• Garip kaderime gülümsedim;aynaya bakarak tabi.Tatlı bir gülümseme. Eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. Sonra durgunlaştım. Neden ? Unuttum. Dur,hayır; unutmadım. Yalnız kaldıkça,yalnız kalmaktan korktukça...Aynadan uzaklaştım; fakat biliyordum,böyle bir düşünceydi. Köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. Buldum: Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim. İster görün ister görmeyin;gülümsedim işte. Her şeyimi kaybetmedi daha;çıkmayan candan ümit kesilmez,havlayan köpek ısırmaz.Hay Allah kahretsin !
    Oğuz Atay
    İletişim Yayınları
  • Garip kaderime gülümsedim; aynaya bakarak tabii. Tatlı bir gülümseme. Eski neşemi kaybetmediğimi göstermek için. Sonra durgunlaştım. Neden? Unuttum. Dur, hayır; unutmadım. Yalnız kaldıkça, yalnız kalmaktan korktukça… Aynadan uzaklaştım; fakat, bilmiyordum, böyle bir düşünceydi. Köpekler sinirimi bozdu, şimdi kendime gelirim. Buldum: Yalnız kalmaktan korktukça yalnızlığım artıyor. Bu sefer gerçekten gülümsedim işte. Her şeyimi kaybetmedim daha; çıkmayan candan ümit kesilmez, havlayan köpek ısırmaz. Hay allah kahretsin!
  • Aşk; hafife alınacak, yabana atılacak cinsten bir şey değildir. Sizi en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde yakalar. Tuttuğu gibi yakandan bir silkeler. Dünyanı şaşırtır. Her şey allak bullak olur. Beni de yakaladı bu namussuz şey. Hem de epeydir uykusuzluk çektiğim günlerde tam da her şeyden vazgeçmişken. Nereden çıktı da geldi şimdi bu.

    Balkondaydım. Amâk-ı Hâyâl’deki Aynalı Baba yanımda oturuyordu. Nereden gelmişti, niçin gelmişti, şu an yanımda neden oturuyordu? Hiç bilmiyordum. Tek bildiğim, bir fincanla çalınan kapı sonra elinde tuttuğu bir ney, ardından bornoz daha sonrasında ise bir bavulla tekrar tekrar çalındığı ve bir noktadan sonra bu misafirliğin ev sakinliğine dönüşmesiydi.

    Aynalı Baba neyini eline almış bütün kuvvetiyle hayat veriyordu odaya. Ben de elime gitarı almış, tüm düzenin içine ediyordum resmen. Aynalı Baba daha fazla dayanamadı. Elimden, tuttuğum gitarı aldı. “Sen de eksik kal,” dedi. Müzik kariyerimi daha başlamadan baltaladığı için bir miktar üzüldüm o an. Sonra düşününce ben de hak verdim. Hem babam da demişti zaten “Sanatçı olup da n’apacaksın? Sigortası yok, maaşı yok, şusu yok busu yok. Aç oğlum aç bu sanatçı kesimi. Sen de milletin gönlünü hoş edeyim derken, ölür kalırsın. Öyle haybeye tıngır mıngır çalınarak olmaz o işler.”

    Mutfağa gideyim de güzel bir portakal kabuğunun içinde güzel bir kahve yapayım dedim. Tam portakalı soyup içine kahveyi doldururken kafamda bir acı hissettim. Aynalı Baba, elinde tuttuğu cezveyle kafama vurmuştu. “ Hiç yakışıyor mu? Senin gibi kerli ferli adamın ne işi olur bu tip uyduruk şeylerle. Bir de şuna bak güzelim portakalı murdar etmiş.”

    Sol elimin parmaklarını birleştirip izah işareti yaparak, “Aynalı Babacığım, anlıyorum seni ama ben düz bir insanım işte. Gördüğün gibi dümdüz bir insanım. Gördüğüm her yeni şeye meraklanır, evde kendi imkanlarımla denemeye çalışırım. Ama olmaz ki böyle. Sen de her şeyi böyle eleştireceksen, ayıralım yolları şimdiden olsun bitsin. Valla işimiz var yani!” dedim.

