• Şimdi biraz da biz bize dertleşelim mi? Aramızda kalsın ama sevgili anneler, o çocuğun boğazına tıkıştırdığımız her lokma aslında bizim açlığımız. Oyuncak almak için aradığımız türlü bahaneler bizim mutlu olma çabamız. Çocuğumuzun yeterince aktivitesi olmadığına dair derin inancımız bizim kendimizi oyalama yarışımız. Onun okul başarısı bizi iyi anne yapacak sanıyoruz. O toplum içinde sorun çıkarmadığı sürece biz mükemmel anneyi oynuyoruz. Eğer uygunsuz bir davranışı olursa “mutlaka bunu bir başka çocuktan öğrenmiştir” diye düşünüyoruz. “Aaa hiç böyle yapmazdı” diye kurduğumuz her cümleyle kendimizden kaçıyoruz. Çünkü biz kendi kaygılarımızı ve kafa karışıklıklarımızı çocuk üzerinden çözmeyi daha kolay buluyoruz. Oysa kendimizle, kadınlığımızla, anneliğimizle barışmadıkça sorunlar büyüyor. Çocuklarımızı birbiriyle kıyaslamayı bırakmadıkça, onların kusurlarını kapatmaya çalışmaktan vazgeçmedikçe, annelik sezgilerimize yabancı kalmaya devam ettikçe mutsuz annelerin ve memnuniyetsiz çocukların sayısı her geçen gün artıyor. Size; tek yapmamız gereken şu, diyemeyeceğim için üzgünüm çünkü ben de bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki o da size kendinizi suçlu ve yetersiz hissettiren tüm seslere kulaklarınızı tıkayıp, anneliğinize güvenin. Dilerim ki bu size de iyi gelir!
  • Allahım ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”

    Allahım ürpermeyen kalpten sana sığınıyorum. Hissetmeyen bir kalpten sana sığınıyorum. Güzellikleri fark edemeyen, acı duymayan, merhametsiz, yanlış yol üzere olan ama bunu fark edemeyen kalpten sana sığınıyorum. Kanıksanan haramlar yüzünden ürpermeyen bir kalpten sana sığınıyorum. Ve Allahım kalbi ürpermeden yalan söyleyebilen, art niyetli her türlü insandan ve onların düşüncelerinden, şerrinden de sana sığınıyorum.

    Allahım doymayan nefisten sana sığınıyorum. Bizi israfın her türlüsünden koru. Maddî her türlü israftan, vakit israfından, fikir ve duygu israfından, ilim israfından sana sığınıyorum. Bize verdiğin her türlü nimeti, aklımızı, bedenimizi, sağlığımızı olması gerektiği şekilde kullanabilmemizi bize nasip et. Bu nimetlere karşı şükürsüzlük etmekten de koru bizi.

    Allahım kabul olunmayan duadan sana sığınıyorum. Duanın da en güzelini, en hayırlısını doğru bir şekilde yapabilmeyi nasip et bize. Duasız geçen vakitleri, şükürsüz geçecek vakitleri, ziyanda geçecek vakitleri bizden uzak eyle.

    Allahım fayda vermeyen ilimden de sana sığınıyorum. Belki şu an en çok da bundan sığınıyorum. Öğrendiğimiz şeyleri, bildiklerimizi senin rızan için kullanabilmenin yollarını göster bize. Bize güzel kapılar, hayırlı yollar aç. Ve bunlar aracılığı ile ümmete faydalı işler yapabilmemizi, ümmete faydalı insanlar olabilmemizi nasip eyle.

    Allahım bizi doğru yoldan ayırma. Kendi içimizde ayrılığa düşmekten bizi koru. Her türlü iftiradan, şerden, haramdan ve musibetten sana sığınıyoruz. Bizi İslam üzere sabit kıl ve ahlakımızı güzelleştir, imanımızı kuvvetlendir. Bize dünyada da iyilik ve güzellik nasip eyle, ahirette de iyilik ve güzellik nasip eyle ve bizi cehennem azabından koru.




    Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiğine göre Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle duâ ederdi:
    “Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım. Bu dört şeyden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Deavât, 68)
    BİR MESAJ: “Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Allâh’a sığın!”

