• 176 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    H İ S

    “ Yanlış düşünebilirsin, yanlış anlayabilirsin, yanlış yapabilirsin ama yanlış hissedemezsin.”

    “Bir çocuğa yapılacak en güzel şey çocukluğunu yaşamaya imkân verilmesiydi.”

    “Önünde seçenekler var, hangisini istersen hayat sana onu yaşatır.”

    Mine hoca, Elif, Haluk, Emine, Gülizar, Yadigar, Ayşe teyze, Berkay, Selda, Kemal Doğru, Gülce, Adnan bey, Umut bebek, Leyla abla, Kerim Yıldız, Asiye öğretmen, Nusret abi, Sevda, Sıla, Sinan hoca, Gül hanım, Ali hoca, Aysel, Aydın bey ve Astsubay Asım ile o kadar farklı hayatların içerisine girdim ki okudukça beni kendine bağladı eser. Elimden bırakamadım, doya doya okudum ve sonunda niye bitti ki dedirtti bana bu güzel eser.

    Yazarımız farklı farklı hayatlara yer vermiş eserinde. Kitabı okudukça karakterlerin nerede birbirleriyle bağlantısı olacak diye büyük bir merak içerisinde devam ettim. Duyguları öyle güzel anlatmış ki hissederek okuyorsunuz. Yüreğinize usulca dokunuyor kelimeler. Nakış nakış işliyor size bütün yaşananları, sanki onlarla yan yana hissediyor ve aileden biri gibi oluyorsunuz.. 40. bölümde Berkay’ın okulda fenalaşması sonucu hastaneye kaldırıldığında Mine öğretmenin öğrendiklerini duyunca tüylerim diken diken oldu… Mine gibi bende şok oldum ve üzüldüm…

    Çok önceleri Kerim’in “Canımız sağ olsun sonunda ölüm yok ya!” dediğinde ve Bölüm 44 te bu cümlenin Yadigar için neler ifade ettiğini öğrendiğinde o duygu dolu anlar benimde durgunlaşmama sebep oldu. Bölüm 47 ye geldiğimde ilk satırları okuduğumda gözlerimi kapatıp bir daha açtım. Gerçek olmasın bu dedim… Gülizar için dua ettim resmen… Bölüm 74 te Kerim’in kitaptan okuduğu satırlar beni öyle duygulandırdı ki gözlerim dolu dolu oldu.

    Güzel yürekli yazarımız eserde öyle önemli konulara değinmiş ki; toplumumuzda yüreklerimizi dağlayan ve çoğu aileyi paramparça eden üzücü olaylar… Birbirini tanımayan, birbirine yabancı insanların bu konular söz konusu olunca farklı yerlerde olsalar bile birbirlerine kenetlenerek çözüm bulmaya çalışmaları, onca kötülüğe, onca zorluklara rağmen mücadeleyi bırakmamaları muhteşemdi. Sahiplenme duygusu insana bambaşka anlamlar yüklüyor. Yakın ailelerin bile sahip çıkmadığı anlarda güzel yürekli insanların sahip çıkması ne büyük bir mutluluk. Karşılıksız yapılan fedakarlıklar bambaşka bir güzellikti. Bu eserde okuyucuya öğretilen konular öyle çok ki, o yüzden okuyucuyu büyülüyor adeta…

    Yazarımızın eline yüreğine sağlık diyorum ve tekrar bu güzel eser için tebrik ediyorum kendisini. Bu kadar güzel olabileceğini tahmin etmemiştim. Nice güzel eserlerde birlikte olmak dileğiyle.