    Hayır, böyle değildi! Günler giderek birbirine benzerken; ben ise geçirmenin yollarını ararken kendimce uydurmuştum bunu da. Her şeyin, her zamankiliğe dönüştüğü bir gündü. Yine olduğum yerdeydim, yatağımda. Yüzüm tavana dönüktü. Çubuk kraker yiyerek, bir şeyler seyrediyordum. Terk edilmiş bir adam vardı. Bir kadının ve uçuşan bir atkının peşinden koşuyordu. Tam atkıyı yakalayacağı sırada, ayağı takılıp düşüyordu. Tekrardan yelteniyordu ve yine aynı şeyler oluyordu...

    Yaşanmış bir olay mıydı, yoksa izlediğim bir filmden bir sahne miydi, yorum sizlerin. Telefon çalışıyordu, zır zır. İzlediğim görüntüler birden kesildi. Birkaç çatlak ve boyası dökülmüş bir tavan kaldı geriye. Neredeydi bu telefon? Kesin yine bir banka arıyordur. Allem edip kallem edip kredi kartı aldırmaya çalışacaklar. Yer mi ulan bu Anadolu çocuğu? Yer. Bal gibi de yer.

    Açtım telefonu, “Hiç lafı uzatıp, uzun uzadıya anlatmayın. Ne siz yorulun ne de ben yorulayım. Gerçi ben dinlerim valla bak. Kerizim çünkü. Her şeyi, herkesi uzun uzun dinlerim.” dedim.
    “Efendim, anlamadım,” dedi sesin sahibi. “Ya ablacığım, neyse boş ver. Anlat bakalım şu kartın kaçırılmayacak bana özel cazip fırsatlarını,” dedim. “Efendim,” dedi. Canım ablacığım, tekrar tekrar ne efendimi. Aradın anlat da işte meramını.”

    “Bir yanlış anlaşılma oldu galiba. Müşteri hizmetleri temsilcisi değilim ben, Fulya’yım. Hatırlamadın mı beni Abdullah?” dedi. Yanlış aradınız herhalde hanımefendi burada Abdullah diye biri yok,” dedim. “Abdullah, yapma lütfen. Beni tanımamazlıktan gelme,” dedi.

    Sinirli bir ses tonuyla “Fulya hanım, tekrardan aynı şeyi dile getirmek istemiyorum ama ben Abdullah falan değilim. Aradığınız kişiyi de hiç tanımıyorum ve bu şahıs yüzünden zaten yeterince bankalar ve başkaları tarafından da sürekli rahatsız ediliyorum. Bir de siz başlamayın isterseniz, iyi günler.” diyerek telefonu kapadım.

    Telefonu bir köşeye fırlattım. Yataktan kalktım. Mutfağa gidip, çay suyunu koydum. Su kaynayıncaya kadar marketten birkaç öteberi alıp gelirim diye düşündüm. Montumu, cüzdanımı ve anahtarları yanıma alarak beş kat aşağı indim.

    Aşağı indiğimde, kapının girişinde ev sahibim, apartman yöneticisi ve bizim kapıcı Rüstem ağabeyle karşılaştım. Ev sahibim ve apartman yöneticisi baş başa vermişti. Neden ekmekleri ve gazeteleri getirmedin, çöpleri hâlâ toplamadın diyerek bizim kapıcı Rüstem ağabeyi paylıyorlardı. Rüstem ağabey ise insani bir durum olduğunu, dün çocuğunun rahatsızlandığını ve apar topar gece hastaneye gittiklerini anlatıyordu. “Bahane, bahane hep bahane diyordu,” apartman yöneticisi. Sen sürekli bir şeyler uyduruyorsun ve sürekli buna inanmamızı bekliyorsun. Ama artık yeter! Geçen ay topladığın aidatları bile daha getirmedin. Apartmanın elektriklerini üç aydır daha yatırmadım. Allah muhafaza elektrikleri kesseler ne diyeceğim insanlara, nasıl bakacağım insanların suratlarına? “

