• "...Gece burada tek başına oturan bir adam düşün, işte ya kitap okuyor ya da bir şeyler düşünüp öylece oturuyor. Bazen düşüncelerini birine söylemek ister doğru mu yanlış mı diye ama kimsesi yoktur işte. Bir şey görünce bile onu gördüğünden tam emin olamaz gösterecek kimsesi olmadığından. Yanındakine dönüp 'Gördün mü sen de?' diye soramaz ki. Bilemez ne gördüğünü. Soracak kimsesi yoktur ki. Ben de burada bir şeyler gördüm. Sarhoş da değildim. Uyukluyor muydum onu bilmiyorum. Yanımda biri olsaydı, 'Uyukluyordun' derdi belki bana, ben de o zaman 'Tamam', derdim kendi kendime 'Öyle bir şey görmemişim.' Ama şimdi hiç bilemiyorum görüp görmediğimi."
  • - Sandy McWilliams adında kel kafalı yaşlı bir melekle bir hayli sohbetim oldu. New Jersey’in bir yerlerindendi kendisi. Onunla birlikte epeyce dolaştık. Sıcak öğle sonlarında ya bir kayanın gölgesinde ya da onun yabanmersini çiftliğinin bataklığımsı çamurunun dışındaki oldukça yüksek çayırlık alanlardan birinde yan gelip yatar ve pipo içerek her türlü konuda sohbet ederdik. Bir gün şöyle dedim:
    Sen kaç yaşındasındır acaba, Sandy?
    Yetmiş iki.
    Ben de öyle sanmıştım. Ne kadar zamandır Cennettesin?
    Gelecek Noel’de yirmi yedi yıl olacak.
    Geldiğinde kaç yaşındaydın?
    Niye ki, yetmiş iki elbette.
    Ciddi olamazsın.
    Niye ciddi olamazmışım?
    Çünkü eğer o zaman yetmiş iki idiysen, şimdi doğal olarak doksan dokuzsun.
    Hayır, değilim işte. Geldiğimdeki yaşımda kaldım.
    Peki, dedim. Aklıma gelmişken, tam o noktada sormak istediğim bir şey var. Aşağıdayken, Cennette herkesin genç, pırıl pırıl ve dinç olacağı düşüncesi vardı hep kafamda.
    İyi de, genç olman mümkün, eğer istersen tabii. Sadece dilemen yeter.
    Peki, öyleyse sen niye dilemedin?
    Diledim. Herkes diler. Öyle görünüyor ki, sen de deneyeceksindir bir gün; fakat değişiklikten sıkılacaksın, hem de oldukça kısa sürede.
    Niye?
    Tamam, anlatacağım. Şimdi, sen kendini bildin bileli hep denizci oldun; hiç başka bir iş yapmayı denedin mi?
    Evet, bir defasında, yukarıdaki madenlerin orada bakkallık yapmıştım; fakat katlanmamıştım; çok sıkıcıydı fırtına yok, heyecan yok, hayat yok; aynı anda hem yarı ölü hem yarı canlı olmak gibiydi. Ya biri ya öteki olayım istiyordum. Oldukça kısa süre sonra dükkanı kapatıp denize döndüm.
    İşte bu. İş bakkallık olanlar o işi severler ama sen sevemedin. Anlayacağın, alışkın değildin. İşte, ben de genç olmaya alışkın değildim ve genç olmanın pek zevkini çıkarabilecekmişim gibi de gelmiyordu bana. Güçlüydüm, yakışıklıydım, kıvırcık saçlarım vardı, evet, üstelik kanatlarımda vardı tıpkı kelebek kanatları gibi capcanlı kanatlar! Arkadaşlarla pikniklere, danslara, partilere gittim, işi sürdürmeye, kızlarla anlamsız lakırdılar etmeye gayret ettim ama işe yaramadı. Götüremedim, işin aslı, fena halde bıkkınlık vericiydi. Benim asıl istediğim, erkenden yatıp, erkenden kalkayım ve yapacak bir işim olsundu ve işim bittiğinde de sessizce oturayım, pipomu tüttürüp, düşüneyim istiyordum. Bir alay delişmen çoluk çocukla ortalıkta koşuşturmak değil. Gençken ne sıkıntılar çektiğimi tahmin edemezsin.
    Ne kadar süre genç kaldın?
    Sadece iki hafta. Bana yetti de arttı bile. Hayatın kanunu, alabildiğine yalnızlık hissediyordum! Anlayacağın, kafam yetmiş iki yılın bilgileri ve tecrübeleriyle doluydu; o genç arkadaşların bilip bileceği en derin mevzu benim için sadece a-be-ce idi. Hele onları birbiriyle tartışırken görmek var ya aman Tanrım! Müthiş acınası bir şey olmasaydı komik de olabilirdi gerçi. Her neyse, işte alışık olduğum tarza ciddi sohbetlere karşı öylesine büyük bir özlem duyuyordum ki yaşlı insanların çevresinde takılmaya başladım ama onlar bunu istemediler. Beni kendini beğenmiş, görgüsüz bir türedi olarak görüp, yüz vermediler. İki hafta bana bolca yetti. Kel kafama, pipoma ve eskiden bir kayanın ya da ağacın gölgesinde yaptığım uyku getiren derin düşüncelere tekrar kavuştuğuma memnun oldum.