    #yaseminağırmansönmez #his #okudumbitti
  • Ya liseyi bitirir bitirmez, on sekiz yaşında kopup gidenler... Amerika'nın ücra bir kasabasında, ufak bir okulda beş, altı, yedi yıl, akrabasız, eşsiz, dostsuz kalanlar, kalıp da yıllar sonra bunalımlar geçirenler, yabancı ortam içinde belirsiz bir sıla özlemi içinde, intihara kadar sürüklenenler? Dönemeyip kalanlar? Dönüp uyum sağlayamayanlar?
  • Bugün akrabalığı ve sıla-i rahimi neredeyse yok denecek denli uçurumun kenarına getiren iki büyük neden, artık kimsenin kimseye minnet etmediği bir sosyal müreffeh hayat yaşıyor oluşumuz ve akrabaların birbirine yaptıkları suistimallerdir. Bu suistimallerin başında da ekonomik konular gelmektedir. Alınan borçların ödenmemesi, arazi sınırlarının ihlal edilmesi, iftiralara alet olunması, komşulukların takdir edilememesi, yabancı evliliklerin getirdiği ek sorunların altında ezilip gidilmesi gibi nedenler bulunmaktadır. Bu sorunların tamamını kaldırmaya gücümüz yetmeyebilir; neticede insanız, etten kemikten olmuş bedenlerle yaşıyoruz. Ama iyi düşünüldüğünde eksikliğin bizde olduğu, sıkıntıların daha fazla miktarda görüldüğü tespit edilecektir. Borç ilişkilerinde senetleşmeyi Allah Teâlâ emretmiyor mu? Gıybet ve dedikoduyu Allah yasaklamıyor mu? Esasen Müslüman olarak ahlakımızın öncelikleri arasındaki şeylerde zafiyetlerimizin bir nevi bedelini ödediğimiz çok açıktır. Geri dönülüp zararın kaldırılabileceği en yakın nokta da burasıdır.

