• Yazar, diyalektik bir bakışla son yüz yılda Türk Silahlı Kuvvetlerine damgasını vuran iki çizgi mücadelesinden birinci çizgi olan; antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı ve çağdaşlaşmacıların önderliğinde, İstiklal Savaşı, 27 Mayıs Devrimi ve 28 Şubat post modern devrimi yapılırken, ikinci çizginin temsilcileri olan; emperyalist işbirlikçi, mandacı ve dinci- yobazlar da, 12 Mart, 12 Eylül ve 15 Temmuz emperyalist destekli darbeleri gerçekleştirdiler, tarihi tespitinde bulunuyor...
  • HUKUK VE POLİSLİK OKUMANIN NEDENLERİ
    1959 rejimi yani Zürih ve Londra anlaşmalarıyla ortaya çıkan ve Kıbrıs halkının yüzde 70 Rum, yüzde 30 Türk temsilciler tarafından idare edilmesini federal sınırlar tespit edilmemekle birlikte her iki tarafın da kendi cemaat meclislerinin kurulmasına, Makarios idaresi fevkalade tepki göstermeye başladı. Bu anayasanın işletilmez ve Kıbrıs halkının haklarını köstekleyici bir oyun olduğunu ileri sürüyorlardı. Türk Cemaati Meclisi Başkanı Rauf Denktaş İngiltere’de hukuk okuyan parlak bir hukukçuydu. İngiliz yönetimi boyunca iktisadi gücü ticaret ve sanayiye değil daha çok imparatorluktan kalma toprak sahipliğine dayanan ve adada da dağınık olarak yasayan Türk cemaatinin gençlerinin hukuk dalında ve polislikte okuyarak idarede söz sahibi olması dikkat çekicidir. Nitekim Makarios’un ikna edilemeyeceği anlaşıldı ve çift coğrafyalı değil ama çifte statülü cumhuriyetin 1960’larda EOKA hareketi ve buna karşı artık silahlı direnişe geçmeye başlayan Türkler arasında karanlık günlere gittiği görüldü. Türkiye o vakte kadar Kıbrıs Türklerinin sadece okullaşma ve yayınlarına yardım ediyordu. Giden güçlü eğitmenler ve milli eğitimin desteğiyle Kıbrıslıların iyi yetiştikleri ve kültürlerini korudukları açıktır.

    MAKARİOS’UN PLANINA ANGLOSAKSON TEPKİSİ

     1960’tan sonra kaçınılmaz olarak askeri destek de işin içine girdi. 10 yıl kadar süren bu dönemde Kıbrıs halkının yer yer daha çok kuzeydeki belirli merkezlerde toplanmaya başladığı görülüyor ama nüfusun dağınıklığı henüz devam ediyordu. Bir Kıbrıslı olan Albay Girivas’ın EOKA’sı ve barışın teminatını sağlayan taraflardan biri olan Yunan tümeninin birlikte hareketiyle Kasım 1967’de ada kana bulandı. Daha evvel 1964’te Limasol, Baf ve Gaziveren’deki bu tip saldırılar Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulması ve 9 Ağustos günü Türk jetlerinin müdahalesiyle bastırılmıştı. Bu kısmi müdahale ancak 1972’ye kadar etkisini duyurabilmiştir. Sorun çözülemedi, 1967’de gelen Yunan cuntasına bağlanan grup ve EOKA ayrı bir politika takip etmeye başladı. Makarios ise üçüncü dünya liderlerinin ekserisinin politikasını tekrarladı. Gayelerinin gerçekleşmesi için Sovyet Rusya’ya yanaştı. Bu politika onun durumunu Anglosakson dünyanın nezdinde sarstı. Kıbrıs çıkarması sırasında Kıbrıs Rumları ve Yunanistan’daki çevreler Kıbrıs Türklüğüne ve Türkiye’ye aşırı bir Amerikan ve hatta İsrail desteğinden söz ederler. Amerika’nın 1964’teki tutumunu terk ettiği açıktır. Johnson mektubu Türkiye’de birleşik cepheyle karşılaştı. Lakin Sovyet Rusya’nın ve Kıbrıs Rumları arasında kuvvetli olan AKEL’in (kendine özgü Kıbrıs Rum Komünist Partisi) varlığı ABD’nin Türk denkliği için geçerli bir neden değildir.

