• ŞU AN OKUYACAĞIN BU YAZI SENİ SENDEN ÇIKARABİLİR O YÜZDEN OKUMADAN GEÇSEN DE OLUR.

    Ey Genç sana sesleniyorum şu an korkuyor musun bilmiyorum ama?
    Bence korkmalısın...
    Neyden mi?
    Peki sana bir sorum daha var arzularının isteklerine göre mi davranırsın yoksa istemediklerine göre mi?
    Karar senin çünkü bu hayatta yaşıyorsan ve yaşatıyorsan da başkalarına sorumlusu sen olacaksın bir başkası değil
    Şu Dünya da ne yapıyorsan İnan ki yaptığının iyiliği veya kötülüğü bir başkasını bulamayacak yalnız ve ancak seni bulacak
    Benden sana bir dost tavsiyesi
    Sen sen ol sürekli arzularının istemediklerine yönel o seni en doğru yola sevkedecektir
    N diyor Ayette
    Hiçkimsenin günahı bir başkasının üzerine yüklenmeyecek aynen öyle de yaptıklarına da gittiğin yerlere de
    Konuştuğun cümlelere de dikkat et ey genç günah mı işledin? Bir tövbe yeter günahlarının yangınlarını söndürmeye ve İnan ki sen tövbe ettiğin vakit ettiğin günahlarda sevaba dönüşür Allah ta aynen böyle işte onu sevmenin sebeplerinden biridir.
    Düşün ki sağında Cennet sana değişik değişik Meyveler sunuluyor farklı tatlarda yemekler geliyor önüne sana servis yapıyorlar
    En ilginci de bu Nimetler Dünya tadı değil öyle bir tat ki sen dieceksin ki vay be herhalde ben Dünya da hep zehir yemişim bu n tatlı n de hoş bir tatmış diye işte öylesi bir tat sevgili genç ve kendini genç hissedenler
    Yemeği meyveyi geçelim de
    Ya Allah’ı ve o biricik Resul’ü görmeye n dersin hayal et genç Hayal et yaklaşıyor sana o güzel olacak gün
    Düşünsene Allah ve Resul’ü karşında diyorlar ki geldi işte geldi o beklediğin an sen benden razı ben de senden razıyım gir şimdi o Namazında çokça yakardığın Cennetime ve sen koşarak kapıdan içeriye giriyorsun bir de n göresin tüm Allah’ın sevdiği kulları ile berabersin Dünya da sürekli kim ile beraber olmuşsan hepsi ama hepsi orada buna çok seviniyorsun orada mutluluktan ağlama var mı bilmiyorum ama yoksa da Sevincinden n yapacağını şaşırıyorsun belki çığlık atarsın sevdiklerine şöyle bir sarılıyorsun cennet kokulu olanlara
    Ah bir de Allah dostları oradalar ise hele ki hele Asıl onların yanından ayrılmıyorsun ya. En güzeli de bu olsa gerek.

    Evet ey Genç bunları hayal etti isen sana şimdi o yukarıda sorduğun neyden diye sormuştun ya işte onu da hayal etmeni istiyorum tabi edebilirsen.

    Sağındaki Cennetten bahsetmiştik
    Şimdi solundaki Cehennemden bahsedelim

    CEHENNEM
    İSmiNde dahi bir ürküntücülük var değil mi sence de
    Orası öyle bir yer ki yanar çıkarım diye düşünme günahın kadar yanacaksın ve oradan çıksan dahi senin ordan geldiğin damgalı olarak belli olacak
    Ve evet o çetin olan Hesap günü azalarının hepsinin dile geleceği işte o gün var ya o gün sen hiç bir uzvunu sustaramayacaksın
    Çünkü o gün senin değil Alllahın sözü dinlenecek
    Yalan mı söyledin dilin konuşacak
    Hırsızlık mı yaptın eller kollar konuşacak birisini mi öldürdün parmakların dile gelecek
    Onun istemediği bir yere mi gittin ayaklar dile gelecek
    Hani sen orda burda güzel görüneyim diye çektirdiğin fotolar var ya işte seni asıl olan O Cennet ve Cehennem de olan Melekler daha net çekiyor seni
    BİL İSTEDİM
    KAİNATI YARATAN VE BİR AYETİNDE DAHA SİZ DAĞLARI YERİNDE DURUR SANIRSINIZ AMA ONLAR ASLINDA HAREKET HALİNDELERDİR
    Diyen bir Allah senin tüm azalarını konuşturamaz mı sanırsın?

    HAŞA.