    Tamam da, dedim, şimdi sen sonsuza kadar yetmiş ikide kalacağım mı demek istiyorsun?
    Bilmiyorum ve çok da kafama takmıyorum. Ama bir daha yirmi beşe hiç dönmeyeceğim bak bunu iyi biliyorum işte. Yirmi yedi yıl öncekinden çok daha fazla şey biliyorum ve öğrenmek de her zaman hoşuma gidiyor ama görünüşe bakılırsa hiç yaşlanmıyorum. Yani bedensel olarak zihnim ise yaşlanıyor, güçleniyor, daha olgunlaşıyor ve daha hoşnut edici oluyor.
    Buraya doksanında gelen birinin kendini gençleştirdiği olur mu hiç ?
    Elbette olur. Adam kendini on dört yaşına götürür, birkaç saat deneyince kendini aptal gibi hisseder; biraz ileri alıp yirmiye ayarlar, pek fazla bir gelişme olmaz. Otuzu, elliyi, sekseni filan dener ve nihayet doksana gelince bir de bakar ki, kendini daha çok evindeymiş gibi hissetmesi bir yana, başka herhangi bir biçimden daha çok alışık olduğu o eski kalıbının içinde olmak çok daha rahatmış meğer. Ya da dünyadayken adamın zihni sekseninde teklemeye başlamışsa, burada gidip gidebileceği son yer orasıdır. Zihninin en son en iyi durumunda olduğu yerde kalacaktır, zira orası ağzının tadının en iyi seviyesinde olduğu, yaşam biçiminin en yerleşik olduğu yerdir.
    Yirmi beşindeki biri hep yirmi beş kalır ve öyle de görünür mü?
    Eğer aptalın biriyse, evet. Fakat eğer zekiyse, hırslı ve çalışkansa, edindiği bilgiler ve yaşadığı deneyimler onun yaşam biçimini, düşüncelerini ve zevklerini değiştirecek ve onu en büyük zevki kendisinden daha yaşlı kimselerin ortamında olmakta bulan biri haline getirecektir. Bundan dolayı da kendisini o tür ortamlarda rahat ve uyumlu yapmasına ne kadar gerekiyorsa, bedeni o kadar fazla yılın görünüşünü almaya bırakacaktır; kendisini geliştirdikçe bedeni yaşın gerektirdiği görünümü almaya bırakacak ve böyle böyle bir zaman sonra dış görünümü kelleşip buruşacak, içeriden ise bilge ve derin biri olacaktır.
    Bebekler de aynı mı?
    Bebeklerde aynı. Hayatın kanunları, dünyada bu konular hakkında ne dangalakça şeyler düşünürdük yahu! Cennette her zaman genç kalacağız derdik. Ne kadar genç olacağımızı söylemezdik onu düşünmezdik, belki de, öyle olması, hiçbirimizin hiçbir şekilde aynı düşünmüyor olmamızdandı. Ben yedi yaşında bir veletken, galiba Cennette hepimizin on iki yaşında olacağını düşünüyordum; on iki olduğumda ise galiba Cennette on sekiz veya yirmi yaşında filan oluruz diyordum; kırk olduğumda geriye gitmeye başladım; hepimizin Cennette otuzlu yaşlarda olacağımızı umut etmiş olduğumu da hatırlıyorum. Ne bir adam ne de bir oğlan çocuğu sürdürdüğü yaşın en iyi yaş olduğunu aklına getiriyor en iyi yaşı olduğundan birkaç yıl daha sonrası veya birkaç yıl daha öncesi olarak görüyor. Sonra da o ideal yaşı Cennetteki insanların genel yaşı yapıyor. Ve herkesin o yaşa yapışıp kalmasını, yaşının orada donmasını umut edip, bundan memnun olmalarını bekliyor! Şimdi Cennette hep aynı kalınacağı, hiç değişim olmayacağı fikri üzerinde bir düşünsene! Tamamen çember çeviren, misket oynayan yedi yaşındaki bebelerle ya da on dokuz yaşın anlaşılması zor, özgüvensiz, duygusal hamlıklarıyla dolu bir Cennet düşün! Ya da otuzlu yaşların canlılığına sahip, aklı başında, tutkuyla dolup taşan ama o bir yaşa ve onun tıpkı çaresiz kürek mahkumlarınınki gibi kısıtlamalarına karşı eli kolu bağlı olanlarla dolu bir Cenneti düşün! Hepsi aynı yaşta hepsi de aynı görünüme, huylara, zevklere ve duygulara sahip bir topluluğun o sıkıcı tekdüzeliğini bir düşün. Düşünsene dünya çeşit çeşit tipleri, yüzleri ve yaşlarıyla, böylesi rengarenk bir toplumun içinde hoş bir şekilde çarpışan sayısız çıkarların canlandırıcı sürtünmesi ile ne kadar üstün bir yer olurdu.
  • 612 syf.
    “Bu kitap daha önce hakkımda yazılanların tümünün hilafına benim söylediklerimin bir şeye taalluk ettiğini gösteriyor”

