• 459 syf.
    ·3 günde·8/10
    İnce Memed 1 incelemem #47699683

    ''Zulme karşı koymamak zalime ortak olmaktır.''(s.181)

    İnsanın insana yaptığını başka hiçbir canlı diğerine yapmaz şu dünyada. Neden? Tabii ki de menfaati için. Neden? Kendi rahat yaşasın, tırnağına taş değmesin, karnı aç kalmasın iyice semirsin, sırtında da en rahat döşekler olsun diye. Yesin yesin doymasın, hiçbir şey bulamayınca da insanın sırtındaki derisini yesin de sonunda gözü de doysun diye. Ama doymaz. Biri gider diğeri gelir. Bir yılanın başını kesersin, bin yılan çıkar karşına. Nasıl baş edicez bunlarla ? Sen önce bu yılanın başını ez, gerisinin bir çaresi bulunur elbet..

    Daha önceden tanışmıştık İnce Memedle. Yaşadıklarına ortak oldum. Ortak olmak değil de yanında oldum desem daha doğru olur. Az şey değil çünkü. Az duygu paylaşmadık. Gülmek pek bize yaraşmadı o yüzden genelde hüzünlüydük ilk kitapta. Çok çektik. Dağ tepe aştıkta namerde gün yüzü göstermedik. Şimdi durmak olur mu ? Biz onca çileyi neden çektik? Onca toprağı al kanla neden boyadık? Canlarımızı nasıl feda ettik bilir misiniz siz? Sayfaları açmadan bilemez, bizim derdimize ortak olamazsınız. Bu günler kolay geçmedi ve bu ad boşuna böyle nam yapmadı derim size.

    Öyle bir yiğit ki kendisinin peşinde dört dönen komutanların bile saygısını kazanmış..

    Asım Çavuş: '' Bir acayip huylu bir oğlan. Eşkıyaya hiç benzemiyor. Cin gibi, peri gibi, melek gibi bir insan. Evliya olacağına eşkıya olmuş.'' (s.197)

    Düşmanı tarafından sözlerle anılan birisi nasıl kötü biri olabilir ki?

    Koca Osman boşuna bağrına basıp da şahinim demez. Oğlum deyip, gördüğünde bayramlıklarını sırtına geçirip sabah akşam köyü döner durur. Adının geçtiği kıraç toprak bile yeşerir. Dostun gönlü huzur dolar. Açlık, susuzluk, yorgunluk, dermansızlık unutulur herkesler İnce Memedi diline düşürür. Onun ne yiğit olduğundan söz açık dururlar. Adına yazılmış türkülerle gecelerin sessizliği bölünür. Kolay değil eşkıya olmak. Hem de adı sanı bir. Türlü türlü hikayelere konu olmuştu İnce Memed. Bunlardan bir tanesi;

    ''Yumuşacık bir adammış, pamuk gibi. Uz konuşurmuş. Ötelerden, uzaktan bakınca dağ gibi olur, heybetlenirmiş. Gözlerinden ateş saçılırmış. Yanına varınca, eğer durgun bir zamandaysa çocuklar gibi küçücük olurmuş. Saçları da diken gibi dikilirmiş. Öfkelendiğinde yakınında da olsan Memed kocaman olurmuş. Kederliymiş çoğu zaman. Çok sevinçli olduğu da olurmuş. Bir de ona kurşun geçmezmiş. Muskalıymış, dualıymış, afsunluymuş. Bir de onu bıçak kesmez, ateş yakmaz, su boğmazmış.''(s.256)

    Aynı yerleri dolaştıkça, ilk kitapta yaşadıklarımız gözümün önüne geliyor. Tekrar o hislerin vücudumu sardığını ve ürperdiğimi hissediyorum. Bir kitap insanın içinde nasıl bu kadar canlı kalabilir ? diye şaşırıyorum açıkçası.

    Kitabın en sevdiğim özelliği, yazar sürekli hikaye ve karakter üretiyor. Bu sayede kitabın içinde sıkılmanıza fırsat vermiyor ve olayların birbirine bağlantısı çok duru bir şekilde sağlanıyor. Hem de bu sayede kitabın içeriği de Çukurova gibi zenginleşiyordu. İlk kitabı okuduktan sonra bu kitaba başlayıp olayların devamını bekledim ben de, ama biraz yanıldım. İlk kitaptaki hareketlilik ve sürekli heyecan bu kitapta yok biraz durulmuş. Sanki kitabın devamının geleceğini haber verir nitelikte ağır ağır işliyor konular, sağlam zeminlere oturtulup. Kitabı bitirdim ve benim aklımda bir soru kaldı. Bu kitap nasıl devam edebilir ki? Tabii ki ilk kitapta olup burada olmayan ve bağlantılı olmasını beklediğim konular var ama onlar için biraz daha zaman geçmesi gerek diye düşünüyorum. Oysa Çukurova'da her şey sıcağı sıcağına yaşanıyor. 3. kitabı okuyacağım zaman için şimdiden sabırsızlanıyorum. Keyifli okumalar.
  • Öğleden sonra evden çıkıp Mehmed’in kahvesine gittim. Akşamdan çektiğim iki kadeh rakının etkisi hâlâ üzerimdeydi. Kafam müthiş bir şekilde ağrıyor ve bu ağrının hiç geçmeyeceğini düşünüyordum. Mehmed beni görünce yanıma geldi. Bir altmış boyunda, zayıf ve köse biriydi. Sakalı pek çıkmıyordu. Dört beş ayda uğraşa uğraşa ancak bir bıyığı olmuştu ya, o da benimkiler gibi gür ve siyah değildi.