    ( Gizem Canver ) - AKLIMDAN GEÇENLER

    NOT. Bu yazıya eklemek istedikleriniz varsa buyurun yoruma beklerim.
  • "Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
    Hiçbir yere gitmiyor."
    Edip Cansever
    .....
    Çocukluk, insan ömrünün, bütün mevsimlere rengini vuran ilkyazıdır. Akıl almaz bir saflık, sakıncalı sorular, sonsuz bir değişim. Bir coşku aylası, dünyanın aşınmış yüzünde. Yalınlık, güç, iyilik, direnç. İnsanın ileri yıllarında, yılgınlıkta, kirlilikte dönüp dönüp yunduğu,eldeğmemiş saklı su. Ve insanlığın yapıp yarattığı ne varsa olumlu olumsuz, onu geleceğe taşıyan biricik olanak.
    Yıldızlar çocukların hayal hazinesi, duygu ülkesidir. Gecenin derinliğinde pır pır göz kırpan o uzak, gizemli dünyalar, yorgunluğun beşiğinde küçücük gövdeleri kayıp giden çocukların yüreklerine, tadı tanımlanamayan bir iksir akıtırlar; ölüme dek onları ışık içinde tutacak.
    Şırnak'ta, Cizre'de, Dersim'de, çocukların yıldızları alındı ellerinden. Başlarının üzerinde yanık et kokan bir boğucu duman nicedir. O çocukların yaşlanınca, darda kalınca bakıp bakıp niyet tutacağı bir yıldızları olmayacak artık.
    Bulutlar ne büyülü masallar anlatır çocuklara, rüzgarın ıslığı ile göğün mavisinde çın çın öterek. Kimi gün bir evin damında koyun sürüsü, kimi gün dağların doruğunda yangınlar, kimi gün ekinleri yetiren yumuşaklık, ağaçlara konmuş kanatsız kuşlar kimi gün... İnsanın, kirlendiğinde bile temiz kalmış bir yanı, zulüm yaparken eline ayağına dolaşan bir iyilik kalmışsa içinde, çocuklukta göğsüne doldurduğu bulutlardandır.
    Yıllardır Ağrı'da, Eruh'ta, Cudi'de, bulutlar bir kan salkımı çocukların gözbebeklerinde. Masal yok. Gökyüzü bir karabasan. Rüzgar ölüm esiyor nicedir. Gün ışığı geceden artan korkuyu büyütüyor. Ve çocuklar bir yıkımın isini çeke çeke içlerine, kara taştan sert bir zamana büyüyor sevgisiz bulutsuz.
    Oyun... Can suyu çocuğun. Gövdesinde yanan ışık. Odalardan dünyaya, sokaklardan uykulara, yedi renkli hayal köprüsü. Korkuyu kaldırmayan sırça kap. Sevginin, özgürlüğün ve yaratıcılığın ilk büyük okulu. Büyülü dünyası nesnelerin. Kıyısız merak. Hayata atılan hilesiz hüzünsüz adımlar. İnsanın bir ömür yolunu çizen saklı su, gizli güç.
    Silvan'da, Bitlis'te, Savur'da, babalarını gömerek büyüyor çocuklar. Hayal köprülerini silahlar uçurdu çoktan. Ne yemişlerin çağla mevsimi, ne kuşların yavru zamanı... Tek oyunları korkuyla saklambaç. Ölümü ezber ede ede öğreniyorlar özgürlüğü. Ve onların ömürlerinin gizli gücü, önlerinde akan saklı su, kan ve gözyaşı yalnızca...
    Evler ana rahmi hepimizin. Tenimizin rengi, hançerimizde ses, gözümüzün ışığı. Gücümüz ve güçsüzlüğümüz dünyaya karşı. Özürlerimiz, özlemlerimiz, hüzünlerimiz. Ilık minderleri dar vakitlerimizin. Bilen ve koruyan. Boynumuza asılan taş. "Sokakların zoruna bir içerlik ışık". Ve bir ömür yürek zarında gezdirdiğimiz çift ağızlı bıçak; dışarı çıktıkça bir ağzı, içeri girdikçe öbür ağzı kesen. Ve ne kadar yoksul, ne kadar sert olursa olsun, bizim olan biricik olanak bu dünyada.
    Şimdi Batman'da, Lice'de, Midyat'ta, çocukların ana rahminde panzerler gezmektedir. Evler koruyan ve güçlü değildir. Odaların tüm sırrı, siyah bir utançla göğe savrulmaktadır. Babalar toprakla bir olmuş, çırılçıplak; anneler öfkeyle tıkanmış birer çığlıktır. Yataklar kar, gözyaşı buz, kirpikler birer hançer kesilmiştir. Ve bir çocuk çömelmiş yıkıntılar üzerine, göğüs kafesinden uçan sevgiyi tutmaya çalışmaktadır.
    Bir halkı yok etmenin en yanlış -belki de en doğru- yolu çocuklar mı dersiniz?

    Şükrü Erbaş
  • 342 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Daha önce inceleme atmıştım ancak bu yazarı ve kitabı inceleme cüretini yanlış bir zamanda gösterdiğimi anlayıp kaldırdım. Kendisinin ilk kitabı Yengeç Dönencesi olsa da ben bu kitabıyla tanıdım. Bu kitabının arkasından ise Yengeç Dönencesi, Marousi’nin Devi, Cinsellik Dünyası, Kara İlkbahar, Rimbaud ya da Büyük İsyan, Hatırlamayı Hatırlamak, Seksus(hala okuyorum) ve Cennette Bir Şeytan kitaplarıyla haşır neşir oldum. O yüzden bu kitap hakkında bir kaç söz edebileceğimi düşünüyorum.Tek kitabı okunarak inceleme yazılabilinir olsa da kitapların yarı otobiyografik olması sebebiyle yazarın anlatmak istediklerini anlayabilmek için kendisini, hayatını, düşüncelerini, aşklarını tanımak gerektiğini fark ettim. Bu yüzden daha önceki incelememi silip, daha kallavi bir inceleme yazma içgüdüsüne karşı koyamadım. Çünkü hak ediyordu.

    Burada laf ettiğimde anında edebiyattan anlamayan, hadsiz konumuna düşürtecek bazı yazarlardan söz etmek isterdim… Kendilerinin kalemini sevmediğimden… Bu herkesin içinde bulunan bir herkesten farklılık çabasından çok bana büyüleyici ya da samimi gelmeyen bir kaleme sahip olmaları… Yaptıkları tanımlamalar, tasvirleri, büyülü dilleri mükemmel etkileyici gelse de sizin zaten sahip olduğunuz veya sahipmiş gibi yaptığınız duyguları tanımlamaktan öteye geçemiyorlar. Bir öykü,roman yazmak hayal gücü ve kalemle birleşince ortaya kusursuz sonuçlar çıkartabilir. Büyüleyici olabilir. Ancak ben kendi adıma bu duygudan koptum. Beni dünyadan alıp götüren ya da içinde yaşadığım dünyaya ayak uydurmamı zorlaştıran, isyan ettiğinin farkında olan isyanlardan sıkıldım…Bunu neden söylediğimi ise size şöyle aktarabilirim…Ne Maldoror’un Şarkıları’nın ne de Rimbaud’un eserlerinin üstüne bir isyanla tanışmadım henüz…Yandığının bilincinde olan isyanlar değildi bunlar…Bunlara şahit olduğunuzda da hak verirsiniz ki en sevilen yazarlar,en sevilen şairler bile gerçekten tat vermemeye başlıyormuş…Kişisel beğeniler de söz konusu olabilmekle beraber size kendinizin dahi sahip olduğu ve yaptığı isyanların samimiyetini sorgulatan isyanlar bunlar…Ve ortak noktaları neydi biliyor musunuz tüm bu kişilerin isyanlarının? Tüm karanlığa rağmen ışığı barındırmaları….Burası önemli çünkü kuyunun dibine indirip orada bırakan çok yazar tanımışsınızdır. Onun rehberliğinde oraya inersiniz ancak geriye dönüş yolunda yalnızsınızdır ve sizin o çok sevdiğiniz yazar sizi aslında yarı yolda bırakmıştır…Bu yüzden bazı yazarlar sizi etkilese de sizde onlardan kalan tek şey umutsuzluktur… ki umutsuzluğa gereksinim duymadığımız bir çağda yaşıyoruz kendimce… Tabii burada başka olgular da ortaya çıkıyor. Birincisi, eğer gerçekten yazarın hislerini paylaşıyorsanız ve bunda samimiyseniz, o dipsiz kuyuya zaten her gün iniyor ve çıkıyorsanız, yazarın sizi yalnız bırakması bir sıkıntı sebebi olmuyor. Hatta yazar kendisini anlayan, hissedenlere bu denli güveniyor da denebilir… İkincisi ise, siz zaten şov peşinde olan, dikkatleri üzerine çekmek isteyen ve o kuyunun gerçekten tadına bakmamış olan bir şovmensinizdir. Çünkü o kuyunun dibindeki insanlar ışığı arıyorlar…Siz sahip olduğunuz ışığı vermeye, ışığınız yokmuş gibi görünmeye, kışsa evde battaniyenizin altında, yaz ise klimanın altında dünyaya isyan eden , adeta acı çeken bir adamı oynayan oyuncular gibisiniz...Bu rolleri boş verip kendinizi oynamanızı ah ne çok isterdim....” Bunlar hiçbir zaman kendi yaşamlarına yön vermeyi denememişler, durmadan ustalarını taklit etmişlerdir…Başı çekmek değil, izlemek…insanoğlunun yıkımı işte burada( Henry Miller-Cinsellik Dünyası).” Bir bakış açısı da şuradan verelim, hem göstermiş olur hem de kendi önyargılarımı kırmama vesile olur belki: “Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın( Orhan Pamuk-Kar).” Yani diyeceğim o ki, taklit edecekseniz, herkes gibi düşünecekseniz bunu umutsuzluk hakkında yapmayın…Kötülük, dibe vurmuşluk...Bunlar bu dünyanın sefaleti ve sefaletten keyif almayın… Belki ben de bunları görüyormuş gibi yapan adam rolündeyimdir, kim bilir…Işığa sahip olana karanlık çekici gelir... Evet canım isyankarlar duyuyorum : Işık yok, umut yok,sevgi yok, saygı yok diye aklından geçirebilecekleri…O halde daha fazla tahammül etmeyin sıkın kafanıza… Siz ışığın gölgelerini karanlık sanan, karanlıktan nasibini almamış olanlarsınız… Dilerim ki zaten hiç almazsınız ve yine dilerim ki umutsuzluğun prim yaptığı yerde umutlarınızla huzur bulursunuz….Beni o kuyunun dibine inmek zorunda olanlar, inmek zorunda bırakılmış olanlar anlayacaktır… ki bu inceleme yolculuğuna başlamamın da sebebi onlar olmakla beraber buradan sonra devam etmek istediklerimde kendileridir… O yüzden tekrar hoş geldiniz…