    Rüstem ağabey bir köşede öylece sessizce dinliyordu. Onun da kendince haklı sebepleri vardı. O da kandırılmıştı. Hiçbir şey demeden yanlarından sessizce ayrıldım apartmandan. Markete gittim. Öteberiyi alıp çıktım. Geldiğimde ortalık sessizleşmişti. Kimsecikler yoktu. Kapıyı kapattım. Su kaynıyordu. Çayı demledim. Karşıdaki aynadan kendimi gördüm. Sakallarım uzamıştı. Çay demini alıncaya kadar, traş oldum. Traş olmadan önce de bastım radyonun tuşuna. “Ferdi Özbeğen’den "Piyanist” çalıyordu.

    ...Bazen mutlu olur dünya kendinin sanır. Bazen hüzün dolu mum ışığına sığınır. Kim bilir kaç gece geçer böyle yalnız, duygulu. Hep birini arar gözleri uykulu...

    Kalanın ruhu hoş olsundu. Gidene yuh olsundu, ahımız olsundu. Ferdi Özbeğen ağabeyin ruhu, şad olsundu.

    Banyoya gidip, güzelce sinek kaydı traşımı oldum. Yüzümü kurulayıp, havluyu boynuma astım. Mutfağa gidip, çaya baktım. Çay demini almıştı. Tezgahtan ince belli bir bardak alıp, çayı doldurdum. Masanın üzerine, bugünün gazetesinin en okunabilir bölümlerini serdim. Marketten aldığım nevaleleri güzelce yerleştirdim. Kahvaltı sırasında haberleri okumaya başladım. Gündem yine yoğundu. Okudukça iştahım kapandı. Kalktım.

    Masadan çayımı ve küllüğümü aldım. Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Yüreğim hafif dalgalanıyordu. Yağan her yağmur damlası kendi yeryüzümden, gökyüzüme bir bir süzülüyordu. Süzülen her damla, kimi acı kimi tatlı anılarımı anımsatıyordu. Hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi. Bunun farkındaydım ama sürebilmesi umudu bağlıyordu beni yaşama. Belki. Galiba...

    Tüm her şeyi bir odanın içine sürükleyip, arkamda hiçbir iz bile bırakmadan kapıyı kilitleyerek kendimi yağmurun kucağına bıraktım. Koştum, hiç durmadan. Durdum, hiç nefes almadan. Sokaklar geçtim. Sokaklar soludum. Sokaklar tanıdım. Ama işlerin ters gittiğini bir noktadan sonra fark ettim. Yüreğimi sıkıştıran bir şeydi bu. Hayır, yorgunluk değildi bu! Bu başkaydı. Bu başkaydı. Bu başkaydı.

    Eve dönme ihtiyacı hissettim. Ne zaman evden uzak olsam bunu yaşıyordum. Yağmur bile engel olamıyordu, içimdeki tedirginliğin bir yerde kaybolup gitmesine. Ceplerimi yokladım. Sırılsıklam olmuştu. Unuttuğum bir şey vardı sanki. Bir şeyi kaybetmişim gibi delicesine peşine düşmüştüm.

    Onca yolculuğa çıkabilmenin elbet bir geri dönüşü de olurdu. Son kullanma tarihi geçmiş bir duygunun tüketilmesi ve vücudu zehirlemesi gibi. Eve döndüm. Kaybettiğimi düşündüğüm şey, beni evde sessizce bekliyordu.

    Odaya girer girmez tüm benliğimi yakalayıp hapsetti bir odanın içine. Benliğim büyüdü. Sığmadı odaya, taştı. Bir köşede vicdan vardı. Aldım onu, taktım boynuma. Tekrardan döndüm sokaklara. İnsanların arasına karıştım.
    Yanımdan sessizce geçip gidenler oldu, fark edemediler vicdanı. Kimisi görür görmez kafasını eğdi. Utandı. Görmek istemeyenler, kaçtı. Vicdan, boynumdan koptu. Koştu peşlerinden. Yakaladı hepsini teker teker. İçlerine süzüldü.