    Ey Muhammed ümmeti! Dört şey ki dâimâOndan istiâze hem Rabbe ilticâ gerek:Fayda vermeyen ilim, dinlenilmeyen duâ,Doyma bilmeyen nefis, Hak’tan ürkmeyen yürek!
    (Nazmen trc. Tâlî)
    Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dilinden günlük hayatında duâ hiç eksik olmazdı. O’nun yaptığı güzel ve mânâlı duâlardan biri de istiâze duâlarıydı. İstiâze, kısaca Allâh’a sığınmak anlamına gelir. Fahr-i Âlem Efendimiz; neticesi kötü olabilecek durumlardan hep Allâh’a sığınır, O’na duâ ederdi.
    İşte bu istiâze duâlarından birinde şu dört şeyden Allâh’a sığınmıştır:
    • Huşû Duymayan Kalp,
    • Kabul Olunmayan Duâ,
    • Doymayan Nefis,
    • Fayda Vermeyen İlim.
    Şimdi bunları sırasıyla ele almaya çalışalım:
    Huşû Duymayan Kalp
    Kalp, Cenâb-ı Hakk’ın insana lutfettiği en değerli nimetlerden biridir. Kalp; insanın maddî âleminin merkezi olduğu gibi, daha önemli bir şekilde mânevî âleminin de merkezidir. Dolayısıyla kalp, îmânın da merkezidir.
    Bu bakımdan kalbin ne söylediği, nelere muhabbet beslediği, nelerle heyecan duyduğu vs. bütün bunlar, îmânımızın hangi noktada olduğunu işaret etmesi ve göstermesi bakımından çok mühimdir.
    Onun için bir mü’minin kalbi, Kur’ân tilâvetiyle huzur bulur. Ezân-ı Muhammedî okunduğunda veya yüce Rabbimiz’in bir âyeti okunduğunda kalbi titrer. Nitekim Rabbimiz, bir âyet-i kerîmede gerçek mü’minlerin vasıflarından bahsederken;
    Allâh’ın adı anıldığında o mü’minlerin kalplerinin titrediğini, Allâh’ın âyetleri kendilerine okunduğunda da bunun îmanlarını ziyadeleştirdiğini (el-Enfâl, 8/2) ifade buyurmaktadır.
    Bu mânâda Allâh’ın âyetleri okunduğunda kalbinde bir ürperti hissetmeyen veya ezân-ı Muhammedî okunduğunda kalbinde bir tesir oluşmayan bir mü’minin kalbi, gerçekten Allâh’a sığınılacak bir kalptir.
    Bu öyle bir kalptir ki; yüce Allâh’ın kapısına kilit vurduğu kalptir. Artık kişinin o kalpten, hak ve hakikate yol bulması çok zordur. Bu öyle bir kalptir ki; Kur’ân’ın ifadesiyle taştan bile katı bir kalptir. Zira nice taşlar vardır ki, yukarıdan aşağı yuvarlanırken Allâh’ın adını zikrederek yuvarlanır. Yine nice taşlar vardır ki içinden su kaynar; bir başka deyişle hayat vardır, hassâsiyet vardır bu taşlarda. Ama katı kalplerde böyle bir hassâsiyeti bulamayız. Çünkü bu kalpler, gaflete dalmış kalplerdir.
    Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten Sana sığınırız!
    Kabul Olunmayan Duâ
    Duâ, mü’mini huzura erdiren çıkış kapılarından biridir. Duâ; mü’minin aracı olmadan Rabbine ulaşabildiği bir vasıta, aynı zamanda emniyetli bir sığınaktır. Cenâb-ı Hak, mü’minin başka kapıya değil de kendi katına gelmesinden çok hoşnut oluyor. Duâ, mü’mini önemli kılan bir husus. Nitekim âyet-i kerimede;
    “Duânız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!..” buyurulmaktadır. (el-Furkān, 25/77)
    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
    “Allah Teâlâ katında duâdan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizî, Deavât, 1) buyurarak duânın Allah katında ne denli mühim olduğunu vurgulamıştır.
    Allah -celle celâlühû-, duâları kabul edendir. Ancak şu kadar var ki âyet ve hadislerde belirtildiği üzere, bazı duâlar kabul görmemektedir. Meselâ dünya hayatının belki de en büyük mânevî hastalığı gaflet ile yapılan duâlar kabul edilmemektedir. Yine midesinde haram olan veya kazancında haram olan bir mü’minin duâsının kabul görmeyeceği belirtilmektedir.
    Buna göre duâsı kabul olmayan mü’min; kulluk nazarından kendinin bir muhasebesini yapmalı; «Nerede hata yapıyorum?» diye inceden inceye düşünmelidir.
    Allâh’ım! Kabul olmayan duâdan Sana sığınırız!
    Doymayan Nefis
    Her insanda bir nefis vardır ve bu nefis, daima kötülükleri emreder. Nefis, bir türlü doymak bilmez. Bitmek tükenmek bilmeyen arzular, istekler… Onun gözünü ancak toprak doyurur. Nitekim Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Âdemoğlunun gözünü ancak toprağın yani ölümün doyuracağını ifade etmektedir. Yeryüzü; doymak bilmeyen nefis sahibi insanların hırsları yüzünden, fesada uğramıştır.
    Nefse fırsat vermeye gelmez. Fahr-i Kâinât Efendimiz, sık sık;
    “Allâh’ım! Göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime fırsat verme!” diye duâ ederdi.
    Onun için nefis tezkiyesi zarurîdir, nefsi terbiye etmek elzemdir.
    Allâh’ım! Doymayan nefisten Sana sığınırız!
    Fayda Vermeyen İlim
    Yüce dînimiz İslâm’da ilmin fazîlet ve üstünlüğü vardır. Amel ve irfanla bezenmiş ilim, mü’minin cennet yolunu kolaylaştırır. Zira Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
    “İlim elde etmek isteyen kişiye Allah, cennete giden yolda kolaylık gösterir.” (Buhârî, İlim, 10) İlme talip olan mü’min, Allah yolundadır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
    “İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır.” (Tirmizî, İlim, 2)
    İlim, yücedir; ilim, mübârektir; ilim, mukaddestir. Ama bütün bu özelliklere sahip olan ilim, mü’minin dünya ve âhireti için faydalı olan ve rızâ-yı ilâhîye muvâfık olan ilimdir. Yoksa incir çekirdeğini bile dolduramayacak kadar lüzumsuz, değersiz bilgiler değil.
    Ne hazindir ki günümüz dünyasında yaşayan müslümanlardan niceleri; beyinlerini öyle lüzumsuz bilgilerle doldurdular ki beyinleri, bilgi çöplüğüne döndü. Yine kalplerine Allah ve Rasûlü’nün dışında para, makam, şehvet gibi öyle lüzumsuz sevgileri yerleştirdiler ki kalpleri, sevgi çöplüğüne dönüştü.
    Allâh’ım! Fayda vermeyen ilimden Sana sığınırız!..
    Ne mutlu insanı helâke götüren bu dört husustan Allâh’a sığınanlara!..
    Allâh’ım! Huşû duymayan kalpten, kabul olunmayan duâdan, doymak bilmeyen nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırız!..
    Âmîn…
  • Denizde bir adam!
    Ne önemi var! Gemi durmuyor. Rüzgar esiyor, belli bir rota izlemek zorunda olan o kasvetli gemi yoluna devam ediyor.
    Adam gözden kayboluyor, sonra yeniden beliriyor, suya gömülüyor ve tekrar yüzeye çıkıyor, sesleniyor, kollarını sallıyor, kimse onu duymuyor, kasırgayla sallanan gemi manevrasını yapıyor, tayfalar ve yolcular denizle boğuşan adamı fark etmiyorlar; zavallı kafası devasa dalgaların arasında bir noktadan ibaret.
    Derinliklere doğru umutsuz çığlıklar atıyor. Çekip giden o yelkenli nasıl da hayalet gibi görünüyor! Ona bakıyor, çılgınca bakıyor. Gemi uzaklaşıyor, soluklaşıyor, küçülüyor. Az önce diğer tayfalarla birlikte gemide gidip gelen, soluk alıp verme ve güneşi görebilme olanağına sahip bir insandı. Şimdi ne olmuştu da bu hale düşmüştü? Ayağı kayıp düşmüş, işi bitmişti. Uçsuz bucaksız denizin ortasında çırpınıyor. Ayağının altında kayan sulardan, felaketten başka bir şey yok. Rüzgarla yarılıp çalkalanan dalgalar etrafını korkunç bir şekilde kuşatıyor, dipsiz uçurumun yalpaları onu sürüklüyor, suların tüm kıvrımları başının etrafında dönüp duruyor, bir dalga yığını üzerine püskürüyor, belli belirsiz boşluklar onu yarı yarıya yutuyor; suya her batışında karanlıklarla kaplı uçurumları görür gibi oluyor, hiç tanımadığı ürkütücü deniz bitkileri onu kavrıyor, ayaklarını düğümlüyor, kendilerine doğru çekiyor, kendini uçurumun, köpüklerin bir parçası gibi hissediyor, dalgalar onu bir top gibi birbirlerine atıyor, kederin sularını yutuyor, hain okyanus onu boğmaya çalışıyor enginliğiyle onun can çekişmesiyle alay ediyor. Bu okyanusun tamamı adeta kin kusuyor.
    O yine de karşı koyuyor.
    Kendini savunmaya çalışıyor, yüzeyde kalabilmek için çaba harcıyor, yüzüyor. Hemen tükenen o zavallı kudret hiç tükenmeyenle çarpışıyor.
    Peki ama gemi nerede? Orada. Ufkun soluk karanlığında zorlukla seçiliyor.
    Boralar esiyor; tüm köpükler onu sarmalıyor. Gözlerini kaldırdığında bulutların kurşuniliğini görüyor. Can çekişirken denizin devasa çılgınlığına eşlik ediyor. Bu çılgınlığın işkencesine maruz kalıyor. Yeryüzünün ötesinden nereden geldiği bilinmeyen garip, ürkütücü sesler duyuyor.
    Bulutların arasında, tıpkı insani kederlerin üzerindeki melekler gibi kuşlar uçuyor, ama onun için ne yapabilirler? Uçuyor, ötüyor, süzülüyorlar, o ise hırıldıyor.
    Okyanus ve gökyüzü denen, kendisi için biri mezar diğeri kefen işlevi görecek iki sonsuzlukla sarmalandığını hissediyor. Hava kararıyor, saatlerdir yüzüyor, gücü tükeniyor; içindeki insanlarla uzaklaşan o gemi ufuktan silinip gitti, alacakaranlığın girdabında tek başına, suya batıp çıkıyor, geriliyor, eğilip bükülüyor, altındaki görünmezin cani dalgalarını hissediyor, ‘’İmdat!’’ diyor.
    Hiç kimse yok. Tanrı nerede?
    ‘’İmdat!’’ diyor. Biri! Biri! Sürekli ‘’İmdat!’’ diyor.
    Ufukta hiçbir şey yok. Gökyüzünde hiçbir şey yok.
    Enginliklere, dalgalara, yosunlara, gizli kayalıklara yalvarıyor; hepsi sağır. Fırtınaya, sarsılmaz bir şekilde sadece sonsuzluğa itaat eden fırtınaya yakarıyor.
    Etrafını karanlık, sis, ıssızlık, çalkantılı ve çılgınca bir uğultu, sert suların sınırsız kavramları çevreliyor. İçini korku ve bezginlik kaplıyor. Altında uçurum onu bekliyor. Tek bir destek noktası yok. Kadavranın uçsuz bucaksız karanlığın içindeki yolculuğunu düşünüyor. Soğukta felç olmaya başlıyor. Büzüşüp kapanan elleri hiçliğe tutunuyor. Rüzgarlar, bulutlar, girdaplar, esintiler, yıldızlar hiçbir işe yaramıyor! Ne yapmalı? Umutsuzca kendini koyuveriyor, bıkkınlıkla ölmek istiyor, her şeyi oluruna bırakıyor ve işte sonsuza dek boğulmanın kasvetli derinliklerine batıyor.
    Ah! İnsan toplumlarının amansız yürüyüşü! Yürüyüş sırasındaki insan ve ruh kayıpları! Yasanın yok ettiklerini yutan okyanus! Dayanışmanın lanet olası çürüyüşü! Ah, ahlaki yozlaşma!
    Deniz, ceza yasalarının lanetlediklerini attığı acımasız sosyal karanlık. Deniz, sonsuz bir sefalet.
    Bu girdapta akıntıya kapılan ruh bir cesede dönüşebilir. Onu kim diriltecekti?
  • Şimdi ne yapmalı? Cehennemi bir ateş içinde kalan hayata sonuna kadar dayanmalı mı? Yaşamın anlamı yok olursa, yaşamakta ne tat var?
  • Şimdi ne yapmalı? Cehennem ateşleri içinde kalan yaşama, sonuna dek katlanmalı mı?... Yaşamın anlamı kalmayınca, yaşamaktan tat alınır mı? Böyle bitkisel bir yaşamın tadı tuzu olur mu?...
  • Doğan Göçmen:

    HEGELCİ DİYALEKTİĞİN TEMEL YASALARI VE KAYNAKLARI (BİR): HERAKLEITOS

    I. GİRİŞ
    Hegel’in modern felsefe tarihine en büyük katkısı, ansiklopedik yaklaşımıyla ve bilgisiyle neredeyse tüm modern felsefeyi, Antikçağda Aristoteles’in kendi döneminin felsefesini sentezlediği gibi modern felsefeyi sentezlemenin yanında diyalektiği bir felsefe kuramı olarak yeniden temellendirmiş olmasında yatar. Onun bir bütün olarak felsefeye bu büyük katkısı felsefeyi kendi çağında bilimsel olarak temellendirme çabasına denk gelmektedir. Bunu yaparken genel olarak klasik Avrupa felsefesinin ve özel olarak da klasik Alman Felsefesinin ortaya attığı sorulara yanıt bulmaya çalışmaktadır. Kant Saf Aklın Eleştirisi’nde diyalektiği görünüşte olanın mantığı, yani aslında görünümü kavramaya çalışırken yanılsamaya götüren mantık olarak tanımlar. Buna karşı Hegel diyalektiğin bilimsel bir mantık olabileceğini ve hakikati tüm çelişkileriyle kavrayabileceğini, hatta hakikati tüm çelişkileriyle kavrayabilecek tek mantık kuramı olduğunu göstermek istemektedir. Bunu yaparken başvurduğu en önemli kaynaklardan birisi antik Yunan düşüncesidir.