    Öncelikle Henry Miller kimdir diye başlamak istiyorum. Bu incelemeyi, tanıtımı bu kitabına layık gördüm çünkü her kitabına 10 versem de bu kitabına 11 verdim. O yüzden tüm hissettiklerimi, tüm deneyimlerimi buradan aktarmak istedim. Bu sebepten incelemenin uzun olacağını da tahmin edersiniz. Zira girişe baksanıza! Daha kısa ve verimsiz kitaplar bile görmüşlüğüm vardır…Reklamın iyisi kötüsü olmaz felsefesinin bu ülkede çok iş yapmasından ötürü isim kullanmıyorum… ”Yüznumaraya götürülen büyük bir kitap, hiçbir zarara uğramaz. Yalnızca küçükler zarar görür. Yalnızca küçükler tuvalet kağıdına dönüşür ( Henry Miller- Kara İlkbahar).” Ne kadar da haklı…Bu tarz kitapların her zaman efektif kullanılması gerektiğini düşünmüşümdür… Bu yüzden bu kitabın incelemesi elimden gelen en iyi şekilde yapacağım…Tuvalet kağıdından ne kadar farklı olduğunu anlayasanız diye…

    Sınanmadığın acılar üzerinde ahkam kesmek kolaydır, hepimiz bilirz bunu… Peki sınananlar? İşte onlarca kitapla bazı güçlü yazarların kaleminin arasındaki fark burada ortaya çıkıyor… Başkalarının yaşadığı acıları çok edebi anlatabilen güçlü kalemler olsa da samimiyet dediğim o noktaya temas edemiyorlar… Henry Miller ise yaşadıklarını, gördüklerini, tecrübelerini, kendi psikolojisini yansıtmakta gerçekten çok başarılı bir samimiyet bulunduruyor… Yeraltı edebiyatına giren kitaplarda kendi edindiğim izlenim şudur çoğu zaman: Yazar öyle güzel sisteme söver, geçirir ki siz heyecanlanırsınız… Ve sonuç: “bu adam bir harika dostum!” Yani sizin gazınız alır, tekrar o sisteme geri dönersiniz. Bu gazınızın alınması artan uyumsuzluk hissiyle beraber tahammüllerinizi zorlar. Gazınız alınır, sosyal medyada sayar, söver ve rahatlarsınız ancak, sonucunda kabullenemediğiniz tüm duygular ile tek başınıza kalırsınız. “Kimse beni anlamıyor” dersiniz… Yazar sizin gazınızı almakla size umut vadetmez. Aksine sizinle ortak olan görüşleri sayesinde sanırsınız ki tüm düşünceleri gerçekten doğrudur…Ve uyumsuzluk mükemmel bir ahenkle dans eder… Henry Miller müstehcenliği, kimine göre ahlaksızlığı, argosu ile yeraltından yer üstüne söver gibi gözükse de tamamıyla hayatın içinden yine hayata sövmektedir. Çünkü Henry Miller sistemi kabul etmiştir. Ve bildiğiniz gibi bir hastalığın tedavisi önce kabulünde yatmaktadır. Onun ne kadar kötü olduğunu durmadan söylemekte ve eleştirmekte değil…Yani sıcak yatağından, kendi şahsı sistemin içinde zaten yeterine mutluyken , sizlerin duygularını bir araca dönüştürmekten uzaktadır… Zamanının toplumunun gazını almaktan çok uyandırmak, gözlerini açmak için yazmıştır. Yazma sebeplerinden birini ise şöyle açıklamaktadır; “ Yarın ya da üç yüzyıl sonra gelecek bir sonu sezerek, işte bu yüzden harıl harıl yazıyorum kitabımı. Yine bu yüzden düşüncelerim, zaman zaman, sarsıntıya uğruyor; bu yüzden, ateşi sürekli olarak canlandırmak zorundayım, hem cesaretle hem umutsuzlukla çabalıyorum; çünkü söylemek zorunda olduğum şeyleri bir başkasının söyleyeceğine inanamıyorum. Hızlı ve karmakarışık anlatıyorum, denemelerde bulunuyorum, kullanabileceğim tüm ifade biçimlerini arıyorum; tanrısal bir kekemelik sanki bu. Dünyanın görkemli yıkılışı şaşkına çevirdi beni! ( H.M – Kara İlkbahar)” İçinde bulunduğu zamanda içinde bulunduğu toplumu anlatan bir kitaptan ziyade senelerce hüküm sürecek bir umutsuzluğu sezen bir yazarın eseri Oğlak Dönencesi… Bu yüzden kıymetli… Bu kitapta abartı gelebilecek olan ama aslında abartıdan çok tamamen gerçek olanlar yansıtılmış. “Bokun bok, meleklerin melek olduğu klasik bir katıksızlık istiyorum ( H.M- Kara İlkbahar).” Can Yücelvari göte göt demekten daha fazlası değil yaptığı…Tüm bu dayandığı temelin gerekliliği olarak da tahmin edersiniz ki cinsellik kaçınılmaz bir noktaya geliyor. Konuşulmaması gereken, ayıplanması gereken, hayatın içinde yokmuş gibi yapıldığında sonuçlarının nelere sebep olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bunların kaleme böyle gerçekçi bir şekilde kaleme yansıması kaçınılmazdır. Georges Bataille Gözün Hikayesi’nde şöyle der; “ Edebi biçim olarak pornografi iki örnekle çalışır: Biri erotik özne-kurbanın ölüme doğru önlenemez şekilde yol aldığı trajediye, diğeri de cinsel egzersizin saplantılı hedefinin nihai mutlulukla, eşsiz biçimde arzulanan cinsel partnerle birleşmeye ödüllendirildiği komediye denktir.” Edebiyatta pornografiyi, cinselliği bu açıdan ele aldığımızda ve yine Henry Miller’ın Cinsellik Dünyası kitabını göz önünde bulundurduğumuzda bu kitaplardaki cinsellik vurguları önemsenecek en son şey olmaktadır. Daha doğru tabirle, salt akıla geldiği anlamıyla ele alınan cinsellik son konusudur kitabın. Ama tabii zamanında da anlaşılmadığı, ya da gerçek amacı çok iyi anlaşıldığı için müstehcenliği bahane edilerek yasaklanmak durumunda kalmış bir başyapıt Oğlak Dönencesi….