    İlk kez bu kadar yorulduğumu fark ettim. Yorgunluğun dindirilemeyen acısını yüreğimin güneş görmeyen kısımlarında hissettim. Bir bank bulup iliştim. Bir süre denizi seyrettim. Elime taş alıp denize fırlattım. Bir an yine geldi o koşar adım uzaklaşma hissi.

    Denize doğru bekledik uzunca. Ben yağmura, yağmur bana dönüştü. Sonra ikimiz de aynı anda durduk. Dinlendik. Dirildik. Biraz birikmiştik. Özlemiştik. Anlattık birbirimize olan biteni. Ben değil, o konuştu. Sonra o da sustu, ben konuşmayınca. İkimiz sessizce anlaşmaya çabaladık. Olmadı. Vazgeçtik. Sahilden birkaç gemi kalktı. O son gemiye yetişti. Bindi. Gitti. Ben eve döndüm. O gece hiç ama hiç uyumadım. Anladım, dedim. Anladım.

    Eve döndüm. Apartmanın girişinde Rüstem ağabey ile çöpleri toplarken karşılaştık. Ağlıyordu. Durdum. Cebimden sigara paketini çıkardım. İki tane sigarayı art arda yaktım. Birini kendime, birini Rüstem ağabeye verdim. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Sordum sebebini anlattı. O anlattı, ben dinledim.

    "Köyden, amca oğlu dara düştü ağabey," dedi. "Kız kaçırmış. Babası da başlık parası istemiş, kızı vermek için. Eğer o başlık parası gelmezse ikiniz de köye gelmeyin, vururum demiş. Beni aradı böyleyken böyle oldu, dedi. Para istedi. Ben, kızın babasıyla arayı yapınca paranı tez elden yollarım amca oğlu dedi. Ben de topladığım tüm aidat paralarını ona yolladım. Sevgi önemli ağabey, dedi. Sevgi mevzubahis olunca boynumuz kıldan incedir. Sonra kalktım. Gittim. Vardım apartman yöneticisi, Şevki ağabeyin yanına. Anlattım durumu Şevki ağabey anlayışlı adammış. Tamam, dedi. Neyse bir ay oldu, iki ay oldu amca oğlu parayı yollamadı. Her gün telefon açtım. Bugün, yarın yollayacağım amca oğlu hele bir işleri yoluna koyalım da dedi. Ama o para hiç gelmedi. Sonra öğrendim ki, amca oğlu kızı da bırakıp kaçmış. Para da öyle gitti. Para çok mühim değil ağabey. Çalışır, kazanır bir şekilde öderim. Ama o kızı öyle yarı yolda bırakması çok kanıma dokundu.

    "Şevki ağabeyin yanına varıp sonra olanları bir daha anlattım Kimsenin borcu kalmaz bende. Peyderpey öderim ben, dedim. Şevki ağabey kalender bir insan da senin o ev sahibi yok mu ağabey burnumdan fitil fitil getirdi. Para da para dedi. Sonra Şevki ağabeyi de fişfikledi. Benim üzerime saldı. Parayı denkleştirip gideceğim Emrah ben de. Artık çok yoruldum," dedi.

    Cebimi yokladım. Yağmurun ıslaklığı hâlâ duruyordu. Rüstem ağabeye "bekle," dedim Apartman yöneticisi Şevki ağabeyin yanına çıktım. Kapıyı çaldım. Kapıyı eşi açtı. Bekledim. Şevki ağabey geldi. "Ne oldu Emrah oğlum hayırdır," dedi. "Hayır hayır ağabey," dedim. "Gel bakalım konuşalım," dedi.