    “Hoş geldin Mahmud ağbi, ne istersin?”

    “Sağlam bir kahveni içerim kardeş. Kafamın içinde sanki Deli İbrahim var da, boyuna davula vurur gibi kafama vur ha vur ediyor.”

    “Oo, ağbim sen de hemen Mehmed’in şifalı kahvesini içmeye geldin demek,” dedi ve kapının yanındaki sandalyede oturan yaşlıca bir adama dönüp övüne övüne, “Görür müsün emmi! Kahvem ne kadar şifalıdır. Mahmud ağbim bir muharrirdir. Benim kahvemi de yazacak.” Sonra bana dönüp “Yazarsın değil mi ağbi?” diye sordu.

    Kafamın ağrısını unutup işi dalgaya vurdum:

    “Yazarım tabii.”

    “Beni?”

    “Seni de.”

    “Ama bıyıklarımı gür yaz. Olur mu?”

    “Olur,” dedim. “Sen hele şu kahveyi bir getir de.”

    Kitabımda olacağına sevinip gitti. Yaşı hiç yoksa benim kadardır, mamafih biraz çocukçadır. Saftır. Çabuk inanır bir şeye.

    Şakaklarımdan kalkan bir ağrıyı bastırabilmek için şakaklarımı ovmaya başladım. Gözlerimi kapattım. Biraz sonra yorularak masajı bıraktım. Gözlerimi yeniden açtım. Mehmed’in konuştuğu adam, sağlam gözüyle etrafa bakıyordu. Kahvede de bizden başka beş kişi daha vardı. Bunlardan iki tanesi tanıdığımdı. Biri komşumdu. Efendi, vatansever bir çocuktu. Bir ağabeyini Irak Cephesi’nde vermişti toprağa. Bacısının kocası da kolunu Çanakkale’de bırakmıştı. Ona sıra gelmemişti. Gelse, gözünü hiç kırpmaz “Allah Allah” nidasıyla Yunan’ın alnına kurşun sıkmaya koşardı. İki gün önce, kapıda karılaştığımızda bana, “Yunanlılar birkaç güne İzmir’e geleceklermiş. Ne yapacağız Mahmud ağbi?” diye sormuştu. Ben savaş zamanı Çanakkale Cephesi’nde geri hizmetteydim. O âli cephede bulunmamdan mütevellit herkes bana bir kahraman gözüyle bakıyordu. Sözümü dinlerler, bir önder muamelesi yaparlardı. “Bilmiyorum,” demiştim. “Yapılacak bir şey varsa, padişahımız, sadrazamımız düşünür.” Sanki büyük bir günah işlemişim gibi gözlerini belertmiş, “Ya bırak ağbi, sen de beni bir çocuk sanıyorsun. Adamakıllı söyle işte. Sen de padişahtan ve o mutlak vezirden ümitli değilsin. Üç beş adam al yanına dağlara çekilelim ağbi,” demişti. Deminden beri iki kez göz göze gelmiştik. “Hele dur, bir gelsinler,” demiştim ben de. İki günden beri benden bir haber bekliyordu. Bir diğeri de gazetenin matbaasında çalışıyordu. Gazetede yayımlanan birkaç kahramanlık temalı öyküm ve köşe yazılarım sebebiyle tanışmıştık. Güzel ahlaklı, yakışıklı bir çocuktu. Vatanseverdi. Ona kalsa denize bir mayın gemisi mayın döşemeli, denizden gelecek olan Yunan İşgal Kuvetleri’ni, dört yıl önce olduğu gibi Akdeniz’e gömmeliydi. Ama nerede öyle bir cüretkâr, vatansever bir Türk genci?

    Mehmed kahvemi getirdi.

    “Allah razı olsun ula kardeş,” dedim.

    Kahvemi önüme aldığım sırada kahveye paldır küldür beş tane irikıyım, sakallı, kötü giyimli adam girdi. Girer girmez de başladılar bağrışmaya.

    “Kardaşlar! Ey Türkler! Ey ümmet-i Muhammed! Duyduk duymadık demeyin!”

    Mehmed, yaşlı adam ve diğer beş kişi ayaklandılar ve içeri giren bu adamlara doğru yüklendiler.

    Mehmed:

    “Ne oldu kardaşlar! Hele bir soluklanın. Derdiniz nedir?”

    Ben de gayriihtiyari ayağa kalkmıştım.

    “Balıkçılar… Yunanlıları görmüşler. Geliyorlar kardaşlar. Yayın tüm İzmir’e. Ve de Aydın’a, Uşak’a, Afyon’a!”

    Yaşlı adam ağlamaya başladı. Beş kişiden tanımadığım üç kişi de dua okumayı akıl ettiler ve sesli bir şekilde okumaya koyuldular.

    Sakin kalmayı başararak içlerinden birine, “Ne diyorsunuz? Sakin olun da bir anlatın hele!” dedim. Bunun üzerine derin derin nefes aldı ve sonra nefesini kontrol etmeyi başardı. Şimdi öncekine göre daha sakindi.

    “Balıkçılar bugün açılmışlar epey. Bir de ne görsünler? Karşıda büyük büyük gemileriyle Yonanlılar geliyor. Hepisi de vatansever, Türk hem de Müslüman. Denizde hiç dinlenmeden çekiştirmişler kürekleri.”