    II. HEGEL'İN KAYANAĞI OLARAK HERAKLEITOS
    Mitolojik düşünme de dâhil olmak üzere tüm Antik Yunan düşünce tarihi diyalektik düşünme üzerine kurulmuştur. Fakat diyalektiği bilinçli evrensel bir yöntem olarak doğaya, topluma ve düşünceye (logosa) aynı zamanda uygulayan Herakleitos’tur. Hegel, Herakleitos’tan bize ne kaldıysa, hepsini Mantık Bilimi’ne yedirdim, der. Böylece Herakleitos’tan kalan her şey Mantık Bilimi’ne şekil ve içerik kazandırmıştır. Herakleitos’tan bize kalan yalnızca birkaç on (130’a yakın) fragmandan daha fazla değildir. Dolayısıyla Herakleitos’un Hegel’in mantık kuramına çok fazla etki etmiş olamayacağı kanısına kapılmak çok yanlış olacaktır. Herakleitos diyalektiğin neredeyse tüm yasalarını en azından bir düşünce olarak formüle etmiş ve kavramlaştırmaya çalışmıştır. Nedir öyleyse Herakleitos’a göre diyalektiğin temel yasaları?

    III. ÖN BELİRLEME: DÜNYANIN BİLİNEBİLİRLİLİĞİ, GÜNLÜK BİLİNÇ VE BİLİMSEL BİLİNÇ
    Herakleitos’a göre dünyanın açıklanması ve buna uygun olarak da bir dünya tasarımı ortaya koyabilmek için kendimizi her şeyden günlük anlayıştan kurtarmamız gerekmektedir ve dünyaya günlük bilinç ile değil, diyalektik bilinç ile bakmamız gerekmektedir. Çelişkilerle dolu dünyanın bir tasarımının ortaya konması ancak diyalektik bakış ile mümkündür. Antik Yunan felsefesinin klasik döneminde, yani Atina’da ve daha sonra Helenist dönemde, özellikle Stoacılar tarafından açıkça her şeye evrensel temel olarak alınan bu diyalektik kuramdır. Herakleitos diyalektiği nasıl temellendirmiştir?
    Herakleitos’a göre bilimsel yaklaşım, tikelliği mutlaklaştıran (bugün “metafiziksel” dediğimiz) yaklaşımdan farklı olarak (ki bu yaklaşım günlük bilince ve günlük bakışa denk gelmektedir) “geneli”, yani özsel olanı gören ve kavrayandır. Bilimsel yaklaşım, yani diyalektik yaklaşıma göre “her bir tekil olanı kendi doğasına/özüne ilişkin çözümlemek” gerektirmektedir. Zira logos “evreni yönetmektedir”. Günlük bilinç ve anlayışla hareket edenler “tam olarak uykuda unuttukları gibi uyanıkken yaptıklarını kavrayamazlar”. Zira günlük bilinç ve anlayışla yaşayanlar evrene hükmede logostan ayrılırlar. Böylece onlara gözlerinin önünde olanlar “yabancıymış” gibi gelir. Bu insanlar “varken” sanki “yokturdurlar”. Günlük bilinç ve anlayışla yaşayanlar ve bakanlar “karşılaştıkları şeyleri ( kendilerine açıklansa bile –DG) anlamıyorlar”, çünkü onlar anlamayı ve anlamanın zorunlu olarak içerdiği kavramayı “özel kavrayış” olarak alırlar. Oysa herhangi bir şeyi kavramak, onu özüyle kavramaya denk gelmektedir. Öz ve yüzeye hep olduğundan farklı yansıyan özsel hareket ve değişim kendisini kendiliğinden göstermez. Özü ve özel hareketi ve değişimi görmek, akıl emeği gerektirir. Bir şeyi özüyle kavramak ise kendi “özel kavrayışını” aşıp, kendi durduğun yerden sanki bütün bir insanlığı temsil ediyormuş gibi bütün bir insanlığın gözüyle bakabilmeyi şart koşmaktadır.

    IV. DÜNYANIN BİLİNEBİLİRLİLİĞİ VE FİLOZOFUN AHLAKİ TUTUMU
    Filozof, bilgiçlik taslayarak, sayısız bilgi parçalarını zihnine yığarak, çokbilmişlik yaparak, kitle kuyrukçuluğu yaparak bilge olamaz. Nasıl ki empirik bilgi yığılması insana şeylerin ve meselelerin özünün bilgisini getirmeyeceği gibi, duyusallık da insanı, gerçeği kavramak anlamına gelen meselenin özüne götürmez. Zira gerçek anlamda “kavrayışa sahip olmak, genel olan bir şeydir”. Bu kavrayışa sahip olmak için “gözler ve kulaklar” yetmemektedir. Gerçeğin bilgisi diye kendilerini basit bir şekilde gözlerinin gördüğüne ve kulaklarının duyduğuna dayandıranların gözlerinin önündekini göremez, kulağının dibindekini duyamaz. Gözün filozofça görmesi ve filozofça duyabilmesi için zihnin filozofça düzenlenmiş olması gerekir: “İnsanlar için gözler ve kulaklar kötü tanıklardır, eğer onlar anlama yetisinden yoksun ruhlara sahiplerse”. Öyleyse duyuların filozofça algılayabilmesi için, filozofça kavrayan eğitilmiş bir zihne ihtiyaç vardır. Filozofça gören göz neyi nasıl görmeli? Bilgece duyan kulak neyi nasıl duymalı? Bir filozofun burnu koku alırken kokuları neye göre ayrıştırmalı? Dokumuzun bizi yanıltmaması için dış dünyamızdan algıladığı şeyleri filozofça sınıflandırabilmesi için ne yapmalı? İşte Herakleitos’un bu sorulara yanıtı onun doğanın, toplumun, duygu ve düşüncenin işleyiş tarzı olan diyalektiği aynı zamanda bütün hakikatin kavranış dizgesi olarak kurmasında yatmaktadır.
    Herakleitos’a göre epistemolojik öznenin her şeyden dünyayı bilebileceği gibi kendi kendisini de bilebileceğinden hareket etmesi gerekmektedir. Zira kendini bilme kapasitesi her insana verilmiştir ve insanın kendisini veya dünyayı bilmesi, insanın kendi kendisine danışmasıyla olmaktadır. Bu epistemolojik ilkeyi temel edinmeden herhangi bir biçimde felsefe yapmaya kalkmak, yani dünyayı kavramaya çalışmak anlamsız bir uğraş olacaktır(33, 40, 97).

    V. DÜNYA EZELDEN BERİ VARDIR, VAR OLMAKTADIR VE VAR OLACAKTIR
    Dünyayı, yani doğayı, evreni, toplumu ve düşünceyi bilimsel olarak kurgulayabilmek için dünyanın ezelden beri var olduğundan ve olduğundan ve olacağından hareket etmek gerekmektedir. Bu, dünyanın ontolojik olarak kurgulanabilmesi ve epistemolojik olarak kavranabilmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. Herakleitos burada tüm Antikçağ Yunan düşüncesinin hemen herkes için bağlayıcı bir ilkesini dile getirmektedir. Dünya “ne insanlardan biri tarafından ne de tanrıların biri tarafından yaratılmıştır”. Tersine “o her daim vardı, var ve var olacaktır”. Bu tabi aynı zamanda “tüm şeylerin verili düzeni (kosmos -DG)” için de geçerlidir. Tanrıyı (veya Tanrıları) idareci olarak değil de yaratıcı olarak kavrarsak, verili düzenin başka türlü de yaratılmış olabileceğinden ve tabi sürekli değiştirilebileceğinden de hareket etmemiz gerekir ki, bu, ontolojik bir kurgunun olanaklılığını yadsıyacağı gibi epistemolojik bir kuramın mümkünlüğüne de ters düşecektir(62).