    MAĞUSA’DAN BEKLERKEN GİRNE’DEN ÇIKARMA

    Nitekim bu iddianın delilleri abartılmıştır. 1974 çıkarması Yunanistan ve Kıbrıs’ı en zayıf anında buldu. Makarios ve tarafları EOKA ile çatışmaya düşmüşlerdi. Yunanistan yakın tarihinin en karanlık günlerini yaşıyordu ve kıta Yunanistan’ına sosyalistler de muhafazakâr liberaller de yani Karamanlis’in partisi mevcut rejimle karşı karşıyaydı. Kıbrıs müdahalesi Türkiye’de askeri yönetimin yeni kurulan bazı birliklerinin etkin olduğunu gösterdi. Özellikle kara ordusunun eğitimi, komando tugayları, deniz kuvvetlerindeki yeni düzelmeler bunda etkindir. Strateji iyi saptanmıştı. Kıbrıs Rumları ve Yunan birliği Türkleri harita üzerinde en müsait yerden Mağusa’dan beklerken çıkarma Girne’den yapıldı ve iki safhada muvaffak oldu. O günden bugüne Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi olayı işgal olarak niteliyor. Dış dünya 15 Kasım 1983’te ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyor.

    TÜRK TARAFINDA YAPILAN HATALAR

    Fakat tanınmanın yolları değişmeye, kurumsallaşmış ilişkiler çoktandır ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu arada Türk tarafında da vahim hatalar yapıldı. Annan Planı’nın oylanması sırasında Kıbrıs Rum tarafının inatçı tavrı, Türk tarafında da kısmen adaya sonradan gelenler tarafından desteklenen görüşün reddine neden oldu. Yerleştirilen topluluğun içinde Kıbrıs’ın ekonomisine müspet katkısı görülenler daha çok Bulgaristan’dan getirtilen Balkanlı Türk unsurudur. Eğitim ve hayat tarzı bakımından yerlilerle daha iyi anlaşmaktadırlar.

    ADADAKİ TÜRK VARLIĞINIGEREKLİ KILAN UNSURLAR

    Kıbrıs artık stratejik önemi olan bir adadır. Suriye’de Rusya’nın yerleşmesi, İngiltere’nin adadaki üsleri, Akdeniz’de dolaşan üstün teknikli Amerikan filosu Kıbrıs’taki Türk varlığını gerekli kılmaktadır. Müdahalenin 44. yılında bunun üzerinde durmalıyız. 44 yılda çok şeyler değişti. Değişen dünyayı, Türkiye’yi ve Kıbrıs’ı anlamak lazım.

    Ilber Ortaylı
  • 1971'de Tsk'ya başlayan küçük cemaat sızmaları, 1986'da kuleli askeri lisesi sınav sorularının cemaat tarafından çalınması ile ilk büyük kitlesel sızmaya dönüşmüştür. 1994'te Harp okulundan mezun olan bu kitle ile birlikte tsk bünyesinde ilk kez cemaatçi subaylar kitlesel şekilde temsil edilmeye başlanmıştır.
  • ***
    ZAMAN ve ANAYASA | AHMET ALTAN
    Alıntı: http://www.platform24.org/...383/zaman-ve-anayasa
    ***
    Zaman Gazetesi’ni koruyun, Sur’da vurulan beş aylık bebekleri koruyun, Kayseri’de göz altına alınan Boydak’ları koruyun, yeniden hapsedilmek istenen Can Dündar’la Erdem Gül’ü koruyun...
    ***
    Olağanüstülüğün “olağanlaştığı” ve çıldırma eşiklerinin birer birer aşıldığı ülkemizde “olağan” bir gece daha yaşıyoruz.