    “Size onlar mı söyledi?” diye sordum.

    “Evet,” dedi. “Goşun gurban yetiştirin. Herkes bilsin. Tüm İzmir. Ve de Aydın, Uşak, Afyon!”

    Komşum ve gazetenin matbaasında çalışan tanıdık, diğerlerini de gaza getirip kahveden bir hızla çıktılar. Bağırıyorlardı ve sesleri kayboluncaya kadar dediklerini gayet iyi işitebiliyordum: “Yunanlılar geliyor!”

    Bir anda ortalık karışıvermişti. Başımın ağrısını tümden unutmuş ve doğruca sahile doğru hızlı adımlarla yürümüştüm. Geliyorlardı demek. Gözümde birden, cepheden insan manzaraları canlandı. Onbaşı İlyas, Çocuk Bekir, Genç Osman, Pınarbaşılı Ümüd, Mehmedler, Ahmedler ve nice Âdemler…

    ***

    Baharın ortası olmasına rağmen gece soğuktu. Ellerim ceplerimde Rum mahallesine gidiyordum. Gemilerin görülmesi üzerine, kendini bilmez birkaç fanatik Rumların mahallesinde huzursuzluk çıkartmıştı. Bu haberi akşam saatlerinde sahilde oturup gemileri görmeyi beklediğim sırada almıştım. Haberi veren kahveci Mehmed idi. Kahvesini kapatmış, evine doğru gidiyordu ve beni sahilde yalnız başıma otururken görünce yanıma gelmişti, “Mahmud ağbi, duydun mu? Rumları rahatsız etmişler. Eleni teyze de ağlıyormuş. Yanny de deli gibi dolanıyor etrafta. Sana da bakındıydı ya, nerede olduğunu bilmiyorduk. Sahi herifler haber verdikten sonra kayboldun ortadan,” demişti bir çırpıda. Eleni teyzenin yemekleri tüm İzmir’de eşsizdir. Yanny çocukluk arkadaşımdır. Şimdi atıyla taşımacılık yapıyor. Kendi hallerinde insanlardı. Mehmed gittikten sonra düşmüştüm ben de yollara.

    Evlerinin girişinde büyük bir kalabalık vardı. Zavallı Eleni teyzenin ölmüş olduğu geldi aklıma. Yüreğim kabardı, zihnim bulanıklaştı. Olduğum yerde kalakaldım. Varlığımın bir süre farkına varılmadı. Olduğum yerde duruyordum. Sessiz ve hareketsizdim. Neden sonra beni fark eden Yanny kalabalığın arasından koşup yanıma geldi ve kolumdan çekip kalabalığın içine soktu, bir yükseltiye çıkardı beni ve kalabalığa bağırdı: “Susun! Susun da Mahmud’umu dinleyin. Bakın size na anlatacak!”

    Herkes sustu. Abartısız tüm gözler bendeydi. Yanny benden bir şeyler dememi bekliyordu, hiç şüphesiz bunda da haklıydı. Onu çok iyi tanırdım.

    “Konuşsana bre kardeşlik,” diye bağırdı Yanny. “Bu insanlar namusludur, sizleri sever, sizlerin kılına zarar gelsin istemezler, desene.”

    Aklım başıma yeni yeni geliyordu.

    “İstemezler,” diyebildim. “Ben Yanny ve pek çok Rum’a kefilim. Yıllardan beridir bir yaşarız. Aramızdan cephelere gidip dönmeyenler oldu. Cenazemize, mevlidimize katılan bu insanlar, bize zarar gelsin istemez. Oyuna gelmeyin arkadaşlar,” dedim.

    “Annemi de de,” diye akıl veriyordu Yanny.

    “Eleni teyze şimdi iyi değil, istirham ederim şimdi gidin ve sonra gelin,” dedim.

    Eleni teyze ortalıkta yoktu. Onun sağlığının kötü olduğunu buradan çıkarıyordum. Buradaki insanlar geçmiş olsuna gelmiş insanlardı. Fanatikler çoktan gitmişlerdi. Ortalığı karıştırmışlar ve gitmişlerdi. Onların da suçu değildi bu hiç şüphesiz. Onlar da vatanlarının iyi olmasını, bağımsız olmasını isteyen bir grup insandı. Amaçları tepki göstermekti. Ama bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı.

    Kalabalık dağılmıştı ve Yanny ile kapının önünde tütün içiyorduk. Bir o nefes alıyordu bir de ben. Sigaramız bitince içeri girdik. Eleni teyze sedirde yatıyordu, alnına, boynuna ıslak bez konmuştu.

    Yanny’nin kız kardeşi Zale de yanındaydı. Ayakta duruyordu. Bir iki kez göz göze geldik, sonra Yanny fark etmesin diye hemen başka yerlere çevirdik gözlerimizi.

    Adamakıllı bilmiyorum ama aramızda üç yaş olmalıydı. Kaldırım taşlarında birlikte oynardık. Müslüman kızları oynamazdı pek, camide, tarikatta bunun günah olduğu söylenirdi. Hatta bir keresinde pederim de iyice bir fırça kaymıştı bana. Bir Rum ile oynamamalıymışım. Ama ben dinler miydim? Dinlemezdim elbette. Şu anki söz dinlemez, özgür ruhum taa küçüklüğümden beri mevcuttur. Cephede esir düşen bir İngiliz yüzbaşısı ile bunu enine boyuna tartışmıştık. Adam iki ayda Türkçe öğrenmişti.