    Peki cinsellik bu kadar mevzu bahis ediliyorken asıl arkasında yatanlar nelerdir bu kitabın? Anlayabildiğimi anlatayım ki siz de mevzu cinsellik mi yoksa başka şeyler mi bir tahminde bulunabilin henüz okumamışken…(Hazır yeri gelmişken belirtmek istiyorum ki, incelemenin içinde Oğlak Dönencesi dışındaki kitaplarından alıntılar yapmaya çalışıyorum. Bu sayede okurken altında yatan metinleri, düşünceleri kendi dilinden ve tabii benim bağdaştırmamdan izlemiş olun. Bu sayede hem size başka bir perspektif sunuyorken, hem de sizin de benim göremediğim başka bağlantılar görmenizi sağlayacağı umudundayım. )

    En başta kurmuş olduğum bir cümle vardı sonu sıkın kafanıza diye biten… Vicdanları rahatsız eden, saygısız biri olduğum düşüncesine yol açabilecek kadar sert bir ifade biçimi olduğunda hemfikirizdir. Ancak şu noktada ayrılacağız ki fiziki bir eylemi desteklemekten ziyade tamamen açıklaması şudur: “Izdırap, milyonlarca hücreden oluşan bir beden gibi büyür,büyür, büyür, kendisiyle beslenir, milyonlarca çoğalır, tüm dünyayı kaplar bilmecenin cevabı olur. Acıdan, ızdıraptan başka her şey geçer, her şey ölür. Herkes, her şey, kendi yaşam biçimine göre belirlenir. Ne ürkünç, ne sürekli bir işkence… Ve akla gelen ilk çözüm: İntihar. Ama bir çözüm mü bu? Biraz gülünç değil mi? Ahlaki intihar çok daha kolay. Yaşama ayak uydurmak, deniyor. Olması gerekene, ya da olabilecek olana değil ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Zaten intihar etmiş olana intihar et demem vicdansızlık sayılmayacağı ortada…ben intihar etmeyene umut vadeden adamın incelemesini umutla barındırmaya çalışıyor ve bunu gören gözleri okumaya davet ediyorum…

    Bahsettikleri dönemine ayak uyduramayan bir adamın, içinde bulunduğu tüm kalitesizlik ve vasatlığa bir sitemi…Şöyle yanlış bir düşünce anlaşılmasın bu adam zaten parası varken, paranın sağladığı sağlayabileceği tarzda zevkleri kalite olarak adlandırmıyor. Aksine paranın varlığına sitem eden, her gün işe gitmek zorunda olan insanların özgürlüğünün sadece bir yanılsama olduğunu, dünyanın güzelliklerinin ve bunların tadını çıkarabilecek insanların eksikliğini kendisine dert edinmiş… Karşısındakine konuşuyor ancak sitemi tüm dünyaya…. Dünyada her şey zaten olması gerektiği gibi güzelken insanın sefilliğinin bunu hırslarıyla, arzularıyla yaşanmayacak bir noktaya getirmesine edilen bir sitem…Tüm kötülüklerin sebebini Tanrı’ya bağlayan ya da Tanrı’nın yokluğuna bağlayan bir zihniyetten bahsetmiyorum burada. Vicdan rahatlatmak, yükü başka bir yere yüklemek için gerçekten mükemmel bir yol olsa da kimine göre varlığı-kimine göre yokluğu, bunun tüm sorunlardan bağımsız bir şey olduğunu göstermeye çabalayan bir kalem… “Bugün eskiye oranla çok daha fazla acı çeken kitleler, endişe ve korku ile felce uğramış gözüküyor. İçlerine kapanıp kendi yarattıkları mezarlara çekiliyorlar; bedensel gereksinimleriyle ilgili olanların dışında gerçekle olan tüm ilişkilerini yitirmiş durumdalar. Bu arada beden de, ruhun tapınağı olmaktan çıktı tabii. Dünyadan göçen biri, artık Yaratan’dan da göçüyor ( H.M –Cinsellik Dünyası).” Önceden sadece ruhumuz bu dünyaya ait değildi. Şimdi ise aklımız, vicdanımız bu dünyanın egemenliği altında değil, ikisi de kabullenemiyor düzeni. İsyan etmemeniz ait olmadığınız yere alışmaya çalışmanızdan, alışamamızdan… belki de en çok dünyaya isyan edenlerdir bir Yaratıcının varlığına ihtiyaç duyan ve belki de kanıtlayan…
    Toplumun ahlak değerlerinin bozulmuşluğu, güzellik duygularının yitirilmişliği ve basitleştiği, isyan etmekten eyleme dönemeyen çabalarının tek bir ağızdan atılmış olan ve belki o an için o sistemin içinde duyulmayan bir çığlığı…Belki de bunu da zaten öngörüp demiştir : “Sanıyorum, gelecek çağlarda insanlar beni görmezden gelmeyecekler ( H.M – Kara İlkbahar).” Bu çığlık diğer isyanlardaki gibi bir sitemden ziyade uyandırışın çığlığı… Alışamadığı dünyaya ettiği sitemi, huzursuzluğunu göstererek bunu katlanabilir olmak kılmak için değil, aksine bunu kabul etmiş ancak sizleri uyandırmaya çalışan bir adamın çığlığı…Onun değişmezliğini kabul edip sindirilmiş, ayak uydurmuş bir kabulleniş değil, onun o an için değişmezliğini kabul etse de daha sonraki insanlara bunu göstererek yıkın bu düzeni dercesine bir çığlık… peki kaç kişi duymuş…üzücü bir sonuç maalesef…peki bu isyanın aynısını yapan kaç kişiyi duyuyor insanlar? Herkes isyankar görünümünde ama kimse düzeltmeye çabalamıyor…Değiştirmeye çabaladıkları kendilerini değiştiriyor…ve sonucunda yaşam herkesi bozuyor… kimisi korkuyor sesini çıkarmaktan… kimisi korkuyor insanlarla uğraşmaktan…kimisi korkuyor yanlış yapmaktan….Tüm korkaklar birleştiğinde düzen düzensizliğiyle bir düzen oluşturarak daha da kendisine temel sağlıyor…”Korku, kuşlar yer diye toprağa tohum serpmemektir.” Bizde serpmiyoruz. En fazla serpiyormuş gibi yapıyoruz…

