• Uğuldayan ve hep uğuldayan
    bir orman kadar üşüyorum şimdi
    yanlış rüzgârlar esiyor dallarımda
    yanlış ve zehirli çiçekler açıyor
    Kanımda kocaman gözleriyle çığlık
    Su ve ses kadar beklediğim
    ne kaldı geride, bilmiyorum
    uzanıp uyumak istiyorum gölgene
    ve sarınmak o kocaman gözlerin uğuldayan rüzgârlarına
    Bir acıyı yaşarım ve zehrinden
    çiçekler üretirim kömür karası
    uçurum kadar bir yalnızlık
    yaratırım kendime, atlarım
    Anısı yoktur küçük rüzgârların
    Yapraklarım yok artık kuşlarım yok büsbütün viran oldu dağlarım
    ezberimdeki türküler de savrulup gitti ömrümün karşılığı kalmadı sesimde sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü Yanlış , daha baştan yanlış
    bir şiirdi bu, biliyorum
  • Sıradan görünen bir yolculuk.

    Hafiften senkronize olarak her yönden gelen horultu sesinden anlayabildiğim kadarıyla yarısı uyuyan yolcular ve benim gibi yolculuğu açık gözlerle bitirmeye ant içmişcesine uyanık bir kaç kişinin fısıltısıyla sıradan , sıkıcı görünen bir otobüs yolculuğu.

    Otobüsün arka kısmında , yanımda koltuğuma kadar taşarak beni tere boğan boğum boğum iri kolları ve bacaklarıyla orta yaşın biraz üzerinde yanağındaki koca beni ve onun üzerinde her göz göze geldiğimizde bana selam çakan bir adet kıl ile yolculuğun başından bu yana gülümseyen , konuşkan, oldukça konuşkan teyzeyle beraber yaptığımız sıradan mı sıradan bir yolculuk.

    O rahatsız olmasın diye camla adeta bütünleşip akraba olduğum, otobüsün zangırdayan camında top misali seken başımı, bana ailemin kütüğüne kadar sorduğu sorulardan birinde gına gelip ağır çekimle yumuşacık görünen omzuna doğru bırakıp havasızlıktan boğulduğumu hayal ettiğim bir yolculuk.

    Yanındaki bavulumsu çantadan sihirbazın sihirli şapkası misali her dakika çıkardığı başına kadar dolu ve sıcaktan kıvamı değişmiş sarmaları, börekleri ve en son plastik kabı açtığı gibi tüm otobüse kokusu yayılan hamsili ekmeği tüm ' valla billahi aç değilim ,gözüm kör olsun açsam ' diyerek savuşturma çabalarıma rağmen bana elleriyle yedirdi.
    En son sanıyorum ki gözlerim kaymaya başladığı an öleceğimden korkup kapattı çantasını.

    Şimdi de yediklerinin ağırlığı basmış olmalı , otobüsün her manevrasında sallanan kafası koltuğun başlığından üzerime ne zaman düşer diye tetikte beklerken ben, kendisi bilmem kaçıncı rüyasını görüyordur.

    Tişörtümün kolunu hafifçe yukarı sıyırıp içi hafifçe nemlenmiş saatime göz atıyorum.

    Muhtemel gündüz yine bu saatlerde bitecek yolculuğun uzunluğu canımı iyice sıkıyor.

    Otobüs yavaşlamaya başladığı an gözlerim camdan dışarıyı tarıyor, mola yerine geldiğimizi anlıyorum, uyanıklar uyuyanları dürtüyor, açılan tepe lambaları gözlerimi kamaştırıyor.

    Aynı anda başka otobüslerde yanımıza parkediyor ve içlerinde puslu camın ardından izlendiginden bir haber insanlar yerlerinden hareketleniyorlar.


    Ben de ayağımın altında gaiplere karışmış çantamı sıkışık yerde binbir kılığa girerek alabiliyorum sonunda.

    Ayağa kalkıp derin bir nefes aldığımda sorunun ana parçasına geliyorum.

    Uyandırmadan geçmem imkansız,öyle olsa bile geçerken illaki uyanacak, ayıp olacak.
    En iyisi dürtmek diye düşünüp elimi teyzenin elinin üstüne hafifçe koyup sallıyorum.