    Düşüncelerimden sıyıran Yanny oldu.

    “Zale, ne bakıyorsun kız! Mahmud’un karnı acıkmıştır. Açsın ya kardeş?”

    Sırf daha fazla kalabilmek için ses etmedim. Yemeklerimizi yerken de çaktırmadan bakmaya devam ettim. Ben cepheye giderken, nereden duymuşsa duymuş, heves etmiş bir al mendil vermişti, kenarını da gönlünce örmüştü. Yanny bilse, bizim meftun olduğumuzu herhalde ses etmezdi. Bu bir ihtimaldi ve her ihtimal kendi içinde bir zıddını yaşatırdı: Ya öyle değilse ve karşı çıkarsa? “Ben seni kardeş saydım, evimi açtım, yemeğimi yedirdim,” derse. İşte bu, Yunanlıların karaya çıkmasından daha fena olurdu. Bir insanın, başka bir insan tarafından dışlanması ve kahra terk edilmesi fenaydı.

    Yemekleri yedikten sonra Eleni teyze uyandı. Yaşına rağmen dinç bir kadındı ama az önce çok üzülmüştü, bunun için de şimdi yorgun görünüyordu. Benim burada olmama sevindi.

    Beni Yanny yolculadı. Kapıda Zale de vardı.

    “Allahaısmarladık,” dedim. Sonra evimin yolunu adımladım.

    ***

    Ertesi gün gemileri gören balıkçılar kahvehanede büyük bir kalabalığa Yunanlıların kaç gemiyle geldiklerini, gemilerin neye benzediğini anlatıyordu. Sıkılıp ayrıldım. Bir başka çocukluk arkadaşım, adı gibi uyanık Gruev ile tekneyle denize açıldık. Bir de küçük Rum şarabı almıştık yanımıza. Aruz ölçüsüyle yazdığım şiirleri okuyordum. O oltasına balığın takılmasını bekliyordu.

    “N’olacak be halimiz Mahmud?” diye sordu.

    “Bizim bu işgale katlanmamız zor olacak,” dedim. “Katlanamayız. Bağımsızlığımıza çok önem veririz.” Sonra ne tepki vereceğini bekledim. Hiçbir aksülamel vermeden oltasına bakmaya devam etti.

    “Çok anne ağlayacak. Bizimkiler ağlıyorlar.”

    “Dün yaşananlar üzücü,” dedim.

    “Senin hiçbir suçun yoktur Mahmud,” dedi ve büyük bir gururla ayağa kalktı, oltasını çekmeye başladı. “Ahanda geldi derya kuzusu. Akşam yeriz bunu.”

    Balığı iyice çekti ve hakikaten dediği gibi vardı. Nereden baksan bir üç kilo vardı bu balık.

    “Yanny’yi de alırız,” dedim.



    Akşam Gruev, Yanny ve iki Türk arkadaşımızla rakı sofrası kurduk ve Gruev’in tuttuğu balıkları meze yaptık. Sohbet ettik. Dilimizin döndüğünce Türkçe ve Rumca şarkılar söyleyip neşemize baktık. Yurdumuzun akıbetini ve yaklaşan Rum işgalini bir an olsun unutmuştuk.

    ***

    Gürültü ile uyandım. Pencereyi açıp koşturan insanlara bakındım. Sonra -kahvede gördüğüm- komşumu denk getirip sordum:

    “Ne oluyor?”

    “Yunan gemileri yanaşıyormuş, Mahmud ağbi.”
    Pencereyi kapatıp üstümü giyindim. Masanın üzerinde iki gündür yazmaya gözümün yemediği öyküm duruyordu. Kâğıtları orada bırakıp sokağa çıktım. Kalabalığın peşine takıldım ve limana doğru indim.

    Büyük büyük gemiler limana yanaşıyordu. Liman mahşeri kalabalıktı. Türkler ve Rumlar birlikte izliyordu gelenleri. Tabii farklar vardı aralarında.

    Birinci fark, Türklerin bir kısmı gelenlere şirin görünmek için buradaydı.

    İkinci fark, Rumların bir kısmı milliyetçiydi ve coşkuyla karşılamak için buradaydı.

    Üçüncü fark, kalanlardı ve bu kalanlar bu işgali kınamak için buradaydı. Bunların arasında Türk, Rum, Arnavut, Arap ve birçok halk vardı.

    Saatler ilerledikçe sesimiz daha da yükseldi. Ara ara gelip susturmak isteyen Yunan askerleri amacına kısa süreli erişiyordu, biraz uzaklaşınca yine sesimiz çıkıyordu. Yunan İşgal Kuvvetleri komutanı nihayet görüldüğünde yakın arkamdan bir silah sesi duyuldu. Ne olduğunu anlayamadım. Çevremdeki insanlar çömelmişlerdi, ben ayaktaydım ve kendime hemen gelince arkama baktım. Bu kişiyi daha önce gördüğümü anımsadım. Gazete matbaasındaydı. Sonra kahvehanede. Limanda. Sahilde. Lokantada. Mahallede. Hasan’dı bu. Birkaç saniye göz göze geldikten sonra yine arkamdan gelen bir kurşunla yere yığıldı.

