluğunun bulunduğunu göstermektedir. Ne var ki, bu varlıklar ve bu varlıklar üzerinden sağlanan faydalar yasal değildir. Keza bu varlıklar edinilirken ya yasal gereklikler yerine getirilmemiştir (yasal bir arsa üzerine kaçak bina veya iş yeri inşası gibi) ya da bizzat varlığın kendisi yasal yollarla edinilmemiştir (devlet arazisinin üzerine bina yapılması veya doğrudan bu vasfa sahip arazinin işgal edilmesi, kullanılması gibi). Dolayısıyla bu varlıklar resmi mülkiyet sistemine dâhil değildir.

    Fakat öte taraftan, bu varlıklar üzerinde kullanmaktan veya işlemekten kaynaklanan “de facto” bir iyelik, bir sahiplik hali söz konusudur. Bunun da ötesinde söz konusu varlıkları kullanan veya işletenlerin bu varlıklar üzerinde hak sahibi olduklarını, en azından o çevrede yaşayanlar kabul etmişlerdir. Esasında o bölgenin yerel resmi görevlileri de (ve hatta bazen merkezi yönetim) bu sahip olma halini zımni olarak kabul etmişlerdir (kaçak bir binaya veya neredeyse tamamı böyle binalardan müteşekkil bir mahalleye su, elektrik, doğalgaz götürülmesi, yol ve okul yapılması, bu binalar için emlak vergisi alınması gibi). Yani söz konusu sahiplik hali en azından belli ölçülerde meşru hale gelmiştir.

    Meşruiyeti anlatan güzel bir örnek olması açısından bir anekdota burada yer vermek ilginç olabilir. De Sonto Bali’de pirinç tarlaları arasında dolaşırken ne zaman kazara bir tarladan başka bir tarlaya geçse kendisine bir başka köpeğin havladığını belirtiyor. De Sonto bu örneği verirken, Endonezya’nın resmi hukukundan habersiz olan köpeklerin hangi tarla veya tarlaların kendi sahiplerine ait olduğunu pekâlâ bildiklerine vurgu yapmaktadır. Yani, resmi mülkiyet sistemi ölü sermayeye konu varlıkları tanımıyor bilmiyor veya bilmezden geliyor olabilir. Ancak bu varlıkların fiili olarak kimin mülkiyetinde ve kullanımında olduğu aslında bellidir. Keza ortada, yasa dışı hayatın akışı içerisinde ihtiyaçlar ve fiili durumlar çerçevesinde oluşmuş; kendi içerisinde sürekli devinen bir toplumsal uzlaşma (toplum sözleşmeleri) vardır. Gerçekten de, toplumsal hayatın mülkiyet esası çerçevesinde değişmez bir prensibi vardır: “Bize belli bir varlık üzerinde hak tanıyan kendi zihnimiz değil, fakat haklarımıza ilişkin bizimle hemfikir olan diğer zihinlerdir.”

    Özetlemek icap ederse, ortada belli ölçüde meşruiyet kazanmış ama yasal dayanağı olmayan bir mülkiyet hakkı ve bu mülkiyet hakkının temsil ettiği devasa bir varlıklar bütünü söz konusudur. Ancak, işte tam da bu sebeple, yani mülkiyet hakkının yasal olmaması nedeniyle sermayeye dönüşemeyen bu varlıklar, bunları ellerinde bulunduran yoksul sınıfların zenginleşmesine imkân vermemektedir. Çünkü ölü sermaye esasında sermayeleşmemiş varlıkları ifade eder. Keza burada sermayenin en önemli özelliği olan dolaşım yeteneğinden yoksunluk söz konusudur. Bu mülklerin sermaye yaratmak amacıyla kullanılabilecek hale getirilmesi ise işin can alıcı noktasını oluşturmaktadır. Çözüm buradadır. Yasadışı mülkiyet haklarının resmi mülkiyet sistemine entegrasyonu, ulusların kalkınmasında ve yoksulluğun minimize edilmesinde tek başına muazzam katkı yapmaya aday bir büyük çözüm önerisidir. Çünkü ulusların zenginleşmesi ancak ekonomik kalkınma ile olur. Bu da ancak sermaye türetilmesiyle mümkündür. Elbette burada kastedilen sermaye türetilmesi için bunun bir varlığa dayandırılması gerekliliğidir. Yoksa 2009 küresel krizinin çıkış sebebi olarak gösterilen gerçekte olmayan varlıklara dayandırılmış türev ürünler (türev sermaye) bu yazının amacının tam aksine hizmet etmektedir.

    De Sonto, bu noktada mülkiyetin varlıkların birincil vasfı olmadığını vurgular. Ona göre mülkiyet, varlıklar üzerinde ekonomik yönden anlamı olan hukuki bir fikir birliğinin ifade edilmesidir. Hukuk sermayeyi sabitleyen ve gerçekleştiren enstrümandır. Dolayısıyla hukukun gayrimenkulün fiziki gerçeğini saptamakla meşgul olmaktan çok, bu varlıklardan artı değer yaratmaya imkân verecek kurallar bütününü tespitle ilgili olması gerekir. Keza varlıklara artı değer yaratma gücü veren bu varlıkların hukuki mülkiyet belgeleriyle temsil edilmesidir. Böylece bu varlıkların finans sektörü ve yatırım faaliyetleriyle hem yasal hem de meşru ilişkisi aynı anda sağlanmış olur. Bu da örneğin, düne kadar teminat değeri olmayan bu varlıkların teminat gösterilmesi suretiyle ticari ve tüketim amaçlı kredi veya yatırım amaçlı teşvik alınmasına olanak verecektir. Bunun hem finans hem de reel sektöre katkısının tahmin edilenden öte muazzam ölçüde olmaması için hiçbir neden yoktur. Yine bu varlıkların örneğin sigorta konusu yapılabilmesi sigorta ve buna bağlı yan sektörlerin çok ciddi anlamda gelişmesine katkı yapacaktır. İş bununla da kalmayacak, söz konusu varlıklar kayıt altına alınacağı için sırf bu sebeple kamu gelirinin çok önemli ölçüde artacağı, bunun kamu yatırım ve harcamalarına katkı yapacağı; dolayısıyla eğitim, sağlık, adalet gibi birçok önemli alana ek kaynak aktarılmasının mümkün olacağı unutulmamalıdır.

    Ölü sermayenin resmi mülkiyet sistemine nasıl entegre edilebileceği hususuna çok kısa değinmeden önce; yukarıda örneklenen ölü sermeyenin kayıt altına alınması hasebiyle kamu gelirinin buralardan sağlanacak vergilerle artacağına ilişkin öngörüye yönelik olası tereddütlere karşı şu gerçeğin de altını öncelikle çizmekte fayda vardır. Yasa dışı yaşamanın legal olmayan birçok parasal maliyeti vardır. Yasa dışı girişimci üretim ve ticari faaliyeti devam ettirirken rüşvet ve haraç dâhil birçok parasal yükümlülüğe katlanmak zorundadır. Dolayısıyla, elindeki yasa dışı varlıkları teminat olarak gösteremeyen, söz konusu varlıkları -kredi kullanarak satın almak mümkün olmadığı için- kolaylıkla elden çıkaramayan, sırf kayıt dışı olduğu için kendi ad ve markası altında mümesillikler vs. açamayan ve dolayısıyla işini istediği ölçekte büyütemeyen, hepsinden de öte kayıt dışında olmanın verdiği psikolojik sıkıntı ve stresten hiç de mutlu olmayan birçok işletme ve varlık sahibinin; adil bir vergilendirme sistemi içerisinde bu özellikteki ticari faaliyetlerini ve varlıklarını kayıt altına aldırmak isteyeceği gerçeği karşısında şaşırmamak gerekir.

    Burada kritik olan iki husus vardır. Öncelikle bu her yönüyle bir devlet ya da en azından hükümet projesi olmak durumundadır. Dolayısıyla sadece kayıt dışındakilere değil tüm topluma kayıt altına geçmenin kazanımlarının çok açık bir biçimde anlatılması gerekmektedir. Projenin bu aşamasının başarılı olabilmesi için dikkat edilmesi gereken diğer önemli husus ise devleti neredeyse işletmenin ortağı durumuna getirecek çeşit ve oranda vergiler tesis edilmemesi; bunun yerine adil bir vergilendirme sistemi oluşturulmasıdır. Aksi durumda kayıt altına giren işletme ve varlıkların bir şekilde yeniden kayıt dışına çıkmaları her zaman mümkündür.

    Sonuç olarak, farklı ihtiyaçları karşılamak için farklı şekillerde oluşmuş ve kayıt dışı ekonominin “yasal” çerçevesini oluşturan ve esasında konusu olan “şey”i mikro ölçekte meşrulaştıran tüm bu toplumsal sözleşmeleri bir araya getirmek ve tek bir mülkiyet sistemi içine yerleştirmek başarının olmazsa olmaz koşuludur. Bunu yaparken de yukarıdan aşağıya (mevcut resmi mülkiyet sisteminden toplumsal sözleşmelere) ve aşağıdan yukarıya (kaynağını ihtiyaçlardan ve sosyal davranışlardan alan toplumsal sözleşmelerden mevcut resmi mülkiyet sistemine) doğru etkileşimin kaçınılmaz olduğu; öte taraftan böylesine iddialı bir projenin çok kararlı ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiği izahtan vareste bir husustur.
  • Hucurat Suresi, Medine´den nazil olmuştur ve on sekiz âyettir.

    Bu seri-e celile, âyet sayısı bakımından kısa fakat ihtiva ettiği hükümler ve koyduğu esaslar bakımından büyük hususiyetler taşıyan bir suredir.

    İnançta, ferdi ve içtimai hayatta, İslamin eseslarının neler olduğu ve o esaslara nasıl sarılmamız gerektiği beyan edilmekte ve İslam cemiyetinin çatısı ve hayat biçimi ortaya konmaktadır.

    Surenin başında bulunan âyet-i kerimenin beyanına göre müminler,dinlerinin hükümlerinden başka hiçbir hükmü, hiçbir çözüm tarzını kabullenemezler. Onların dışına asla çıkamazlar. Müminler için bu temel esas, kabulü ve uyulma­sı zorunlu bir esastır. Bu hususta buyurulmaktadır ki: "Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah herşeyi hak­kıyla işiten ve bilendir.[1] Demek ki mümin, Allah ve Resulünün hükmü orta­dayken artık onların Önüne geçip onlan yok sayarak başka hükümler, başka çö­züm şekilleri arayamaz. Hayatını, Allah ve Resulünün hükümlerine göre şekil­lendirmek zorundadır.

    Sure-i celüede müminlerin, Resulullah efendimize karşı nasıl davrana­cakları, ona karşı nasıl saygılı olacakları çok açık bir biçimde beyan edilmekte­dir. Tabi ki bu âyetler, onun zamanındaki ashabına hitabettiği gibi günümüzdeki müminlere de hitab etmektedir. Müminler, Peygamberlerinin gıyabında da ona saygı duyacaklardır.

    Sure-i celilede, birbirleriyle çatışan iki müslüman topluluğun arasındaki ihtilafın nasıl halledileceği beyan ediliyor, müminlerin, aynı imanı taşımaları sebebiyle kardeş oldukları bildirilerek onların birbirleriyle alay etmeyip birbir­lerine lakap takmamaları emrediliyor.

    Yine müminlerin birbirleri hakkında tecessüs içinde olmamaları ve zatı­nın bir çoğundan kaçınmaları emrediliyor.

    İnsanlığın hayati için elzem olan birçok hüküm ve emirleri beyan eden sure~i celile, her mümin tarafından lafız ve manasıyla birlikte ezbere bilinmeli ve hükümleri mutlaka yerine getirilmelidir.[2]



    Rahman ve Rahim olan Alkilim adıyla.



    1- Ey iman edenler, Allanın ve Resulünün ününe geçmeyin. Allahtan korkun. Şüphesiz Allah, herşeyi hakkıyla işitendir, bilendir.

    Ey, Allahın birliğine ve Muhammed´in peygamberliğine iman edenler, gerek dini gerek dünyevî işlerinizde Allahın ve Resulünün hükümlerine başvur­madan önce karar vermeyin. Aksi takdirde Allahın ve Resulünün hükümlerine ters karar venniş olabilirsiniz. Allahın ve Resulünün izin vermediği bir hususta herhangi bir söz söylemek veya bir iş yapmaktan çekinin ve Allahtan korkun. Zira Allah, söylediklerinizi çok iyi işiten ve yaptıklarınızı çok iyi bilendir.

    Ayet-i kerimede, müminlerin, Allahın ve Resulünün önüne geçmemeleri emredilmektedir. Abdullah b. Abbas´a göre bu ifadeden makat, Allahın kitabına ve Resulullahın sünnetine muhalif olan bir şey söylememektir. Allahın kelamı yanında herhangi bir şey konuşmamaktır.

    Mücahid´e göre ise, Allahın ve Resulünün önüne geçmemekten maksat, Allah tealanın bir mesele hakkında peygamberinin lisanıyla hüküm vermesinden önce fetva vermemektir.

    Katade ise diyor ki: "Bir kısım insanlar, "Keşke benim hakkımda şöyle şöyle hükümler inse." "Keşke şunlar ve şunlar meşru olsa." diyorlardı. Allah teala bunu hoş görmedi, kendisinin ve peygamberinin önüne geçmelerini yasakla­dı.

    Hasan-i Basrî ise bu ifadeyi izah ederken şöyle demiştir: "Bir kısım in­sanlar, kurban bayramında, Resulullah bayram namazını kıldırmadan önce kur­ban kesmişler Resulullah da onlara.tekrar kurban kesmelerini emretmiştir. İşte bu âyet-i kerime bu hususa işaret etmektedir.

    Dehhak ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: Âyet- ikerime, müminlerin gerek savaşlarında gerekse diğer işlerinde Allanın ve Resulünün emri olmadan karar vermemelerini emretmektedir. [3]



    2- Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleriniz boşa gider de, farkında bile ol­mazsınız.

    Allah teala, bu âyet-i kerime ile, müminlere peygamberle konuşma âdabını öğretmekte ve onun huzurunda konuşurken selerini kısarak konuşmala­rını emretmektedir. Bu âyet inmeden önce müminler.ResuluUahın huzurunda yüksek sesle konuşuyorlar ve Resulullaha, birbirlerine konuştukları gibi konu­şuyorlardı. Allah teala bu âyetle müminlerin, peygambere karşı edepli ve saygılı olmalarını emretti. 

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında İbn-i Ebi Müleyke şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir:

    "Resulullaha, Temim oğullarının heyeti geldiğinde Ebubekir ve Ömer, Resulutlahın yanında konuşurken seslerini yükselttiler. Birisi, (Ömer) Resulul-lahtan, Temim oğullarına Akra b. Hâbis´i emir tayin etmesini istedi. Bunun üze­rine Ebubekir Ömer´e "Sen, bana karşı gelmekten başka birşey istemiyorsun." dedi. Ömer ise, "Ben sana muhalefet etmek istemedim." dedi. Böyle konuşurlar­ken sesleri yükseldi. Şunun üzerine Allah teala: "Ey iman edenler, seslerinizi, peygamberin sesini bastıracak şekilde yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi peygamberle de yüksek sesle konuşmayın. Yoksa amelleri­niz boşa gider de farkında bile olamazsınız." âyetini indirdi.