    İçeri buyur etti. Girdim. Oturur oturmaz Selma yenge tepsiyle çay ve börek getirdi. "Yeni yaptıydık oğlum kokmuştur şimdi. Hadi sıcak sıcak hemen ye." dedi.
    Börek ve çayı masaya koyup konuşmaya başladım.
    "Şevki ağabey sözü uzatmayacağım. Buraya geliş sebebim, Rüstem ağabeyin bir miktar borcu varmış. Ona ben kefilim. Adam belli ki bir çıkmaza düşmüş. Gel etme eyleme. Ekmeğinin peşinde biri. Böyle birini de bulamayız bu devirde. Kalsın. Çalışsın. Öder borcunu maaşını aldıkça." dedim.
    Şevki ağabey razı gelmişti. Sonuçta kefili bendim. Dedim "müsaadenizle ben kalkayım. Size de akşam akşam rahatsızlık verdim."
    Müsaade senin oğlum. Her zaman gel."dedi Şevki ağabey. O ara Selma Yenge börekleri hemen bir saklama kabına koymuştu. "Sen teksin. Yemekle falan uğraşmazsındır şimdi. Al bakalım şunu diyerek elime tutuşturmuştu.

    Kapımın önüne gelmiştim. Tam kilidi yuvasına sokup çevirirken evde unuttuğum telefonum yeniden çalmaya başladı. Önce açıp açmamakta tereddüt ettim ancak canım çok sıkılıyordu. Bu yüzden telefonu açtım “Abdullah, niye böyle yapıyorsun? Ne kadar değiştin sen, seni son bıraktığımda hiç böyle değildin,” diyerek birbiri ardına sıralıyordu cümleleri karşıdaki ses.
    “Fulyacığım, insanı bazen bıraktığın yerde beklediğin şekilde bulamazsın,” dedim. “Heh, sonunda tanıdınız beni Abdullah bey! Bak bir de ayak yapıyordu sabahtan beri yok ben Abdullah değilim de falan da filan da. Hem sen böyle edebi konuşmazdın. Nereden öğrendin bakalım bu lafları, anlat hemen,” dedi.

    “Normal değil mi sence? Dile kolay sekiz yıl geçmiş. Ben o geçen yıllarda kaç yolu unuttum, kaybettim ve o süre zarfında çok kalp kırdım,” dedim. “Abdullah, anladığım şekilde konuşsana be kuzum,”dedi. “Sen de yeşilçamdaki kadın aktrisler gibi ezbere konuşuyorsun be Fulyacığım. Hiç değişmemişsin. Bıraktığım gibisin. Hâlbuki Aristo’nun akış kuramını da çok iyi bilirdin,” dedim. “Belli ki sen bana o gün çok kırıldın. Şimdi Aristo’yu bahane ediyorsun. Ama hiç dinlemedin ki çektin gittin. Sonra birkaç kez aradım, açmadın. Senin hakkında tek bildiğim, yurtdışına gitmiş olmandı,” dedi.

    Ne yapıyordum ben hiç bilmiyordum ama Abdullah olmak çok hoşuma gitmişti. Abdullah’a olan kızgınlığım gitmiş yerini bir miktar üzüntüye bırakmıştı. Abdullah gibi adam üzülür müydü be! Şimdi Abdullah’ın kırılmış kalbinin hesabını sormanın vakti gelmişti. Güç Abdullah’taydı.
    “Haksız değil miydim peki Fulya?” dedim. “Haklıydın ama dinleseydin bunları söyleyecektim sana,” dedi. “Ama söylemedin,” dedim. “Fırsat vermedin ki, fırsat verseydin bir bir açıklayacaktım,” dedi. “ Neyi açıklıyorsun Fulya! Bana martaval okumayı bırak lütfen. Hem ne oldu da bu kadar yıl geçtikten sonra tuttun aradın,” dedim. “Eski albümlere bakıyordum. Fotoğraflardaki biz olduğumuz günlere. Hani vardır ya Abdullah, bazı fotoğraflar insanın içini açar sonra ufacık bir gülümseyiş ve bir parça da gözyaşı gelir yerleşir suratına. İşte o yüzden aradım,” dedi