    VI. ÇOKLUKTA BİRLİK
    Yukarıda diyalektiği felsefi bir kuram olarak kurabilmenin bazı önkoşullarına dikkat çektikten sonra şimdi Herakleitos’un diyalektiğin temel yasalarını nasıl tanımladığına yakından bakabiliriz. Herakleitos’a göre, yani evrenin mantığının nesnel olarak kavranışına göre “her şey birdir”. Herakleitos bununla diyalektiğin temel yasası olan “çoklukta birlik” ilkesine işaret eder ki, bu, modern felsefenin de, Descartes’ta olduğu gibi Hobbes’ta da temel ve çıkış noktasıdır. Diyalektiğin bu yasasına göre evrende verili olan çoğunluğun birliğinden hareket etmeden herhangi kalıcı bir düzenden hareket etmek de mümkün olmayacaktır. Bu durumda herhangi bir ontolojik ve epistemolojik çaba içine girmenin bir anlamı olmayacaktır. Bunu en iyi bilenlerden birisi Kant’tır. Zira bütün sistemini üzerine kurduğu ve çokluğun birliğini sağlayan “aslında-şey” bilinemese bile orada olması gerekmektedir. Zira çokluğun birliği ilkesinden hareket etmeden görünüm dünyasına, yani fenomenolojik dünyaya ilişkin herhangi basit bir bilgi iddiasında bulunmak bile mümkün olmayacaktır. Yirminci yüzyıl fenomenolojik hareketinin bugün bile nüfuz etmekte zorlandığı çoklukta birlik ilkesinin geriplanında yatan temel düşünce budur(41).

    VII. ZITLARIN BİRLİĞİ
    Herakleitos’un temellendirmeye çalıştığı diyalektiğin diğer temel yasası zıtların birliği ilkesidir. Her şey ancak kendi zıddıyla beraber düşünüldüğü zaman kavranabilir. Örneğin Hesiodos’u, herkes tarafından en çok bilen olarak kabul edilse de, gündüzü ve geceyi bilmediği için eleştirmektedir. Zira gündüz ve gece birbirinin zıddı olsalar da bir birlik ve bütünlük oluşturmaktadırlar (17). Herakleitos’un burada vurgulamaya çalıştığı neredeyse kendiliğinden anlaşılır, çünkü “gündüz” ve “gece” kavramlarını günlük dilde bile “gün” kavramı altında düşünülmektedir. Herakleitos’tan kalan fragmanlarından birisi daha uzun ve açıklayıcıdır. Söz konusu fragmanda Herakleitos “Tanrı” (θεòς), yani genel yasa ve düzen, “gündüz-gece, kış-yaz, savaş-barış, doyma-açlık – hepsi karşıtlıklardır, anlam budur”(45). Herakleitos burada elbette dünyanın, yani doğanın ve toplumun ontolojik şekillenimine ilişkin bir iddiada bulunuyor. Bunu daha soyut kavramlarla şöyle de ifade ediyor Herakleitos: “Bağıntılar, bütünlükler ve bütünlük olmayanlar, biraraya gelenler-birbirinden ayrılanlar, ortak ses çıkaranlar-ayrı ses çıkaranlar; böylelikle birden hepsi olduğu gibi tümünden birlik”(46). Bir sonraki fragmanda Herakleitos evrensel bir ilke olarak şöyle formüle ediyor: “Biraraya gelen ve birbirinden ayrılan karşıt olan en güzel armoni”(47) İşte, Herakleitos insanların burada söz konusu olan zıtların birliği ilkesini günlük bilinç ile kavramakta zorlandıklarını belirtiyor. Oysa, “ayrışan” aynı zamanda “uyuşan”dır: “Kendisini sürekli yenileyen armoni”(49).

    VIII. HAREKETİN, DÖNÜŞÜMÜN VE DEĞİŞİMİN DİYALEKTİĞİ
    Varlığın kendisini zıtların birliği, eş deyişle özdeş olan ile özdeş olmayanın birliği olarak sürekli yenileyen bir armoni olduğuna dair ontolojik kurguyu benzer fakat aynı zamanda farklı kavramlarla betimlediği başka bir fragmanda Herakleitos bir şeyin kendi zıddına geçişini ve dönüşümünü imleyen kavramla (metapesonta) çalışıyor. Buna göre “canlı ve ölü”, “uyanık ve uyuyor olma”, “genç ve yaşlı” olma aynı şeydir, yani özdeş olmayanların özdeşliğidir. Zira “bu diğerine dönüşüyor ve diğeri buna dönüşüyor”(67). Burada Herakleitos Hegel’de en gelişmiş bir şekilde ifadesini bulan süreç, nicel-nitel, yadsımanın yadsıması ve tabi dolayım diyalektiğini aynı zamanda formüle ediyor. Belki daha da önemlisi, Herakleitos bu fragmanda diyalektik hareket yasasını içkin çelişki olarak belirliyor. Birşeyin kendi zıddına dönüşümü ve kendi zıddı oluşu onun kendi kendisini kendi içinden hareket ettirmesi sonucu olmaktadır.
    Görüldüğü gibi Herakleitos Hegelci diyalektik kuramın ihmal edilen en önemli ve en verimli antik Yunan kaynaklarından birisidir.Doğan GÖÇMEN
  • İnsan Niçin Efsane Üretir? - Ali Şeriati


    İnsanın hep yaptığı ve daima da yapacağı, -hatta şimdi bu­günün maddeci insanı ve öteki hayata inanmayan mantıkçı fi­lozofları bile yapmaktadır- işlerden biri, örneklikleri, güzellik­leri ve olması gerektiği halde olmayan dünyayı yaratmaktır. Tasavvuru ve tahayyülü dahi mevcut değilken bunu nasıl ya­pacaktır? İnsanın bu âlemde hissettiği yoksunluğu gidermeye yönelik çabalarından biri efsane üretmektir. Efsaneler iki çe­şittir. Kimi efsanelerde tarihte yaşamış olan gerçek bir şahsi­yet bulunmaktadır. Bu tür efsanelerde kahraman, tarihte bel­li bir süre yaşamış kişidir, -otuz yıl, elli yıl, altmış yıl yaşamış­tır- fetihler yapmış, zaferler kazanmış, sonra hastalanmış, öl­müş ya da öldürülmüştür. Daha sonra insan bu şahsı alıp, mâveraî bir şahsiyete dönüştürmüştür; bu, olması gereken, ama gerçekte olmayan, insanın olmasını istediği halde hiçbir za­man olmayacak bir şahsiyettir. Binaenaleyh, sıradan tarihî kahraman alınmakta, daha sonra o, zihinlerde büyük bir efsa­nevi kahramana dönüştürülmektedir. Bu kahraman, artık var olan değil, olması gereken bir kişidir.

    Bunun örneklerden biri Ebu Müslim'dir. Ebu Müslim, Ho­rasan'da kabadayılık yapan bir köleydi. Bir oraya bir buraya gider, karnını doyurmak ve güce ulaşmak için fırsat kollardı. Onun için kime bağlı olunacağının hiçbir önemi yoktu. -Bu, güçlü bir İranlı da olabilirdi, Arap da olabilirdi, İslam olabilir­di, Şia olabilirdi, kısaca her şey ve herkes olabilirdi, onun açı­sından bunların hiçbirinin farkı yoktu.- O, güç peşinde,mace­racı bir insandı, liyakatliydi de. Güçlü bir askeri kabiliyete ve komutanlık liyakatine sahipti. Abbasî hareketi gelişmiş, Benî Ümeyye saltanatı zayıflamıştı. O gün artık rüzgarın Abbasîler’den yana estiği malumdu ve gelecek yıllarda iktidarın Abbasi’lerin eline geçeceği kesindi. Ebu Müslim, hükümette olması­na rağmen oldukça zayıflamış Ümeyye oğullarına karşı, gittik­çe güçlenen Abbasîlerin yanında yer aldı. Onlara sayısız hiz­metlerde bulunuyor, güç ve makam elde etmek için sayısız ci­nayetler işliyordu. Nitekim bazı makamlara da ulaştı. Abbasi­ler, onu işlerine yaradığı sürece yanlarında tuttular; fakat [ken­disiyle çıkar ilişkilerinin bittiği] bir gün Ebu Müslim, ücretini al­mak isteyince, halifenin bir el işaretiyle perdenin arkasından çıkan askerler onu öldürdüler, böylece mesele bitmiş oldu.