    Abdullah b. Zübeyr diyor ki: "Bu âyet indikten sonra Ömer, Resulullahi dinlemeden önce ona bir şey konuşmazdı. [4]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) bir ara Sabit b. Kays´ı göremez oldu. Sahabilerden bi­ri: "Ey AH ahin Resulü, ben ondan sana malumat getiririm." dedi. Gidip Sabit´i buldu. Onu evinde oturup, başını yeri eğmiş bir halde gördü. Ve ona: "Sana ne oldu " diye sordu. Sabit: "Çok kötü bir şey oldu." diye cevap verdi. Zira o, Re-sulullahin yanında sesini yükselterek konuşuyordu. Bu yüzden amelinin boşa (Metin Buhuri´den alınmıştır.)

    gittiğini ve kendisinin cehennemlik olduğunu sanıyordu. Bu kişi Resulullaha geldi ve Sâbit´in söylediklerini ona bildirdi.

    Enes´in oğlu Musa diyor ki: "O adam, tekrar Sabit´e büyük bir müjde ile döndü. Zira Resulullah o adama demişti ki: "Git Sâbit´e de ki: "Sen cehennem ehli değilsin. Sen cennet ehlisin. [5]

    Enes (r.a.) diyor ki:

    "Biz, onun, aramızda gezdiğini görüyorduk ve onun cennetlik olduğunu biliyorduk. Yemame savaşında (Resulullahın vefatından sonra Hz. Ebubekir´in halifeliği zamanında, zekat vennek istemeyenlerle yapılan savaşta) bizde bazı bozgunlar oldu. Bu sırada Sabit b. Kays geldi. O, kefenini giymiş buhur koku­sunu sürmüştü. Bize şöyle demişti. "Arkadaşlarınızı ne kötü huylara alıştırıyor­sunuz." Sabit, daha sonra savaştı ve öldürüldü. Allah ondan razı olsun. [6]



    3- Peygamberin huzurunda seslerini kısanlar, işte onlar, Allanın, kalblcrini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için affedilme ve bü­yük nıükafaat vardır.

    Allah teala bu âyet-i kerimede, bundan önceki âyetin emrine uyarak Re­sulullahın yanında seslerini kısanların imtihanı başardıklarını, takvaya eriştikle­rini, böylece geçmişteki günahlarının bağışlandığını ve kendilerine, büyük bir mükafaat olan cennetin verileceğini beyan etmiştir. [7]



    4- Ey Muhammed, sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu akıl­ları ermeyen kimselerdir.-

    Allah teala bu âyet-i kerimede, Resulullahın hanımlarının bulunduğu odaların arkasından "Ey Muhammed11, diye ona seslenen Bedevileri kınamakta­dır, bu âyet-i kerimenin, yukarıda zikredilen Akra b. Habis et-Teymî hakkında nazil otluğu rivayet edilmektedir. Akra diyor ki:

    "Hücrelerin (otluların) arkasından Resulullahı çağırdı. "Ey Allahın Resu­lü." dedim. Resulullah cevap vermedi. Bunun üzerine dedim ki: "Ey Allahın Resulü, iyi bil ki, bana hamdetmek iyi beni kınamak ise kötü bir şeydir." Bunun üzerine Resululluh: "Senin o dediğin Allahtır." diye cevap verdi. [8] Ve işte bu­nun üzerine bu âyet nazil oldu. [9]



    5- Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabrctsclcrdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Şüphesiz Allah, çok affeden ve çok ba­ğışlayandır.

    Ey Muhammed, seni odaların arkasından çağıran bu insanlar, senin, ken­di yanlarına çıkmana katlar sabretmiş olsalardı, Allah katında onlar için daha hayırlı olurdu. Zira Allah onlara, sana saygı göstermelerini emretti. Onlar, seni odaların arkasından çağırmumakla bu emre uymuş olurlardı. Allah, böyle yapan insanların, bu davranışlarından vazgeçmeleri halinde onları affedendir ve bu suçlarına karşılık onları cezalandırmayarak onlara merhamet edendir. [10]



    6- Ey iman edenler, eğer yoldan çıkmış bir kimse size haber getirirse, onun doğruluk derecesini araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme eziyet edersiniz de yaptığınıza pişm,an olursunuz.

    Allah telala bu âyet-i kerimede, herhangi bir fâsıktn bildirmiş olduğu haberde, ihtiyatlı olmayı, haberin doğru olup olmadığım araştırmayı emretmek­tedir. Böylece, yalan veya yanlış olma ihtimali bulunan haberlerden uzak durul­muş olur ve sağlam haberlere dayanılarak karar verilir.

    Bu âyet-i kerimenin, Resulullahın, Mustalik oğullarının zekatını getinne-ye gönderdiği Velid b. Ukbe b. Ebi Muyat hakkında nazil olduğu rivayet edil­mektedir. Velid, Mustalik oğullarından zekatı getirmeye gidince onlar, Resulul-lahm elçisini karşılamak için hazırlanmışlar Velid de kendisinin Öldürüleceğini sanarak korkup geri dönmüş ve Resulullaha Mustalik oğullarının zekat verme­diklerini, kendisini öldürmek istediklerini söylemiştir. Daha sonra Resulullah da bir müfreze göndermiş ve Velid´in bildirdiği haberin doğru olmadığı anlaşılmış ve bunun üzerine de bu âyet-i kerime nazil olmuştur.

    Huzaa oğullarından Haris b. Dırar diyor ki:

    "(Bu kişi, Resulullahın hanımı Meymune´nin babasıdır) Ben Resulullaha geldim. O beni İslama davet etti. Ben onun davetini kabul edip İslama girdim. Beni zekat vermeye davet etti. Ben de kabu! ettim ve dedim ki: "Ey Allanın Re­sulü, kavmime döneyim, onları İslamı kabul etmeye ve zekat vermeye davet edeyim, davetimi kabul edenlerin zekatını toplayayım. Topladığım zekatları sa­na getirmesi için şu zamanlarda bana bir elçi gönder." Haris, davetini kabul edenlerden zekatı toplamış ve Resulullahın, elçi göndererek zekatları aldırma vakti gelmiştir. Fakat Resulullahın elçisi zekatları almak için gelmemiştir. Bu­nun üzerine Haris, Allahi ve Resulünü gazaplandıracak bir şey yaptığını san­mıştır. Haris, kavminin ileri gelenlerini toplayarak onlara şöyle demiştir: "Resu­lullah yanımda bulunan zekatları almak üzere bana elçi göndermek için belli bir vakit tayin etmişti. Resulullah verdiği sözden caymaz. Sanırım ki Resulullahın elçisine engel olan sebep onu, herhangi bir şeyden dolayı kızdirmamızdır.Hep beraber Resulullaha gidelim." Diğer taraftan Resulullah Hâris´in toplamış oldu­ğu zekatı almak üzere ona elçi olarak Velid b. Ukbe´yi göndermişti. Velid, yürü­yüp yolun bir kısmını gittikten sonra korkarak geri dönmüş ve tekrar Resulullaha gelmişti ve ona: "Ey Allanın Resulü, Haris bana zekat verilmesine mani oldu ve beni öldünnek istedi." dedi. Bunun üzerine Resulullah, Hâris´e bir müfreze göndermeye karar verdi. Müfreze, Medine´den ayrılırken Medine´ye gelmekte olan Haris ve arkadaşlarıyla karşılaştı. Müfrezedekiler: "İşte bu Haris." dediler. Haris onlara yaklaşınca: "Siz kime gönderildiniz " dedi. Müfrezedkiler ise: "Sa­na gönderildik." dediler.Hâris: "Niçin " dedi. Onlar: "Resulullah sana, Velid b. Ukbe´yi gönderdi. Velid, senin ona zekat venneye engel okluğunu ve onu öldür­mek istediğini sanmış." dediler. Haris: "Muhammed´i hak peygamber olarak gönderen Allaha yemin olsun ki ben onu ne gördüm ne de o bana geldi." dedi. Haris Resululiahın yanma yarınca Resulullah şöyle buyurdu: "Zekatı vermeye engel oldun, elçimi de öldünnek istedin ha " Haris: "Seni hak peygamber ola­rak gönderen Allaha yemin olsun ki ben, onu ne gördüm ne de o bana geldi. Benim yola çıkmama sebep ise, senin elçinin bana gelmemesi ve Allahı ve Re­sulünü gazaplandiracak bir şey yaptığımdan dolayı elçinin geri kaldığı korkusu­dur." Bunun üzerine bu âyet ve bundan sonra gelen iki âyet nazil oldu. [11]

    Taberi bu olayı çeşitli şekillerde rivayet etmiştir. Fakat Ahmed b. Han-bel´in rivayeti tercih edilerek alınmıştır. [12]



    7-8- Kilin ki Allahm Resulü aranızda bulunmaktadır. Eğer o birçok işlerde size uysaydı mutlaka zor duruma düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu kalblerinize nakşetmiş ve size inkarı, yoldan çıkmayı ve gü­nahı çirkin göstermiştir. Allahm lütuf ve nimctiylc doğru yolda olanlar işte bunlardır. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    Ey, Allaha ve peygambere iman eden müminler, bilin ki Allanın Resulü, sizin içinizde bulunmaktadır. Asılsız ve yalan sözleri söylemekten kaçının. Zira Allah sizin haberlerinizi ona biidimıekte ve ona doğru yolu göstermektedir. Şayet Resulullah birçok hususta sizin görüşünüzle amel edecek olsa onun size uy­masıyla sıkıntı ve zorluklara düşerdiniz. Zira o da sizin gibi hata ederdi. Mesela, Velid b. Ukbe´nin, Mustalik oğullan hakkındaki görüşü, onu hataya düşürebilir­di. Zira Velid, onların dinden çıktığını söylüyor, onlara karşı savaş yapılmasını istiyordu. Fakat Allah, sizleri, kendisine ve peygambere iman etmeyi sevdirdi. Onu kalbinizde güzel bir şey yaptı. Böylece, Allahm Resulü size değil siz ona uyar oldunuz. O da sizi sıkıntı ve meşakkatlerden kurtardı. Allah sizlere, inkar­cılığı, yalan söyleme gibi yoldan çıkmayı, Allanın yasakladığı şeyleri işleme gi­bi günahları ise size çirkin gösterdi. Böylece iman ve itaatten ayrılmaz oldunuz. İşte hak yolda olanlar, Allahm, kendilerine imanı sevdirdiği, inkarı fısk´ı ve is­yanı kötü gösterdiği kimselerdir. Allanın bukullanna böyle yapması onun sade­ce bir lütfudur. Bu, onun tarafından bir nimettir. Allah, sizlerden kimin iyilikte bulunup kimin kötülükte bulunduğunu ve kimin nimetlerine ve lütfuna layık ol­duğunu çok iyi bilendir. Yarattıklarını sevk ve idare etmekte hikmet sahibidir.

    Katade bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra, kendisini dinleyenlere şöyle demiştir: "Âyet-i kerimenin zikrettiği bu insanlar, Resululiahın sahabileridir. Şayet Resulullah onların görüşlerine göre hareket edecek olsaydı birçok hususta sıkıntı ve zorluklara düşeceklerdi. Sizlerse, Allaha yemin olsun ki, görüşleri da­ha basit, akılları daha şaşkın insanlarsınız. Herkes görüşüne kuşku ile baksın. Allahm kitabına samimi bir şekilde sarılsın. Zira Allahm kitabı, onunla amel eden ve onunla yetinenler için bir güvencedir. Allahm kitabının dışındaki şeyler ise aldatıcı şeylerdir. [13]



    9- Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını bulup barıştırın. Eğer onlardan biri, diğerine saldırmaya devam ederse, saldıran taraf Allanın hükmüne dönünceyc kadar onlarla savaşın. Eğer Al­lanın hükmüne dönerse aralarını adaletle bulup barıştırın. Her zaman âdil davranın. Şüphesiz ki Allah âdil olanları sever.

    Ey iman edenler, müminlerden iki gurup birbiriyle savaşacak olursa, on­ları, Allahın kitabındaki hükme çağırarak aralarını bulun. Şayet o guruplardan biri, Allahın kitabındaki hükmü kabul etmeyerek azgınlığa düşerse, Allahın hükmünü kabul etmeyene karşı, onun emrine boyun eğinceye kadar savaşın. Si­zin, o gurupla savaşmanızdan sonra Allahın kitabındaki hükmüne dönüp de bo­yun eğecek olursa siz bu iki gurubun arasında, Allahın kitabındaki hükmü uygu­layarak adaletli davranın. Ve onları barıştırın."

    Abdullah b. Abbas, bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Allah, pey­gamberine ve müminlere iman eden iki gurubun birbirleriyle savaşmaları halin­de onları Allahın hiikmüıîe davet etmelerini ve onlara adaletli davranmalarını emretmiştir. Şayet her ikisi de Allahın kitabındaki hükme boyun eğmeye karşı çıkacak olursa işte o, azgın bir guruptur. Müminlerin emirinin, Allahın hükmü­ne boyun eğdirinceye kadar onlarla cihad etmesi ve onlarla savaşması gerekir.

    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şu olay zikredilmiştir: Enes b. Mâlik (r.a.) diyor ki:

    "Resulullaha "Sen, Abdullah b. Übey´[14] gitsen nasıl olur " denildi. Bu­nun üzerine Resulullah, merkebine binip hareket etti. Müslümanlar da onunla hareket edip yürüyemey başladılar. Üzerinde yürüdükleri arazi çorak bir yerdi. Resululah, Abdullah b. Übey´in yanına varınca o, Resulullaha "Benden uzak dur. Allaha yemin olsun ki senin merkebinin pisliği beni rahatsız etti." dedi. Bu­nun üzerine Ensar´dan bir kişi "Allaha yemin olsun ki Resulullahın merkebinin kokusu senin kokundan daha güzeldir." dedi. Abdullah b. Übey´in kavminden bir kişi de bu söze kızdı. Bu iki kişi birbirlerine sövdüler. Bunun üzerine bu iki kişiden herbirinin taraftarları da hiddetlendiler. Birbirlerini hurma dallarıyla, el­leriyle ve takunyalarla dövmeye başladılar. Bize ulaştığına göre "Eğer mümin­lerden iki gurup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını bulup barıştırın." âyetini işte bunlar hakkında nazil olmuştur[15]

    Süddî bu âyet-i kerimenin, karısıyla geçimsizliğe düşen bir adam ile karı­sının taraftarları arasında çıkan anlaşmazlık üzerine nazil olduğunu söylemiş, Mücahid, Evs ile Hazreç arasındaki bir anlaşmazlık üzerine indiğini söylemiş Katade ise bu âyetin, Ensar´dan, birbirlerinde alacakları ´bulunan ve anlaşmazlı­ğa düşen iki kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Ancak birinci sebep, sahih hadis kitaplarında nakledildiğine göre tercihe şayandır. [16]



    10- Müminler, ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın. Allahtan korkun ki, merhamet cdilesiniz.

    Ey iman edenler, iyi bilin ki müminler ancak din kardeşidirler. Onlar bir­birleriyle savaştıkları zaman, onları Allahın hükmüne davet ederek aralarını bu­lun. Birbirleriyle savaşanların arasını bulma vazifenizi ve diğer yükümlülükleri­nizi yerine getirerek Allahtan korkun ki o da size merhamet etsin ve geçmişte işlediğiniz günahlarınızı affetsin.

    *Âyet-i kerimede, mümilerin ancak kardeş oldukları bildirilmektedir. Peygamber efendimiz bu kardeşliğin nasıl olduğunu ve neler icabettirdiğini çe­şitli hadis-i şeriflerinde beyan etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır.