    İsmet Özel

    ***

    İlk kez İsmet Özel okuyanları ikiye ayırabiliriz. Onu okumaya denemeleriyle, düz yazılarıyla (nesri) başlayanlar ilk grubu oluştursun. Bu gruptakiler önlerine çıkan devrik cümlelerin, soru sorup kafa kurcalayan sözlerin arasında en başta ne yapacağını bilemez. Bu bilememenin bir başka sebebi de belki de ilk defa karşılaşacağı kelimeler manzumesidir. Zira yazarın kendine has kelimeleri olmasa bile onlara kattığı yeni anlamların olduğunu görür. Hatta yeri geldiğinde doğru bildiğini sandığı bir atasözünü yahut deyimi bile yazarca yorumunu görünce şaşakalabilir. Fakat bu alışma süreci çok uzun sürmez. Birkaç yazı sonrasında kendisini üslubun akışına kaptırmış halde bulur. Zira dikkat celp etme konusunda mahir birinin yazıları vardır karşısında. İlk kez İsmet Özel okuyanların ikinci gurubunu oluşturanlar olarak Özel’i tanımaya onun şiirleriyle başlayanları gösterebiliriz. Bu grubun ilk gruba kıyasla avantajı ve dezavantajı mevcut. Okurun nazmın büyüsüne kapılması nesrinkine nazaran daha hızlı gerçekleşir ve yazarla (burada şair denir artık) daha süratli bağ kurar. Bu bahsi geçen durumun avantaj kısmıdır. Dezavantaj kısmıysa ironik olarak hızlıca bağ kurulan şiirden pek de bir şey anlaşılamamasıdır. Okuyucu farkında olmadan dizeler arasında akıp gider ve fakat bu dizeler üzerinde durup düşününce şiirin ne anlattığını idrak edemez. Tabiri caizse, ne oluyoruz’a gelir. İki grubun ortak noktası dikkatlerinin önlerinde duran yazıda olmasıdır. Gelgelelim iki grup arasında bir de ciddi fark vardır ki onu da şu şekilde söyleyebiliriz; düzyazı okuyucuları diğer yazılar arasında ve hatta bizzat tek yazı içinde irtibat kurup belli bir mana çıkarabilirken, şiir okuyucuları anlamlandıramadığının üzerine gidecek dermanı yine o şiirin içinde bulamaz ve olduğu yerde sayar. İşte şiir üzerindeki bu dikkatini temellendirmek, daha doğrusu anlamlandırmak isteyenler yazarın hayatı başta olmak üzere onun eserlerini ve hatta söyleşi, röportaj, konferanslarına eğilmeli. Bu noktada elimizdeki kitap derli toplu bir çalışma olarak göze çarpıyor.