    Sonra herkes şoka girdi. Bir anda ortalık karıştı. Ben de o andan sonra ne olduğunu anımsayamayanlardanım. Sağdan soldan edindiğim bilgilerle ancak hayal meyal hatırlıyorum: Üzerimize gelen askerler, bağrışlar, ağlayışlar, lanet okumalar, patlayan silahlar, Yunan komutanının kaçışı…

    ***

    İşgalin resmen başlamasından beş gün sonraydı. Yunan birlikleri şehre hâkim olmuşlardı ve onlardan bir tanesini görmediğimiz bir gün bile olmamıştı. Efkâr-ı umumî ümitsizdi. Yine Mehmed’in kahvesinde otururken Türklerin çoğunlukta olduğu bir mahallede yangın çıktığı haberi geldi. Haber kahve halkını coşturdu. Hemen hemen herkes ayaklanıp oraya doğru yollandı. İçlerinde ben de vardım. Mahalleye geldiğimizde yangının, marangoz Yunus Usta’nın evinden çıktığını gördük. Ve duvarda da boyalarla, Rumca olarak, “Sonunuz geldi Türkler!” yazıyordu. İçimizden biri hemen Yunan karargâhına gidip olaya el atmalarını istedi. Ancak hiçbir şey olmadığı gibi, bunu diyen arkadaşımız da bir gün nezarethanede kaldı.

    Ertesi gün Yunus Usta için çadır kuruldu. Rumlar da geliyorlardı ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Çadıra Eleni teyzenin girdiğini görünce sedirden kalkıp yer verdim, yaşlı kadın gelip oturdu.

    “Geçmiş olsun Yunus. Duyunca çok üzüldük. Bunları yapanlar bizden değildir, ha!” dedi.

    Yunus Usta, Eleni teyzeyi onayladı.

    “Nasıl ki geçen gün size saldıranlar bizden değilsa!” dedi. “Bunlar insan değillar, ha!”

    Akşama kadar orada oturdum. Akşama kadar gelen Rumlar büyük bir samimiyetle olayı kınadılar. Akşam, Yunan askerleri gelip çadırı dağıttılar. Yunus Usta ve ailesi, tüm ısrarlarıma rağmen evime gelmediler. Hâlbuki kocaman evde yalnız kalıyordum.

    Ertesi gün başka bir mahallede Türk evi ateşe verildi. Genel fikir, artık Rumların, İzmir’de Türklere huzur vermeyeceği yönündeydi. Evi yanan kâtip Mehmed Bey, vali bey ile görüşüp memleketi olan Uşak’a tayinini isteyeceğini söyledi. Zavallı adamın hâli acınasıydı. Aldığı üç kuruş parayla beş çocuğa bakmak zorundaydı. Evsiz kalmışlardı üstelik. Yunus Usta’ya yaptığım çağrıyı ona da yaptım. İzmir’de kimsesi olmayan Mehmed Bey çaresizce teklifimi kabul etti. Yukarıda annem öldükten sonra hiç kapısını açmadığım yatak odasını Mehmed Bey ve zevcesine verdim. Kullanılmayan iki küçük odayı da çocuklara bıraktıktan sonra, mahalleye bakan, üst kattaki bir odaya da kendim yerleştim. Verdiğim odalardaki kitaplarımı da yeni odama taşıdım.

    Mehmed Bey, yıkkın ve ümitsiz bir şekilde geceleyin odama geldi.

    “Muharrir Bey… Müsait miydiniz?”

    “Buyurun Mehmed Bey. Rica ederim.”

    Kapıya gidip açtım kapıyı.

    “Lâmbanızı gördüm de. Çalışıyordunuz galiba.”

    “Evet.”

    Ceketinin iç cebinden bir zarf çıkartıp bana uzattı, “Şunu istirham ederim, kabul buyurun.”

    Anlamazdan gelerek sordum:

    “Nedir bu?”

    “Odaların kirası.”

    “Mehmed Bey, görmemiş olayım, Allah adı için. İnsanlık öldü mü ya? Ben size evimi kiralamıyorum, evimi açıyorum. Rica ederim onu cebinize koyun, bu hâdiseyi de hiç yaşanmamış sayalım.”

    “Vallahi bırakmam!”

    “Mehmed Bey, sinirlendiriyorsunuz beni. Rica ederim.

    Olurdu, olmazdı Mehmed Bey ile anlaştık ve parayı geri çevirdim. Buna karşılık olarak da eşi, kıymetli hanımefendi de odam haricinde evi temizleyecek ve akşam yemeği yapacaktı ve hep birlikte yiyecektik.

    Ertesi gün Yanny’nin arabası ile tepeye çıktık. İzmir’e yukarıdan bakmak her zaman beni heyecanlandırmıştır. Elimde kâğıt ve mürekkepli kalemle birkaç satır yazmaya koyuldum. Bu sırada Yanny de bir sigara yaktı ve sessizce düşünmeye koyuldu.

    Yazımı yazdıktan sonra, ondan yana baktım.

    “Ne düşünüyorsun?” diye sordum.

    “Seni,” dedi.

    “Benim neyimi düşünüyorsun?” dedim alaya alarak.

    “İyi bir adamsın Mahmud. Ne olurdu şu kör olası savaş çıkmasaydı da birliğimiz hiç bozulmasaydı. Korkarım ki bu ahval bizi düşman edecek birbirimize.”

    “Sus!” diye tersledim. “Nasıl lâkırdı bunlar böyle. Biz seninle düşman olamayacak kadar insanız.”

    Bunun üzerine bir daha konuşmadık. Bir saat sonra da arabayı tekrar şehre doğru sürdük ve beni evimin önünde bırakırken, “Bize gel yarın,” dedi. “Zale sana en sevdiğin yemekleri yapacak.”