    Abdullah bin Ömer, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayete di­yor:

    "Müslümna müslümamn kardeşidir. O, kardeşine zulmetmez onu sahipsiz bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacına koşacak olursa Allah da onun ihtiyacını gi­derir. Kim müslüman kardeşinin bir sıkıntısını giderecek olursa Allah da onun kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntısını gidenniş olur. Kim bir müslü­mamn kusurunu örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. [17]

    Ebu Hureyre, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Kim bir müminden, dünya sıkıntılarından bir sıkıntı giderecek olursa Allah tla onun kıyamet günün sıkıntılarından birini giderir. Kim, darda kalana kolaylık gösterecek olursa Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir Kim bir müslümamn ayıbını örtecek olursa Allah da onun ayıplarını dünya ve âhirette örter. Kul, mümin kardeşinin yardımında bulunduğu müddetçe Allah da ona yardım eder. Kim ilim talebi için bir yol tutacak olursa Allah onun bu yolu­nu cennete doğru kolaylaştırır. Herhangi bir kavim, Allanın evlerinden (mescit­lerden) birinde toplanıp Allanın kitabını okur ve birbirlerine öğretirlerse onların üzerine mutlaka huzur iner, onları rahmet kaplar. Onların çevresini melekler ku­şatır. Allah onlan katmdâ-bulünanlara bildirir. Herkimi işlediği amal yavaşlata­cak olursa onun soyu onu hızlandıramaz. (Kim eksik amel işlerse onun soyu onun amelini tamamlayamaz) [18]

    Ebu Musa (r.a.) Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Bir mümin diğer bir mümin için birbirine kaynamış binaya benzerler." Resulullah bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi ve müminlerin birbir-leine nasıl kenetlendiklerini gösterdi. [19]

    Numan b. Beşir, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Mü­minler.birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine karşı şefkatli davranmada bir vücut gibidirler. Vücudun organlarından biri rahatsız olduğunda diğer organlar, uykuyu kaybetmede ve acıyı paylaşmada ona ortak olurlar. [20]

    Sehl b. Sa´d es-Sâidî, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

    "Müminlerin içinde bir mümin, bir vücut ile ondaki başa benzer. Vücut, baş ağrısından acı duyduğu gibi mümin de iman ehlinin ızdırabından acı duyar. [21]



    11- Ey iman edenler, bir kavim diğer bir kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim alay edenden duba hayırlıdır. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki alay edilen kadınlar, alay eden kadınlardan daha hayırlıdır. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinize lakaplar takmayın. İman et­tikten sonra bir müminin fâsıklıkla anılması ne kötü şeydir. Kim bundan tevbe etmezse işte onîar, zalimlerin ta kendileridir.

    Ey, Allahı ve Resulünü tasdik eden müminler, mümin bir kavim, diğer bir mümin kavimle alay etmesin. Belki de alay edilen kavim, alay edenlerden daha hayırlıdır. Mümin kadınlar da diğer mümin kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilen kadınlar, alay edenlerden daha hayırlıdır. Ey iman edenler, birbirinizi ayıplamayın, birbirinize dil uzatmayın. Birbirinizi, sevmediğiniz la­kap ve sıfatlarla çağırmayın. Bunları yaptığınız takdirde, Allanın emirlerinden ayrılan fâsıklar olursunuz. İman ettikten sonra "Fâsıklık" sıfatını almak ne kötü bir şeydir kim bunları yaptıktan sonra tevbe etmeyecek olursa, işte onlar, zalim­lerin ta kendileridir.

    Ayet-i kerime, genel bir ifade kullanarak alaya almanın her çeşidini ya­saklamıştır. Bu itibarla, bir müminin başka bir mümini, fakirliğinden veya acizliğinden yahut işlediği bir hatasından dolayı alaya alması caiz değildir.

    Âyet-i kerimede, müminlerin birbirlerini ayıplamaları, birbirlerine dil uzatmaları yasaklandığı gibi birbirlerini, asıl isimlerini bırakıp, sevilmeyen la­kaplarla çağırmaları yasaklanmaktadır. Zira, bu tür şeyleri yapmak, müminler arasında sevgi ve saygıyı zedeler. Ve İslam kardeşliğini sarsmış olur. Bu neden­le bu tür davranışlara düşen müminlerin fa"sık olacakları, fâsıkhğın ise müminle­re yakışmayan bir sıfat olduğu beyan edilmektedir.

    Ebu Cübeyre b. ed-Dehhak diyor ki:

    "Bu âyet, biz Seleme oğullan hakkında nazil olmuştur. Resulullah, bize geldiğinde bizden her birimizin iki veya üç ismi vardı. Resulullah herhangi biri­mizi "Ey falan" diye çağırdığında ona "Dur ya Resulflah, o bu isme kızıyor." di­yorlardı. İşte bunun üzerine bu ûyet-i kerime nazil oldu. Ve müminlerin, birbir­lerini, kızacakları lakaplarla çağırmalarını yasakladı. [22]



    12- Ey iman edenler, zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannin ba­zısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı Ondan tiksinirsiniz. AUahtan korkun. Şüphesiz ki Allah, tevbclcrİ daima kabul edendir, çok merhametlidir.

    Allah teala bu âyet-i kerimede müminlere, kötü zamla bulunmayı, teces­süsü ve gıybet yapmayı yasakamaktadır. Âyet-i kerimede, bütün zanlardan değil bunların birçoğundan kaçınılması emredilmektedir. Bundan da, kötü zanda bu­lunmanın yasak olduğu, müminler için iyi zanda bulunmanın ise hayırlı bir şey olduğu anlaşılmaktadır. İyi zanda bulunmanın hayırlı bir şey olduğu hususunda başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır. "İftirayı işittiğiniz zaman, mümin er­keklerin ve mümin kadınların birbirlerine hüsnü zanda bulunup da "Bu apaçık bir iftiradır." demeleri gerekmez miydi [23] 

    Âyette, kaçınılması emredilen kötü zandan maksat, kişinin aile efradını veya akrabalarını yahut da herhangi bir insanı itham etmesidir.

    Peygamber efendimiz bu konuyla ilgili olarak bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

    "Zandan kaçının, zira sözlerin en yalanı zandır. Tecessüsde bulunmayın. Konuşulanları dinleme merakına kapılmayın. Birbirinize buğzetmeyin. Siz, Al­lanın kullan olarak kardeşler olun. Kişi mümin kardeşinin sözlüsünü, kardeşi onunla evleninceye veya onu bırakıncaya kadar istemesin. [24]

    Tecessüste bulunmaktan maksat ise, kişinin, başkalarının kusurlarını araştırması ve onun gizliliklerini öğrenmeye çalışmasıdır.

    Peygamber efendimiz, mü.slümanlann kusurunu örteni övmüş ayıplarını araştıranı ise eleştirmiştir. Bir hadis-i şerifinde:

    "... Kim bir müslümanın bir ayıbını örtecek olursa Allah da kıyamette onun ayıbını örter. [25]´buyurmuştur.

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise şöyle buyurmuştur:

    "Şayet sen insanların kusurunu araştıracak olursan ya onlan ifsat etmiş olursun veya ifsad etmeye yaklaştırırsın. [26]´

    Diğer bir hadis-i şerifinde ise:

    "İdareci, insanlar hakkında şüpheci bir tavır takınırsa onlan ifsad eder. [27]´buyumuıştur.

    Âyet-i kerimenin son bölümünde gıybet etmek yasaklanmakta ve gıybet edenler ölü insanın etini yiyenlere benzetilmektedir.

    Resululahtan, gıybetin ne olduğu sorulmuş o da:

    "Kardeşini, sevmediği bir şey ile anmandır." buyunnuştur. Bunun üzeri­ne: "Şayet söylediklerim o kardeşimde varsa " diye sorulmuş Resulullah da şu cevabı vermiştin "Eğer söylediklerin, kardeşinde varsa işte sen onun gıybetini yapmış olursun. Şayet, söylediklerin onda yoksa sen ona iftirada bulunmuş olursun. [28]´

    Hz. Aişe (r.anh.) diyor ki:

    "Ben ResuluIIaha "Safiye´nin şöyle şöyle olması yeter." dedim. (Hz. Aişe bu sözüyle Hz. Safiye´nin kısa boylu olduğunu söylemek istemiştir) Bunun üze­rine Resulullah şöyle buyurdu: "Öyle bir söz söyledin kî denizin suyuna karışsa orayı bulundınrdı. [29]

    Enes b. Mâlik diyor ki:

    "Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben, Miraç için yukarı çıkarıldığım da, bakırdım tırnaklan bulunan ve o tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırma layan bir kavmin yanından geçtim." Ey Cebrail, bunlar kimdir " diye sordum Cebrail "Bunlar, insanların etlerini yiyen ve ırzlarına dil uzatanlardır." dedi. [30]

    Ebu Berze el-Eslemî diyor ki:

    "Resulullah şöyle buyurdu: "Ey, dilleriyle iman eden fakat kalblerine iman girmeyen topluluk, müslümanların gıybetini yapmayın. Onların kusurları­nı araştırmayın. Zira onların kusurlannı kim araştınrsa Allah da onun kusurunu araştırır. Allah da kimin kusurunu araştınrsa onu evinin ortasında rezil eder. [31]

    Cabirb. Abdullah diyor ki:

    "Bir gün biz, Resulullah ile biraber idik. Kokmuş bir leşten kokular geldi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: "Bu koku nedir biliyor musunuz Bu, müminlerin gıybetini yapan kimselerin kokusudur. [32]



    13- Ey insanlar muhakkak ki sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sîzi milletlere ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah ne/dinde en şerefli olanınız, ondan en çok korkanmızdır. Şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir, her şeyden haberdardır.

    Ey insanlar, şüphesiz ki biz sizi, atanız Âdem ve anneniz Havva´dan mey­dana getirdik. Onlardan sonra da erkek ve kadının suyundan diğer bütün insan­ları meydana getirdik. Sizleri aynı soydan yarattık. Bir kısmınızın soyu diğerine uzaktır. Bunlar milletlerdir. Diğer bir kısmınızın soyu ise başka bir kısmınıza yakındır. Bunlar da kabilelerdir. Bizim, sizleri milletlere ve kabilelere ayırma­mızın hikmeti, birbirinizle kolayca tanışmanızı sağlamak isteyişimizdendir. Bir­birinize üstünlük taslamanız ve birbirinizi ezmeniz için değildir. Zira sizin, Allan katında en üstün olanınız, ondan en çok karkanınızdır, şu veya bu soydan ol­manı , yahut da mal mülk ve sayıca çok olmanız değildir.

    *Bu âyet-i kerime, insanlığın, tek anne ve babadan meydana gelen soy kardeşler olduğunu bildirmekte ve hiçbir milletin diğerine karşı soyca üstünlük taslamasına hakkı olmadığını beyan etmekte ve insanların üstünlüklerinin, an­cak kendilerini yaratan rablerinin emir ve yasaklarına uyarak ondan korkmala-nyla gerçekleştiğini bildimıektedir. İşte bu itibarla İslam ırkçılığı, kavmiyetçili­ği reddetmektedir.

    Bu hususta peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde ş.öyel buyurmakta­dır:

    "Şüphesiz ki Aziz ve Celil olan Allah, sizlerin cahiliye kibirlenmelerinizi ve atalarınızla övünmenizi gidermiştir. İnsanlar ya takva sahibi bir mümin veya isyankar bir fâcirdir. Sizler, Âdem´in oğullarısınız, Âdem ise topraktandır. Artık bir kısım adamlar, kavimleriyle övünmeyi bıraksınlar. Zira onlar cehennemin kömürlerinden başka bir şey değildirler. Yoksa onlar Allah katında, burnu ile pislikleri yuvarlayan pislik böceklerinden daha âdi olurlar." [33]

    Haksızlıkta kavmine destek olan kişi hakkında şöyle Duyurulmuştur:

    "Kim.haksız yere kavmine yardım edecek olursa o kimse kuyuya düşüp Ölen bir deveye benzer ki onu kuyruğundan tutarak çıkarmak isterler. [34]

    Vasile b. el-Eska, peygamber efendimize:

    "Ey Allanın Resulü, ırkçılık nedir " diye sorduğunda Resulullah: "Hak­sızlıkta kavmine yardımcı olmandır." cevabını venniştir. [35]

    Peygamber efendimiz, ırkçılık uğrunda savaşan veya o uğurda ölen kimse hakkında şöyle buyumıuştur:

    "Kim, emre itaatten çıkar, cemaattan ayrılır ve Ölecek olursa o kimse ca­hiliye ölümü ile Ölmüş olur. Kim, kavmi için gazaplanarak veya kavmiyetçiliğe davet ederek yahut kavmiyetçiliğe yardımda bulunarak kör sancak altında sava­şır da öldürülecek olursa o kimse cahiliye ölümüyle öldürülmüş olur. [36]

    Peygamber efendimiz diğe bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

    "Soylarınız, sizden birinize sövmek için sebep değildir. Şüphesiz ki siz­ler, Âdem´in çocuklarısınız. Ölçek eksik kaldı onu dol duramadınız. (Herkesin bir kusuru vardır, eksiksiz insan yoktur) Bir kimsenin diğerine üstünlüğü ancak dindarlıkla veya salih amel işlemesiyledir. Kişinin, hayasız, âdi, cimri ve korkak olması, aşağılık olarak ona yeter. [37]



    14- Ey Muhammcd, Bedeviler "İman ettik" derler. Sen onlara şöyle de: "Hayır, iman etmediniz. Si/, ancak "Müslüman olduk." deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir. Eğer Allah ve Resulüne itaat ederseniz, Allah, amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok affdendir, çok merhamet edendir.

    Bedeviler: "Biz, Allahı ve Resulünü tasdik ettik. Bizler müminiz." dedi­ler. Ey Muhammed, sen onlara de ki: "Sizler iman etmediniz. Sizler mümin de­ğilsiniz. Bu itibarla "İman ettik" demeyin. "Teslim olduk" deyin, zira iman ger­çekten kalbinize girmemiştir. Henüz onun ne demek olduğunu kavramış değilsi­niz. Sizler, AHahın ve Resulünün emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak Alla-ha ve Resulüne itaat edecek olursanız, Allah, amellerinizin mükafaatmdan hiç­bir şey eksiltmez. Zira Allah, yaptıklarından vazgeçip kendisine itaat edeni af­fedendir ve ona merhametli davranandır. O halde ona tevbe ediniz ki sizi affe­dip size merhametli olsun."

    *Bu âyet-i kerimenin, Esedoğullan Bedevileri hakkında nazil olduğu ri­vayet edilmektedir. Bu Bedeviler hakkında: "Huyır, iman etmediniz. Siz ancak "Müslüman olduk." deyin bu vurulmasının sebebi, Zührî ve ibn-i Zeyd´e göre, Bedevilerin, dilleriyle "İman ettik" demelerine rağmen amelleriyle iman etme­diklerini göstermeleridir." Bu izaha göre imandan maksat, kişinin, inandığını diile söylemesi, İslamdan maksat ise yaptığı amellerle iman ettiğini ispat etmesi­dir. Bedeviler bu tür amelleri yapmadıklarından dolayı âyet-i kerimenin muha­tabı olmuşlardır.

    Katade ve Said b. Cübeyr´e göre ise Bedevilere böyle söylenmesinin se­bebi, onların, iman etmelerini Resulullahın başına kakmalarıdır.