    “Hepimiz katiliz bir anlamda. Tüm yaşam biçimimiz karşılıklı soykırım üzerine kuruludur. Dünya dünya olalı hiç böylesine güven gereksinimi içinde olmadığı gibi, yaşamımız da hiç bu kadar güvenden, güvenceden yoksun olmadı ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Ne kadar haklı değil mi? Hayatımıza yön veren şeylere baktığımda görebildiğim- ki sizin de gördüğünüzdür diye düşünüyorum- sadece güvensizlik, umutsuzluk, can sıkıntısı, aidiyet eksikliği, anlayışsızlık ve saygısızlık…belki liste uzar gider ama tüm bu olumsuz noktalarla hala dünyayı olumlamaya çalışan bir umutta taşıyoruz içimizde. Her şeyin düzelebileceği umudu..Düzeltilebileceği umudu… Peki kaçımız bu duyguların varlığını gerçekten kabul ettik ve bunları değiştirmek için çabalıyoruz? Kendi adıma ben çabalamıyordum. Benim için sadece hiç yok denecek bir ışık mevcuttu… Ama içimde kabul ettim diye kendimi kandırdığım duyguların kabullenilmekten çok uzakta olduğunu anladığımda ışık büyüdü…büyümekte de… Henry Miller sağladı bunu bana…O gazımı almadı. Değişmesi gerekenleri gösterdi ve bunları değişmesi için çabayı başkalarından beklemek yerine kalk kendin çabala dedi adeta…

    “Yaşamak için insanın uyanık olması yetmiyor, dikkatli olması da gerekli. Gözlerimizi iyice açtığımız takdirde günlük yaşamın ürkünçlüğü karşısında donup kalırız. Aklı başında olan hiç kimse, bugün bizlerden her gün, her an istenen çılgın şeyleri yapmaz. İster yukarda olun, ister aşağıda ya da ortada, hepimiz kurbanız. Kaçmak istesek kaçamıyoruz. Korunmak istesek korunamıyoruz. “ Tüm bu yaşadıklarımızın sorumlusu bizlerden öncekiler değil sadece…Aynı zamanda bizleriz. Çünkü kimse inanmıyor. Biliyor yanlışlıkların olduğunu, bozuk olduğunu her şeyin. Ancak düzeltmek için gerekli gücü kendisinde göremiyor…” Tek güvenilir güç olan aşka, sevgiye kimse inanmıyor. Kimse, ne kendinde, ne komşusunda yüce bir varlığın var olduğuna inanmıyor. Her yerde korku, kıskançlık, kuşku var. Henüz vakit varken, gelin aklınızı başlarınıza devşirin, insan kardeşlerim!” Henry Miller’ı bizden ayıran noktası belki de eyleme geçmesidir. Onun seçimi buydu. Yazmalıydı. “insan en çok kimse inanmıyor diye yazıyor” demekti onun kaderi. O bu düzenin değişmesi için olan katkısını yazarak yaptı. “Her insan gibi, ben de kendimin düşmanıyım. Ancak, başkalarından beni ayıran nokta, aynı zamanda kendi kendimin kurtarıcısı olduğumu bilmemdir.” Kimileri her sabah sokaktaki temizlik görevlisine “günaydın” diyerek yapıyor… Kimisi geri gelmeyeceğini bile bile kitap verirken arkadaşına….kimisi affederek yapıyor…kimisi penceresini açıp güneşli bir günün başlangıcında derin bir nefesle yapıyor…kimisi severek karşı koyuyor düzene…kimisi güvenerek…kimisi çalışarak…kimisi yazarak….Sanırım bizimde bu dünyanın karamsarlığını kabul etmemiz gerekiyor artık…umutsuzluktan umudu, karanlıktan aydınlığa giden yolu bulmamız lazım…Her insanın içinde barındırdığı güzellikleri yine başkalarına rağmen ortaya çıkarmasının kaçınılmaz olduğu yere gidiyoruz…Ya bizler bunu çıkaracağız bu isyanlara kulak verip, ya da susup sıramızın bize gelmesini bekleyeceğiz nasılsa birisi düzeltir dediğimiz dünyadan göçüp gitmenin… daha kötüsü olan sistemi destekleyenler içinse edilecek sevdiğim bir tavsiye vardır – ki yapanı göründüğünden fazladır- ; “ Düzen üretmeye kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.”

    Kitaptan çok ayrılmışım gibi gelebilir buraya kadar okuma zahmetini girenlere ancak kitabın değil kitaplarının özü benim için budur. Ama biraz daha bu konulardan sıyrılıp kitap özeline gelirsem. Kitap zamansız bir kitap. Yani her dönem okunur anlamında değil. Bu gidişle tabii o da mümkün ama olay örgüsü bir zaman çizgisi barındırmıyor. Tüm olaylar karışık bir zaman diliminde anlatılıyor. Kimi zaman bir sohbetinde gerçekten söylediğine eklemeler yapıyor. Bu eklemeler ise zaten düşündüklerini daha detaylı aktarma olarak algılanmalı. Kurgusal olması da buradan geliyor zaten. Bunu da hepimiz kafamızda yaparız, yapmışızdır…”Ah, onu demek yerine şunu deseydim” ya da “anlatmak istediğim buydu aslında” gibi cümleler kafamızda tilki misali dönüp durur. Bu zaman çizgisi için de tabii sözleri var Henry’nin. Onlar da şöyle : “ Hiç kimse yaşamı boyunca dümdüz bir çizgi izlemez. Kimi zaman tarifede yazılı olan istasyonlarda dururuz. Kimi zaman yoldan ayrılırız. Bazen yolumuzu kaybeder, ya da havalanıp çöp gibi kayboluruz.” Bir yapboz gibi. Siz her yeri bütünlemeye çalışıyorsunuz bu yüzden okunması bir derece dikkat istiyor…

    Henry Miller okuyucusunu kendi yazısıyla, diliyle, kalemiyle seçen bir yazar. Süslü bir edebiyat ve betimleme trafiğinden ziyade salt gerçeklilikle harmanlanmış. Hatta şöyle bir yoruma layık görüyorum kendisini; Henry Miller’ın tek kitabını okuyan ateist olur, tüm kitaplarını okuyan dindar…Kafasında bir dünya yaratmış ve bunu aktarıyor ancak bu ne distopik ne de ütopik. Bu yaratılan dünyadaki en büyük problemi şöyle aktarabilirim. “ Her şey mümkün bütün mesele bu.” Kendi sözleriyle ise, “ Benim düşlediğim dünya- çünkü her zaman var olan bir dünya o! İnsanların ve hayvanların huzur ve uyum içinde birlikte yaşadıkları bir dünya. Sevginin büyüsüyle her gün biraz daha ölümden arınan bir dünya. Düşlediğim ama düş olmayan bir dünya.”