    ***

    İbrahim Tüzer’in bu eseri kendisinin doktora tezi; Kırıkkale Üniversitesi, 2007. İsmet Özel bu tez için kaleme aldığı önsözün daha ilk satırlarında şunları söyleyerek kitaba bismillah demeden o bilindik salvosunu yapıyor;

    “Ben insanların niçin kitap okuduklarını bilmiyorum.”

    Şimdi bu kitabı neden okumalı diye sormak işten değil. Fakat Özel önsöz yazmış kitaba. Demek ki mühim bir takım şeyler var içinde. Devam ediyoruz.

    ***

    “Benim annem ve iki tane de ablam vardı. Ama ben evimizde Allah’ın bir günü olsun onlara ait özel eşyaya rastlamadım. Bunlar ne zaman yıkanırdı, ne zaman kurutulurdu ben hiç bilmedim. Böyle bir asalet.”

    Sayın Tüzer kitabını dört büyük bölüme ayırıyor. Şairin hayatını anlatan ilk bölüm, ağırlıklı olarak Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin ve Şiir Okuma Kılavuzu adlı kitaplarından ve ayrıca Ataol Behramoğlu ile olan mektuplaşmalarından yararlanıyor. Anne babasının yaşamlarından kısaca bahsediyor öncelikle. Burada ilgimi çeken nokta şu oldu. Özel’in babası Ahmet Bey, beş kardeşin en küçüğü; annesi Sıdıka Hanımsa üç kardeşin en küçüğü. Peki ya İsmet Özel? Ahmet Bey ve Sıdıka Hanım’ın dokuz çocukları oluyor ve maalesef üçü ölüyor. Son kalan, yani kalan kardeşlerin en küçüğü İsmet Özel. Kaderin ilginç bir cilvesi olsa gerek. İlerleyen sayfalarda anne ve babasından yaşça çok küçük olmasının, kardeşlerinin mesleklerinin, yaşadıkları yarı göçebe hayatın, okulunun vs Özel üzerinde ne derece bir etki yaptığını görüyoruz. Bu etkiyle daha küçük yaşta merak duygusunun nasıl geliştiğini, etrafını ne denli iyi gözlemlediğini görmek Özel’in soyadı gibi hususi biri olduğuna şahit olmak açısından önemli detaylar içeriyor. Ayrıca, Kadirşinas İtaatsizlik ve Tevarüs Edilmemiş Asalet nedir burada örnekler eşliğinde bir kez daha görülüyor.

    Kitabın ikinci bölümü şairin altı şiir kitabının kronolojik olarak incelenmesine hasredilmiş vaziyette. Kitapların içeriklerinden ziyade onların genel çerçevesine işaret ediyor. Hangi şiir hangi kitabın içinde neden yer alıyor cevaplarını burada bulmak mümkün. Sözgelimi ilk şiir kitabı (Geceleyin Bir Koşu) bireysel duyarlılık, çocukluk üzerine kurgulanmışken; şiirlerinin genelini askerde kaleme aldığı ikinci kitabı (Evet, İsyan!) toplumsal duyarlılığa temas ediyor. İlk bölüm gibi dipnotlarla zenginleştirilmiş bu bölümlerde de hatrı sayılır bilgiler mevcut. Bunlardan birini paylaşayım. Özel beşinci şiir kitabı olan Bir Yusuf Masalı’nı milenyuma iki gün kala yayımlıyor. Fakat yazarın kendisiyle yapmış olduğu söyleşiden bu kitaba ismini veren şiiri yazmaya 1967 yılında başladığını öğreniyoruz. Yani henüz 23 yaşındayken. Henüz sosyalizmin hırçın savunucusuyken. Bunu o yıllarda Edip Cansever’e söylüyor ve Cansever ona burun kıvırıyor. Bülent Oran ile Bilge Karasu’nun bu yazının ortaya çıkmasında çok büyük katkıları olduğunu yine buradan öğreniyoruz.