    Katade diyor ki: "Yemin olsun ki bu âyet bütün Bedevileri kapsamakta­dır. Zira Bedevilerden, Allaha ve âhiret gününe iman edenler de vardır. Fakat bu âyet-i kerime, Bedevilerden bir kabile hakkında nazil olmuştur. O kabile, müs-lüman oluşlarını Resulullahın başına kakıyor ve şöyle diyorlardı: "Biz, savaşsız müslüman olduk. Falan ve.falan oğullan gibi savaşmadık." Bunun üzerine Allah teala buyurdu ki: "Siz, iman ettik" demeyin. Korkudan "Teslim olduk." deyin. [38]



    15- Müminler ancak o kimselerdir ki Allaha ve Resulüne iman eder­ler sonra imanlarında şüpheye düşmzler, Allah yolunda mallarıyla, canla­rıyla cihad ederler. İşte hakkıyla iman edenler bunlardır.

    Ey, dilleriyle "İman ettik" diyen fakat kalblerine imanın gerçeği girme­yen Bedeviler, müminler ancak o kimselerdir ki Allahı ve Resulünü tasdik eder­ler. Sonra AHahın birliği ve Resulünün peygamberliği hakkında asla şüpheye düşmezler. Allahı ve Resulünü razı edecek ameller işlerler. Müşriklere karşı, mallarını harcayarak ve canlarını feda ederek cihad ederler. Allahin sözü yücel-sin, kâfirlerin sözü ise alçalsin. İşte bunları yapanlar "Biz müminleriz." diyen sözlerinde doğru olanlardır. Kılıç korkusuyla "İman ettik" diyenler değil. [39]



    16- Ey Muhammcd, de ki: "Allaha dininizi siz mi öğreteceksiniz " Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunanı bilir. Allah, herşeyi bilendir.

    Ey Muhammed de ki: "Ey Bedeviler, Alİaha nasıl itaat edeceğinizi ona siz mi öğreteceksiniz Halbuki Allah, göklerde ve yerde bulunan herşeyi bilir. Hiçbir şey ona gizli değildir. O halde siz Allaha, dinin ve itaatin ne olduğunu nasıl öğreteceksiniz Allah, geçmiş ve gelecek olan herşeyi bilendir. O halde kalbinizde bulunanların 

    aksini Allaha karşı söylemekten kaçının. Aksi takdirde gazabına ve cezasına uğratılırsınız. [40]



    17- Ey Muhammcd, onlar, m uslu man olmalarını senin başına kakı­yorlar. De ki: "Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer imanınızda sadık kimselerseniz, imana kavuşturduğu için, asıl sizi Allah minnet altında bıra­kır.

    Ey Muhammed, o Bedeviler, müslüman olmalarını senin başına kakarlar. "Biz seninle savaşmadan iman ettik. Başkaları gibi savaştıktan sonra iman et­medik." derler. Sen onlara de ki: "Müslüman oluşunuzu benim başıma kakma­yın. Eğer "İman ettik." sözünüzde samimi iseniz bilin ki sizi Allah hidayete er­dirdiği için mümin oluşunuzdan dolayı o sizi minnet altında bırakır.

    *Said b. Cübeyr, bu âyet-i kerimenin, Esedoğullarından olan Bedeviler hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Zira onlar, Resulullaha gelerek "Biz sa­vaşmadan iman ettik." diyorlar ve böylece müslüman oluşlarını onun başına ka­kıyorlardı. [41]



    18- Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah, yap­tıklarınız ı çok iyi görendir.

    Ey Bedeviler, sizlerden kimin doğru kimin yalancı olduğu, kimin İslama isteyerek girip kimin de Peygamberin korkusuyla müslüman loduğu Allaha gizli değildir. Zira Allah, göklerin ve yerin gaybım bilir. O, gizli ve aşikâr, itaat veya isyan olan bütün amallerinizi görendir. O, sizleri, amellerinize göre cezalandıra­cak ve mükafaatlandıracaktır. [42]



    [1] Hucurat Suresi, âyet: 1

    [2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/495-496.

    [3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/497-498.

    [4] Buhari, K.Tufsir el-Kur´an, Sure: 49, bab: 1 /Tinnizî, K.Tefsir cl-Kur´an, Sure: 49, bab: 1, Ha­dis no: 3266

    [5] Bııhari, K.Tefsir el-Kıır´an, Sure: 49, bub: I

    [6] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/498-500.

    [7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/500.

    [8] Ahmet! b. Hanbcl, MUsned,C.3, S.137

    [9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/501.

    [11] Ahinctl b. HunM, Müsncd, C.4, S.279

    [12] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/502-504.

    [13] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/504-505.

    [14] Abdullah h. Übey, Medine´de münafıkların reisi durumundaydı.

    [15] Bulıari,K.es-Sulh,bab: 1 /Müslim, K.el-Cihad, bab: 117, Hadis no: 1799

    [16] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/505-507.

    [17] Buharı, K.e[-Mcza!İm,bab: 3 /Müslim, K.el-Jîirr, balı: 58, Hadis no: 2580.

    [18] Müslim, K.ez-Zikr, bab: 38, Hadis no: 2699.

    [19] Buhnri, K.el-Mezaliin, bab: 5.

    [20] Müslim, K.ül-Birr, hah: 66, Hadis no: 2586 / uhmol b. Ilanhcl, Müsned. C.4, S.26S.

    [21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/507-509.

    [22] Ebu Duvud, K.el-Edeb, bab: 71, Hadis n«: 4962 / Tımıizî, K.Tefsir ^I-Kur´an, Sure: 49, Hadis no; 3268

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/510-511.

    [23] Nur Suresi, âyet: 12.

    [24] Bulıaıi, K.en-Nikah, bab: 45 /Müslim, K.ol-Birr, bab: 28, Hadis no: 2563.

    [25] Buharı, K.el-Mezalim, hab: 3 / Müslim, K.el-Birr, bab: 58, Hadis no: 2580

    [26] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4888.

    [27] ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 39, Hadis no: 4889.

    [28] Müslim, K.el-Birr, bab: 70, Hadis no: 2589 / Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 2874.

    [29] Ehu Davud, K.e)-Edeh, bab: 35, Hadis no: 4875 /Tirmizî, K. .el-Kıya met, h:ılv 51, Hadis no: 2502

    [30] Ebu Davud, K.el Kdeb, bab: 35, Hadis no: 4878

    [31] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 35, Hadis no: 4810.

    [32] Ahine*! b. Hanbcl, Milsned, c.3, S.351.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/511515.

    [33] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 110, Hadis no: 5116 /Tirmizî, K.el-Menakıb, bab: 75, Hadis no: 3955, 3956 / Ahıned b. Hanbel, Müsned, C.2, S.361.

    [34] Ebu Davud, K.el-Edeb, bab: 112, Hadis no: 5117.

    [35] Ebıi Davud, K-d-Eıbb, bab: 112, Hadis no: 5119 /İbn-i Mâıv,K.el-Fiten,bab: 7,Hadisno: 3949.

    [36] Müslim, K.el-lnıara, bab: 53, Hadis no: 1848.

    [37] Ahıned b. Hantal, C.4, S.I45, 158.

    Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/515-518.

    [38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/518-519.

    [39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/519.

    [40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/520.

    [42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/521.
  • 68 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Dünyanın en karışık bölgesinde olduğumuzdan mıdır bilinmez, bildim bileli ülkemizin başı sıkıntıdan kurtulmaz. Her dönemde isimler değişse de, yaşananlar çoğunlukla "tekerrür" kıvamında.
    Okuduğum kitabın başında, yazılanların 1975-76 yıllarında yayımlanan bir dergiden hazırlanıldığı belirtilmiş. İçeriğinde çözüm yöntemleri belirtilen sorunlar halen devam etmekte.
    Huzurlu ve adaletli bir toplumun oluşması, gayesi samimi bir çok kişinin özlemi. Zümrelere verilen isimler uygulamada farklılıklar gösterse de, özellikle adalet konusu ahirete kalmaya devam ediyor.
    Karakoç o tarihlerde bu türden sorunları gördükçe neden-nasıl olmalı? sorusunu kendine sormuş ve kitapta cevabını vermiş. Yazdıklarının çoğu nokta atışı olmakla birlikte, tatbikatında sıkıntı çıkmayacak türden.
    Uzun uzun anlattıklarında, dengeli bir toplum ve içindeki insanları inanç kalkanı altında bu dengeyi bozmayarak sistemin çalışabileceğini anlatıyor.
    Okuması anlaşılır, kendisi kısa, içeriği dertli ve samimi. İlgisini çekenlere şiddetle tavsiye edilir.
  • Basit bir bölmeyi doğru dürüst yapamazken,cebire başladım.
  • 96 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Benim inanılmaz keyif alarak okuduğum kitaplardan bir tanesi. Kitapta Tolstoy'un yaşamı sorgulaması ve varoluş nedenini arayışı kitabın temel konusu. Bilimden, tarihsel kişiliği olan insanların sözlerinden alıntılar yaparak konusunu inandırıcı hâle getirmiştir. Çok özet yapamayacağım bunun yerine alıntılarla devam edeceğim çünkü kitapta çok güzel detaylar yer almaktadır.  Keyifli okumalar dilerim.
    İnanç, varoluşun gücüdür. Bir insan yaşıyorsa bir şeylere inanıyordur. Eğer bir şeyler için yaşamak gerektiğine inanmasaydı yaşıyor olmazdı.Niçin yaşıyorum?"
    "Sonsuz uzayda ve sonsuz zamanda sonsuz derecede küçük parçacıklar, sonsuz bir karmaşıklık içerisinde biçim değiştirirler ve siz bu dönüşümlerin yasasını anladığınızda, yeryüzünde ne için var olduğunuzu da anlamış olacaksınız."
    "Sen 'hayatım' dediğin şeysin, sen parçacıkların rastlantı sonucu bir araya gelmesinde oluşan geçici bir şeysin. Bu parçacıkların karşılıklı etkileşimleri ve değişimleri sende' hayatım' dediğin şeyi oluşturmaktadır. Parçacıklar bir süre daha bir arada kalacak sonra bunlar arasındaki etkileşim duracak ve senin 'hayat' dediğin şeyin de sorularının da bir sonu gelmiş olacak.  Sen rastlantısal olarak bir şey küçük bir parçasısın. O küçük parça mayalanmak. Küçük parça bu mayalanmaya 'hayat' adını veriyor. Parça bütünden kopacak mayalanma ve bütün sorular son bulacak". Bilimin aydınlık alanı bu şekilde yanıt veriyor.

    "Hiçliğin hiçliği..." der Süleyman. Hiçliğin hiçliği... her şey bir hiçtir., bir nesil yok olur gider, yerine bir başka nesil gelir. Ancak yeryüzü sonsuza dek var olmaya devam eder. Geçmişte ne varsa gelecekte de olan odur. Bugün yapılanlar gelecekte de yapılacaktır ve güneşin altında yeni bir şey yoktur. Kendi yüreğimle konuştum, ona şöyle dedim : ' Bak işte, toplumda çok önemli bir konuma geldim. Bütün Kudüs'te gelmiş geçmiş en büyük bilgeliğe eriştim. Evet, yüreğimde bilgeliği ve bilgiye dair engin bir tecrübe var. Yüreğimi bilgeliği bilmeye adadım.... Bunun da ruhuma sıkıntı verdiğini gördüm. Büyük bilgelikte büyük kader olur ve bilgisine artıran kederini de arttırır..
    .
    .
    Bu arada kitabın başında yazar yaşamını şu şekilde ifade etmiştir:" Öfkeli bir hayvanda kaçan adam kurumuş bir kuyunun içine girer ama aşağı baktığında kuyunun dibinde ağzını açmış, onu yutmaya hazırlanan bir ejderha görür.  Talihsiz adam ne öfkeli hayvan tarafından öldürülmesi korkusuyla kuyudan dışarı çıkabilir ne de ejderha tarafından yenilme korkusu nedeniyle kuyunun dibine inebilir.
    Sonunda kuyunun içindeki bir çatlaktaki bir dalı yakalar ve ona tutunur ellerinde gitgide güç kalmamaktadır az sonra kendini yukarıda ya da aşağıda bekleyen ölüme boyun eğmek zorunda kalacağını düşünmekte ama yine de dala sıkı sıkıya tutunmaya devam etmektedir. Derken biri siyah biri beyaz iki fare görür fareler sürekli onun tutunduğu dalın üzerinde gezinmekte ve dalı girmektedirler. Az sonra dal kopacak ve adam ejderhanın ağzının içine düşecektir, yolcu bunu görünce ölümden kurtuluş olmadığını anlar. Sana tutunmaya devam etmekte ama aynı zamanda etrafına bakılmaktadır. Dalin yapraklarında birkaç damla bal görür. Bal damlalarına dileğiyle uzanır ve onları yalamaya başlar."(siyah fare:gece, beyaz fare :gündüz)
    Süleyman bu çıkış yolunu şöyle ifade eder:" Sonra mutluluğu övdüm çünkü insanoğlunun yeryüzünde yapabileceği en iyi şey yemek, içmek ve mutlu olmaktır. Bunlar ona yaşadığı günler boyunca tanrının yeryüzünde ona verdi yaşamı boyunca eşlik etmelidir. Bu yüzden ekmeğinizi mutlulukla iyi e şarabınızı neşeli bir yürekle için, sevgili karınızla fani hayatınızın bütün günlerini mutlu yaşayın çünkü bu, hayattan yeryüzünde yapıp ettiklerinizden payınıza  düşendir.  Eliniz yapmak için hangi işi bulursa onu var gücünüzle yapı çünkü gidecek olduğunuz mezarda ne bir iş, ne bir araç ne bilgi ne de bilgelik vardır. "
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin dördüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/muhayyelll_ ve mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

    10.
    Profesör Alex'in yaşlı bedeni, daldığı derin uykuda büyük bir patlamayla sarsıldı ve uyku mahmurluğu ile açılan gözleri hızla etrafa bakındı. Saniyeler sonra bedeni molozların arasında kalmış, vücudu hareket edemez olmuştu. Yaşlı kalbi son defa atarken , kurumuş dudaklarından silah seslerinin arasına bir fısıltı yayıldı: "TÜBEM..."

    ***

    Yavaş yavaş yürürken Russell Lili'nin kulağına fısıldadı. "Konuşmamız lazım. Alex'i kurtarabilirim." Lili şaşırmayı sonraya bırakıp başını salladı ve adımlarını hızlandırdı.
    Yarım saat sonra Son Umut'un gizli karargahlarından birindeydiler. Karargah, yerin 3 metre altında kurulmuş ve 6 odacıktan oluşuyordu. Russell, Lili'nin eşliğinde odalardan birine doğru yürüdü ve Lili boynumdaki kolyeyle kapıdaki mekanızmayı açtıktan sonra içeri girdiler.
    Russell toplantı odasına benzeyen salonu göz ucuyla inceledikten sonra Lili'ye döndü ve: "Evet, sanırım burada güvendeyiz." dedi. Lili, uzun toplantı masasının kenarındaki sandalyelerden birini çekip otururken: "Şimdilik güvendeyiz. Ama bu uzun sürmeyebilir. O yüzden hemen konuşmaya başlasak iyi olur." dedi.
    Russell düşünceli gözleriyle Lili'ye doğru bakarken: " Bak Lili, sen Son Umut'tan bahsettiğinde bu çok mantıklı gelmişti. Siz gerçekten bu insanlar için son umuttunuz ve ben size destek olmaya hazırdım. Ama bu ağır saldırıdan sonra, Son Umut bu kadar ağır bir kayıp vermişken dünyayı kurtarmaktan yana olamam. Siz de olamazsınız. Çünkü bu şartlar altında dünyadaki hayat devam edemez. Bu yüzden..." dedi ve sustu.
    Lili: "Neden böyle düşündüğünü anlayamıyorum. Evet, en güvenli karargahımızı kaybettik. Neredeyse tüm bilim insanlarımız ve çalışmaları bu saldırıyla birlikte yok oldu. Ama bak hala biz varız. Bunun gibi onlarca karargahımız ve karargahta destekçilerimiz var. Pekala, biraz uzun sürecek gibi görünse de dünyayı kurtarabiliriz." dedi. Russell oturduğu yerden kalkıp ağrıyan şakaklarını ovuşturmaya ve Lili'nin önünde bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı: "Bizim dünyayı kurtarmaya gücümüz olabilir ama dünyanın buna gücü yok. Elimizdeki kaynaklar gün geçtikçe azalıyor. Dünya bu haldeyken bile son kaynaklarımızı silahlar ve yıkım için kullanmaktan çekinmeyen insanlar var karşımızda. Dünyayı kurtaramayız ama başından beri umut olduğunuz insanları kurtarmak için hala bir şansımız var. Onları Enceladus'a götüreceğiz."
    Lili şaşırmıştı: "Nasıl yani? Alex olmadan mı?"
    Russell olduğu yerde durdu ve gülümsedi: "Lili, Alex ve ben olmazsak Enceladus'da yaşam olmaz. En başta söylediğim gibi, Alex'i kurtarabilirim. Bu belki yıllar sürebilir ama Alex eninde sonunda yaşayacak." dedi.
    Lili: "Ama Russell, bir ölüyü diriltmek..." derken Russelll sözünü kesti: "Normal bir insanı diriltmek mümkün değil tabiiki. Ama ölen insan büyük bir bilim adamı ve ölümsüzlüğü bulan bir profesörse bu mümkün."