    Belli ki ortada bir yanlış anlaşılma vardı. Giderek işler sarpa sarıyor ve tatsızlaşıyordu. Ama Abdullah olmaktan da bir türlü vazgeçemiyordum. Fulya, Abdullah ile gittiği kamp günlerinden Abdullah'ın çok cesur ve kararlı olduğundan ve elinden her iş geldiğinden bahsedip duruyordu. Halbuki benim hayatımda hiç cesaret edebileceğim bir şey yoktu. Genelde birçok şeye aynı anda başlardım ve sadece bir başlangıç yapardım. Hiçbir zaman da sürdüremezdim. Abdullah gibi mücadele edebilen bir yapıya da sahip değildim hemen abandone olurdum ve onun gibi hiçbir iş de gelmezdi elimden. Hayatın beceriksiziydim ben.

    Fulya’ya artık gerçekleri açıklamanın vakti gelmişti. Sırf can sıkıntısından yaptığım bu ayıbın üstünü nasıl örtebilirim diye düşünürken, Fulya telefonun diğer ucunda ağlamaya başlamıştı. Teselli veriyordum, sakinleştirmeye çalışıyordum ama Fulya ağlayarak “Neden gittin aptal,” diyerek bağırıyordu. Ben ise, küçükken babamın bana kızdığı günlerdeki gibi başımı öne eğip hiç ses çıkarmadan halının desenlerine bakıyordum.

    Telefon öylece kulağımda durdu uzunca bir süre sadece Fulya’nın nefes alış verişlerini işitiyordum. Sessizliği bir türlü sevememiştim ve alışamamıştım da bu yüzden “Ben, Abdullah değilim Fulya,” dedim. “Biliyorum.” dedi ve devam etti. “Abdullah, sekiz yıl önce beni eve bıraktıktan hemen sonra arabasıyla trafik kazasında öldü. Ama ben ölmüş olduğunu bir türlü kabullenemedim bu yüzden de numarasını hiçbir zaman silemedim. Sanki tekrardan Abdullah'ın numarasını aradığımda hemen telefonu o dingin sesiyle açacakmış beni sakinleştirecek, kuş gibi hafifletecekmiş gibi hissediyordum. Kendimce bir Abdullah yarattım işte ve buna inandım. Kusura bakmayın sizi de rahatsız ettim bu saatte ancak tekrardan hayata karışabilmem için bunu yapmam ve onun olmadığını kabullenmem gerekiyordu,” dedi. Bir şey diyemedim, sustum her zamanki gibi. Sonrasında ise telefon kapandı.

    Telefonu kapatır kapatmaz, telefon tekrardan çalmaya başladı. Arayan bu sefer bir bankaydı. Açtım. “Merhaba, Abdullah Bey ile mi görüşüyorum,” diye sordu müşteri hizmetleri. Tüm içtenlikle cevap verdim: “Evet, buyurun.”
  • Uğuldayan ve hep uğuldayan
    bir orman kadar üşüyorum şimdi
    yanlış rüzgârlar esiyor dallarımda
    yanlış ve zehirli çiçekler açıyor
    Kanımda kocaman gözleriyle çığlık
    Su ve ses kadar beklediğim
    ne kaldı geride, bilmiyorum
    uzanıp uyumak istiyorum gölgene
    ve sarınmak o kocaman gözlerin uğuldayan rüzgârlarına
    Bir acıyı yaşarım ve zehrinden
    çiçekler üretirim kömür karası
    uçurum kadar bir yalnızlık
    yaratırım kendime, atlarım
    Anısı yoktur küçük rüzgârların
    Yapraklarım yok artık kuşlarım yok büsbütün viran oldu dağlarım
    ezberimdeki türküler de savrulup gitti ömrümün karşılığı kalmadı sesimde sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü Yanlış , daha baştan yanlış
    bir şiirdi bu, biliyorum
  • Sıradan görünen bir yolculuk.