    ***

    “Benim şiirlerimde siyasi terminoloji aptallar içindir.”

    Üçüncü bölümdeyse şiir kitaplarının içerisine ve oradan şiirlerin mısralarına dahil oluyoruz. İlk iki bölümle Özel’in düşün dünyasına girizgah yapan okur, bu bölümle yazının ilk paragrafında bahsettiğim Özel şiirini anlamlandırmaya bir adım daha yaklaşıyor. Özel’in en mühim şiirlerinden olan ve henüz yirmi yaşındayken kaleme aldığı Partizan’ın kelimeleri arasında dolaşmak, “küfre yaklaştıkça imanım artıyor” dizesinin arka planında şairden ne alıp ona ne verdiğini görmek, ilk olarak Sezai Karakoç’un Diriliş Dergisi’nde yayımlanan Amentü şiirine olan yolculuğa şahit olmak hep bu bölümde olan kısımlardır. Yaşlandıkça Savaş Bitti, John Maynard Keynes’ten Nefretimin 20 Sebebi gibi son derece uzun şiirler kaleme alınmasının nedenleri de keza burada yer alan dikkat çeken kısımlardır.

    Dördüncü ve son bölümdeyse sayın Tüzer şiirleri dil ve üslup açısından ele alıyor. Artık mısralarda geçen kelimelerin yoğunluğu ve onların kullanım tarzı, yinelemeler, deyimler, özel adlar, yazım farklılıkları ve dahası mercek altına yatırılıyor. Bu noktada alanı edebiyat olmayan biri sıkılabilir zira edebiyata dair teknik bilgiler kullanılıyor. O kadar ki tablolarla zenginleştirilmiş olan bölümde hangi harf ne kadar kullanılmış onun dahi tablosu yer alıyor.

    Bu son iki bölüm aynı şiirleri tekrar tekrar öne getirmesi ve yazarın sıklılıkla "imajinatif açılım" gibi kelimeleri kullanması sebebiyle oldukça sıkıcı hale gelebiliyor. Şahsen ben epey zorlandım. Yine belirtmekte yarar var ki mısraların incelendiği bu bölümlerde şu kelime şunu imler, bu mısra bunu anlatır diye vazıh bir anlatım beklemeyin. Hüsrana uğrarsınız zira. Kitabın temelde yaptığı yol göstermektir, yolun sonuna gitmek okuyucunun çabasına kalmış.

    ***

    “Benden başka bir kalemle ikame edebilecek bir tek satır yazmadım.”

    İsmet Özel anlaşılması zor biri, şiirlerini anlamaksa en zoru. Bunu kendisi de biliyor ve söylüyor da. Bu kitaba yazdığı önsözde de belirtiyor işbu durumu.

    “… bu kitabı okuduğunuzda bir sırrı çözmüş olmanın sevincine kavuşmanız bahis konusu değildir. Benim yazdıklarımın neye taalluk ettiğini keşfetmiş olmanın tatmini sizi rahata erdirmiş olmayacak.”

    Neden böyle peki?

    Çünkü o kendisini şiire adamış, canına kıyacakken şiire tutunmuş, varlığını şiirde bulmuş, bulduğu bu varlığı yine şiire vermiş biri. Kimse cesaret edememişken kendi şiirinde kendine Şair diyebilecek kadar cesur biri. “Bu, ben peygamberim demek gibi bir şey” demişti bir arkadaşım. Onun derdini bilmeden, şiirine hakim olamayız belki. Belki o derdi yaşamadan da olmaz. Hatta o derdi yaşasak bile, o olmadığımız için yine şiirine hakim olamayız. Peki, neden okumalıyız Özel şiirini? Cevap basit; herkesin yaşanmışlığı kendinde ve herkes ama herkes onun şiirinde kendi yaşamından bir pay bulur.