    ***

    Eartman görüntüyü durdurdu ve bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirdi. Bu gün gözlüğünü takmamıştı ama Meryem'in bir soru sormak için kıvrandığını farketmiş, hatta ne soracağını anlamıştı.
    "Şimdi Russell ve Lili'yi karargahta bırakıp biraz geçmişe dönelim. Bakalım Alex ve Russell Encaladus'da başka neler yapmış." dedi ve kumandadaki sarı düğmeye bastı. Donan görüntü hızla geriye doğru gitti...


    ***

    Alex ve Russell uzay gemisindeki odalardan birindeydiler. Alex yatağa uzanmış dinleniyor, Russell ise masada bir şeyler yazıyordu. Uzun uzun yazdığı şeyleri defalarca gözden geçiren ve çoğunu karalayan Russell, sonunda kalemi bıraktı ve arkasına yaslanıp sıkıntıyla ofladı.
    Alex, gözlerini açmadan yattığı yerde kıpırdandı ve: "Ne oldu dostum? Bir sorun mu var?" diye sordu. Russell karaladığı kağıtlara dalgınca bakarken: "Eksik olan bir şey var. Ve bu eksik tamamlanmazsa, Enceladus'un sonu gelebilir." dedi.
    Alex yattığı yerden doğrulmuş ve kaşlarını çatarak Alex'e dönmüştü: " Ne demek istiyorsun? 5 yıldır buradayız ve hiçbir eksik yok. Her şeyi bizzat denetledik. Ve biz denetleyeceğiz."
    Russell Alex'e dönmüştü: "İşte anlatmak istediğim bu dostum. Her şeyi bizzat biz denetledik. Peki bizden sonra kim denetleyecek? Ölümsüz değiliz, eninde sonunda öleceğiz. Bizden sonra daha kaç yıl Enceladus'daki düzen böyle kalacak? Birine her şeyi anlatıp yerimize koysak, taht savaşları başlayacak yine. İnsanlar bunu kendi menfaatlerine çevirecekler. Ve Dünya'nın başına gelenler, Enceladus'un da başına gelecek."

    Alex uykuyu tamamen atmış ve düşüncelere dalmıştı. Uzun süren sessizliği, düşüncelerinin arasından sıyrılan Alex bozdu: "Çok eskilerde bir makale okumuştum. Bilirsin, bilimsel zımbırtılara fazla meraklıyım. Hele ki bu ilginç bir konuyla ilgiliyse. Şansımız yaver giderse, bu makale Enceladus'un sonunu değiştirecek." dedi. Russell, Alex'in neşeli ses tonundan aldığı enerjiyle karamsar havasından kurtulmuş ve Alex'in enerjisine kapılmıştı: "Yaa, demek öyle. Peki bu zeki Profesör benimle de paylaşacak mı bu makalenin konusunu?"
    Alex gözlerini kıstı ve gizemli bir ses tonuyla: "Tüm Beyin Emblasyonu, yani kısaca ölümsüzlük!"
    Russell'ın gözleri şaşkınlıkla, kocaman açılmıştı: "Evet evet. Bunu biliyorum. Randal Koene'un yarım kalan çalışması bu. Sahi, ne kadar ilerleme kaydedebilmişti Koene?"
    Alex küçümser bir havayla: "Bir solucanın beyin haritasını çıkardı. Eh, 2015 yılındaki bilimin zayıflığına bakarsak, bu fazla bile sayılır." dedi.
    Russell gülümseyerek: "Bazen benden daha zeki bir arkadaşım olduğu için kıskanmıyor değilim. Zekan beni büyülüyor dostum." dedi. Alex ufak bir kahkaha attı ve: "Vakit çok geç olmadan çalışmaya başlamaya ne dersin kıskanç arkadaşım." dedi.
    Russell yerinden kalkıp bir asker edasıyla: "Hemen şimdi başlayalım. Tembelliğe lüzum yok." dedi ve kapıya doğru yürüdü.

    ***

    Görüntü donduktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Çocuklar Eartman'dan bir açıklama bekliyor, Eartman ise bu merak kokan havanın tadını çıkarıyordu.
    Dakikalar sonra Semih ayağa kalktı ve: "Profesör Eartman, bu Tüm Beyin Emilasyonu ne? Ve gerçekten ölümsüzlük mümkün mü?" diye sordu.
    Eartman'ın beklediği soru gelmişti. Uzun yıllar önce okuduğu ve kelimesi kelimesine aklında kalan Randal Koene'un reportajını gözlerinin önüne getirdi ve anlatmaya başladı:

    "Tüm Beyin Emilasyonu, beyin mekanizmalarının bulunup kodlara dökülmesi, bir diğer deyişle beynin haritalanmasıdır.
    Yapılan araştırmaların %99.9'una göre, beyin mekanizmalar ve bölümlerden oluşuyor. Yani hesap yapabilen, fonksiyonları işleyebilen bir yapı. Eğr bu yapının nasıl çalıştığı çözülebilirse onun yerine geçebilecek bir yapı tasarlanabilir. Ve bu yapı bilgisayar ortamına aktarıldığında, yıllar geçse bile beyin çalışmaya devam edecek."

    Semih ikna olmamış gibiydi: "Teori olarak mantıklı görünüyor. Ama bu bilimsel olarak mümkün mü? Yani, insanın özü nasıl haritalandırılabilir? Kimlik kodlara aktarılabilir mi?"

    Eartman gözlerini sınıfta gezdirirken Randal Koene'un cümlelerini anlatmaya devam etti:
    "Bu nöromların diğer nöronlarla bağlanma yoluyla, yani konektomla bağlantılı. Bir karar verme aşamasında beyindeki söz konusu eylem bir yerden bir yere taşınıyor. Sinaptik bağlantıların işleyiş şekilleri ve onların beynin belirli bir konumda yapılması gerçeği bize bir çeşit 'hatıra' kazandırır.
    Hatıranın ne olduğuna yönelik popüler kavram, 'gelecekteki eylemi etkileyen bir önceki eylem' gibi mühendislik ve bilimsel bir tanımdan çok daha öte. Hatıra büyük annenizin suratını hatırlamak veya iki dakika önce ne dediğinizden oluşmamaktadır. Hatıra dediğimiz şey bir konser piyanistinin neden belirli bir yöntemle piyona çaldığından tut, bir yöneticinin neden bir iş kararını o belirlenen yönde uyguladığına kadar gider. Bunun nedeni DNA'larının getirdiği kalıtımsal bilgilerin yanı sıra, geçmiş tecrübelerin de bulunmasıdır. Bu gerçekten bizi biz yapan özelliklerimizi; daha geniş bir terimle, kişiliğimiz hakkındaki her şeyi etkiliyor."

    Bu sefer, sınıfta hiç söz almayan Meryem, soru sormak için söz aldı: "Peki sisteme yüklenmiş bir zihin kendisinin farkında olacak mı?"

    Eartman, Meryem'in bu ilgisinden memnun olarak gülümsedi ve sınıfta dolanmaya başladı:
    "Şuna inanıyorum ki sergilediğimiz davranışlar, bütün beyin aktivitelerimiz, tecrübe edindiğimiz her şey beynimizin işleyiş şeklinin bir sonucu. Bu, öz farkındalığı da kapsıyor. Etrafında olup bitenlerin farkına varma, nasıl olduğun ve ne olduğun hepsi birer tecrübe. Tecrübe beyinde gerçekleşen bir işleme mekanizmasıdır. Yani bu işleme mekanizmasını tamamıyla kopyalayabilirsek, o zaman şunu da söyleyebilirim ki bu kopya öz farkındalığı da kapsayacaktır."

    Meryem donan görüntüye dalgınca bakarken: "Peki, Prof. Alex ve Prof. Russell bunu başarabildiler mi?" diye sordu.
    Eartman yerine oturmuştu: "Evet, başardılar. Aslında en büyük başarıyı sağlayan Russell oldu. Ve dünyaya geri dönmeden önce, arkalarında bıraktıkları robota beyin haritalarını yüklemişlerdi."


    Meryem ders çıkışı düşüncelerini toparlamaya çalışarak yapay göle gitti. Bir eli kolyesindeydi. Lili'nin kapıyı açarken kullandığı kolyenin birebir aynısıydı bu. Ve dün gece duyduğu konuşmalar, parçaları birleştirmesine yetiyordu. Kolyeyi çıkardı ve yüksek sesle kolyede yazanları okudu: "basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    11. Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 31 Mart 2059
    Konu: New York Olay Raporu, 2059: Rapor
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/A
    Belge Türü: Çok Gizli

    Aşağıda, olayın meydana geldiği sırada XXX Caddesi XXX Okulundan, bombalama sonucu uzun süre bilinçleri kapalı olarak kalan çocukların kendilerine ilk geldiğinde ilk söylediklerinin kaydı yapılmıştır. Bazı kayıtlar direkt olarak personelimiz Teğmen Reese tarafından kayıt altına alınmış olup, bazı kayıtlar ise çevredeki insanlar tarafından yine Teğmen Reese’e söylenip kayıt altına alınması sağlanmıştır.

    Teğmen Reese’in şahsi izlenimleri: Çin tarafından atıldığını düşündüğümüz bomba kuvvetlerimiz tarafından ‘bilinen bir bomba’ olması üzerine bilinmeyen bir etki gösterdiği görülmüştür. Aldığı canların, yıktığı yapıların haricinde 6 ile 10 yaş arasındaki çocukların belli bir süre (ortalama olarak hepsinin birbirine yakın olduğu) bilinçlerinin kapandığı ve kendilerine geldiklerinde de anlamlı veya anlamsız olarak konuştukları fark edilmiştir. Bayılan çocukların hiçbir yerinden fiziksel olarak en ufak bir yara almadığı göze çarpmış, her ihtimale karşı da sağlık ekipleri tarafından kontrolleri yapılmış olup yine de fiziksel olarak en ufak bir sorun görülmemiştir.
    Hiç yara almayan bir okul personelinin patlama öncesini anlatması birebir olarak aşağıdaki gibidir (Kişisel anlatılanlar haricinde anlattıkları diğer birçok kişi ile de örtüşmektedir, bu kayıtları da dosyanın ilerleyen sayfalarında bulabilirsiniz. Personelin ufak tefek yüz hatları vardı ve boyu da ortalamanın biraz altındaydı. Yanıtları kolay anlaşılır olmasına rağmen olayın şokunu üstünden atamadığı belli ve ruhsal bir gerilim de yaşıyor gibiydi. Konuştukça konuşma hızı yavaş olmasına rağmen gittikçe de yavaşlıyordu.)
    “Sanırım saat sabah 10’u biraz geçiyordu. Çocuklar derslerine girmiş, ben de bahçedeki günlük rutin kontrollerimi yapıyordum. Tam saati hatırlamıyorum ama bir ara güneş ışığında, nasıl desem bir kırılma hissettim ve sanki üzerime anlam veremediğim bir ağırlık çökmüş gibi gelmişti. Gökyüzünde, çok yukarılarda gümüş rengi tonlarında bir ışık gördüm. Gümüş rengi ama çok kuvvetli bir ışık. Sanki dev bir metal yığınını gökyüzüne yerleştirmişler gibiydi. Hem çok yüksek olmasından ötürü hem de yaydığı ışığın kuvvetinden dolayı bu ışığın kaynağının şeklini tam olarak algılayamadım. Aklımıza o esnada bulunduğumuz savaş ve düşman devletlerinden bir tür bomba saldırısı olabileceği geldi; ama sanki ışık bizi etkisi altına alıyor ve bu güzel yansımadan bizlere kötü bir etki yapacak bir şeyin gelmeyeceğini de düşünmüştüm.

    (Teğmen Reese Notu: Kayıtlara Çin Halk Cumhuriyeti’nin bomba saldırısı olarak geçse de bu anlatılan gri ışık kaynağının geçtiği sırada hiçbir savunma kayıtlarında Çin ya da farklı düşman ülkenin herhangi bir aracının görülmediği daha doğrusu görüldüğü kayıtlara geçmemiştir)

    Işığın gücü artmaya başladıktan sonra sınıflardan çığlıklar gelmeye başladı, öğretmenler neler oluyor diye bağırmaya başlamıştı ve o anda büyük, yakıcı bir patlama oldu. Anladım ki savaş en sonunda New York’a da gelmişti, her yer toz duman içinde, çalan alarmlara da insanların çığlıkları karışıyordu. Bayılmadan son kez okula baktığımda ise okulun en ufak bir şekilde olsun zarar almadığını görmüştüm.
    (Teğmen Reese Notu: Sınıflardaki öğretmenler de okulun herhangi bir zarar görmemesinden dolayı sadece oluşan aşırı sesten rahatsız olmuşlar, sarsıntı ile yere düşüp ufak tefek çiziklerle kurtulmuşlardı. Raporun buradan sonraki kısmı sınıflardaki bir öğretmenin konuşmasına istinaden alınan kayıttır. Diğer öğretmenlerin dedikleri ile kişisel bilgiler hariç kayıta alınanlar tamamen örtüşmektedir. Öğretmen sarışın, uzun boylu ve yanık tenliydi. Yaşanılan bunca olaya rağmen konuşması sakin, cevapları tatminkâr ve gayet de düzgündü. Sorularıma önce kısa bakışlar atıp kısa bir an düşündükten sonra cevap veriyor, cevap verirken ise mimikleri ile en ufak bir şekilde şüpheye de yer bırakmıyordu.)
    “Camdan vuran güneş ışığının rengi değişmeye başlamıştı. Sanki bu anda tüm civarda bir sessizlik olmuştu. Bu esnada bazı çocuklar gerilmiş, bazıları ise iniltiler ile beraber anlayamadığım sesler çıkarıyordu. Birkaç öğrencimin ise sanki tekerleme ve ayin karışımı sözleri ardı sıra söylediği, her tekrarlamasında da ritmin daha uyumlu olduğunu hissetmiştim. Çocuklara sakin olmalarını söyleyecektim ki gümüşi renkteki ışığın yoğunluğunun arttığını, parlaklığının ise gözlerimi etkilediğini ve sanki yutarcasına güçlü bir ses çıkardığını işittim. İşte tam da bu sırada çocukların hepsi sanki uykuya yatar gibi ama biraz sertçe bayılmışlardı. Bu esnada korkmuş, bir köşeye sinmişken daha kuvvetli ve bomba etkisinde, kulakları yırtarcasına bir patlama sesi duymuş ve etraftan alarm sesleri ile insan çığlıklarını duymaya başlamıştım. Camdan hafifçe kolumu uzattığımda ise etrafta sadece güçlünün güçsüzü ezdiğini ve ölüm saçtığını gördüm. Korkup ağlamaya başladığımda ise çocukların yavaş yavaş kendilerine geldiğini fark edip ben de kendimi toparladım.”