    “Olur,” dedim. Yanny’nin bildiğini sanıyorum. Zira düşman olmaktan kastı bu.

    Kapıyı açıp eve girdiğimde harikulade bir koku beni karşıladı. Bu evin en son ne zaman böyle koktuğunu hatırlamıyorum bile.

    ***
    Aradan bir hafta daha geçmişti. Şehrin emniyetini sağlamak üzere bırakılan bir miktar Türk jandarması çıkan huzursuzlukları bastırmak için Yunanlılarla sürtüşmüşlerdi ve jandarma komutanı çaresizlikten karargâhından çıkamaz hâle gelmişti. Askerliğini yapmış herkes için miralayın düştüğü bu ahval üzüntü ile karşılanmıştı.

    Bu sırada Çanakkale Cephesi’nden tanıdığım ve büyük ümitler beslediğim bir paşa da, İngilizlerin padişaha ikazı sonucu Samsun’a doğru yollanmıştı. İşgalin dördüncü günü Samsun’a çıkan paşayı, gazetelerimizde yayımlamıştık. Azcık bilgisi olan pek çok İzmirli hemşerilerim bu olaya pek sevindiler. Onlar da benim kadar ümitliydi paşadan. Zira Umumî Harp’te yaptıkları bütün Türkiye’ye yayılmıştı. Çanakkale, Kafkas, Suriye cepheleri… Daha öncesinde az bir askeriyle Trablusgarp’ın muhafazası için yaptıkları da kulaktan kulağa yayılmıştı. Dedikodular o hâli almıştı ki, bazılarına gülmeden edemiyordum: “Önünde patlayan bombanın üstüne kapanmış ve askerlerinin ölmesine mani olmuş. Paşadır bu, yapar. Bombanın nasıl zarar vermeyeceğini bilir. Paşadır bu.”

    İşgalin on üçüncü günü Havza’da bir metin yayımlandı, bu metnin altında bahsini ettiğim paşanın imzası vardı. Bu metinde, özetle; işgaller protesto edilecek ve azınlıklara karşı şiddet uygulanmayacak, deniyordu. Bu metin bize ulaşır ulaşmaz, bir yazımla beraber neşrettik ve tüm Türk mahallelerinde dağıttık. Nitekim bu gazeteye ulaşan Yunan askerleri, neşrin akşamı matbaamızı bastı ve güç belâ kurduğumuz makineleri dağıttı. Gazetenin sahibi olarak gözüken varlıklı Uşakî ailesinden Rauf Bey de tevkif edildi. Ertesi gün Rauf Bey’i, Yunan karargâhından sapasağlam aldık.

    Paşa’nın yurda seslendiği bu genelge kapsamında elimizden ne geliyorsa yapmaya karar verdik.

    Gazetenin basılmasından dört gün sonra, odamda oturmuş yeni bir yazı kaleme alırken, kapım çalındı. Yazıyı bırakıp kapıya gittim ve kapının ötesinde kimin olduğunu sual ettim. Kapının ötesinde bulunan Mehmed Bey’in büyük oğlu Abdülaziz’di. Dışarıda beni görmek isteyen bir beyin olduğunu söyledi.

    Beni görmek isteyen bu bey, komşumdu -kahvede görülen-.

    “Mahmud ağbi, senden kararını öğrenmeye geldim,” dedi. Sesinde ve hâlinde hiçbir sakinlik yoktu.

    “Ne kararı Eşref?”

    “Üç vatansever arkadaşımla dağa çıkıp efelere katılacağız. Bizimle misin?”

    Ne diyeceğimi bilemedim. Pek doğal olarak da sessizliğime devam ederken onun haletiruhiyesinde alaycılık peyda oldu.

    “Kemal Paşa’nın genelgesini işitmedin mi evlâdım?”

    “Mustafa Kemal buraya gelene kadar, Yunan Konya’ya kadar ilerler, ha! Biz bir şey yapmazsak, sahiden ilerler.”

    Yine bir sessizlik meydana geldi.

    “Benim burada yapacaklarım var. Sizin kararınız kati. Siz gidin. Ben işlerimi hallettikten sonra gelirim. Ama hangi efeye katıldığınızı bana haber edersiniz, değil mi evlâdım?”

    “Ver elini öpeyim, Mahmud ağbi,” dedi Eşref. Helalleştikten sonra yoluna uğurladım. O gittikten sonra içeri girmeden kapıyı kapadım ve sokakta yürümeye başladım. Canım müthiş derecede sıkılıyordu. Etrafta gezinen Yunan askerleri, yüce Tanrı’nın yarattığı bir canlı değillermişçesine serttiler.

    Hiç haberim olmadan Yanny’nin oturduğu sokağa varmışım. Buraya geldiğimi fark ettiğimde Zale, evin önünü süpürüyordu. Yaklaşık on gündür görüşmüyorduk. Nasıl da özlediğimi hissettim. Sessizce yanına gittim. Beni görünce irkildi. Sonra yüzünde bir zale açtı.

    “Yanny evde yok, ona baktıysan,” dedi.

    Cevap vermedim.

    “Öyle mi?” diye yokladı.

    “…”

    “Mahmud! İyi misin sen?”

    “Değilim, Zale,” dedim.

    Yüreği ağzına geldi kızın. Gözleri büyüdü, kalbi güm güm attı. Bunu duyabiliyordum. Mübalağa olacak ama o kalbin benim için attığını da duyabiliyordum.

    “Korkutma beni! Ne oldu sana?”