    Devletin bazı görevlileri “anayasaya” ve yasalara aykırı olarak bir gazeteye el koyuyor.

    Binlerce insanın kapısında toplandığı, sahip çıktığı Zaman Gazetesi iktidara muhalefet ettiği için susturuluyor.

    Susturulan ilk gazete değil.

    Böyle giderse son gazete de olamayacak.

    Bir ölüm sessizliği hâkim olana kadar yasadışı baskıları sürdürecekler.

    Vicdanen, ruhen, manen ölmüş, hayatta “banka hesaplarından” başka varlıkları kalmamış bir ölüler kalabalığı, “yasadışı” eylemleri alkışlayarak iktidarı ve Cumhurbaşkanı’nı yüceltecek.

    Buna medya diyecekler.

    Bir “ölüler cumhuriyeti” kuracaklar.

    2011 yılından itibaren adım adım yaşanan bir hukuksuzluk döneminin en son eşiği, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Anayasa Mahkemesi’nin emirlerine uymuyorum” sözleriyle geçildi.

    Anayasa’nın maddelerini açık bir biçimde çiğneyerek anayasal suç işleyen Erdoğan, mahkemeleri aynı suçu işlemeye “teşvik” eden açıklamalar da yaptı aynı konuşmasında.

    Cumhurbaşkanının anayasa’yı “yok” saydığı, anayasayı çiğnediği ve kendisine bağlı olan gruplara anayasayı “tanımama” emri verdiği bir ülkede “meşru” hiçbir güç kalmaz.

    Bir devlet ve o devletin cumhurbaşkanından en alttaki memuruna kadar bütün görevlileri “meşruiyetlerini” anayasadan alırlar.

    Erdoğan, “Anayasa’yı” yok sayarak, aslında devletin meşruiyetiyle birlikte kendi meşruiyetini de yok etmiş oluyor.

    Anayasa’da ve Ceza Yasası’nda tarifleri olan ağır suçlar bunlar.

    Cumhurbaşkanı, Anayasa’yı tanımadığını, Anayasa’ya uymayacağını söyleyerek ve yargı görevlilerini Anayasa’ya uymamaya kışkırtarak birden fazla suçu işlemiş durumda.

    Bugün Zaman Gazetesi’ne saçma sapan gerekçelerle el konması da Anayasa’nın 30. maddesine aykırı.

    Karşımızdaki tabloyu netleştirelim.

    Bugün, Erdoğan, başta Adalet Bakanı olmak üzere kabinedeki bazı adamları, bazı polisleri, savcıları, yargıçları, hep birlikte “zor” kullanarak anayasal düzeni yok sayıyorlar.

    Elinde devlet gücü bulunan bir grubun “zor kullanarak” Anayasa’yı çiğnediğini, Anayasa’ya aykırı işlemler yaptığını görüyoruz.

    Türkiye Cumhuriyeti devletinin temelini oluşturan “Anayasa” fiilen ortadan kaldırılmış durumda.

    Bu suçu işleyen grubun, cumhurbaşkanı, bakan, savcı, yargıç, polis gibi “sıfatlar” taşıyor olması suç işledikleri gerçeğini değiştirmez.

    Bizzat devlet görevlileri tarafından devlet ve anayasa yok ediliyor.

    Artık bu ülkede, bu suçu işleyenler de dahil hiç kimse güvende değil.

    “Meşrunun” sınırlarından çıkıp “gayrımeşrunun” sınırları içine giren bir ülkede yarın kimin başına ne geleceğini hiç kimse bilemez.

    Belli ki iktidarın kızdığı herkes hapse atılacak, malına el konacak hatta öldürülecek.

    Özellikle CHP’lilere ve MHP’lilere seslenmek istiyorum.

    Bugün Kürtlerin öldürülmesini sessizce karşılıyorsunuz ama yarın sizin öldürülmeyeceğinize emin misiniz?

    Herhangi bir isim altındaki bir “terör örgütüyle” ilginiz olduğunun ileri sürülmeyeceğine gerçekten güveniyor musunuz?