    (Teğmen Reese’in Notu: Diğer öğretmenlerden de hemen hemen aynı şeyleri duydum ve kayıt altına aldım. Zaten yaşadıklarından ötürü kimsenin kafasından bir şey uydurmuş olabileceğini düşünmüyorum. Son olarak raporun giriş kısmına 9 yaşındaki Eva’nın baygınlıktan çıkış anını gireceğim. Eva’nın verileri tamamen benim gözlemimdir. Eva çocukların içinde en geç uyanını ve anlamsız sözleri de en anlaşılır söyleyeni. Eva, esmer, saçlarının uçları kıvırcık olan küçük sevimli bir kız çocuğu. Gayet sakin görünüyor. Sağlık kontrollerinde de herhangi bir en ufak sorun görülmedi. Olayın değil de daha çok etrafında yaşanılanların şokunda.)

    Ben Teğmen Reese. Tarih 30 Mart 2019. XXX Caddesi üzerindeki XXX okulundan Eva ile konuşmaya başlıyorum.

    “Eva, merhaba. Nasılsın?” (Eva sanki bir şeyler düşünüyor gibiydi)

    “İyiyim.”

    “Eva, yanında benden başka kimse var mı?”

    “Hayır yok, sadece siz ve ben varız.”

    “Bugün neler oldu peki, bana da anlatmak ister misin?”

    “Tüm arkadaşlarımla dersteyken bir ses, bir çağrı duyduk. Öğretmenimizin de duyduğunu ve cevap vermek için cama yaklaştığını gördük. Öğretmenimize cama yaklaşmamasını söyledik ama bizi pek dinlemedi.”

    “Sizleri duymuş ama anlamamış olabilir mi Eva ve neden cama yaklaşmamasını istediniz?”

    “Hayır bizleri duydu ve anladı da, sadece bizleri dinlemedi. Alice de aynısını söylüyor, hatta o öğretmenimize bizi dinlemedi diye o an çok kızdı da.”

    “Neler dediniz öğretmeninize?”

    “Cama yaklaşmamasını söyledik.”

    “Başka neler söylediniz?”

    “Sadece cama yaklaşmamasını ve uzak durmasını söyledik. Sebep olarak öğretmenimize bir şey olacak diye korkmuştuk.”

    “Anladım Eva, bu konuya sonradan tekrardan geleceğim. Sizler ve sen o esnada ‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’ tarzında bir şeyler söylemiş olabilir misiniz?”

    Eva komik bir şey söylenmiş gibi gülmüştü. “Bu çok komik. Ben böyle bir şey demedim ki. Annem de hep güler bana tekerleme filan söyleyemem diye. Ama telaş yapmanıza gerek yok, beni eğlendirmeniz de gerekmiyor. Ben gayet iyiyim şu an.”

    Buradan sonra konuşma benzer şekilde geçip sonlandırıldı. Gözlemleyebildiklerim bu kadar, sanırım Satürn’e giden Alex ve Russell ile bir an önce görüşmeniz gerek ve kaybolan bağlantıyı yakalayabilmeniz lazım. Sanırım diğer amacımız da sonuç almaya başladı.

    ******

    2071
    “Nasıl yani?” Diye şaşırarak sorusunu sordu Lily.

    “Tam manası ile dirilme değil, böyle bir şey tabii ki olmaz. En azından beyin dalgalarını ve gördüğü son 2 dakikayı alacağız. Bu tarz ölümlerde son 2 dakikalık görüntü pek işimize yaramasa da en azından hafızaları ve hafızalardan oluşturabileceğimiz algoritmalar ile düşünceler işimize yarayabilir.” Russell konuşurken durmuyor, hızlıca dışarı çıkıp karargâha gitmek için hazırlanıyordu.

    “Russell, bana anlatmak istediğin başka şeyler var mı?”

    Russell başını ovalamaya başlamış, derin ama kısa bir nefes alıştan sonra da oturabileceği ilk yere oturduktan sonra Lily’e bakıp, “Evet var” demişti ve “Sadece bir şey de değil. Bulduğumuz çok fazla sonuçlar var Lily ve hangi sıra ile anlatabilirim inan bilmiyorum.”

    “Dinliyorum Russell, lütfen anlat. Son Umut olarak yapabileceğimiz ne varsa yaparız biliyorsun.”

    Russell tüm vücuduna hâkim olan sıkıntı ve stresin etkisi ile oturduğu yerden kalkmış, bulundukları yerde turlamaya başlamıştı. “Öncelikle Lily şunu söylemek istiyorum sana, çok… çok gizli bir görevimiz vardı. Bilinen Satürn görevinin haricinde de görevimiz vardı ve bunu Alex ile beraber anlatmamız lazım iken ben şu an Alex’in öldüğünü öğreniyorum. Lily, Nasa ile ABD hükümeti ile görüşmem lazım benim. Daha fazla susamam zaten biliyorsun. Daha ne kadar burada susabilirim ki? Ama tabii bu saydıklarımdan geriye ne kaldı bu da ayrı bir dert konusu.”

    ******

    3071

    Dr. Whoo görüntüyü durdurdu ve sınıfa dönüp, hepsini kısaca süzdü.
    “Dün sanırım Earthman ile yeni konulara değinmiş ve hakkında da yeni yorumlar yapmışsınız.” Whoo tekrardan çocukların hepsini bu sefer gözlüğü ile süzüp durumlarını okudu ve sözlerine devam etti.
    “Farkındasınızdır, artık tarihimizi anlatırken sona gelmeye başladık. Fanus tarihimizde de hiç bu kadar detaylı olarak bu ders işlenmedi ve artık derslerimizi daha detaylı olarak işleyip geçmişimizi daha kapsamlı olarak öğreniyoruz, kim bilir belki de geleceğimizi daha iyi öğrenip ona göre adımlar atarız.”

    ******

    2071

    “Lily, bir bakımdan çok şanslıyım ki kimse üzerimi aramadı. Anlamsız şekilde üstümde duran uzay elbisemi değiştirmeme yardımcı oldular sadece. Çok fazla şey konuşmam gereken konular var ama anlıyorum ki giderken burada bıraktığımız konuşacağımız kişiler ve merciler ne yazık ki yoklar artık. En önemlisi Alex de yok artık ve hiç istemesem de bazı şeyleri sana anlatacağım çünkü bunları başkalarının da bilmesi gerek ve şu an tek güvenebildiğim kişi sensin” Russell konuşurken Lily dikkatli şekilde kendisini dinliyor ve sadece kafa sallamaları ile cevap veriyordu.

    Russell üzerinden bazı kağıtları çıkardı ve okuması için Lily’e uzattı. Elindeki kağıtların yanındaki tabletlerde de hard-disklerde de ve başka dijital ortamda da verileri tutuluyordu. Eski alışkanlıktan olsa gerek Dünya’ya ilk indiklerinde yer çekiminden etkilenmeyen yazıcısı ile çıktısını almış ve yanında taşımak istemişti. Russell elindeki evraklardan bazılarını eledikten sonra okuması için Lily’e verdi. Lily “Ne bu?” diye sormasına rağmen cevap beklemeden kâğıdı eline alıp göz atmaya başladı.

    Russell, Lily’e yukarıdan bakıp, “lütfen bitirmeden soru sorma ve sadece oku. Bu bizim diğer bir başka görevimizdi.” dedi.

    ABD NASA
    Yayın Dosya Numarası: 22 Ek: Yok
    İletim Yetkisi: Sınırlı Sayıda
    İletim Hedef Sınıflandırması: Koordinat Ondalık Derece ve Enlem: 37.7180504
    Ana Görev: Satürn ve Uydularını Araştırma
    Alt Görev: DDZA (Çok Gizli)

    Çalışma Dereceleri
    Enerji Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Kodlama Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Yükseltici Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Girişim İzleme Ünitesi: Aralıklar kabul edilebilir düzeyde çalıştı.
    Geri Dönüş Beklentisi: Bilinmiyor (Hesaplanamadı).
    İletim Hedefi: Tüm sistemlerde arıza oluştu, sebep bilinmiyor.

    Russell, Lily’nin giriş kısmını okuduğunu anladıktan sonra kısa birkaç şey söyledi: “Alex ile birlikte tüm ekipmanlardaki ayarlamaları yaptıktan sonra DDZA sinyali için son kontrolleri de yaptık. Mesaj içeriği hazırdı, aslında bizzat Başkan tarafından hazırlanmıştı. Satürn üzerindeki radyasyondan yararlanarak mesaj içeriğimizi Dünya’dan kat be kat daha fazla ışık yılına gönderebilecektik.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily konuşmaya, daha doğrusu birkaç soru soracaktı ki (yüz ifadesinden yeterince anlaşılıyordu) Russell sanki iki elin parmağından biraz fazla kişinin kendilerini ekran başından izliyorlarmış gibi hissettiğinden dolayı etrafına kısa bir bakış atıp konuşmasına devam etti. “Lütfen Lily, dediğim gibi okuyana kadar soru sorma ve sadece oku. Daha cevaplanması gereken birçok soru işareti var ve bu maceramızın da daha başındayız.” dedi. Lily, Russell’ın uyarısını gülerek kabul edip okumaya devam etti.

    Lily, raporu okuduktan sonra soru soran ve hayret ifadesinin hâkim olduğu gözleriyle Russell’a bakarak. “Bunlar gerçek mi Russell?”

    ******

    3071

    Dr. Whoo simülasyonu durdurup tekrardan sınıfa döndü ve gözlükleriyle Levi’yi süzdü. Tüm sınıf pür dikkat olmuş ve tarihlerinin canlandırmasını izliyordu. Dr. Whoo sorusu olan var mı dedikten sonra kimseden cevap gelmediği için simülasyonu oynatmaya devam etti.

    ******

    2071

    “Evet gerçek Lily, hatta fazlasıyla da gerçek?”

    “DDZA çalışmalarınıza gerçekten de cevap geldi yani Russell öyle mi? Niye bundan hiçbirimizin haberi yok?”

    “Lily, niye haberinizin olmadığını tabii ki çok iyi biliyorsun. Dünya Dışı Zekâ Arayışı çalışmalarımızda 250 gigawatt gücünde sinyal gönderebildik ve bu da bizim Dünya olan irtibatımızı kopardı biliyorsun.”

    “O kadar gücü orada nasıl sağladınız Russell?”

    “Tabii ki Güneş sisteminin mücevheri olan Satürn’den faydalandık. Satürn’ün hidrojen ve helyum zenginliği bize inanılmaz seviyede bir enerji sağladı.”

    “Ve bu büyük enerji sayesinde de uzayın boşluğundan yararlanıp mesajınızı binlerce belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara gönderebildiniz.”

    “Evet, gönderebildik. Kimi dalgadaki sinyallerin kısa sürelerde kimi dalgaların ise birkaç hafta sonra sonlandığını gördük. Yani veri kaybımız o zamanlarda oldu. Bilmiyorum belki de hâlâ yollarına devam etmiş de olabilirler.” Russell cümlesi bittiğinde bir şeyler mırıldanıyor gibiydi.

    “Peki sonra?”

    “Ne sonrası?” Diye sorusunu soruyla yanıtladı Russell.

    “Ah Russell, sinyali gönderdiniz ve sonradan neler oldu? Bir yanıt, bir tepkime yani neler oldu?”

    “Lily, yaklaşık olarak 3 hafta sonra cevap geldi. Evet biliyorum çok korkutucu ama 3 hafta sonra cevap aldık.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily çığlık atmıştı.

    “Nasıl yani Russell? Gerçekten de bu mesajınıza cevap mı geldi?

    Farklı yıldızlardan, farklı güneş sisteminden mesajınıza cevap geldi ve sinyalin gücünün fazlalığından dolayı irtibatımız kayboldu diye bunu bizler öğrenemedik mi yani?”

    “Evet Lily ve bu da işin korkutucu boyutunu daha fazla büyütüyor.”

    “Ne dediler peki, cevapları neydi?” Lily, Russell’a baktığından Russell’ın her susmasında yaptığı gibi yine bir şeyler mırıldandığını, bir şeyler sayıkladığını fark etti.

    “Ah Lily, nasıl sakince söyleyebilirim bunu bilmiyorum. Dediklerini hiç anlamadık ama onlar bizi anladılar diye düşünüyorum.” Russell derince bir nefes alıp devam etti, “Gönderdiğimiz mesaj bizi anlıyorsanız aşağıdaki matematiksel işlemin sağlamasını yapın diye bitiyordu ve onlar da sağlamasını yapmışlardı ama onların mesajını ise biz hiç anlayamadık.”

    “Sence bu ne demek oluyor?”

    “Ya dostlar, farkında olmadan böyle yazdılar ya da kötü niyetliler ve bizimle dalga geçiyorlar.”

    “Bunu düşünmek bile istemiyorum Russell, peki cevaplarında ne demişlerdi?”

    Russell bilgiç şekilde gülümseyip devam etti “Basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    ******

    3071
    Levi izledikleri ve duyduklarından sonra kuvvetli bir şekilde çığlık attı. Başta Dr. Whoo olmak üzere tüm sınıf kendisine dönerek meraklı gözlerle baktılar. Levi gelen soruları tek bir cevapla geçiştirip iyi ve bir şeyi olmadığını belirtti.

    “Evet arkadaşlar, simülasyondan da anlayacağımız üzere Alex ve Russell’in Satürn’de buldukları ve kolay kolay açıklama yapamadıkları konuları tabii ölümsüzlük veya beyin klonlama değil Dünya dışı zekâ arayışlarına yanıttı. SC hiçbir zaman bu sınıfın içine giremez, hem genel olarak aradığımız zekâ bu sevimli canlılarda yoktu ve hem de bizlerin yapması sonucu ortaya çıkmıştı; ama anlıyoruz ki beklenilen seviyede, sürekli bilim kurgu filmlerine ve kitaplarına konu olacak şekilde DDZA çalışmasının olumlu sonuçlandığını öğrenmiştik. Aynı bizler gibi başlangıçtan itibaren kendi güneş sistemlerinde kendi yıldızlarının yörüngesinde yaşayanlardı.”

    “Peki DDZA dediklerimiz aynı bizler gibi Dünya’dan göç etmiş farklı insanlar olabilir mi?”

    “Igor, sorunu daha açık sormanı isteyeceğim.”

    “Demek istediğim, Dünya tarihte bir kere daha bu yaşanılan felaket gibi bir felaket yaşamış olsa ve daha daha eski atalarımız Dünya’yı haliyle de kendi güneş sistemimizi terk etmiş olabilirler mi? Kendilerine gerekli enerji kaynaklarını ve teknolojiyi götürüp Dünya’yı tamamen bırakmış olabilirler mi? Kim bilir sonradan farklı şeyler gelişmiş olabilir ve Dünya tekrardan canlanıp buralara gelmiş de olabilir.”