    Ebu Müslim işte böyle bir adamdı. Ancak daha sonraları gittiğimiz kütüphanelerde, kahvehanelerde ve işittiğimiz kıssa­ların İçinde Öyle bir Ebu Müslim'le karşılaşıyoruz ki onun -bu işleri yapan ve sonra da bu şekilde öldürülen- Ebu Müslim Horasanî ile bir benzerliği bulunmadığı gibi, tarih boyunca yaşa­mış diğer büyük insanlar ile de bir benzerliği bulunmamakta­dır. Bir kere bu Ebu Müslim asla ölmez, canlıdır, ölümsüzdür. İkinci olarak Ebu Müslim, asla yenilmez; üçüncü olarak tekrar zuhur edip işine devam edecektir. O her yerdedir, hem Türki­ye'de, hem İran'da kısaca her yerde ve her şehirdedir. Sonra onun hem çok büyük bir bilge, hem yüce bir ahlak sahibi, hem çok büyük bir güç sahibi olduğunu görüyoruz. Öyle ki bunun artık tarihteki gerçek Ebu Müslim ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.

    Diğer bir örnek de İskender'dir. Pur-Davud1 ona sitem et­miş ve ömrünün sonuna dek şöyle feryat etmişti: "Neden bu melunu o kadar büyüttüler, o kadar kutsallaştırıp yücelttiler."

    İskender Yunanlı bir gençti. İran'a saldırmış, İran hüküme­tini devirmiş, Cemşîd'in tahtını ateşe vermiş ve Hahamenişlerin2 tüm görkemini yok etmiştir. Kendisi ve halefleri uzun müddet boyunca İran'da hükümetlerini sürdürdü ve İran mil­letinin güçlü ve görkemli medeniyetini Yunan ordusunun ayakları altına serdi. Binaenaleyh onun İran'da tarihin en menfur adamı olarak anılması ve kendisinden iblis ve melun diye bahsedilmesi gerekiyordu. Ondan melun - bunu ben söy­lüyorum - diye söz etmeseler de her halükârda o, batıdan İran'a saldırmış, Dârâ’yı3 yok etmiş ve Hahamenişleri orta­dan kaldırmış bir askerdi. Önce kendisi, daha sonra da halef­leri İran'da bir müddet saltanat sürmüş ardından da yenilip gitmişlerdir.

    Evet, İskender de tarihte var olan diğer kahramanlar gibi bir kahramandı. Fakat efsanelerdeki İskender böyle değildir. Tüm hüneri yakmak, yıkmak ve öldürmek olan bu Yunanlı sapkın ve zayıf gençten, ölümsüz, yenilmez ve insanlığın kur­tuluşu için daha çocukken kılıcını kuşanmış muvahhid bir şah­siyet yarattılar. O, Şiîlerin yazdığı İskendernamelerde4 Ali sevgisiyle dolu biridir ve Süleyman'ın sarayına gidip orada Sü­leyman'a ve Süleyman'ın sarayındakilere Ali sevgisinden bah­setmiştir. Tüm erdemlere sahiptir. Peki hangi erdemlere? İnsanlann sahip olduğu erdemlere değil, insanların sahip olmaları gereken ancak sahip olmadıkları ve asla da sahip olmayacakları erdemlere! O asla ölmez, asla yenilmez, ona kılıç işle­mez, onda hiçbir ruhî ve ahlakî kusur yoktur. Onun misyonu sadece ve sadece insanın kurtuluşudur. O, bu yüzden İran'a saldırmıştır. Tek hedefi insanlığın kurtuluşa ermesi ve tevhid düşüncesinin dünyadaki tüm kalplere girmesidir. Mevcut İs­kender'den işte böyle bir yan tanrı ve büyük bir hayalî kahra­man yaratmışlardır.

    Diğer bir mitoloji ya da efsane çeşidi daha vardır ki bunun gerçekle hiçbir alakası yoktur. Bu tür mitolojilerde geçen olay­lar da kişiler de dünyada hiçbir zaman var olmamışlardır. On­lar tümüyle hayal ürünüdür ve gerçek değildir. Onlar tanrıça­lar ve yarı tannlardır. Yarı tanrı nasıl yaratılıyor? Mesela insan­da varolan hislerden biri de aşktır. Bir ferdi ya da topluluğu tutkuyla, katıksız ve çıkarsız olarak sevmektir. Bu insanî İhti­yaçta hiçbir çıkar güdülmemeli, onda bencillik, çıkarcılık gibi kirler yer almamalıdır. Ancak insan tüm aşklara bir şeylerin bulaştığını, içine he­veslerin karıştığını, kişisel çıkarların ve bencilliğin bulaştığını ya da içinde zaaflar banndırdığını ve çabucak tükendiğini gö­rünce, bu İhtiyacını giderememektedir. İnsanın mutlak, temiz ve kutsal bir aşka ihtiyacı vardır ve böyle bir aşk ise yeryüzün­de yaşayan, nefes alan ve diğer binlerce tutkuya sahip olan in­sanın kalbinde oluşamaz ve devam edemez. O halde ne yap­malı? Bu ihtiyacı nasıl gidermeli? Elbette ki aşk tanrıları yara­tarak. Bir duygu ve bir düşünce şahsiyet kazanıyor, dış dünya­da tecessüm ediyor ve bir puta, bir tanrıçaya ve bir hayali za­ta dönüşüyor. İnsanı, tarih boyunca kendi toplumunda ya da kendi döne­minde mutlak derecesinde fedakârlığa sahip bir insan görme­ye muhtaçtır. Yani başkalarının menfaati söz konusu olduğun­da, onun toplumuna, halkına, insanlığa olan aşkı ve sevgisi ön plana çıkar. Artık onun için kendisi yoktur, tüm istekleri ortadan kalkar, kişisel çıkarlarını ve beklentilerini unutur ve di­ğerlerinin menfaati için kendisini kolayca feda eder.

    İnsan ta­rihe bakıyor, yeryüzünde yaşayan insanları gözden geçiriyor ve bu dünyada yaşayan insanın böyle bir duyguya ve böyle bir güce sahip olamayacağını görüyor. Hatta, bu dünyada feda­kârlık yapan ve toplum için kendisini feda etmeye hazır bulu­nan İnsanları gördüğü zaman bile şöyle düşünüyor: Onun bu fedakârlığına bencillik ya da şöhret arzusu karışmıştır. Çektiği kılıcın yüzde sekseni başkalannın menfaati içinse de mutlaka yüzde yirmisi gösteriş içindir. Hatta canını ortaya koyma du­rumlarında bile bazen bütünüyle bencillik göze çarpmaktadır. Gerçek insanın en pâk ölümlerinde bile bazen bencilliğin ve gösterişin lekesi açıkça görülebilmektedir.

    Mevlana Mesnevî'de büyük bir mücahitten bahsediyor ve diyor ki o kılıçlar çekti, cihatlar etti. Sıcak ve kanlı savaşlar­dan muzaffer olarak döndü. O ömrünün sonlarına doğru otur­du, kılıç çekip kinle ve kudretle kılıç vurmanın kendisine zevk verdiğini düşündü. Kişisel ve bireysel tutkularından biri -bu, kendini göstermek biçiminde olabilir ya da "ben büyüğüm ve ben bir kahramanım" şeklinde gösteriş yapmak biçiminde olabilir- onun bu cesaretinde hatta fedakârlığında etkili olu­yordu. Bunun üzerine adam bir köşeye çekilir ve ibadetle meşgul olur. (Ben onun yaptığı bu işi savunmak istemiyorum, bu örneği başka bir mesele için veriyorum.) Ağır ve zor oruç­lar tutar, çokça namaz kılar, zorlu zikirlere ve riyazetlere yö­nelir. Riyazet halindeyken bir gün savaş davullarının seslerini ve kahramanların cihada çağıran haykmşlannı duyar. Sokak­lardan silahlann, atların ve savaş borazanlarının keskin sesle­ri gelmektedir. Savaş sahnesinin kurulmakta olduğu ve ciha­dın başlayacağı açıktır. Bir ömür boyu savaşmış ve cihat etmiş bu adamy birden irkilip dışarı çıkar. Savaş sesleri ve savaşın is­minin geçmesi onu tahrik eder ve riyazet için inzivada bulunduğu yerden onu dışarı çıkarır. Sonra birden kendine gelir ve der ki: "İşte bu benliktir, bu feda olmak ve cihat ismiyle be­ni aldatmak isteyen "kendi" bencilliğimdir. Niçin? Niçin sen, kendin? Şimdi "kalk savaşa git, İnancın ve dinin uğrunda ken­dini feda et" diyen sen, o zaman cihada çağırdıklarında beni inzivaya yönlendirmemiş miydin? "Bu kez kal, yeteri kadar savaştın artık görevini tamamladın, insan daha ne kadar sava­şır ki..." dememiş miydin? O halde neden şimdi beni savaşa sürükiüyorsun. Sen, aynı sensin, sen aynı adamsın. Sen beni savaşta tehlikesi daha az olan yerlere götürmüyor muydun? Tehlikeli ve ölümün kaçınılmaz olduğu yerlerden beni uzaklaş­tırmıyor muydun? Peki neden şimdi ısrarla beni savaşmaya çağınyorsun?
    Neden olduğunu biliyorum. Çünkü sen kendindeki "ben­cilliği" öldürmeğe karar vermişsin, (Yani
    "Benliği, yani "nefs"i öldürmeğe) bunun başka bir çaresi yok diyorsun. Eğer beni öldürmek istiyorsan neden kimsenin bilmediği ve görme­diği bu ıssız inziva köşesinde beni böylesine boğuyorsun? Bu­rada öleceğime beni o cephede öldür kî benim öldürüldüğü­mü ve feda olduğumu görsünler. Böylece en azından bir mücahit olarak tanınayım. Beni neden bu köşede yavaş yavaş öl­dürüyor ve boğuyorsun? Bu durumda hiç kimse beni anlama­yacak ve yaptığım bu fedakârlığı bilemeyecek!