    | Nureddin Yıldız
    İnsan İlmihâli
    Nureddin Yıldız
    Sayfa 87 - Tahlil Yayınları
  • 1-ZAZA!
    İtalya'nın ıssız bir kasabasındaydım.Yapmam gereken işi erken bitirmiş,15 gün seyahat etme hakkı kazanmıştım ama hiç seyahat etme isteğim yoktu.Otel görevlisine bu civarlarda Türkiye'den kimse olup olmadığını sordum.Bir yeri tarif etti.Akşam üzeri oraya doğru yürüdüm.
    2-Eski görkemli taş evlerin ve yokuş sokakların olduğu,sadece kedi ve kuş seslerinin duyulduğu,sanki 1000 yıldır terkedilmiş gibi ürkütücü bir sessizliğe sahip bu kasabada yürürken,burada yaşayan Türk'lerin ne yaptığını kendi kendime soruyordum. Az sonra Terlemiş ve susamıştım.
    3-Susuzluğumu gidermek için bakkal gibi bir yer arıyordum ama yoktu.Köşede küçük bir kilise görünce,içeri girdim ve genç bir rahibe;buralarda nerde su bulabilirim diye sordum.Rahip nazik biriydi ve bana soğuk su ve hurma ikram etti.Gitmek istediğim yeri anlattım,yardımcı oldu.
    4-Gitmek istediğim bölgede daha çok Arap,Afrikalı vs mültecilerin yaşadığını ve yeni gelen fukara mültecilere bu kiliseden yemek,bazen de para yardımı yaptıklarını söyledi.Oraya gideceğim için;küçük bir teneke peyniri 'falan' kişiye verip veremeyeceğimi sordu.Peyniri alıp,çıktım.
    5-Kısa süre sonra sokakların iyice darlaştığı ve yabancı mülteci çocukların oynadığı,Afrikalı,Arap görünümlü insanların yoğunlaştığı mekana vardım.Fas'lı olduğunu öğrendiğim bir dükkan sahibinden,peyniri emanet edeceğim evin yerini öğrendim ve önce emaneti aileye teslim ettim.
    6-Sahile yakın bir yerde,kahvehane/restoran tarzı bir mekanın olduğunu ve oraya Türk'lerin de geldiğini öğrenince,bu mekana gitmeye karar verdim.Kısa süre sonra maviye boyanmış;içerde ve dışarda sandalye ve masaların olduğu eski Anadolu kahvehanelerine benzeyen bu yere gelmiştim.
    7-Selam verip oturdum.Masalarda genç Afrika'lılar ve Araplar oturuyordu.Dükkanın sahibi de Suriyeli'ydi.Çorba,Falafel,acı kahve ve çoban salatasına benzer bir menüyü tavsiye etti.Dışarıya oturdum.Çevrede Türkiye'li kimse pek görünmüyordu.Yemek çok lezzetliydi.Üstüne kahvem geldi.
    8-Acayip koyu ama bir o kadar da güzel bir tada sahip işlemeli küçük bir fincandaki sıcak kahvemi içerken;kasketli beyazlaşmış pala bıyıklı,yaşlı bir adam köşeye oturdu.Kendisinden Anadolu kokusu almıştım.Yüzü solgun ve yorgundu.Kırış kırış nasırlı elleriyle tütününü çıkardı.
    9-Biraz çekinerek bu yaşlı adama yaklaştım.Özellikle Türkçe konuştum.Birden gözleri büyüdü ve tuhaf bakışlarla beni süzdü.Selamıma Türkçe SAĞOLASIN karşılığını verdi ve bakışlarını ürkekçe başka yöne çevirdi.Tütün sardı,içti ve öte yandan çaktırmadan beni gözlemlemeye devam etti.
    10-Bir şekilde kendisiyle sohbet açmaya çalışmalıydım ama ürkekliği,kızgınlığı,sessizliği beni çekinden kılıyordu.Ayrıca ben görüntü olarak ona göre biraz fazla 'modern ve genç' duruyordum.Masasına oturduğundan beri kendisine bir şey servis edilmemişti.Kalktım ve restorana girdim
    11-Restoran sahibine;hem kendim için bir kahve daha,hem de yaşlı Türk için bir kahve rica ettim.Onu tanıyan adam;o çay sever,çay içer dedi.Demli bir çay verdi,kahve ve çayı alıp,yaşlı Türk'ün masasına gittim,önüne çayını bıraktım.Şaşırdı.Yine;SAĞOLASIN dedi.
    Biraz yumuşamıştı.
    12-Bunun üzerine NERELİSİN AMCAM diye sordum.İletişimi başlatmak için elimden geldiğini yapıyordum. Ve zamanla ürkekçe de olsa konuşmaya başladı.Elazığlı idi.Çocukları TR'den buraya kaçmış,yıllar sonra hanımı ölünce,yalnız ve kimsesiz babalarını da yanlarına almıştı.ZAZA idiler.
    13-5 yıldır İtalya'nın bu garip ötesi mistik kasabasında,oğlu gelini ve torunlarıyla yapayalnız yaşayan;bırak İngilizce,İtalyanca ve Arapça'yı,şiveli ve ağır bir Türkçe konuşan bu güzel Anadolu insanının hüzünlü hâlini anlatmaya kelimeler yetmez.Sohbet açılmış,konu genişlemişti.
    14-'Hiç arkadaşın,beraber gezebileceğin bir yaşıtın Türk,Arap filan yok mu',dedim.Boynunu büktü,gülüyor muydu ağlıyor muydu,belli değildi.Cebinden çıkardığı avuç içi kadar eski,artık kızıldan pembeye kaymış bir Türk bayrağını bana gösterdi;İŞTE ARKADAŞIM BU dedi.Bayrağı kokladı.
    15-Ordaki,vatanından kopmuşi,yaban ellerdeki bütün yabancılar dertliydi ama bu amcamın derdi bambaşkaydı.Memleket özlemi tepesinden tırnağına hissediliyordu.Onda,kendi öz babamın,şefkatli hâlini andıran adını koyamayacağım değişik bir güzellik vardı.Dinledikçe,dinlemek istiyordum