    Peki bulduğu bu pay onu refaha mı erdirir? Hayır.

    Sayın okurlar, İsmet Özel’in sunduğu konforsuzluğa hepiniz hoş geldiniz.
  • - Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonius olduğunu düşün, Paris'e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu... Yalnız kaldığın o anda, "ne oldu be, şimdi ne olacak?" diyorsan kaybedensin sen. Kaybetmişsin. Yani o anda en büyük zaferin içinde kaybetmişsin.

    #kaybedenlerkulübü
  • Hani dedik ya aşk kusur kabul etmez sonsuz aşkımız sadece Allah'a olabilir diye, e peki insanlara aşık olamaz mıyız? Tabi ki olabiliriz ama bizim için kötü olur maşuğumuz için herşeyimizi veririz. Peki bunun nesi kötü? Şimdi kardeşim unutmamalıyız ki insanlar nankördür. Ben, sen, o, bu, şu tüm insanlar nankördür. Bu durumda maşuğumuz da nankör olacaktır bir hatasında, yanlışında hemen aşkımız nefrete dönüşür. Hiç düşündünüz mü neden aşk ile nefret beraber anılır? İşte tam olarak bu yüzden kardeşim. Şimdi diyeceksin ki e kardeşim kimseye karşı bişey hissetmeyecek miyiz? Sevmeyecek miyiz? Hissedelim kardeşim sevelim. Hatta öyle bir sevelim ki ölüm bile ayıramasın bizi. Ama sevelim, aşık olmayalım çünkü sevgi beraberinde saygıyı, sabrı ve hoşgörüyü de getirir yani öyle en ufak hatada silip atmayız böyle olursa bunun lezzetini bir düşünsene. Mesela bir düşün eşinle kavga ettin aradan 1 saat geçti sinirin gitti tam o sırada eşini gördün ve içine birşey oturdu pişman oldun ve gittin alnından öptün özür diledin sonra sana öyle bir baktı ki sanki 1 saat önce kavga etmemiş gibi herşeyi unuttun için huzurla doldu. Ne kadar güzel bir an öyle değil mi?


    Yorumlarınızı ve düşüncelerinizi bekliyorum.
    Allah hepimize halden anlayan zor durumlarda olsak bile her an yanımızda olan, içimizi huzurla dolduran ve dünyanın yorgunluğunu gördüğümüz an unutturan insanlarla olmayı nasip etsin. 🌹
  • Ben böyle olsun istememiştim
    Ya sana çok yakın,
    Ya senden çok uzak olmalıydım
    Aramızda aşılmaz engeller olsun istiyordum
    Büyük dağlar, derin denizler olsun istiyordum.
    Sana gelmeye gücüm yetmemeliydi
    Çaresizliğimin bütün hıncını mesafelere yüklemeliydim
    Dağda yanan bir çoban ateşi gibi
    Gökte bir yıldız gibi
    Seni görmeli
    Seni yaşamalı
    Ve senden çok uzaklarda olmalıydım

    Biliyorum güzelliğin yeraltı nehirlerine benzer
    Biliyorum bir sır gibi güzelsin
    Hani anlatılmaz duygular vardır
    Hani şarkılar vardır
    Sevip söyleyemediğimiz
    Şiirler vardır unuttuğumuz
    Aşina çehreler vardır hani
    Zaman zaman hatırlayamadığımız
    İşte sen o kadar güzelsin
    Ve ben o kadar karanlıklar içindeyim ki
    Şunlar ellerindir diyorum, tutamıyorum
    Şunlar gözlerindir diyorum bakamıyorum.
    Düşün kahrımdan ölmeliyim artık
    Ölemiyorum.