    “Güzel soru Igor ama bunu maalesef bilemeyiz. Farklı bir güneş sistemine yolculuk şu an ki teknolojik hızımıza göre ortalama 10000 yıl sürer. Böyle bir şey olduysa da bu kişiler geride hiçbir şey bırakmamışlar. Ve unutmayalım insanlık tarihi boyunca sürekli şanslıydı. İlk insandan, sizlere daha önceden anlattığım Taş Devri dediğimiz zamandan bugüne kadar hiç gerçek bir kriz yaşamadı. Ama artık inanıyoruz ki bir gün bu şans ters dönecek. Bilmiyorum çocuklar belki de bu şans ters döndü de diyebiliriz, onun için en kötüye her zaman hazırlıklı olalım.”

    “Dr. Whoo, bu sözünüzden ne anlam çıkartmamız gerektiğini anlayamadım. Yani genel olarak anladım ama en kötüye hazırlıklı olun kısmını tam olarak anlayamadım ve sanırım diğer arkadaşlarım da anlamadı.”

    “Zamanı gelince her şeyi öğreneceğiz.” Diye cevap verdi Dr. Whoo.

    “Peki insanlık şanslıydı derken 15 yıl savaşlarında yaşanılanlar veya Nuf Tufanı ya da diğer olaylar, bunlarda da gerçekten şanslıydık diyebilir miyiz?”

    “Diyebiliriz tabii ki Meryem. Gerçek bir kriz değildi çünkü. Gördüğünüz gibi şu an buradayız ve hepsinde de öyle veya böyle yaşamaya devam edebilmişiz.”

    “Dr. Whoo peki Nuh Tufanı ile 15 yıl savaşlarını ve devamını bir tutabilir miyiz? Sonuçta biri insanların yaptığı bir şey diğeri ise tanrısal bir şey. Tufandan insanlar mı şanslarıyla kurtuldu yoksa Tanrı mı kurtulunması istedi?” Dr. Whoo bu sorudan sonra belli bir müddet Levi’ye baktı ve oturuşunu düzeltti.

    “Bu da güzel bir soru Levi, ama seni hâlâ tedirgin ve telaşlı görüyorum. İyisin değil mi?”

    “Evet, iyiyim.”

    “Öncelikle burada artık dinsel öğeler olmasa da Tanrı’ya inandığımı sizlere söylemek isterim; ama direkt şekilde bizlere ne şekilde etkisi var onu da bilemiyorum. Yani Tufan’da etkisi yoktur diyemeyiz.”

    “Yani Tanrı’nın biz insan hayatına, fizik kurallarını yok sayarak etki ediyor mu diyorsunuz?”

    “Evet Levi, aynen bunu söylüyorum ama sen sormadan kısa bir şekilde de açıklamaya yapayım. Çünkü devam etmemiz gereken ve acil olarak işlememiz gereken bölümler var” Levi dün duyduğu konuşmadan sonra ve izlediklerinden sonra ortaya bir şeyler çıkacağını artık kesin olarak biliyordu. Dr. Whoo Levi’nin duygularını gözlüğünden görmüş olacak ki boğazını seslice temizleyip konuşmasına devam etti. “Bunun için Levi, öncelikle izafiyet teorisine ve uzay zaman ilişkisine vakıf olmamız gerekmektedir. Ama ben şimdi bunları burada anlatmayacağım. Bu ayrı bir konu. Şimdi simülasyona devam edelim.”

    ******

    2071

    “Bir kabilenin dans ederken ki çıkardığı sözcükleri gibi” dedi Lily.
    “Evet, ilk duyduğumuzda ve kayıttan tekrardan dinleyip hatta “writer” üzerinden defalarca okumamızda da hem çok şaşırdık hem de bir anlam veremedik. En kötüsü de anlık olarak yakaladığımız sinyallere rağmen Dünya ile bağlantımız yoktu. Öncelikle ikili sayı sistemine çevirdik ve karşımıza

    00010000011011000010001100011010101011000110001100 100000000110110101100000100001101010011011000110001100001100 1000111001110011000000010000011010100110100010110001100 010101100110101000011011010110011000110001100 01110100101000111001110011100110101101101011010110110011000100001 00010110011000000001100000001000001000010000100001101010110001100 1000111001101010000110000011000110010001100010000100001001010110001100 00010110011000110001100010001000001000010000110101000011110000001

    böyle bir sayı sırası çıktı. Alex bu esnada eline kurşun kalemi alıp bu ikili sayı sistemini ondalık sayıya çevirdi. Aldığımız rakam ise 3.226.320.128.955.811.713’tü.”

    “Üç kentilyon iki yüz yirmi altı kat trilyon üç yüz yirmi trilyon yüz yirmi sekiz milyar dokuz yüz elli beş milyon sekiz yüz on bir bin yedi on üçü başka ne yaptınız? Bu sayıda da bir şeyler olması lazım.”

    “Maalesef bin türlü matematik işlemleri yapsak da hiçbir sonuca varamadık. Hatta ışık yılına çevirdik ama bunda da bir anlam bulamadık.”

    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 4 Mayıs 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/2
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/B
    Belge Türü: Çok Gizli
    “Ben Teğmen Kyle Reese, New York olayı sonrası tüm araştırmalarıma devam ediyorum. İnsan ölümleri çok fazla olmasına rağmen özellikle öğlen saatlerine doğru çocuk bayılmaları da devam etmekte. Birkaç tane çocuğun ayıldığı anda “CYK-3071-KMQ-3/A” belge tasnif numaralı raporda Eva isimli 9 yaşındaki kız çocuğunun dillendirdiği gibi birbirini devam eden anlamsız sözleri söylediği görülmüştür. Şunu da söylemek isterim ki, sizlerin de anlayacağı üzere bu sözlerin bize anlamsız geldiği bir gerçektir. Çocuklar kendilerine geldikten sonra onlara soru sorduğumda ise bu sözleri hatırlamamakla beraber aksine bayılmadan önce ve ayılmadan hemen sonra anlamlı şekilde konuştuklarını dile getirmektedirler. Bir başka dikkat çeken nokta da her bir çocuğun anlamlı olarak dile getirdim dediği sözlerin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.”

    Bölüm 12

    3071
    Earthman’ın sınıfa girmesiyle ders bölünmüş, Dr. Whoo da Earthman’a kafa hareketiyle selam verdikten sonra sınıfa dersin bugünlük bu kadar olduğunu ve akşam görüşme odasında önemli bir görüşmenin olacağını ve çocukların da gelmesinin istendiğini söyledi. Sözlerinin ardından Whoo Earthman ile çocuklara el sallayıp sınıftan beraber olarak çıktılar.

    “Meryem? Konuşmamız gerekiyor biliyorsun değil mi?” diyerek Levi Meryem’e yaklaşmıştı.

    “Levi, ben çok şaşkınım. Söylediğimiz o sözler atalarımızın dersinde karşımıza çıktı. Kendimi tutamadım ve istemsiz olarak sen de çığlık attın.”

    “Biliyorum Meryem. Sence ne olabilir? Ben hiçbir şey bilemiyor ve düşünemiyorum. DDZA çalışmasında ne gibi ilgimiz olabilir? Çığlığımdan sonra Whoo’nun önce bana sonra da sana bakışını fark ettin mi? Bence Whoo bir şeyler biliyor, bundan eminim.”

    “Sence o varlıklarla olan ilgimiz onlardan biri olmamız olabilir mi Levi?”

    “Oh hayır, bunu istemiyorum. Öyle bir şey olsa bile bunun için bir amacımızın olması lazım.”

    “Ne gibi?”

    “Diyelim ki biz gerçekten Dünya insanından değiliz, ya bizleri Dünya insanı bir şekilde bulup kendi aralarına getirdi ya da onlar bir amaçla Dünya insanının arasına bıraktı.”

    “Ama Levi ne gibi bir amacımız olabilir ki? Bizler daha çocuğuz ve hiçbir şeyden haberimiz de yok. Sadece şu an kendimiz bir şeyleri düşünüp bir araya getirmeye çalışıyoruz.”

    “Öğreneceğiz Meryem, bu yılın bu detaylı tarih dersinin elbet anlamı olmal…” Levi sözünü bitiremeden kendini tekrardan o sözleri dile getirirken buldu. “‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    Levi kendine geldiğinde odasında kendini yatıyor buldu ve Dr. Whoo’nun dediği akşam ki görüşmeye geç kalmak üzere olduğunu fark ederek süratle odasından ayrıldı. Levi ani hareketler yapıp attığı adımlarını büyütüyordu. Her ne kadar fanus içinde yapay yer çekimi olsa da Enceladus’un yer çekimi yine de düşüktü ve maalesef burada tam olarak oturtamadıkları teknoloji ise bu yapay yer çekimi mevzusuydu. Günün belli vakitlerinde yapay yer çekimi tamamen ortadan kalkıyor ve tüm hayat Enceladus’un 0,113 m/sn2’lik yoka yakın olan yer çekimine kavuşuyordu. Bu zamanlar önceden bilindiği için hem halk hazırlıklı oluyor hem de Sophia’nın sistemleri ve Sophian’nı childleri tarafından (R2D2 ve C3PO) bildiriliyordu. Ani hareketlerde ve ani hızlanmalarda özellikle çocukların bünyeleri yapay yer çekimine karşı koyup ilginç hareketler ortaya çıkarabiliyordu. Bu durumdan dolayı da fanus içinde görünen en büyük sıkıntılardan bir başkası da başta çocuklar olmak üzere yeterli seviyede kas gelişimlerinin olmamasıydı. Sonuçta Enceladus’un yer çekimi Ay’dan bile ortalama 12 kat daha düşüktü. Yapay yer çekimi ile zaman zaman aksaklıklar olsa da Dünya’ya yakın bir yer çekimi genel olarak sağlanabiliyordu, en azından günün çoğunluğu Dünya’nın yer çekimine uygun bir ortamda geçiyordu. Tabii ki de halkın gün ve zaman anlayışı genel olarak hâlâ DSİ üzerineydi, ama yine de eskilerden Dünya üzerinde farklı şehir saatlerinin yan yana yazılması gibi hem Satürn’ün hem de hem de Enceladus’un zaman kavramı sürekli olarak belirtiliyordu. Levi uzunca bir adımın yenisini atmaya hazırlanırken sistemlerden yapay yer çekiminin başlamasına 5 saniye kaldığını belirten anonsu duyup bir yerden destek alarak da kendini sabitledi. Dr. Whoo’nun dediği görüşme büyük salonda yapılacaktı. Büyük salon diyordu ama esas adı Neil Armstrong Salonuydu ve Fanus’un ileri gelenlerinin yani yönetim kadrolarının görüşmeleri sadece burada yapılıyordu ve böyle bir görüşme için de Levi ve arkadaşları bizzat Whoo tarafından davet edilmişlerdi. Levi, Buzz Aldrin Salonu’nun önünden geçip Yuri Gargarin toplanma alanını da geçtikten sonra önünde tek olarak Mark Watney koridoru kalmış ve oradan da koşarak Armstrong Salonu’na gelmişti.

    Salon kapısının üstünde bazı işlemeler ve motifler vardı. Bunlardan bazılarını işledikleri Dünya tarihi derslerinden biliyordu. Baktığı resim mesela Charles Duke’un aile fotoğrafıydı veya kabartma yapılmış birkaç tane de ayak izi. Levi içeri girdi, salonun yan ile arka taraflarında olan, sanki bir jüri koltukları gibi dizilmiş koltuklara oturdu. Ortada ise küçük denemeyecek bir masa ve önlerinde de ekranlar vardı. Levi anladı ki bugün burada önemli bir görüşme yapılacak ve bu önemli konunun da kendileriyle olan ilgisinden dolayı dinlenmeleri istenecekti.


    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 8 Haziran 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/3
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/C
    Belge Türü: Çok Gizli

    “Ben Teğmen Kylee Reese, uzun süredir çocuk bayılmaları olmadığı için gözlemleyemiyordum, yalnız bayılmanın aksine çok fazla insan ölümü var. Sivil veya asker ayrımı yapılamayacak kadar çok fazla. Ölüleri toplamak ise neredeyse imkânsız. Sinekler, her yer sineklerle dolu. Normal boyutlarının çok üstünde beden yapıları var bu sineklerin.”

    ******


    3071

    Masanın etrafı dolmaya başlamıştı. Dr. Whoo, Dr. Earthman masada yerlerini almışlardı. Yanlarında fanus için birçok önemli görevleri olan, Reinhard Stumpf, Thomas O’Brien, Sergei Krikalyov, Pete Conrad, Alan Shepard ve David Scott vardı. Aralarında sadece Stumpf ve Krikalyov farklı ırktan olup, Stumpf Alman Krikalyov ise Rustu. Bir de ek olarak Fanus’un yapay zekâsı, tüm yapay zekaların sunuculuğunu sağlayan Sophia vardı. Sophia, Eddie’nin gerçek manada gelişmiş bir kodlama sistemiydi. Mekanik bir bünyeden ziyade daha çok ekrandan sesi olan bir sistemdi. Ve sunucularının bağlı olduğu her sistemde kendini çalıştırabilir ve kodlarını koşturabilirdi. Eddie geliştirildikten sonra tamamen rafa kaldırılmış, bu yeni sisteme de Sophia adı, yani bir kadın adı verilmişti. Birçok uzay aracına ve kasırgalara kadın ismi verilmesi gibi bu yapay zekaya da kadın ismi verilmiş, açıklaması ise her zamanki gibi kadınların tahmin edilmesinin ve keşfedilmesinin zor olması denilmişti. Sophia’nın baş mimarı ise Krikalyov’du. Dr. Whoo genel başlangıç konuşmalarını, ne derece önemli bir görüşme olduğunu ve öğrencileri de bu konunun çok ilgilendirdiğini söyleyerek görüşmeye giriş bölümünü yaptı.

    “Evet, dediğim gibi birçoğumuz bugün öğreneceklerimizden zaten haberdardı ve kalanlarımız da bugün öğrenecek. Bugünden sonra Enceladus devri yeni bir devir oluyor. Sizlere Dünya tarihi için kısa ama detaylı bir özet geçtim.” Whoo bunu söylerken masadakilere değil de izleyenlere hitap etmişti. “Öğrencilerimiz de tam bu anlattıklarıma kadar olan kısımları simülasyon ile izlediler. Şu andan itibaren sizler de kalan kısımları burada bizimle hep birlikte izleyebileceksiniz.” Whoo oturan halktan cevap bekliyormuş gibi kısa bir müddet durakladı ve sonra devam etti. “Sophia?”

    “Efendim Dr. Whoo.” Sophia’nın sesi her ne kadar insansı bir ses olsa da mekanik tonu her zaman belli oluyordu. Krikalyov insan sesinden ayrımı yapmak istemese de diğer üyeler tarafından özellikle istenmişti.

    “Bugün derste kaldığımız yeri biliyorsun. Simülasyonu tüm Armstrong salonunun görebileceği ölçüde başlatır mısın?”

    Sophia cevap vermeden çok kısa bir bekleme süresinden sonra salonun ortasından, dört yön tarafına da görüntü veren ultra hologram görüntüyü yansıttı.


    ******

    2071

    “Çok ilginç” dedi Lily kısık bir ses tonuyla, “matematiksel olarak bir şey ifade etmesini aslında ben de ilk olarak beklerdim; ama belki doğru işlemi yapamamış da olabilirsiniz.”

    “Bilmiyorum, olabilir. Bildiğim şeylerden bir şey var ki Dünya ile irtibatımızı kaybetmeyi göze aldığımız sinyal gönderiminde cevap aldık, ve biz eğer olur da cevap gelirse onları kendi zekamızla ezeriz, onları düşünce içine sokarız diye düşünürken onlar bize düşünce içine sokt…” Russell’ın sesi büyük bir patlama ve sallantı ile kesildi. Bir yerlerde hatta yakın bir yerlerde çatışmalar devam ediyordu. Gelen büyük patlamanın ardından şiddeti daha düşük ama farklı tonlarda olmak üzere birçok patlamalar daha oluyordu.