    Bir Müslüman, Ebu Cehil'in göğsüne oturunca o şöyle de­di: "Boğazımın şuradan aşağısını kes." Müslüman: "Aşağıdan ya da yukandan kesilmesinin ne farkı var?" deyince o şöyle dedi: "Başımı mızrağa takınca herkesten yukarıda dursun ve herkes, bu başın Ebu Cehil'e ait olduğunu anlasın." Bu duygu az ya da çok herkeste vardır. Fakat bazen o kadar zarif bir gü­ce sahiptir ve o kadar latif perdelere, tevillere ve yorumlara sahiptir ki insanın kendisi bile bunu anlayamamaktadır.

    Benim hocalarımdan biri diyordu ki, bir topluluğa girip yer olmadığı halde yukanlarda bir yerlere oturmak isteyen bir ki­şi, kendisine zorla yer açmaya çalışır. Görenler, onun ne ka­dar bencil biri olduğunu düşünür. Bazılanna İse yukarıya bu­yurun diye ne kadar ısrar etseler de: "Hayır biz yere, ayakka­bılarımızın üstüne oturduk" derler. İkinci defa davet edildikle­rinde ise: "Teşekkür ederiz, burası çok rahat." derler. İnsan­lar, onlar hakkında ne kadar mütevazı insanlar diye düşünür­ler. Halbuki hakkında böyle düşünülen insan, diğerlerinden daha bencil olabilir. Yukarıda oturmak isteyen kişinin az bir bencilliği vardır ve: "Benim yerim orası ben de oraya gitmek istiyorum, herkes benim yukarıda oturmaya layık olduğunu anlasın" der. Ancak aşağıda oturmak isteyen ise demek isti­yor ki: "Benim yerim de orasıdır. Beni, siz oraya davet edi­yorsunuz. Demek benim yerimin yukansı olduğunu anladınız. Bu durumda benim bencilliğimin derecesi de en az onlarınki kadardır. Ancak ben şunu göstermiş oluyorum: Ben o kadar iyi biriyim ki gördüğünüz gibi aslında yerim yukarıda olması­na rağmen, ben aşağıda oturuyorum. İşte bu benim onlara göre sahip olduğum izafi bencilliktir."

    Ruhsal meseleler bazen öyle bir şekilde tecelli eder ki onu dikkatli bir şekilde analiz edip yorumladığınızda, onun yüzün­deki perdeyi kaldırdığınızda zahiren güzel görüntüsünün altın­dan "kişiliğinin", "nefsinin" ve "çıkarlarının" mutlak hakikati ortaya çıkar.

    Ancak insan, sevebileceği, kendisine dayanabileceği, hat­ta tapınabileceği bir ruhunun olmasını ister. Ama o ruh, mut­lak derecede yüce bir fedakârlığa sahip olmalıdır. Yani onda hiçbir şekilde bencilliğin, kişisel çıkarcılığın, hatta -gerçekten kendini feda edecek bile olsa- "ben kendimi feda edebilecek bir adamım" gibisinden yapacağı gösterişin lekeleri bulunma­malıdır. Böyle bir şey mümkün değildir. Kesinlikle mümkün değildir. Ama ona ihtiyacımız var ve yaratıyoruz. Neyi? Pro-mete'yi- Promete'yi yaratıyoruz. Promete, dünyadaki en meş­hur yan tanrılardan biridir. Onu Atinalılar ve Yunanlılar yarat­tılar; fakat daha sonra Roma'ya oradan da tüm dünyaya git­ti. Promete tannlar alemindeki Yunan tanrılarından biridir ve her şeyle dopdoludur. (Güzelliğe, güce, iyiliğe, sevimliliğe, tanrıların sahip olduğu mutluluğa, hayata, her şeye sahiptir; hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur.) Ancak o, heyecan verici bir eyleme kalkışıyor. Yani kendisine, makamına, diğer tanrılara ve içinde mutlulukla yaşadığı dünyaya karşı, insan için kıyam ediyor, gelip tanrılar âleminden ateşi çalarak, bunu yeryüzünde soğukta ve karanlıkta yaşayan, ateşe muhtaç olan ve bu ihtiyacını gideremeyen insana veriyor.

    İnsan, aldığı bu ateşle ısınıyor, sonra yemek pişiriyor, dün­yası aydınlanıyor, karanlıktan ve soğuktan ıstırap çeken insa­na ışık ve sıcaklık bahşediyor. Ateşe sahip olmayan insanlığa ateş vermekten daha büyük bir hizmet olabilir mi? Promete işte bunu yapıyor ve diğer tanrıları öfkelendiriyor. {Promete, bu akıbeti önceden göze almıştı.) Onlar Promete'yi yakalayıp zincire vuruyorlar ve onu Kafkas dağlarındaki buzdan bir te­peye hapsediyorlar. Sonra büyük ve keskin bir gagaya sahip korkunç bir akbabayı, gagasıyla o karanlık, soğuk ve ıssız tepede zincirlere vurulmuş Promete'nin ciğerlerini lime lime ederek yemesi için görevlendiriyorlar. Sonra ciğerleri yenmiş olan Promete, bu daimi azaba tahammül ediyor. Bu akbaba gökyüzüne biraz yükseldiğinde onun ciğerlerinin tekrar oluş­tuğunu görüyor ve ikinci defa onun ciğerlerini yiyor. Ateşi İlahların -kendisi de onlardan biridir- iradesine rağmen onlar­dan alıp büyük bir fedakarlık yaparak insanlara verdiği gün­den beri Promete, Kafkas dağlarında sadece o akbaba ile bir­liktedir.

    Promete zincire vurulmuştur, akbaba daima gelip onun ciğerini yemekte, yenen ciğerler tekrar oluşmaktadır. Bu, Promete'nin daimî kaderidir. Şimdi bile durum böyle.. (Kafkaslara gidenler, bunu kesinlikle gördüler.) Bu kimdir? Böyle bir adam var mıydı? Böyle bir tanrı mevcut muydu? Böylesine bir dünya var mıydı? Bu âlemde böyle bir şeyin ol­duğunu kabul edecek hiç kimse kesinlikle yoktur. O halde ne oldu da böyle bir Promete yaratıldı? İnsanın Promete'ye ihti­yacı vardı; ancak Promete mevcut değildi. Bu derecede bir fe­dakârlık numunesine insanın ihtiyacı vardı ancak tarihte ve kendi zamanında böyle bir insan bulamamıştı. Mutlak mutlu­luk içerisinde, tanrısal mutluluk içerisinde, tanrılar âlemi içeri­sinde -tüm maddî ve manevî nimetlerin, güzelliklerin bulundu­ğu ve tüm ihtiyaçların giderildiği bir âlemdi- yaşayan birinin, kendisiyle farklı cinsten bir varlık olan insan için kendisini böyle bir azaba duçar etmesi, kendini tanrılar âleminden ve tanrılık* makamından mahrum bırakması ve Kafkas dağında korkunç bir akbabadan daimi olarak işkence görmeyi göze al­ması ve bundan hiç pişman olmaması mümkün değildir!

    Promete için yazılan pek çok destan vardır, hatta bugün bi­le yazılmaktadır. '"Zincire Vurulmuş Promete" destanı ise And-re Gide5 tarafından yazılmış en son destandır.