    Birkaç denemeden sonra kıpırdanmaya başlayıp hafifçe gözlerini aralıyor.

    Ne olduğunu anlamaya çalışırcasına sağına soluna bakınırken durumu izah etmeye çalışıyorum.
    " Teyzecim mola yerine geldik, ben bir hava alayım "

    Teyze kaşlarını çatıyor, yerinde dikilerek" ben de geleyim seninle" diyor.

    " Yok teyzecim sen hiç rahatsız olma ben hemen gelirim zaten, söyle azıcık yer ver bana da geçeyim"

    Daha başka bir şey söylemesine fırsat vermeden açtığı yerden sıyrılıp kendimi koridora atıyorum, arkamdan söylendiğini duyuyorum ama duymamazlıktan geliyorum.

    Önümde elindeki birkaç kitabı çantasına sıkıştırmaya çalışırken yolu tıkayan , hafif kilolu yuvarlak suratlı gözlüklü bir adam var.
    İstemsizce gözüm kitapların isimlerine kayıyor ama başkasının gazetesini dikizlerken yakalanan otlakçı gibi adamla göz göze geliyorum.

    Çocuğu izinsiz öpülmüş anne bakışı atıyor bana.

    Tırsıyorum.
    Çabucak çantasını kapatıp, ilerlemeye başlıyor.

    Onun ardından otobüsten inince soğuk hava tüm hücrelerimi ayağa kaldırıyor, ve oturmak için ilerideki restoranlardan birine ilerliyorum.

    Her adımda yanımdaki insanların otobüsten inip sarıldıkları sigaranın dumanı , yüzüme vuruyor, genzime doluyor, rahatsızlığımı belli edercesine bir hışımla kendimi kapalı alana atıyorum.

    Kaşık, çatal seslerinin insanların gürültüsüne, otobüsün o ekşi kokusunun yemek kokularına karıştığı,
    sandalyelerin bir anda boşalıp bir anda dolduğu bir yerde kendime bir çay alıp herkes gibi boş bir sandalye bulup cam kenarına yerleşiyorum.

    Bu sırada dolan otobüsler kalkıyor, çok geçmeden bir başkası yerine geliyor, insanlar bir bir kendilerini dışarı atıyorlardı.

    Tüm bu keşmekeşte gözüme dışarıda bir bankta oturan, orta yaşlı bir kadın ve çocuk ilişiyor.

    Çocuk, annesi zannediyorum,annesinin serçe parmağına asılıyor kaldırmak ister gibi, istediği olmayınca da yere oturup ağlamaya başlıyor, sonra tekrar asılıyor , kadın eğilip birşeyler anlatıyor önce sonra ikna edemiyor olmalı ki ifadesizce çocuğu izliyor.

    Beni o an yerimden kaldıran az önce çiselemeye başlayan yağmura rağmen yerinden bir milim bile oynamayan o kadın ve çocuğuna karşı duyduğum merhamet miydi yoksa şimdiye kadar görmezlikten geldiğim bana ihtiyacı olan tüm o insanların üzerimden atmaya ihtiyaç duyduğum yükleri mi bilmiyorum.

    Oyuncak reyonunda iki katı fiyatına satılan el kadar oyuncak ayılardan birini , elimde birkaç bisküvi ve çikolatanın olduğu poşete koyup,
    bir çay daha alıp elim yana yana, yarısını döke döke gittim onların oturduğu bankın kenarına davetsiz oturdum.

    Kadının dönüp bir an bile bana bakmaması şevkimi biraz kırsa da aldırmadım.
    Çayı ortamıza koyup "çay içer misiniz " diye sordum.

    Kafasını bana doğru hafifçe çevirdi, yüzündeki o kasılmış ifade yavaşça bozulup yerini küçük bir gülümsemeye bıraktı ama yine de bana saniyenin yarısı kadar olsa bakmadı.

    Çocuk kadının ayaklarının dibine oturmuş , iç çekiyor, akan burnunu tişörtünün koluna siliyordu.
    Poşetten ayıcığı çıkarıp ona doğru uzattım.


    Bir süre sessiz kaldı, beni anlamadı mı acaba diye düşündüğüm an oyuncağı elimden aldı.