    İşte düş olmayan dünyanın gerçekleştirilebileceğini, toplumun içinden geçer ifadelerle, bozukluklarını kendi kaleminde toparlayarak toplumun suratına tükürmüştür. Kimisi “Yarabbi şükür” der, kimisi mesajı alır…

    Uzun bir inceleme olduğunu biliyorum. Tüm sabrınızdan dolayı şükran duyuyorum. Okuma zahmetinizden ötürü minnettarım. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

    Sizin için “Kar” yağdıran, Güneş’i sadece sizin üstünüze doğmuş gibi hissettiren ve içinizi tüm karanlıklara rağmen umut dolduran kitapları sevin…

    Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan birisi olabilir. Benim için yaşamaya gerçekten tekrar başlamak için okunması gereken ilk kitap.

    Keyifli okumalar. Güneş her gün içinize doğsun…
  • Birbirini tanımayan iki adam arasında
    sokakta bir tartışma hayal et. Biri diğerine haksız bir sitemde bulunuyor. Eğer
    diğerinin elinde her türlü olanak varsa, örneğin karşısındakinin haksızlığını
    kanıtlamak için argümanlar ileri sürebilir ya da bir parça mizah katarak
    eleştiriyi alaya alabilir veyahut karşısındakini kendi konumunu doğrulamaya
    mecbur bırakmak için rahatsız edici sorular sorabilir. Kendini onun yerine
    koyup sitemin kökenini anlamaya da çalışabilir. Böylece, daha sonra, iyi bir
    ilişkiyi koruyarak onu yanılgıdan kurtarabilir, hatta onu görmezden gelmeyi
    ve yoluna devam etmeyi tercih edebilir... Kısacası, eğer bütün bunları
    yapabiliyorsa, demek ki sitemi işittiği anda, beyni çok sayıda cevap
    olasılığına sahiptir ve duruma gerçekten uygun bir olasılığı, çıkarma mümkün
    olan en iyi şekilde hizmet eden, ona en fazla yarar sağlayanı benimseme
    ihtimali yüksektir. Şimdi, bütün bunları yapmayı hiç bilmeyen biri olduğunu
    hayal et, o zaman beyninin erişebileceği tek tercihin ötekine hakaret etmek ya
    da boyun eğmek olması muhtemeldir. Ama her durumda bu onun en iyi
    tercihi olacaktır"
  • 256 syf.
    ·6 günde·9/10
    Palyaço belki de Böll'ün en çok tartışılan, en çok üzerine konuşulan eseri olma özelliğini taşıyor. İçerdiği mesaj kimi insanlar için ağır ve kaldırılamayacak bir içeriktedir, kimileri içinse bir taşlamadır. Bu açıdan baktığımızda herhangi bir eserin, yazıldığı dönemde çokca tartışılır olması yazarı etkilememelidir. Bu, yalnızca kitabın görünürde yorumlanmasıdır. Başka bir deyişle, bir yazar eserini yayınlandığında zaten her halükarda o eseri okuyan kişi kadar farklı yorum ve farklı perspektif oluşacaktır. Ama bu farklı, olumlu veya olumsuz yorumlar belirli bir kesim tarafından yapılırsa şayet eser tartışmaya açık hale gelir. Mesela Böll'ün diğer eserleri bu eseri kadar tartışılmamıştır belki de. Bunun nedeni bir bakıma Böll'ün diğer (en azından benim okuduğum diğer eserlerinde) eserlerinde herkesin kabul edebileceği bir savaş karşıtı tavır içersine girmişken, bu eserinde bir modem kültür ve burjuva toplumu eleştirisine girmesidir belki de. Çünkü savaşı her kesimden insan kötüleyebilir ve savaşın kötü olduğu fikrine katılabilir. Ama konu burjuva kültürünün eleştirisine gelince bu birçok kişi tarafından, savaş eleştirisine nazaran daha farklı bir şekilde yorumlanacaktır. Çünkü Böll bu eserinde somut savaştan çok insanlar arasındaki savaşı yansıtmıştır.

    Eser palyaço olarak hayatını sürdürmeye çalışan Schnier'in gündelik hayata kendi bakış açısından bakışına ve kendi hayatının kesitlerine dayanıyor. Bu yüzden de sık sık geçmişin anımsanmalarıyla ilerliyor hikaye. İlk olarak çocukluğundan anılarla yeniden işlenmeye başlıyor her şey. Çocukluğunda savaş zamanlarında etrafındaki bazı çocukların sırf babalarından veya başkalarından duyduğu için birer Nazi kesilmelerini anlatıyor ilk olarak. Hatta bu çocuklar birazcık olsun büyüdüklerinde bu Nazi ve 'asker olma' işini öyle abartıyorlar ki kendi hallerinde bazuka talimleri yapıyorlar boş bir alanda. Gerçekten entresan değil mi? Savaş zamanları henüz erginlik yaşlarına yeni girmiş insanların bile ellerine bir şekilde silah geçiyor ve bu silahlarla ateş ederek kendilerini daha şimdiden geleceğin askerleri olarak ilan ediyorlar. Bu talimler sırasında ölen bir çocuğun ardından Schnier'in etrafındakilerin neredeyse tamamı şu ve benzeri tepkileri gösteriyor: "Zaten yetim bir çocuktu, kimsesizdi". Aslında bu kesit çok basit, okunup geçecek olan bir bölüm gibi gözükse de burada bana kalırsa birçok anlam yatıyor. Öncelikle savaşın ve militarizmin çocuk denebilecek yaşlara değin inmesi insanların hayatlarındaki tek gerçeğin savaş olduğu ve başka da bir şey olamayacağı yanılgısını insanlara kabul ettirir hale geliyor. O dönemin çocukları normalde kendi dünyalarında, oyunlarında oluşturacakları kahraman ve macera kavramlarını savaş gerçeğinde bulur hale geliyorlar. Bu yüzden de savaşı sadece dıştan, başkalarının anlattıklarından şahit olarak tanıdıkları için savaş kahraman olunası bir faaliyet olarak görünür oluyor gözlerine. Savaş, kendisine dıştan bakan herkese benzer mesajlar verir. Kahramanlık, cengaverlik ve bunun gibi kavramlar yalnızca savaşın dışında, henüz içine girmemiş biri için heyecan vericidir. Savaşın içine girildiğinde bu ve benzeri kavramların hiçbir heyecan ve coşku verici yanı kalmaz. Çünkü savaş kahraman olma yeri değildir. Ayrıca ölen çocuk için, bu ölümün soğukluğunu unutmak için "zaten yetim bir çocuktu" denmesi de ayrı bir dehşet verici olaydır. Eğer ölen çocuk mesela bir savaş gazisinin çocuğu olsaydı şayet tüm şehir ayağa kalkar, bu erginlik yaşına bile henüz gelmiş çocukların bazukalar ile nasıl oynayabildiklerini sorgulayabilirlerdi. Ama ölen kişi kimsesiz ve onlara göre "önemsiz" biri olduğu için bu durum üzerine düşünülmesi bile gerekmez, onların mantığına göre. Bu açıdan bakacak olursak toplumda "önemli" biri olmak gerçekten bizim elimizde midir? Toplumda öyle komik ve acınılası normlarımız var ki, bunlara ya ancak doğuştan sahip oluyoruz ya da birilerinin yardımı ile. Ölen insan ölen insandır. Beş parasız dağda çobanlık yapan bir insan da ölse "ölmüştür", milyarder bir takım elbiseli ölse de "ölmüştür". İkisinin arasında hiçbir fark yoktur.