    Promete destanının bulunmasına rağmen "Zincire Vurulmuş Promete "yi yazdı ve hâlâ Promete tiyatrosu sahnelenmektedir. Neden? Çünkü insan Promete'ye ve bir Promete'nin varlığına (Böylesine bir duyarlılığa ve böylesine büyük bir fedakarlığa sa­hip birinin olmasına) muhtaçtır. Ancak bu, mevcut değildir. Kendisini hastalıklar tehdit ettiği halde, ölüm kendisini kusurlu kıldığı halde ve zaaflar, kendisini yok ettiği halde, insan yine de güzelliğe ihtiyaç duyuyor. Fakat tüm güzellikler nispîdir, tüm güzellikler nakıstır, tüm güzellikler, geçicidir, yapaydır. Buna rağmen o, mutlak güzelliğin peşindedir; ama bu, yoktur. Bu­nun için insan, - bütün güzellikleri kendinde toplayan, zaaflar­dan, kusurlardan ve zamanın etkilerinden uzak olan, mutlak güzelliğe sahip olan- Venüs'ü yaratıyor. Neden? Çünkü aldatı­cı da olsa insanın büyüklüğe ve yüceliğe ihtiyacı var. (Pek çok ihtiyacımızı ruhsal bir aldatma ile gideren, mesela çirkinliğimi­zi telafi eden bizler değil miyiz?) Tüm büyüklükler nispîdir. Da­ha büyük var; ama en büyük yok. Büyüklüğe, ruhî yüceliğe ya da mutlak fikre sahip olan, ebedî olan, kusur taşımayan ve bünyesinde hiçbir sapkınlığı barındırmayan bir İnsan yok; ama, o bunu yaratıyor. İnsanın zamanla, mekanla, bencillikle, çirkinlikle ve bozulmayla sınırlandınlamayacak bir tarihe ihtiya­cı vardır. Fakat gerek insanlık tarihi, gerek tüm kavimlerin ve milletlerin tarihi ve gerekse tüm kahramanların tarihi, kusurlu, münharif ve nispîdir. Bir yanında güzellikler, iyilikler, aşkınlıklar ve kutsallıklar bulunuyorsa da diğer yanında da kötülükler, zaaflar ve yenilgiler mevcuttur. -Tarihin tüm kahramanları ye­nilgiye uğruyorlar, ölüyorlar ve zaaf taşıyorlar- Tarih, kişisel is­tekleriyle, kişisel zaaflanyla, kendi zamanlarıyla, mekanlarıyla ve muhitîeriyle sınırlanmış olan gerçek İnsanların hayatlarının bütünüdür. Ancak insanın olması gerektiği halde olmayan bu tarihe ihtiyacı vardır.

    Efsaneler, olması gerektiği halde var olmayan tarihten ibarettir. Binaenaleyh, efsane yaratmak insanî bir ihtiyaçtır. Çün­kü gerçek tarih -gerçekliği olan ve gerçekleşmiş olan tarih-onu tatmin etmemektedir. Bu sebeple o efsanelerin yalan ol­duğunu bildiği halde efsane yazıyor. Mesela Arya ırkının kah­ramanı olacak bir kahraman istiyorum. Kime baksam görüyo­rum ki ya kusurlu, ya bir savaşta yenilgiye uğramış ya da za­afa sahip olduğu için yok olmuştur. Bu yüzden Sîstanlı bir pehlivan buluyorum ve onu Rüstem yapıyorum, onun üç ya­şında savaşa gittiğini söylüyorum, hiçbir zaman yenilmeyen Rüstem'i yenilgiye uğratmaya mecbur kalsam bile kendi baba­sı tarafından yenilgiye uğratıyorum ki her halükârda o büyük bir imtiyaza sahip olsun. O, asla başkası tarafından yenilgiye uğratılmamalıdır. O Sîmurg'la ve diğer kuşlarla yaşayan, on­larla irtibatı olan biridir. O, oklar ve mızraklarla dolu olan çu­kura düşse bile atı ile o kuyuda ilerleyebilen ve asla zaafa düş­meyen ölümsüz bir İnsandır. Rüstem, şimdi bir köyde yaşıyor ve çiftçilikle uğraşıyor. Çünkü bu kahraman ölümsüz olmalı, bu kahraman -bu insan- ölmesi için atıldığı çukurda sağ kal­malı ve ölümsüz olmalı, hiçbir savaşta yenilgiye uğramamah ve asla zaaf göstermemeli. Hatta Rüstem, Turana -Efrasi-yaban diyarına- gittiğinde orada Tehmineye aşık oluyor ve sonra destanda Tehmine'nin, Rüstem'in olduğunu görüyoruz. Burada insan birden kahramanının bir fesada duçar olduğu­nu, bir hataya düştüğünü ve şer'î olmayan bir aşka yöneldiği­ni görüyor. Bu şehvet düşkünlüğü, bizim yüce kahramanımı­za bir leke düşürüyor. Peki ne yapmalıyız? Aynı gece Firdevsî, mubedin [Zerdüşt din adamı] yanına gidiyor, o da gelip, Rüstem'in oğlu gayri meşru olmasın ve Rüstem'in hayatı, hi­kayenin aslı böyle olmakla birlikte o kara lekeyle kirlenmesin diye Tehmine'yİ Rüstem ile evlendiriyor. Neresinde kusur var­sa efsane bunu düzeltiyor, kahramanın öldüğü yerde efsane onu ebedîleştiriyor, bir zaafa veya kötülüğe düştüğünde efsa­ne onu temizliyor. Sonra insan efsane adına bir tarih yazıyor. olması gereken, olmayan ve olması mümkün olmayan bir ta­rihtir bu. Onun içinde öyle olaylar, öyle ilişkiler ve öyle duy­gular vardır, ki, bunlann olması gerekir; ama böyle bir şey yok­tur ve asla da olmayacaktır.

    Bu tür ilişkilerin ve duyguların, insanın en eski macerala­rında da var olduğunu, -aslında efsaneler ilkel insana aittir-bugün de var olmaya devam ettiğini görüyoruz. Christian'ın aşkına şimdi baktığımızda yeryüzünde böyle bir aşkın var ol­masının mümkün olmadığını görüyoruz. İtalya'da küçük bir şehir olan Verona'da bir mezar vardır. Bu mezarı bugünün da­hi pek çok aydın, gençler, yazarlar, şairler, sanatkârlar, hatta yaşlılar büyük bir arzuyla, aşkla ve neredeyse hayret verici di­nî bir hürmetle dolduruyorlar. Bu mezar -mabet- onlar için kutsalmış! Orada iki tane kabir yan yana bulunuyor. O iki mezar kimlere ait? Romeo ve Juliet'e. Romeo ve Juliet kim? Aslında hiç kimse ve hiçbir şey. O eskilere ait bir masal idi. Sonraları Shakspeare adında bir yazar, bu hikayeyi tiyatro şekline dönüştürdü. -Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi.- Aslında gerçekte varlıkları yoktu; ama burada kabirleri var! Bu iki ki­şinin kabrini, bir yazar evinde yarattı. Bu iki kişi Romeo ve Ju-liet'tir. Onlar aslında yoktular ve hiçbir zaman da yaşamadılar. Yazarın kendisi bile onların olmadıklarını söylemektedir6 Ya­ni böylesine bir duyguya ve böylesine bir temizliğe o kadar ih­tiyaç vardı ki, bizzat hikayede şöyle deniyor: "Romeo ve Juli­et birbirlerine kavuşamayacaklarını anlayınca birbirinin kuca­ğında ölebilmek için her ikisi de intihar ettiler." Onlar kitapta öldüler; ama şimdi kabirleri var. Bu hadise bir efsane de de­ğildir. Bunun hikayesi on yedinci yüzyılda ortaya çıktı. On do­kuzuncu yüzyılda ise onlar için kabir yaptılar

    Bu kabri yapanlar da oraya ziyaret için gelenler de bunun içinde kimsenin yatmadığını biliyor. Pak duygulara, âdeta münezzeh olma de­recesindeki insanî ilişkilere duyulan ihtiyaç o kadar fazladır. Psikolojide şöyle deniliyor; "İhtiyaç bazen öylesine şiddetli oluyor ki haricî bir gerçeklik kazanıyor" Bu da haricî bir ger­çeklik kazanmaya ilişkin bir örnektir. Bu hârici gerçekliğin bir yalandan ibaret olduğunu bilenler bile, böyle bir yere, böyle insanlara ve böyle bir hikayeye olan ihtiyaçlarından dolayı bu hikayeyi yazmaktadırlar. Bunun yalan olduğunu, aldatma ol­duğunu herkes bilir; ancak o yalana dahi ihtiyacımız var. Pro-mete'nin büyüklüğüne, fedakârlığına -biliyoruz ki Promete yok ve onu biz yarattık- ihtiyaç duyuyoruz. (Promete'yi, Andre Gide yarattı ve tüm Avrupalılar da ondan tercüme ettiler. Fakat tiyatrolarda daima onu görüyoruz.)