    Yağmur ıslatmaktan çok okşar gibi iniyordu gökyüzünden.

    Küçük çocuk annesinin dizinin dibinde elindeki oyuncağı incelerken getirdiğim çay bankın üstünde soğudu, benimki de elimde.

    Tanımadığım birinin sessizliğiyle birkaç dakika öylece oturduk.
  • Uğuldayan ve hep uğuldayan
    bir orman kadar üşüyorum şimdi
    yanlış rüzgârlar esiyor dallarımda
    yanlış ve zehirli çiçekler açıyor
    Kanımda kocaman gözleriyle çığlık
    Su ve ses kadar beklediğim
    ne kaldı geride, bilmiyorum
    uzanıp uyumak istiyorum gölgene
    ve sarınmak o kocaman gözlerin
    uğuldayan rüzgârlarına
    Bir acıyı yaşarım ve zehrinden
    çiçekler üretirim kömür karası
    uçurum kadar bir yalnızlık
    yaratırım kendime, atlarım
    Anısı yoktur küçük rüzgârların
    Yapraklarım yok artık kuşlarım yok
    büsbütün viran oldu dağlarım
    ezberimdeki türküler de savrulup gitti
    ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
    sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü
    Yanlış, daha baştan yanlış
    bir şiirdi bu, biliyorum
    ve belki ömrümüzün yakın geçmişi
    bu kadar doğruydu ancak, kimbilir
    Kalbim unut bu şiiri
  • Hep erken varıyorum, varmam gereken yere!
    Babam’ın olmaz işleri işte.
    Oğlum 1 saat evvelden peronda ol.
    Biletini unutma oğlum.
    Çantanı yanından ayırma, kimselere kanma. Biliyorum, büyüdüğümüzü bir türlü anlamıyor ebeveynlerimiz. Kızmıyorum, hak veriyorum fakat ne bileyim yine de ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmeli bir birey. Hah! Neyse ki, çaycı var şurda gidip bir çay alayım. Ağzımın tadı da kaçtı, böyle sigara da içilmez şimdi.
    Yuh be! Bir çay 5 lira olur mu be amca!
    Hem ucuz, aceleci ve yollu yapıyorsunuz, tadı da yok çaylarınızın. Bir paket daha sigara almalıyım. Her molada mutlak 2-3 tane tüttürmeden duramıyorum. Şu merette olmasa nasıl geçer ki zaman.
    İyi bak sigarayı alana kadar, otobüste dikilmiş perona eşyaları vereyim de bir sigara daha tüttüreyim vakit varken. İyi ki eşyaları erken vereyim dedim, bir koltuğu iki kişiye satmışlar. Daha yolculuk başlamadı, dakika bir aksilik iki! Neyse ki, inadım böyle zamanlarda işe yarıyor. Ne yapıp edip yolladım adamı arkaya. Bavulu sağlama aldım, malum yolculuk bitene kadar pek bir eziliyor, sanki inşaat işçisi anasını satayım.
    Sigara bitti, nihayet otobüsteyim. Hareket ediyoruz, uzun yol ile aram pek yok. Müzik tiryakisi olduğum için, hem pencereden manzaraları izlerim hem de müzik ziyafeti yaparım, böylece biter herhalde. Bak bak nasıl makas atıyor p.ç!
    Ulan şehrin tabelasını geçtiniz mi kan mı tutuyor anlamadım, herkes Formula 1 pilotu kesiliyor. Formula1 demişken ne çok severdim M. Schumacher’i, yazık oldu bir kaydırağa bütün hayatı kaydı adamın. Gerçi bizim kaptanın da Schumacher’den aşağı kalır yanı yok 1 numaralı koltuktan Formula 1 gibi her şey full hd, çok heyecanlıyım Finish’i bizim kaptan mı geçecek yoksa Raikkonen’mi? Birazdan Hamilton’dan geçerse yanımızdan hiç şaşırmam. Şaka bir yana karnım iyice acıktı, şu kek kola muhabbeti arkadakilerden bize yetişmedi ki. Teyze yavrularına ömürlük beslenme çantası yapıyor sanki, muavini esir etti kaç dakikadır. Hostes desen, ortada yok bir yerde mi unuttular. Hayır anlamadığım servis ön taraftan başlar, bu muavin arkadan niye başladı. Çok şaşırmamak lazım ya, bu otobüste her şey ters gibi. Yanımdaki kıvırcık oğlana da sövecem az kaldı. Yabancı müzik açmış yerinde zıplıyor, kafasını sallıyor. Alacan vuracan öndeki demire kafasını, bir ömür sallanacak aklı olmadan. Ben aksi yolcuyum arkadaş, ne diye tutturdunuz, otobüste otobüs! Bindireydiniz uçağa, gör bak nasıl sinirlerim yatışıyor bulutların arasındayken.
    Hem oranın yemekleri de iyi, yemek dediysek sandviç yani fakir ekmeği, business değil ekonomi uçuyoruz biz. Ben dellenmek üzereyken geldi sonunda muavin. Bir kola, bir de şu kırmızı kekten 2 tane yeter. İçim kıyıldı beklemekten. İyi geldi, biraz bastırdı açlığımı. Ödüm koptu yanımdaki Kıvırcık sallana sallana kolayı dökecek diye. Tesise de vardık. İneyim bir iki sigara yakayım, belki kendime gelirim. Şu sigarayı, çayı kim icat ettiyse bütün dualarım onunla, her şeyin tuzu biberi mezesi vallahi...
    Neyse bir hacet gidermek lazım, malum yol uzun. Oh iyi geldi bu mola, kafayı yiyecektim bunların arasında. Binelim şu otobüse de bitsin bu yolculuk. Lan! Otobüs nerde? Gidiyor yahu, durun! Beni de bekleyin!
    Hay ben böyle işin yazgısına, dedim değil mi uçak olsun diye. Al! Yolcu unutuyorlar, hem de dağ başında. Yürüyorum, ne uçağa ne de otobüse biniyorum. Sizi protesto ediyorum! Neyse, bir yola çıkalım da yürürüm.
    Otostop çekmeye korkar oldum, hep kamyoncu abiler duruyor. E malum bizimki de yemiyor. Sonunda durdu biri de, durmaz olaydı.
    Protesto edemediğimi de şu anki halimden anlıyorum. Şu koyunlarda bir yerde durmuyor ki, yazayım. Bak şu an kıvırcığa bile razıyım. Neyse, siz gidin gençler. Ben traktör römorkundayım, sigara da bitti. Keşke bir iki paket daha alaydım. Dayı durmam, yetişirim diye inat ediyor. Sanırım bahsettiğim Hamilton, ahan da bu dayı. Kaptan gözünü seveyim Schumacher’lik yapma da bizi bekle. Siz vardıktan 1-2 gün sonra ben de varırım herhalde. Belki, yani inşallah. Ben öyle umuyorum. Çok sürmez dedi dayı, ya da ben bu gürültüde bir yerimden uydurdum.
  • KALBİM UNUT BU ŞİİRİ
     