    Üstteki paragrafta bu insanların "önemli" olma kavramını yazarken aklımda şunlar canlandı: Dünya Savaşları sırasında askere sırf bazı insanların fakir ve kimsesiz diye alınması. Eğer bir insan fakir ve yardıma muhtaç ise ordu onun için bir fırsat oluşturduğu izlenimini yaratır. Yani orduda yaşam çok daha iyidir, "fakir bir şekilde sürünmektense gelip orduya katıl ve vatanın için canını ortaya koy", der bir nevi ordu fakir kesime. Fakir kesimin de başka bir çaresi olmadığından bu tuzağa düşer. Bu gibi milyonlarca insan ölmüştür iki dünya savaşında da. Önemli mevkilere sahip olanlar imzalar atmış, emir vermiş, fakir ve içinde bir nebze olsun umut doğan kesim ise metalin soğukluğunu hissede hissede can vermiştir. Anne babaların çocukların gelecekleri hakkında düşünmek değildir dertleri Schnier'e göre, onların tek derdi çocuklarıyla başkalarına karşı övünebilmektir. O dönem için gerek asker olmak gerekse de yüksek mevkilerde çalışmak insanları birbirinden ayıran en önemli etmenlerden biriydi. Eğer o dönemde bol nişan taşıyan bir askerseniz tüm gözler üstünüzde olur ve toplum tarafından "önemli" biri olarak kabul edilirdiniz. Aslında bu durum her çağda kendini belli etmiştir. Bu, kimi dönem askerlik olur, kimi dönemse memurluk, mühendislik. Her çağda, toplumun kabulünü gören belirli meslek grupları vardır. Bu durumun şaşılası yanı insanların öneminin yalnızca önceden belirlenmiş toplum normlarına göre belirlenebilir olmasıdır. Yani eğer bir insan toplumda kabul gören şeylere ilgi duymuyorsa o kişi topluma göre önemsiz, herhangi biri gibi kabul edilecektir. İşte Schnier de aynı bu şekilde topluma göre en güzide meslekleri tercih etmek yerine palyaço olmayı tercih etmiş ve ailesi başta olmak üzere herkesi şaşırtıp hayal kırıklığına uğratmıştır. Çünkü palyaçoluk toplumun asla kabul edeceği bir şey değildir. Toplum ancak ve ancak askerler ve nezih doktorları kabul ederken palyaço olmak da neyin nesidir? İşte Schnier daha ilk baştan, en iyi hissettiği mesleği tereddütsüz seçerek kendini çok önceden, olduğu kişiyle öne çıkarmıştır, her ne kadar toplum için kendini geriye itmiş olsa da.

    Eserde bahsedilen palyaço kavramı Schnier'in biricik mesleği olmasının yanında kimi sembolik anlamlar da taşır. Mesela bir bölümde "Katolik ve Protestan olan her şeyden nefret ederim" der, "dinsizlerden de."
    Kendisine, "siz nesiniz o halde?" diye sorulduğunda da "bir palyaçoyum ben" diye cevap verir. Bu açıdan palyaço olmak bir bakıma toplum normlarının da dışına taşmayı da kapsar. Bir palyaço görünüşte nedir? Herkesten farklı görünen ve bunu tüm gerçekliğiyle etrafına yansıtan biridir aslında. Size hiç oldu mu bilmiyorum ama ben küçükken palyaçolardan çok korkardım. Bunun sebebini şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, bunun nedeni onların görünüşlerinin yanında amaç olarak da diğer insanların yanında farklı olmaları. Çünkü bir palyaçonun amaçsal olarak da varlığı tamamen bir insana göre sıradışıdır. Diğer insanlar gibi otobüse binip işe giden asık bir surat değildir palyaço, o salt kendi varlığı ile bir çıkıntı, bir aykırılıktır.