    16-Birkaç saat konuştuk.Eğer Türkiye'de olsaydık;bizi dışardan gören önyargılı insanlar;bu iki kişi asla arkadaş olamaz,neden yanyana oturuyorlar ki,derdi.Uzun saçlı,Levis kot takımlı hippi gibi bir genç ve pala bıyıklı,kırışmış kopkoyu tenli yaşlı bir Zaza. Ama 'arkadaştık' işte.
    17-O suskun ürkek adam gitmiş; Anadolu'yu,sokaklarını,ağaçlarını,meyvelerini,ezanlarını,kahvehanelerini,bayramlarını,dost meclislerini nasıl derinden özlediğini durmadan anlatan bir dert küpü gelmişti.4 çay 2 kahve içmiştim.Bir ara lavaboya gitti,meğersem orada,ödemeleri yapmış.
    18-Ne yaptıysam,ne söylediysem;geri ödemeyi benim yapmamı kabul etmedi.'Sen MİSAFİRSİN' dedi.Anadolu hâlinden hiçbirşey kaybetmemişti.DAMA oynamayı biliyor musun,dedi.Evet deyince,beni evlerine davet etti.Onu kıramadım ve evlerine doğru yola çıktık.Kırık dökük,bahçeli taş bir ev.
    19-Son derece utanarak,çekinerek eve girdik.Oraya gitmeden önce,bakkaldan çocuklar için çikolata,gofret,dondurma almıştım.İçeri girer girmez çocuklar dedelerine sarıldı.Bana ise uzaylı görmüş gibi bakıyorlardı.Dede beni gösterip;bozuk bir İtalyan'ca ile;Bu Türkiye'li Türk dedi.
    20-Evet,orda doğan çocuklar çok az Türkçe biliyordu.Çocuklara bakkaldan aldığım şeyleri dağıttım,biraz sevindiler.Evin gelini,asil bir kadındı.Son derece misafirperver ve saygıyla karşıladı beni.Hatta ağır şiveli Türkçe'siyle;keşke geleceğinizi bilseydim yemek de yapardım,dedi.
    21-İtalya'nın ıssız bir sahil kasabasında,taş kokulu bu evde;hem huzur hem de inanılmaz bir hüzün vardı.Bana incir,nar ve üzüm ikram eden gelin;eşinin işte olduğunu ve sabah 5 gibi eve döneceğini söyledi.Dede;DAMA setini getirdi ve neşeli çocuk gürültüsü eşliğinde,dama oynadık.
    22-Dede;benimle dama oynarken Elazığ'daki anılarını da anlatıyordu.Kendisine en çok acı veren şeyin;50 yıllık vefat eden hanımının mezarını ziyaret edememesi olduğunu söylediğinde,titreyen nasırlı elleriyle üzüm alışını ve yutkunup gözü yaşlı üzümü zorla yiyişini hâla hatırlarım.
    23-Öyle bir noktadaydık ki;bu Anadolu dedesinin;Alevi m,Kürt mü,Zaza mı,oluşu filan beni asla ilgilendirmiyordu.O;her bir zerresine kadar Anadolu insanıydı,benim yitirilmiş,kovulmuş,terk edilmiş,ızdırap yüklü dedemdi.Bir kelime bile siyaset konuşmadık.Hep özlem,hep sıla hasreti.
    24-Evden ayrılmadan önce bana 3 mektup verdi.Türkiye'ye dönünce bu mektupları gönderir misin,diye rica etti.Aldım.Gelin hanım;evde kalmamı,yerlerinin olduğunu söyledi.Dede de orda kalmam için çok ısrar etti ama ben teşekkür edip,dedeme sıkı sıkı sarılıp,elvedâ edip,evden çıktım.
    25-Dede'den ayrılırken sanki 20 yıllık arkadaşımdan ayrılıyor gibiydim.Kapıda iki büklüm;bir çocuk gibi bana el sallamıştı.'Allahım bu ne tuhaf dünya' diye düşündüm.Fakat gezip eğlenmeye ayıracağım zamanı,bu yaşlı dostumla geçirmekten dolayı çok hüzünlü bir memnuniyetle ayrıldım.
    26-Aradan 3 yıl geçti,yolum tekrar bu İtalyan kasabasına düştü.İlk işim;yaşlı dostumu görme isteği oldu.Önce kiliseye uğradım ve Türkiye'den getirdiğim bir hediyeyi aynı rahibe verdim.Sıska,kemikli zayıf rahip beni hatırlamıştı.Hediyeye çok sevindi.Sonra dedeye doğru yola çıktım.
    27-Ölmüştü.Yaşlı dostum vefat etmişti.Oğluna sarıldım.Mezarına gidip,2 damla gözyaşı döktüm.Dede;ölmeden önce;oğluna yalvarmış,beni memleketimde eşimin yanına gömün diye.Ama imkanlar el vermemiş.Hava hafif yağmurluydu,göçmen mezarlığı sessizdi.Kara kargaların güçlü sesleri hariç.
    *GÜZEL BİR İNSANDAN ALINTI...
  • öğrenmek hazzı, acı yoluyla -
    güneşi öğrenmesi (!) gibi körlerin.
    susuzluktan ölmek - şüphelenirken
    çayırlarda aktığından derelerin!

    durdurmak bir yabancı sahilde
    sıla hasreti - sıla hasreti çeken ayakları -
    memleketini özlemek, bu sırada -
    özlemek mavi - canım havasını!
    Emily Dickinson
    Sayfa 39 - oğlak yayıncılık
  • neredeyse yaşayacaktın

    dilsiz güz kokuları. o
    yıldız çiçeği, çentilmemiş, geçti
    sıla ile uçurum arasında
    hafızandan.

    bir yabancı yitmişlik orada
    biçim bulmuştu karşında, sanki
    neredeyse
    yaşayacaktın.

    paul celan
  • Yine de yeni güne uyanmaya sebebim çok..

    https://youtu.be/gS333UQnaP4