    Hafiften senkronize olarak her yönden gelen horultu sesinden anlayabildiğim kadarıyla yarısı uyuyan yolcular ve benim gibi yolculuğu açık gözlerle bitirmeye ant içmişcesine uyanık bir kaç kişinin fısıltısıyla sıradan , sıkıcı görünen bir otobüs yolculuğu.

    Otobüsün arka kısmında , yanımda koltuğuma kadar taşarak beni tere boğan boğum boğum iri kolları ve bacaklarıyla orta yaşın biraz üzerinde yanağındaki koca beni ve onun üzerinde her göz göze geldiğimizde bana selam çakan bir adet kıl ile yolculuğun başından bu yana gülümseyen , konuşkan, oldukça konuşkan teyzeyle beraber yaptığımız sıradan mı sıradan bir yolculuk.

    O rahatsız olmasın diye camla adeta bütünleşip akraba olduğum, otobüsün zangırdayan camında top misali seken başımı, bana ailemin kütüğüne kadar sorduğu sorulardan birinde gına gelip ağır çekimle yumuşacık görünen omzuna doğru bırakıp havasızlıktan boğulduğumu hayal ettiğim bir yolculuk.

    Yanındaki bavulumsu çantadan sihirbazın sihirli şapkası misali her dakika çıkardığı başına kadar dolu ve sıcaktan kıvamı değişmiş sarmaları, börekleri ve en son plastik kabı açtığı gibi tüm otobüse kokusu yayılan hamsili ekmeği tüm ' valla billahi aç değilim ,gözüm kör olsun açsam ' diyerek savuşturma çabalarıma rağmen bana elleriyle yedirdi.
    En son sanıyorum ki gözlerim kaymaya başladığı an öleceğimden korkup kapattı çantasını.

    Şimdi de yediklerinin ağırlığı basmış olmalı , otobüsün her manevrasında sallanan kafası koltuğun başlığından üzerime ne zaman düşer diye tetikte beklerken ben, kendisi bilmem kaçıncı rüyasını görüyordur.

    Tişörtümün kolunu hafifçe yukarı sıyırıp içi hafifçe nemlenmiş saatime göz atıyorum.

    Muhtemel gündüz yine bu saatlerde bitecek yolculuğun uzunluğu canımı iyice sıkıyor.

    Otobüs yavaşlamaya başladığı an gözlerim camdan dışarıyı tarıyor, mola yerine geldiğimizi anlıyorum, uyanıklar uyuyanları dürtüyor, açılan tepe lambaları gözlerimi kamaştırıyor.

    Aynı anda başka otobüslerde yanımıza parkediyor ve içlerinde puslu camın ardından izlendiginden bir haber insanlar yerlerinden hareketleniyorlar.


    Ben de ayağımın altında gaiplere karışmış çantamı sıkışık yerde binbir kılığa girerek alabiliyorum sonunda.

    Ayağa kalkıp derin bir nefes aldığımda sorunun ana parçasına geliyorum.

    Uyandırmadan geçmem imkansız,öyle olsa bile geçerken illaki uyanacak, ayıp olacak.
    En iyisi dürtmek diye düşünüp elimi teyzenin elinin üstüne hafifçe koyup sallıyorum.

    Birkaç denemeden sonra kıpırdanmaya başlayıp hafifçe gözlerini aralıyor.

    Ne olduğunu anlamaya çalışırcasına sağına soluna bakınırken durumu izah etmeye çalışıyorum.
    " Teyzecim mola yerine geldik, ben bir hava alayım "

    Teyze kaşlarını çatıyor, yerinde dikilerek" ben de geleyim seninle" diyor.