    Schnier eserde Katolik kesime bolca tepki gösterir. Eskiden birlikte oldukları aşık olduğu kadın Marie'nin de onu terk etmesi üzerine hayat onun için bir parçalanış halini alır. Bu parçalanma beraberinde Schnier'in tüm şahit olduğu şeylerin de mutlak bir yıkımını getirir, eser bu şekilde de değerlendirilebilir zannımca; bu sefer insanları güldürmek için değil, yıkım getirmek için varlığını sürdüren bir palyaço. Schnier'in eleştirdiği şey salt din kavramı değildir. O burjuvazideki dindar gibi görünen iki yüzlü ve mantıksız kesimi eleştirir bana kalırsa. Genel olarak din kavramına karşı pek bir saldırı yok iken, toplumdaki Katoliklerin her türlü mantıksızlığını dile getirmesi de bunu kanıtlar niteliktedir. Din, ister kendimiz dine şahsen inanalım ya da inanmayalım bir toplum için önemli bir yere sahiptir. Ama yine bu aynı din kavramı kullanılarak toplumda çeşitli çelişkilerle ve birçok yanılgıya yol açabilir. Çünkü insanların en hassas olduğu yönleri genellikle onların en etkili biçimde yönetilebilecekleri yönlerdir. Alman toplumundaki Katoliklerin birçoğunun aynı yanılgı içersinde olduğunu bizlere anlatırken, halen daha aşık olduğu kadının da aynı yanılgılar yüzünden kendisini terk ettiğini de söyler Schnier. Ona göre Katoliklerin koyduğu kurallar genel olarak ahlak kavramını da içine almaya başlamıştır. Ahlak üzerindeki, Katoliklerin haksız hakimiyeti birçok mantıksız davranışı da beraberinde getirmiştir. Mesela Katoliklerin birçok kez 'et arzusu'ndan (cinsellik) bahsettiğini, bunun dünyanın sonuymuşcasına yasaklandığını, bundan bahseden birinin herkes tarafından ayıplandığını ifade eder. Eğer karşımızda kötü bir kavram bile varsa şayet onu yok saymaya çalışmak bizi daha da kötü hale getirecektir. Bu şey karşıt düşünce bile olsa, dünyayı yakıp yıkma fikri bile olsa yok saymak o fikirden korktuğumuz, o fikri mantıklı bir şekilde yenemeyeceğimiz anlamına gelir. Bir fikir zorbalığıdır bu yüzden herhangi bir fikri yok sayma fikri. Rahiplerin de bu 'et arzusu'nu neredeyse akıllarını kaçıracak vaziyette saklamaya, yok saymaya çalışmaları insanları (onların amacı olan) et arzusundan alıkoymaya yetmez. Yani öyle acizce bir çabadır ki bu kendilerine amaç edindiği yanlış olguyu bile insanlara aktarmayı başaramazlar aslında. Bunun en büyük kanıtını o döneme yakın zamanlarda rahiplerin içersine girmiş olduğu, sonradan açığa çıkarılmış gizlenmiş davranışlarda görebiliriz aslında. Et arzusunu bir hortlak gibi yok saymaya çalışan bir rahibin bunun arzusuyla yanıp tutuşan biri olması ihtimali daha fazladır. Tarihte bunun birçok kanıtı da vardır aslında. Ama asıl çözüm bu da değildir aslında. Cinselliğe, 'et arzusu' şeklinde ilkel bir isim verip ondan bir canavarmışcasına kaçınmak da doğru olan şey değildir. İnsanlara zamanı geldiğinde verilecek bir cinsel eğitim tüm sorunları ortadan kaldıracak, insanların bunca kaçınmasına da gerek kalmayacaktır. Bir bakıma dolaylı olarak da tecavüz ve taciz vakalarının da aynı sebepten kaynaklandığını da söyleyebiliriz. Hiçbir zaman verilmemiş olan cinsel eğitim ve cinselliğin öcü olarak gösterilmesidir bunun nedeni aslında. Bu sebeple herhangi bir olguyu insandan gizlemek yerine ona mantıklı ve akılcı bir şekilde öğretmek her zaman en yararlı olanı olacaktır.

    Sadece üstteki cinsellik meselesinde değil, her türlü ahlaksal kavramda din, o dönem Almanya'sında her türlü şeyin içine işlemiş durumdadır. Mesela okullarda erkek çocuklara kız çocuklardan ayrı bir ortamda oyun oynamalarına izin verilir. Ben de bu konuda kendi yaşamından bir örnek verebilirim: Lisedeyken sürekli her sabah erkekler ve kadınlar ayrı kapılardan girerlerdi, bu gerçekten dıştan bakılınca insanın kendisini bile sorgulatan bir davranıştı. Eğer iki cinsiyeti birbirinden ayırıp, farklı girişlerden okula alıyorlarsa şayet, ortada bir tehdit görüyor olmalılardı ki bu tür bir önlemi almışlardı. Bu tehdit belki de yine bir tür 'et arzusu' tehlikesi idi, kim bilir(!). Savaş döneminde insanları askerliğe teşvik eden de yine Katolikler olmuştu. Bu açıdan Katoliklerin her şeye karışarak kontrol etmeye çabalamalarını çok komik bir uğraş olarak görür Schnier. Böyle olunca da Katoliklik de tıpkı bir tür Burjuvazi halini almıştır. Burjuva ahlakı bu yüzden bir düzmecedir. İnsan asla kendi düşündüğü şeyleri yapamaz hale gelir. Tek yaptığı şey kendini başkalarının yaptığı şeylere göre ayarlamak, bu şekilde güvence sağlamaktır. İnsan bu sebeple de kendi aklına bile güvenemez kadar korkak hale gelir bu ahlak düzeninde. Kendini aklını da tıpkı kurmalı saatler gibi başkalarına bakarak ayarlar. İnsanı en hassas noktasından vurarak bir korkak haline getiren bu ahlak düzenine bir palyaçonun güldüğü gibi güler Schnier.

    Bu normlar öyle komik hale gelmiştir ve yaşamında bunlardan kaynaklanan öyle çok olay yaşamamıştır ki Schnier artık tüm bunları kaldıramaz hale geldiği için palyaçoluğu meslek olarak da bırakır. Aşkın şefkatine giden yol bile paradan geçmektedir. Eğer parasız bir palyaço iseniz hayatta rezil bir haldesinizdir. Normal biri olarak parasız olmaktan daha beterdir bu. Artık hiçbir zaman kendisine gülünmeyen, ama tam tersine, şahsen kendisinin insanların hallerine kahkahalarla güldüğü bir palyaço hikayesidir bu. Aslında Schnier'in babası ülkenin en zengin adamlarından biridir. Ama kendisi bunu zerre önemsemez. Ondan biraz zorlasa her ay iyi bir miktarda para alabileceğini bilir ama buna pek fazla çaba harcamaz. Bu açıdan tanıdığı herkesi aradıktan sonra düşündüğüm tek şey bir istasyona gidip orada oturup şarkı söylemek olmuştur. Bu raddeye gelene dek hayatında kahkalarla güldüğü insanların arasına her seferinde bir başkası katılmıştır. Annesi çoğunluğun dediğini doğru belleyen biri olduğu için ilk ona gülmüştür belki de. Sonra onu terk eden Marie olmuştur bu, sırf dinin ele geçirdiği ahlaksal normlar yüzünden onu terk edip gittiği için. Hikayenin sonlarına doğru da güldüğü kişi kendisi olacaktır, çünkü her türlü mantıksız normu reddederek sefil bir hayata adımını atmıştır artık. Bu kahkahalar gerçek değildir. Schnier aslında bu temsili kahkahaları atarken gerçekten kahkaha atmaz; o artık yalnızca az önce kahkaha atmaya başlayan birinin rolünü yapan bir palyaçodur. Gerçekten kahkaha atıp atmadığı dıştan belli olmasa bile o palyaçonun içinde kopan fırtınalardan kimsenin haberi yoktur. İşte bu kahkahalarla gülme rolü sırasındaki fırtınaların tasviridir Palyaço.