    Binaenaleyh insan, Promete'ye sahip olmaya muhtaçtır; ama Promete yoktur. Onu yaratıyor ve elimizle yarattığımıza tapıyoruz. Onu seviyoruz. Bunun bizde bazı duyguların ortaya çıkmasına sebep olduğunu ve daimi susuzluğumuzu bir ölçüde giderdiğini düşünüyoruz. Bu açıdan bakıldığında tarih boyunca efsanelerin tarihle beraber olduğu, insanla beraber olduğu gö­rülür. Belli bir ismi olan, sıradan bir seçkinliğe sahip, normal birini alıyor ve onu hayalindeki -muhtaç olduğu, olması gere­ken- insana dönüştürüyor. Bunun dış gerçeklikte mevcut olma­dığını bilmesine rağmen efsane üretiyor. Efsaneler, her duygu­nun, her kutsallığın ve her maddî ve manevî güzelliğin yüce nu­munesinin bir bütünüdür. Öyleyse insan, numuneler yaratıyor. Ancak olanı değil, olması gerekeni yaratıyor. Büyüklüğün en yüce numunesi, Çin'de ve Japonya'da tanrı "Rama" ve "Futuşi Şi" şeklinde, Roma'da ve Yunanda ise tann "Zeus" ve [Mı­sır'da] "Osiris" şeklinde ortaya konuyor.

    İnsan, konuşurken ağzından mutlak güzelliğe sahip keli­meler dökülen birini görmek istiyor. Bunlar, günlük hayatta kullanılan sıradan kelimeler olmamalı. Aksine güzel, aşkın ve kutsal olmalı. Böyle bir insan yok. Zira konuşan herkes, sıra­dan meseleleri ifade etmek için söz söylemektedir. Eğer buna bir güzellik veriyorsa bu, sıradan bir güzelliktir, bir benzetme­dir, bîr kinayedir ya da içinde hakikat olmayan bir sözdür ve bu yalanla, çıkarla ve gösteriş ile beraberdir. İçi doğrulukla do­lu, dışıysa söz güzellikleriyle dolu olan bir söz yoktur. Bunun için söz ustası, "Demosthenes"i7 yaratıyoruz. Sözün sembo­lü olan "Tîr'i yaratıyoruz. Bu derecede büyük bir fedakârlık yok, onun için de Promete'yi yaratıyoruz. İçinde hiçbir kötü­lüğün ve zaafın bulunmadığı İnsana duyulan aşk, başkalarına duyulan muhabbet yok. İnsan için fedakarlık yapan tannları yaratıyoruz, hiç yenilmeyen ve hiçbir yerde zaaf göstermeyen kahramanlar yaratıyoruz. Çünkü bizim tüm kahramanlanmız yenilgiye uğruyorlar, tüm kahramanlarımızın cesareti ve gücü belli durumlarla 'sınırlıdır ve bunlar geçtiğinde her şey bitiyor. Kahramanlık da bitiyor. Tüm kahramanların yaptığı savaşlar, kahramanlıkların tümü; güzelliğin, paklığın ve münezzehliğin en yüce derecesinde değil.

    Bunun için "Herkül"ü yaratıyoruz, ya da -Hindistan'da- "Rama"yı veya -Rusya'da ve Doğu Av­rupa'da- "Lahas"ı yaratıyoruz. Sevgi dolu, şefkatli kahraman­lar yaratıyoruz. Her kültürde ve dinde bütün hayatını sevmek­le, aşkla, başkalanna sunduğu hayır ve bereketle geçiren ör­nek insanlar yaratılmıştır. Çünkü bu olmalı, böyle bir insana ihtiyacımız var; ama böyle bir insan yok. Hakikati uğruna, paklık uğruna ve insanın iyi ve kutsal bildiği şeyler uğruna kendisini unutan, kendini ateşe atan, geleceğini karartan ve akbabanın işkencelerine tahammül eden insanı seviyoruz. Ancak tarihte böyle bir insan bulamıyoruz, bunun için onu ya­ratıyoruz. Bu efsaneler, bu numune yaratıcılıkları, bu temiz ilişkiler, insanların yarattıkları ve yaratmakta oldukları bu mut­lak duygular, (bugün romanlar, hikayeler, filmler ve tiyatrolar yapıyorlar, orada yalan ve aldatma bulunuyor) olumsuz değil, olumlu eylemlerdir.

    Çünkü insanın yaşaması için, daima yüce, aşkın fmüteal] mutlak ve pak örneklere tapmaya, onları sev­meye ve onları düşünmeye ihtiyacı var. Hatta efsanelerin ha­yali hikayelerinde yer alan insanlığın en yüce, en kutsal ve en güzel derecesindeki numuneler, -gerçek olmasalar bile- daima insan ruhunun ıslahına ve güzelleşmesine sebep oluyordu.

    Promete ve benzeri kahramanları düşünmek daima hal­kın ruhundaki fedakârlık ilhamından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bugün psikolojide, sosyal psikolojide ve özellikle de eğitim psikolojisinde her biri bir güzelliğin, bir azametin ya da büyük bir fedakarlığın timsali olan bu örneklere çok de­ğer verilmekte ve bunlar, insan ruhunun ıslahı, gelişmesi, eğitilmesi için en büyük örnekler olarak görülmektedir. An­cak İnsan daima, biri güzellik tanrısı, biri kutsallık tanrısı, bi­ri sevgi tanrısı, biri tahammül tanrısı, biri cesaret tanrısı, bi-vi güzel söz tanrısı ve biri de fedakarlık tanrısı olan bu muh­telif Örneklerin tümünün birinde toplanmasını istedi. Bu ça­ba tüm efsanelerde göze çarpmaktadır. Niçin? Çünkü insan için fedakârlık timsali olan o tanrı -Promete- bizim en yük­sek derecedeki fedakârlığa, görkemliliğe, güzelliğe olan tap­ma İhtiyacımızı bertaraf ediyor. Ancak o Herkül gibi güçlü değil ya da "Heliodorus" gibi ruh güzelliğine sahip değil ya da 'Demosthenes" gibi konuşamaz ve diğer tanrılar karşı­sında kendisini savunamaz. O, eziyet çekmektedir. Halbuki böyle bir kusurdan uzak olmalıdır. Bu sebeptendir ki mitolo­ji tarihinde tanrılar giderek azalmakta ve her tanrıda birkaç özellik birden toplanmaktadır. Söylediğimiz gibi, bu hayali örnekler ve bu sahte, uydurma ve hayalî efsaneler, insanlı­ğın duygu, düşünce gelişiminin, ıslahının ve eğitiminin ilham kaynağı olan tablolardı. Buna herkes inanmaktadır.

    Dipnotlar

    1- Pur, Farsça'da oğul, evlat anlamına gelmektedir. Farsça'da Hz İbrahim için Pur-Azer, Hz. İsmail için Pur-Hacer tamlamalarının kullanıldığı göz önünde bu­lundurulduğunda Pur-Davud'un Hz. Süleyman olduğu sonucu çıkarılabilir. Fakat Hz. Süleyman'ın MÖ 970, İskender'in ise MÖ 356 tarihinde doğduğu düşünüldü­ğünde Merhum Dr. Şeriatî'nin Pur-Davud ile başka birini kastetmiş olması da mümkündür. [Çevirmen]
    2- MÖ 550-330 yılları arasında İran'da hüküm sürmüş Pers hanedanıdır. Türk­çe'de Ahemeniler ve Akamanışlar diye de telaffuz edilmektedir. Farsça'da yay­gın kullanımı "Akhamenişler" biçiminde olmakla birlikte, merhum Dr. Şeriatî'nin burada zikrettiği gibi "Hahemenişler=Hakhemenişier" biçiminde de bir kullanım söz konusudur.[Çevirmen]
    3- Dârâ isimli birçok Pers kralı vardır. Burada söz konusu edilen, son Akhemeniş kralı 3. Dâra'dır.[Çevirmen]
    4- iskendernâme: Klasik edebiyatta İskender'in hayatını ve maceralarını anla­tan mesnevilerin gertei adıdır. Sadece İran edebiyatında değil, Türk Divan ede­biyatında da İskendernâme yazmış birçok şair bulunmaktadır. Divan Edebiyatın­da Ahmedî'nin yazdığı iskendernâme ünlüdür. [Çevirmen]
    5- Andre Gide, günümüz Fransa'sının en aydın yazarlarından biridir. Büyük bir aydın olan Gide, birkaç yıl önce öldü.
    6- Firdevsî de diyor ki: "Rüstem, Sistan'da bir pehlivandı İran'ın, iranlının, Rüstem'e sahip olmaya ihtiyacı vardı; ama o yoktu. Bunu, onun için ortaya çıkardık.
    7- MÖ 320 yıllarında yaşamış ünlü Atinalı hatip ve politikacı. [Çevirmen]


    Çeviren : Alptekin Dursunoğlu