    " Yok teyzecim sen hiç rahatsız olma ben hemen gelirim zaten, söyle azıcık yer ver bana da geçeyim"

    Daha başka bir şey söylemesine fırsat vermeden açtığı yerden sıyrılıp kendimi koridora atıyorum, arkamdan söylendiğini duyuyorum ama duymamazlıktan geliyorum.

    Önümde elindeki birkaç kitabı çantasına sıkıştırmaya çalışırken yolu tıkayan , hafif kilolu yuvarlak suratlı gözlüklü bir adam var.
    İstemsizce gözüm kitapların isimlerine kayıyor ama başkasının gazetesini dikizlerken yakalanan otlakçı gibi adamla göz göze geliyorum.

    Çocuğu izinsiz öpülmüş anne bakışı atıyor bana.

    Tırsıyorum.
    Çabucak çantasını kapatıp, ilerlemeye başlıyor.

    Onun ardından otobüsten inince soğuk hava tüm hücrelerimi ayağa kaldırıyor, ve oturmak için ilerideki restoranlardan birine ilerliyorum.

    Her adımda yanımdaki insanların otobüsten inip sarıldıkları sigaranın dumanı , yüzüme vuruyor, genzime doluyor, rahatsızlığımı belli edercesine bir hışımla kendimi kapalı alana atıyorum.

    Kaşık, çatal seslerinin insanların gürültüsüne, otobüsün o ekşi kokusunun yemek kokularına karıştığı,
    sandalyelerin bir anda boşalıp bir anda dolduğu bir yerde kendime bir çay alıp herkes gibi boş bir sandalye bulup cam kenarına yerleşiyorum.

    Bu sırada dolan otobüsler kalkıyor, çok geçmeden bir başkası yerine geliyor, insanlar bir bir kendilerini dışarı atıyorlardı.

    Tüm bu keşmekeşte gözüme dışarıda bir bankta oturan, orta yaşlı bir kadın ve çocuk ilişiyor.

    Çocuk, annesi zannediyorum,annesinin serçe parmağına asılıyor kaldırmak ister gibi, istediği olmayınca da yere oturup ağlamaya başlıyor, sonra tekrar asılıyor , kadın eğilip birşeyler anlatıyor önce sonra ikna edemiyor olmalı ki ifadesizce çocuğu izliyor.

    Beni o an yerimden kaldıran az önce çiselemeye başlayan yağmura rağmen yerinden bir milim bile oynamayan o kadın ve çocuğuna karşı duyduğum merhamet miydi yoksa şimdiye kadar görmezlikten geldiğim bana ihtiyacı olan tüm o insanların üzerimden atmaya ihtiyaç duyduğum yükleri mi bilmiyorum.

    Oyuncak reyonunda iki katı fiyatına satılan el kadar oyuncak ayılardan birini , elimde birkaç bisküvi ve çikolatanın olduğu poşete koyup,
    bir çay daha alıp elim yana yana, yarısını döke döke gittim onların oturduğu bankın kenarına davetsiz oturdum.

    Kadının dönüp bir an bile bana bakmaması şevkimi biraz kırsa da aldırmadım.
    Çayı ortamıza koyup "çay içer misiniz " diye sordum.

    Kafasını bana doğru hafifçe çevirdi, yüzündeki o kasılmış ifade yavaşça bozulup yerini küçük bir gülümsemeye bıraktı ama yine de bana saniyenin yarısı kadar olsa bakmadı.

    Çocuk kadının ayaklarının dibine oturmuş , iç çekiyor, akan burnunu tişörtünün koluna siliyordu.
    Poşetten ayıcığı çıkarıp ona doğru uzattım.


    Bir süre sessiz kaldı, beni anlamadı mı acaba diye düşündüğüm an oyuncağı elimden aldı.

    Yağmur ıslatmaktan çok okşar gibi iniyordu gökyüzünden.

    Küçük çocuk annesinin dizinin dibinde elindeki oyuncağı incelerken getirdiğim çay bankın üstünde soğudu, benimki de elimde.

    Tanımadığım birinin sessizliğiyle birkaç dakika öylece oturduk.