    “Bizi bitirmek istiyorlar Russell. Hiçbir zaman Son Umut’a bu kadar büyük saldırmamışlardı. Senelerdir onlarla çarpışıyoruz ama bugün olanlar bir başka.”

    “Biz insanların her zaman yaptığı bir şey bu zaten. Surun ötesindeki esas tehlikeyi, esas düşmanı görmeyiz ama çıkarlarımız için birbirimizle savaşır dururuz.” Diye yanıtladı Russell. Lily, Russell’ın cümlesinden sonra bakışlarıyla Russell’ı süzdü ve dediklerini anlamaya çalıştı.

    “Ne demek istiyorsun Russell? Esas tehlikemiz ne, esas düşmanımız ne?”

    “Lily, beni iyi dinle ama sanırım öncelikle buradan çıkmamız gerekiyor çünkü pek fazla ayakta kalmayacak gibi burası ve sonra sana Satürn yörüngesinde neler bulduğumuzu daha detaylı anlatayım. Yaptığımız tek keşif DDZA değildi, yani istemeden başka bir şey daha bulduk ve iyi ki de bulduk diyorum. Hadi ayaklan, çıkalım buradan ve sana yolda ya da müsait bir zamanda bulduklarımızı anlatayım ama kısa bir örnek vermem gerekirse Dünya’nın neden ısındığını sana anlatacağım diyebilirim.”


    ******
    3071

    “Dr. Whoo, sanırım burada sizin herkese açıklama yapmanız gerekiyor veya ben de anlatabilirim.” Mekanik ses tonu ile konuşmasını bitirdi Sophia.

    “Sağ ol Sophia” Whoo Sophia’a teşekkür ettiğinde Krikalyov’un yüzünde göğsü kabarmışçasına oluşan bir gülüş belirdi. Kendi kod dehasına Fanus’un ileri gelenleri gün geçtikçe daha çok hayran kalıyor ve teşekkürlerini sıralıyorlardı.

    Whoo ayağa kalkarak hem masanın başındakilere hem de izleyenlere ortak hitabını vücut dilinden belli ederek “Alex ve Russell biliyorsunuz ki Dünya’ya indiklerinde Alex Russell’dan termometreyi istedi hatta dijital termometre diyerek isteğini daha net olarak da belli etti. Evet yok mu dikkatinizi çeken bir şey burada?” Masadakiler hafiften bıyık altından gülmeye başlamışlardı. Whoo da tüm kişilere tebessüm ederek bakıyordu. “Sophia lütfen sen devam eder misin.”

    “Tabii Dr. Whoo.” Sophia ilk önce ekrandaki görüntüyü Alex ve Russell’ın o anki görüntüsüne getirdi. “Görüyorsunuz ki burada uzay giysileri üstünde. Uzay giysilerinin en önemli amacı biliyorsunuz ki siz canlı kişilerin basınçtan etkilenmesini önlemek ve tabii ki gerek uzay boşluğunda gerekse de farklı gezegenlerde veya uydularda insan vücudunu ısıdan korumak veya donmadan korumaktır. Onun için uzay giysilerinde vücut ısısı ile beraber etrafın ısısını da ölçen termometre özellikli devreler vardır. Ya kasklarındaki cama bilgisi yansır ya da kollarındaki ekrandan takip ederler; ama görüyorsunuz ki tam da burada Alex termometreyi istiyor.”

    Öğrenciler konuşmak, soru sormak isteseler de bu görüşmede onların bunları yapabilmesine hiç imkan yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Sophia’nın sözü bittikten sonra Whoo Stumpf’tan devam etmesini rica etti. Stumpf ayağa kalktı ve Whoo’nun çarprazında durdu. Uzun boyu, güçlü yapısı ve omuzlarının genişliği görünüşünden en başta saygıyı hak ediyordu.
    “Burası aslında hafıza okuma teknikleri ve ışık hızı ile çıplak gözle görme mercekleri sayesinde daha ilk başlarda dikkatimizi çekmişti. Russell’dan buraya ilk gelenlere mesaj geldiğinde de bu konunun ayrıntısı anlamıştık. Alex’in sorusuna dikkat ederseniz Russell hiç şaşırmadan termometreyi getiriyor ve sözde etrafı ölçüyorlar. Bu kısma neden çok takıldığımızı kısa bir süre sonra anlayacaksınız ama demem o ki Alex ve Russell Dünya’ya indiklerinde her şeyden önce çok şaşkınlardı ve de korkuyorlardı ve bunun için de etraflarında nelerin döndüğünü bilmiyorlardı ve yine bunun için de dinlenme, gözlenme gibi ihtimallere karşı Satürn’de esas olarak neler bulduklarını ve Dünya’nın ısınmasına karşılık diğer gözlere karşı böyle bir oyun oynadılar. Sophia devam etmek ister misin?”

    “Teşekkür ederim Stumph, Alex ve Russell burada oyun oynadılar, Dünya’yı kendi bildikleri ile belki de kandırmak istediler. Şimdi ise simülasyonumuza devam ederek Russell’ın Lily’e anlattıklarına şahit olacağız.”
  • 40,94,95 ve 96. âyetler Medine döneminde, diğerleri Mekke döneminde inmiştir. 109 âyettir. Sûrede temel konu olarak Allah’ın rahmetinin gazabına üstün olduğu vurgulanmaktadır. Sûrede, Yûnus, Nûh ve Mûsâ peygamberler ile bunların kavimlerinin kıssalarına yer verilmektedir. Sûre, adını içindeki Yûnus kıssasından almıştır.

    Bismillâhirrahmânirrahîm.

    1. Elif, Lâm, Râ. Bunlar hikmet dolu Kitab’ın âyetleridir.
    2. İçlerinden bir adama insanları uyar ve iman edenlere, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamı bulunduğunu müjdele diye vahyetmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki o kâfirler, “Bu elbette apaçık bir sihirbazdır” dediler?
    3. Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz?
    4. Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va’detmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.
    5. O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.
    6. Şüphesiz gece ve gündüzün ard arda değişmesinde, Allah’ın göklerde ve yeryüzünde yarattığı şeylerde, Allah’a karşı gelmekten sakınan bir toplum için pek çok deliller vardır.
    7,8. Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir.
    9. (Fakat) iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle, hidayete erdirir. Nimetlerle dolu cennetlerde altlarından ırmaklar akar.
    10. Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.
    11. Eğer Allah, insanlara onların hemen hayra kavuşmayı istedikleri gibi, şerri de acele verseydi, elbette onların ecellerine hükmolunurdu. İşte biz, bize kavuşmayı ummayanları, kendi azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakırız.
    12. İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.
    13. Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri hâlde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız.
    14. Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik.
    15. Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.”
    16. De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?”
    17. Artık, Allah’a karşı yalan uydurandan veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki (böyle) suçlular asla kurtuluşa ermezler.
    18. Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”.
    19. İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.
    20. “Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar. De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”
    21. Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra, insanlara bir rahmet (ferahlık ve mutluluk) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir tuzakları (birtakım tertipleri ve asılsız iddiaları) vardır. De ki: “Allah, daha çabuk tuzak kurar.” Şüphesiz elçilerimiz (melekler) kurmakta olduğunuz tuzakları yazıyorlar.
    22. O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüzgârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şiddetli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Allah’a has kılarak “Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şükredenlerden olacağız” diye Allah’a yalvarırlar.
    23. Fakat onları kurtarınca, bir de bakarsın ki yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapıyorlar. Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız, sırf kendi aleyhinizedir. (Bununla) sadece dünya hayatının yararını elde edersiniz. Sonunda dönüşünüz bizedir. (Biz de) bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
    24. Dünya hayatının hâli, ancak gökten indirdiğimiz bir yağmurun hâli gibidir ki, insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zinet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerine (her türlü tasarrufa) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, geceleyin veya güpegündüz ansızın ona emrimiz (afetimiz) geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden yolunmuş bir hâle getiririz. İşte düşünen bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.
    25. Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.
    26. Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.
    27. Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
    28. Onların hepsini bir araya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara, “Siz de, ortaklarınız da yerinizde bekleyin” diyeceğimiz günü düşün. Artık onların (ortak koştuklarıyla) aralarını tamamen ayırırız ve ortak koştukları derler ki: “Siz bize ibadet etmiyordunuz.”
    29. “Şimdi ise sizin bize tapınmanızdan habersiz olduğumuza dair sizinle bizim aramızda şâhit olarak Allah yeter.”
    30. Orada herkes daha önce yaptığı şeyleri yoklayacak (ve kendi akıbetini öğrenecek), hepsi de gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülecekler ve (ilâh diye) uydurdukları şeyler (onları yüzüstü bırakıp) kendilerinden kaybolup gidecektir.
    31. De ki: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da işitme ve görme yetisi üzerinde kim mutlak hâkimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim yürütüyor?” “Allah” diyecekler. De ki: “O hâlde, Allah’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?”
    32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O hâlde, nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz?
    33. Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “Onlar artık imana gelmezler” sözü, işte böylece gerçekleşmiştir.
    34. De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan, başlangıçta yaratmayı yapacak, sonra onu tekrarlayacak kimse var mı?” De ki: “Allah, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrar eder. O hâlde, nasıl oluyor da (haktan) çevriliyorsunuz?”
    35. De ki: “Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan hakka iletecek olan bir kimse var mı?” De ki: “Hakka Allah iletir.” Öyle ise, hakka ileten mi uyulmaya daha lâyıktır, yoksa iletilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”
    36. Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.
    37. Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab’ı (Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır.
    38. Yoksa onu (Muhammed kendisi) uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi siz de onun benzeri bir sûre getirin ve Allah’tan başka, çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın.
    39. Hayır öyle değil. Onlar, ilmini kavrayamadıkları ve kendilerine yorumu gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Kendilerinden öncekiler de (peygamberleri ve onlara indirilen kitapları) böyle yalanlamışlardı. Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu.
    40. İçlerinden öylesi var ki ona (Kur’an’a) inanır; yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları daha iyi bilendir.
    41. Eğer onlar seni yalanlarlarsa, de ki: “Benim işim bana aittir; sizin işiniz de size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım (sorumlu değilim).”
    42. Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin?
    43. İçlerinden sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, hele gerçeği görmüyorlarsa, sen mi doğru yolu göstereceksin?
    44. Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.
    45. Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır.
    46. Onları tehdit ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) seni vefat ettirsek de sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra, Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.
    47. Her ümmetin bir peygamberi vardır. Onların peygamberi geldiği (tebliğini yaptığı) zaman, aralarında adaletle hükmedilir ve onlara asla zulmedilmez.
    48. “Eğer doğru söyleyenler iseniz, (söyleyin) bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek)?” diyorlar.
    49. De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.”
    50. De ki: “Söyleyin bakalım, O’nun azabı size geceleyin veya gündüzün (ansızın) gelecek olsa, suçlular bunun hangisini acele isterler?!” (Bunların hiçbiri istenecek bir şey değildir.)
    51. (Onlara) “Azap gerçekleştikten sonra mı O’na iman ettiniz? Şimdi mi!? Oysa siz onu acele istiyordunuz” (denilecek).
    52. Sonra da zulmedenlere, “Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecektir.
    53. “O (azap) gerçek midir?” diye senden haber soruyorlar. De ki: “Evet, Rabbime andolsun ki o elbette gerçektir. Siz (bu konuda Allah’ı) âciz kılacak değilsiniz.”
    54. (O gün) zulmetmiş olan herkes, eğer yeryüzündeki her şeye sahip olsa, kendini kurtarmak için onu fidye verir. Azabı gördüklerinde, için için derin bir pişmanlık duyarlar. Onlara zulmedilmeksizin aralarında adaletle hükmedilir.
    55. Bilesiniz ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Yine bilesiniz ki, Allah’ın va’di haktır. Fakat onların çoğu bunu bilmez.
    56. O, diriltir ve öldürür; ancak O’na döndürüleceksiniz.
    57. Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.
    58. De ki: “Ancak Allah’ın lütuf ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.”
    59. De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”
    60. Allah’a karşı yalan uyduranların, kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı çok lütufkârdır, fakat onların çoğu (O’nun nimetlerine) şükretmezler.
    61. (Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da yazılı)dır.
    62. Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.
    63. Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.
    64. Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır.
    65. Onların (inkârcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah’ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
    66. Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah’a koştukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.
    67. O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.
    68. “Allah, bir çocuk edindi” dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
    69. De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.”
    70. Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkâr etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.
    71. Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın âyetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!
    72. Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana müslümanlardan olmam emredildi.”
    73. Onu yine de yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları ötekilerin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Bak, uyarılan (fakat söz anlamayan)ların sonu nasıl oldu!
    74. Sonra, onun ardından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara apaçık mucizeler getirdiler. Fakat onlar önceden yalanlamakta oldukları şeye inanacak değillerdi. İşte biz haddi aşanların kalplerini böylece mühürleriz.
    75. Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Mûsâ ve Hârûn’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular.
    76. Katımızdan kendilerine hak (mucize) gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler.
    77. Mûsâ: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi.
    78. Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”
    79. Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi.
    80. Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, “Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya koyun)” dedi.
    81. Sihirbazlar atacaklarını atınca, Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.
    82. Suçluların hoşuna gitmese de, Allah, hakkı sözleriyle gerçekleştirecektir.”
    83. Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.
    84. Mûsâ, “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi.
    85. Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!”
    86. Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.
    87. Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik.
    88. Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri gelenlerine, dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz, yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman etmezler.”
    89. Allah da, “Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin” dedi.
    90. İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi.
    91. Şimdi mi?! Oysa daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.
    92. Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu âyetlerimizden gerçekten habersizdir.
    93. Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.
    94. Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma!
    95. Sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma! Yoksa zarara uğrayanlardan olursun.
    96,97. Şüphesiz, haklarında Rabbinin sözü (hükmü) gerçekleşmiş olanlar, kendilerine bütün mucizeler gelse bile, elem dolu azabı görünceye kadar inanmazlar.
    98. Yûnus’un kavminden başka, keşke (azabı görmeden) iman edip, imanı kendisine fayda veren bir tek memleket halkı olsaydı! (Yûnus’un kavmi) iman edince, dünya hayatında (sürüklenebilecekleri) rezillik azabını onlardan uzaklaştırmış ve onları belli bir zamana kadar yararlandırmıştık.
    99. Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?
    100. Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.
    101. De ki: “Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza.” Fakat âyetler ve uyarılar, inanmayan bir topluma hiçbir fayda sağlamaz.
    102. Onlar sadece, kendilerinden önce gelip geçenlerin başlarına gelen (azap dolu) günlerin benzerini mi bekliyorlar? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”
    103. Sonra resûllerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Ey Muhammed!) Aynı şekilde üzerimize bir hak olarak, inananları da kurtaracağız.
    104. De ki: “Ey insanlar, eğer benim dinimden herhangi bir şüphede iseniz, bilin ki ben, Allah’ı bırakıp da sizin taptıklarınıza tapmam, fakat sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk ederim. Bana mü’minlerden olmam emrolundu.”
    105,106. Yine bana şöyle emredildi: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dîne çevir. Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma. Allah’ı bırakıp da sana ne fayda ve ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma. Eğer böyle yaparsan, şüphesiz ki sen zâlimlerden olursun.”
    107. Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
    108. De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.”
    109. (Ey Muhammed!) Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.