    Uğuldayan ve hep uğuldayan
    bir orman kadar üşüyorum şimdi
    yanlış rüzgârlar esiyor dallarımda
    yanlış ve zehirli çiçekler açıyor
    Kanımda kocaman gözleriyle çığlık
    Su ve ses kadar beklediğim
    ne kaldı geride, bilmiyorum
    uzanıp uyumak istiyorum gölgene
    ve sarınmak o kocaman gözlerin
    uğuldayan rüzgârlarına
    Bir acıyı yaşarım ve zehrinden
    çiçekler üretirim kömür karası
    uçurum kadar bir yalnızlık
    yaratırım kendime, atlarım
    Anısı yoktur küçük rüzgârların
    Yapraklarım yok artık kuşlarım yok
    büsbütün viran oldu dağlarım
    ezberimdeki türküler de savrulup gitti
    ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
    sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü
    Yanlış, daha baştan yanlış
    bir şiirdi bu, biliyorum
    ve belki ömrümüzün yakın geçmişi
    bu kadar doğruydu ancak, kimbilir
    Kalbim unut bu şiiri
  • Yazar: Medine T.
    Hikaye Adı : Umut Candır!
    Link: #30165955 - #30656389

    Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım. Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    ----


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım.

    Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    Öykünün devamı için #30656389