    İnanmak var olmaktır, bilirsin
    İnandığımız şeyler için yaşayalım
    Nicee sabahlar, nice aydınlıklar
    Gelecek nice iyi günler için yaşayalım

    Sen sarı gülleri seversin
    Sarı karanfilleri seversin
    Sarı kasımpatlarını
    Sarı bir dünyayı seversin
    Ben sende olan bütün renkleri seviyorum
    İşte tek farkımız bu
    Yoksa, hiçbir şey önemli değil bu dünyada
    Senden başka
    Ne zulümler
    Ne kavgalar
    Ne günler, ne geceler hiçbiri önemli değil
    Sen yaşadıkça
    Ve yaşamak hiçbir zaman
    Bunca güzel olmayacak
    Sen yaşadıkça

    Bir kalbim var et, kan, sinir
    İki gözüm var seni görür
    Ayaklarım sana gelir
    Ellerim seni arar
    Bir dünya ki kocaman
    Bir evren ki sonsuz
    Sen olmasan neye yarar

    Şimdi söyle bana bütün çirkinliğimi
    Yalanlarımı
    Kötülüklerimi yüzüme vur artık
    Utandır beni yaşadığıma
    Çaresizliği suratıma bir tokat gibi indir
    Yanağımda beş parmağının izi kalmalı
    Sonra geç karşıma
    Olanları unutalım
    İki eski dost gibi
    Her şeye yeniden başlayalım
    Yeniden yaşayalım geçmiş gelecek bütün yılları
    Bütün kederleri ve sevinçleri paylaşalım
    Sana sevinç düşsün, bana keder
    Benim ellerimde kanlı diken yaraları
    Senin ellerinde kanlı güller

    Bir yere yaklaşıyoruz
    Kulağıma sesler geliyor
    Bir gemi demir alıyor olmalı
    Belki bir adam ölüyor
    Ne biliyorsun
    Belki de bir sona yaklaşıyoruz
    Yum gözlerini her şeyi zamana bırak
    Yum gözlerini nasılsa akşam olacak

    Korkma yaklaş karanlığa
    Orda ben varım
    Çaresizliğimize, zavallılığımıza
    Gel, beraber ağlayalım.


    Ümit Yaşar Oğuzcan
  • 96 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Her gününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın,
    çünkü bir gün gerçekten öyle olacak"
    Yasama en büyük anlamı katan olgu kesinlikle.Büyük alim Haris El Muhasibi'nin ruhuna öncelik rahmet diliyorum.

    Kimse esit doğmaz belki ama herkes eşit ölür işte onun için ölüm,acı bir son değildir
    hayatimizin yegane adil baslangici ve biricik firsat eşliği olarak görüyorum.
    kimileri için uykudan uyanmak.. kimileri için ebedi uykuya dalmak... karar sizin yani

    Aslında tuhaf olan;
    yasarken akla pek gelmeyen ,yasamla arasindaki anlam bakimindan uzakmis gibi gozuken ama aslinda yanibasimizdaki goremedigimiz bize en yakin olan durum basa geldiğinde sevdiklerinizin ya da başkasının zaman idraki oluşuyor.

    Düşünüyorum da yaşamın olumsuzlamasıdır ölüm. onun sayesinde yaşamın değerini anlar insan. hani insan bir şeyin gerçek değerini kaybettikten sonra anlar ya, işte ölüm de yaşamın değerini anlatır böyle. ama bir tek farkla, bunu ölümü yaşayan kişiye değil ölümün ardından bakanlara, geride kalanlara anlatır. merhumun yakınları o ölümde kendi ölümlerini görürler, nasıl öleceklerini düşünürler...duygularında samimi olanlar ölecekleri gerçeğini hiç unutmadan yaşamaya devam ederler ve huzur içinde hazırlanırlar o güne, timsah gözyaşı dökenler de yaşarlar ama ölümden kaçarcasına ve korkarak...

    işte ölüm, kimine göre bir son kimine göre bir başlangıç...oysa ölüm hem son hem de başlangıçtır...
    Dünyada rahat ve huzurlu yaşayanların en çok korktuğu olgudur yine..