    Yüzüm yere düştü, diyeceğimi toparladım. Sokakta da bizden başka kimsecikler yoktu.

    “Gençler İzmir’i terk ediyor, Zale. Bugün bana da geldiler, ‘Yazıklar olsun sana ki burada Yunanlıların insafına kaldın! Senin gibi bir okura ve de yazara yakışır mı?’ dediler.” Hiç şüphesiz abartıyordum.

    “Onlara ne senden? Sen de burada kaleminle mücadele ediyorsun. Yardıma düşmüşleri koruyorsun. Az mı bu?”

    “Değil!” diye çıkıştım. “Değil Zale.”

    “E ne oluyorsun o zaman?”

    Yorulmuştum yürürken ve şimdi de ayakta duruyorduk. Biraz hareketlenip evlerinin tırabzanına dayandım. Yanıma geldi. Bu anda ne Yanny ne de Eleni teyze umurundaydı, yakalanmaktan çekinmiyordu. Gözlerinin içine baktım.

    “Olur ya, bir gün güzelleşir her şey. Savaş hâli biter. İşte o zaman benimle izdivaca…”

    “Mahmud, yüreğim çıkacak şimdi. Cevabını bilirsin.”

    Tebessüm ettim.

    “Herkes benden bir şey beklerken, ben burada kalamayacağımdan korkuyorum. Bir gün olacak, Zale. Bir gün gelecek ve ben de efelere gideceğim. Hem biliyor musun, ümit beslediğimiz paşa memleketi kurtarmak için arkadaşları ile toplantı yapıyormuş.”

    Son söylediğim yalan değildi. Dün akşamüstü kahveye gelen Karadenizli bir tüccar, bize paşadan haber getirmişti. “Kurtaracağım bu yurdu,” diyormuş arkadaşlarına.

    “Bilir misin umudum kimdedir?”

    “Kim o?”

    “Memleketi sizinkilerde olan bir paşa! Bir Selânikli. Sen de oradansın değil mi?”

    “Meraklandırma! Kimdir o? Rum ya da Türk?”

    “Mustafa Kemal Paşa!”

    “Delirdin mi sen be? Kim tanımaz onu? Bu topraklarda yaşayıp da!”

    Seviyordum Zale’yi. İlkgençliğimin, gençliğimin ve bu yaşımın tüm kederleri, sevinçleri ve bilmezlikleriyle, yüreğimden ve aklımdan gelen tek bir ortak mesajla seviyordum. Bakıyordum ona. Ve şimdi yüreğimde yalnızca dili fark etmeksizin mazlum insanlar ve Zale’nin sevgisi, aklımda da gelecek güzel ışıltılı günlerin renkler cümbüşü vardı.

    10 Mayıs 2019; İstanbul
  • Ister evli,ister bekar olun.Ama mutlaka bu yaziyi okuyun...



    Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.

    Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına

    dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.

    Alaycı bir ses tonuyla:

    - Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

    - Hayır çikolata parası lazım!

    Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

    - Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

    - Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.

    Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

    - Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

    - Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

    - Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

    - Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

    - Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

    - O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

    Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.

    Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu.

    Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

    - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

    Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.

    - Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

    Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

    - Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.

    Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

    - Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?

    - Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

    - Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

    - Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

    - Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

    - Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

    - Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

    - Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

    - Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım.

    Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?

    - Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?

    Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

    - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

    - Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

    - Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ?

    - Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

    - Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

    - Küçük kızı severek.

    - Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

    - Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

    - Nasıl yani ?

    - Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

    - Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye

    sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

    - İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona

    "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

    - Hiç kavga etmezmisiniz siz?

    - Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

    - Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

    - Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla

    aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak

    dokunuşları severler.

    - Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

    - Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek

    için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

    - Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

    - Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama

    hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu.

    Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

    Adam ayağa kalktı.

    - Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

    - Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

    - Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

    Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

    - Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

    Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin

    bir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

    Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

    - Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.

    İnci hiç konuşmadı.

    - Sorsana "niye" diye.

    İnci kızgın kızgın:

    - Niye? Diye sordu.

    - Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

    - Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

    - Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"

    Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

    - Özür dilerim seni kırdığım için.

    Sonra Bülent yere diz çöktü.

    - Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice

    seven bu adamı senden mahrum etme.

    - Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.

    İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

    - Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

    bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.



    Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.

    __________________
  • 384 syf.
    ·1 günde·6/10
    Pegasus çok şükür Hoyt'u hatırladı. Yayın evinden hamle gelmeyince geçen şubat ayından beri seriyi okumaya devam ediyorum. 4 kitap sonra da (2 ana + 2 yan kitap) bitirmiş olacağım. Seriyi sevenler yayın evinin keyfini beklemektense İngilizce'sini okuyup bitirsinler. Malum, bu kitap 22 ay sonra çıktı, sonraki kitabı ağırlık verdikleri psikolojik/gerilim ve kişisel gelişim kitaplarından ötürü garanti 3 sene sonra çıkarırlar.

    BÜYÜK ORANDA SPOILER İÇERİR!!!

    Kitap hem beklediğimi verdi hem de vermedi. Açıkçası biraz daha sırlarla dolu ve macera dolu bir kitap bekliyordum. Sonuçta Artemis şu kitaba kadar tam bir sır kutusuydu. Kendisinden daha karanlık şeyler beklerdim. Meğerse kardeşiyle birlikte kader kurbanı olmuşlar.

    Ayrıca St. Giles Hayaleti diğer 2 kitaptakine göre daha az yer kaplıyordu. Bu özelliği beğenmedim demek isterdim fakat karaktere fazla gıcık olduğum için boş veriyorum.