    Mallarınıza el konmayacağına, partilerinizin kapatılmayacağınıza, yöneticilerin zindanlara atılmayacağını mı sanıyorsunuz?

    Düşünün ki daha iki üç yıl önce Cumhurbaşkanı’nın “ne istediler de vermedik” dediği Cemaat bugün “silahlı terör örgütü” sayılıyor, üyesi olduğundan şüphelenilen işadamlarının mallarına mülklerine el konuyor, gazeteleri kapatılıyor, onlarla ilişkisi olduğundan kuşkulanılanlar hapse atılıyor.

    Düşünün ki daha geçenlerde gösterilerle Türkiye’den “yardım gruplarının” gönderildiği YPG bugün “terör örgütü” ilan ediliyor.

    Anayasa’yı tanımadığını söyleyen bir cumhurbaşkanı ve onun Anayasa’yı tanımayan adamları yarın sizi de aynı suçlamalarla susturup hapse atacaklar.

    Devlet Bahçeli’nin ve Deniz Baykal’ın Erdoğan’a destek olmaları sizi bekleyen bu geleceği değiştirmeyecek emin olun.

    Bugün Kürt düşmanlığından gözleri kararmış MHP’liler yarın hapishane kapıları üstlerine kapandığında oda arkadaşlarının bir zamanlar düşman oldukları bir Kürt olduğunu gördüğünde çok şaşıracaklar.

    Gidişat o yönde.

    Anayasa’yı tanımadığını “resmî sitesinden” ilan eden bir cumhurbaşkanı ve onun Anayasa’yı dinlemeyerek suç işleyen adamları, Türkiye’nin Anayasası’nı açıkça çiğneyerek “gayrımeşru” bir dönemi başlattıklarında, bütün muhalefet partilerinin Anayasa’ya ve devletin meşruiyetine sahip çıkması gerekir.

    Bugün 12 Eylül Anayasası’nın bile içine sığamayan, o anayasayı bile çiğneyen bir iktidarla karşı karşıyayız.

    Anayasa’yı, devleti, ülkeyi ve insanları korumak muhalefetin görevi.

    Cumhurbaşkanı’na ve onun adamlarına, bu ülkede Anayasa’ya sahip çıkan “meşru” bir gücün olduğunu göstermezseniz, bu gayrımeşru gidişe kararlı bir şekilde “dur” demezseniz kendiniz de dahil herkesi tehlikeye atarsınız.

    Anayasa’dan, hukuktan, meşruiyetten yana olan herkesin, haksızlığa uğrayanların yanında durması, sadece haksızlığa uğrayanları değil kendilerini de savunmaları anlamına gelecek.

    Zaman Gazetesi’ni koruyun, Sur’da vurulan beş aylık bebekleri koruyun, Kayseri’de göz altına alınan Boydak’ları koruyun, yeniden hapsedilmek istenen Can Dündar’la Erdem Gül’ü koruyun, Mehmet Baransu’yu, Hayri Tunç’u, Hidayet Karaca’yı, Gültekin Avcı’yı, Kürt gazetecileri, mallarına el konulan işadamlarını koruyun.

    Parlamentoda ciddi bir gücünüz, milyonlarca seçmeniniz var.

    Anayasa’ya ve hukuka sahip çıkabilirsiniz.

    Eğer muhalefet kararlı bir biçimde Anayasa’yı savunursa, bu iktidar ve onların fütursuzca Anayasa’yı çiğneyen adamları durmak zorunda kalırlar.

    Unutmayın, anayasası olmayan ülkede hiç kimsenin güvencesi yoktur.

    Haklısınız, güçlüsünüz…

    Ülkenizi, insanlarınızı, Anayasa’nızı korumak için daha ne bekliyorsunuz?

    Görevinizi neden yapmıyorsunuz?

    Sabaha karşı kapınızı çalacakları zamana kadar bekleyecek misiniz?

    4 Mart 2016
    Ahmet Altan
    P24 Yazısı