    Kitaba gelirsek Ölüm ancak böyle anlaşılabilirdi anlatılırdı okurken hep hayal ettim ve korktum hüzünlendim cennet ruyatullah konuları karşısında sevindim anlatım çok güzeldi . Okuduğum Hadis ve ayetlerle, insanın öldükten sonra yaşayacağı durumları anlatan ve insanı sanki ölmüşçesine etkileyen bir kitap olduğunu gördüm Ölmüşçesine kelimesi belki biraz garip gelebilir fakat kendinizi o durumda hayal etmeye çalışıyorsunuz .. İnce bir kitap ama oldukça sarsar ve ölüm için hazırlığı sağlar.Zaten güzel olan da bu ölüme hazırlıklı olma haline hazır etmesi..Bu konuda hatrıma okuduğum şu bölüm düştü şimdi;

    Ölüm o kadar kat’î ve zâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kàfilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.
    Bediuzzaman Said Nursî hz.("İkinci Meselenin Hülâsâsı", Asa-yı Mûsa)

    Ayrıca Sokratesin felsefesinde geçtiği gibi
    "aslında, ölümün ne olduğunu, hatta belki de insanoğlu için mutlulukların en büyüğü olup olmadığını hiç kimse bilmiyor. yine de insanlar, ölüm sanki kötülüklerin en büyüğüymüş gibi bundan korkuyorlar."

    Kitabi okurken Yahya kemal beyatlınin Sessiz gemi şiirini ara verirken okudum daha da etkili oldu..

    Kitaptan birkaç alıntı yapmak istiyorum ;

    Bir bahçıvan, binbir emek ve özenle kurduğu bahçesini ateşe verip yok eder mi? Meyvelerini çukurlara doldurup çürümeye terk eder mi? Öyleyse, Allah da şu evreni daha güzel ve sonsuza dek sürmesi için ahireti getirecek. Çiftçi, çürüyüp yok olsun diye tohumu toprağa saçmaz. Filizlenip boy atsın diye tarlaya eker. İnsan da ölüp toprağa girer. Fakat çürüyüp yok olmak için değil. Ahirette, yepyeni ve sonsuz bir hayata gözünü açmak için.(syf/ 10)

    Cennet gönlü kırıkların sevincidir.(syf/96)

    Düşün bir kere! Mahşerin o kalabalığı içerisinde Allah seni affetmiş.(syf/72)

    Rabbinin sevmediği ve razı olmadığı şeylerden vazgeç. Böylece belki, O da senden razı olur. Aklınla O'na sığın ve günahlarını bağışlamasını dile ki, seni affetsin. Korkusundan ağla ki, sana merhamet edip kusurlarını bağışlasın. Hiç şüphesiz tehlike büyük, bedenin zayıf ve ölüm ise sana çok yakındır.(syf/63)

    Hangi sevinç, Aziz ve Celil olan Allah’ın rızasından duyulandan daha büyük olabilir ?(syf/50)

    Allah ona şöyle buyurur:
    Ey Ademoğlu! Benim hakkımda seni ne aldattı? Ey Ademoğlu! Benim için ne amel işledin? Ey Ademoğlu! Benden ne kadar hayâ ettin? Ey Ademoğlu! Peygamberlere ne cevap verdin? Ey Ademoğlu! Sana helal olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim? Sana helal olmayan şeyleri dinlerken Ben, kulaklarının üzerinde kontrolcü değil miydim? Ey Ademoğlu! Sana helal olmayan şeyleri söylerken Ben, dilinin üzerinde murakıp değil miydim? Sen ellerinle helal olmayan şeyleri tutarken Ben, onların üzerinde gözcü değil miydim? (...) Yoksa sana olan yakınlığımı ve sana gücümün yettiğini inkar mı ettin?(syf/48)

    Cehennemin iç çekiş ve kükreyişi esnasında mahlukatın birbirine karışan ağlama sesini bir düşün!

    Rabbim hepimize güzel bir ölüm nasip etsin yaşamımızda idrakini oluştursun olmeden önce olmek nasip olsun..

    KITABI OKUYUN OKUTUN..
    Iyi okumalar