    Kitap Artemis'in geçmişi ve bu dük bozuntusunun ailesinin katilini araması diye 2'ye ayrılıyor. İyi ki yazar Artemis'e daha sık yer vermiş. Adam kitabın son çeyreğine kadar boş boş dolandı durdu.

    Kitapta ufak da olsa Asa'yı gördüm. Olaylarla alakası olmamasına rağmen kendisi en büyük zarara uğradı. Ve ilerleyen kitaplarda büyük rol oynayacak yeni bir karakter geliyor. Nasıl bir karakter henüz fikrim yok.

    Kitabı resmen Artemis sırtlamış. Allah'ım sen ne güzel bir kadınsın öyle! Zaten serinin 3. kitabından beri gözüm tutmuştu hatunu. Büyük oranda kendisinden beklediğim hareketleri gerçekleştirdi. Hayatım boyunca okuduğum ruhen en olgun kadın karakter kendisi oldu.

    Yalnız bu kadar alçak gönüllü olduğunu ben de tahmin etmiyordum. Kadın bildiğiniz bunun kitabını yazmış. Maximus ile ilişkisindeki riskleri ve zorlukları biliyordu ve bunları olduğu gibi kabullenmesini sevdim. Tabi bu uysal göründüğü anlamına gelmiyor. Kitap ilerledikçe haklı sebepler ortaya koyarak niçin ilişkiyi sürdüremeyeceğini de güzel bir biçimde anlatıyor.

    Ama Artemis'in içinde özgür bir ruh da mevcut. Her ne kadar kuzeninin Maximus'a ilgisi olduğunu bilse de onunla ilişki yaşamaktan çekinmedi. Sonradan kuzenine yaptığı şey için üzüldü ama pişman olduğunu sanmıyorum. Bu durumlarda kadın karakterler fazlasıyla drama bağlıyorlar. Artemis, tersini gördüğüm ilk kişi oldu. Yalnız sapıklıkta Winter'ı aratmamasına oldukça güldüm. Kendini dükün kişisel hizmetkarına gösterecek kadar vurdumduymaz olması oldukça eğlenceliydi.

    Artemis'in biricik kardeşi Apollo da ayrı şahane! İntikam Maskesi'nde 3 sayfa görünmesine rağmen ona ve kardeşine duyduğu sevgiye bayılmıştım. Şimdi ise bu durum katlanarak arttı. Kardeşler arası bağın hala sıkı olmasını sevdim. Meğerse bombalar Apollo'da saklıymış. Ama burada kendi gözlemim kadar Artemis'e de canı gönülden inanıyorum. İki kardeşin bu durma düşmesinin sebebi kesinlikle Apollo'nun suçu değil. Kimin olduğunu sonraki kitapta öğreneceğim. Şimdiden o kişi için hoş olmayan düşüncelerimi hazırladım. Ayrıca bu kitapta Apollo'ya zarar veren karaktersizin de Allah belasını versin diyorum.

    Şimdiiii, gelelim Maximus ayısına! Yazarın bu serisindeki diğer karakterlere nazaran kendisi için fazla bir hazırlık yapmadığını gördüm. Bildiğimiz klasik historical düküydü. Normalde kendisini es geçerdim fakat karşısında Artemis isimli bir tanrıça olunca iş değişiyor. Zamanında Maximus, Artemis'e ağır gelir demişim. Düzeltiyorum: Maximus, Artemis'i hiç mi hiç hak etmiyordu.

    Oğlum, seni de kara listeme aldım! Neymiş "Ben bir düküm, Artemis'i bırakmam ama o sadece metresim olmalı. Ben onun soylu kuzeniyle evleneceğim." Terbiyesize bak ya! Unvan olarak yüksek olabilirsin ama adam olmadığın kitap boyunca o kadar belli ki. Oldukça melek gibi bir babası olmasına rağmen ona piç diyen birinden ne beklenir ki zaten! Yerin dibine gir inşallah!

    Seride Maximus ayısından sonra bir de James denen bir arkadaş mevcut. Her zamanki gibi hayalet arayacağım niyetine yine mikser görevini üstlenmiş durumda ama bu sefer mikserliği ona pahalıya patladı. Kitabı gelecekte okuyacak olanları bilemem ama başına geleni okuyunca bir "Ohhhh" çekmiş olabilirim. Gönül isterdi şu karakterden sonsuza kadar kurtulayım, maalesef 8. kitabın baş kahramanı kendisi.

    Kitapta Artemis ve Apollo'dan sonra beklediğim kişi tabi ki biriciğim Winter'dı. Tabi gelir gelmez yine Winter'lığını yaptı. Artemis'in başına gelenden sonra kendisini ölü kabul etmesi kopardı beni. Herhalde aynı şey eşinin başına gelse "Eşim nasıl olsa öldü." diyerek ortamdan çekip gidecek. Godric ile de iyice kanka moduna girmişler. Ama bu ikiliyi anca 2 sayfa okumak üzdü. Ben biraz daha kitaba dahil olmalarını isterdim. Ah eşek Maximus ah! Derdini bu kankitolara anlatsan ne sen uzun seneler katil arardın ne bu ikiliyi az okurduk.

    Ya, ben şimdi Winter bebeğimle 9. kitaba kadar ayrı mı kalacağım? İzninizle ağlama köşeme çekiliyorum.
  • Karşılıklı saygı,evet,bazı çevrelerde bu hâlâ varmış anlaşılan.