• Net sonucun iştah artışı mı yoksa iştah azalması mı olacağını belirleyecek olan şey, stres faktörünün türüdür. Şimdi isterseniz, labirentte koşan sıçanın insan karşılığını düşünelim. Sabah, çalar saatin sesini son anda duyup, yatağından fırlıyor ve panik içinde hazırlanıp, alelacele evden çıkıyor. Metroya geldiğinde, diğer sabahlar gibi kalabalık olmadığını umarak, bir ihtimal işe yetişebileceğini düşünüyor ve biraz rahatlıyor. Ancak, bir anda biriken kalabalık karşısında yanıldığını anlıyor ve tekrar paniğe kapılıyor. Gözünün sürekli olarak saatte olduğu, zihninin ise geç kalma nedeni ile ilgili sunabileceği mazeret listesini oluşturmaya çalıştığı, gergin bir yolculuğun ardından, iş yerine vardığında, gözleri endişeyle patronu arıyor. Ortalıkta görünmediğini fark edip derin bir nefes alıyor ve tam rahat adımlarla masasına yöneldiği anda, onunla göz göze geliyor. Bu ve benzeri süreçleri gün boyu yaşayan bir insan, hayatını nasıl tanımlar dersiniz? “Oylesine yoğunum ki, hiç durmadan 7/24 stres içindeyim". Aslında, 'Hiç durmadan stres içinde olmak' böyle bir şey değildir. Siz bana 7/24 stresli olmaktan mı söz edeceksiniz, öyleyse, bütün vücudu yanmış biri olmalısınız. Bizim örneğimizdeki beyaz yakalının sorunu, 7/24 stres değil, stres faktörlerine sık aralıklarla maruz kalmaktır. Peki, böyle bir senaryonun hormonel düzleminde neler olur? Gün boyu sıklıkla oluşan CRH patlamaları. Dolaşım sisteminden oldukça yavaş temizlenen ve bundan dolayı sürekli yüksek düzeyde seyreden glukokortikoidler.… sürecin doğal sonucu olarak da gün sonunda, masada birikmiş, gofret ve çokokrem kırıntıları.
  • İnsanların elini öptükten sonra para verdiği dünyanın en zengin dilencisi Abdul Sattar Ehdi

    1 Ocak 1928'de Hindistan parçalanmadan önce doğdu. Doğumu sefalet içinde oldu ki yoksulluk ve tedavi masrafını karşılayamadıkları için annesini kaybetti. İşsizlik ve çaresizlik kendisini dilencilik yapmaya itti. Bunun içinde yirmili yaşlarında dilenciliğe başladı.

    Dilenerek biriktirdiği paralar ile ilk olarak küçük bir dispanser kurdu. Kurduğu bu dispanser bir bütünen ücretsiz olarak hizmet verdiği için bu dispanserde kullanılan ilaç ve diğer malzemeleri mümkün mertebede toptancılardan ucuza alıyordu. Tek gelir kaynağı yaptığı dilencilikti zaten ölene dek hep dilencilik yaptı.

    1980 yılında lübnana girerken israil askerleri tarafından tutuklandı. 2006 yılında 20 saate yakın bir süre Canada'da göz altına alındı. 2008'de ABD- New York John F. Kennedy havaalanında tüm resmi evraklarına el konulup 8 saat boyunca sorguya alındı. Gazetecilerin kendisine "neden sık sık gözaltına alıyorsunuz?" sorusuna karşılık, kendisinin verdiği cevam şu olmuştur. "Benim aklıma gelen tek şey sakalım ve giyimimden dolayı olduğudur." Daha sonra defalarca gazzeye girmek istesede mısırlı yetkililer bu talebi red etmiş ve gazzeye girmesine engel olmuşlardır.

    1951yılında 500 dolar ile Ehdi vakfını kuran Ehdi, dünyanın en büyük ambulans hizmeti veren kuruluşunda kurucusu oldu. Ayrıca yetiştirme yurtları, madde bağımlılığı ile mücadele merkezleri, kadın sığınma evleri, huzur evleri, akıl sağlığı bozuk olanlar için rehabilitasyon merkezleri, sağlık merkezleri ve aş evleri dahil bir çok rehabilitasyon merkezi kurmuştur.

    Yaşamının sonuna kadar 350 sosyal yardım merkezi, 25 hastahane, 1800 ambulans, cenaze araçları, 28 kurtarma gemisi ve 2 yardım uçağı aldı. Ayrıca 20,000'den fazla çocuk, 50,000'den fazla yetim, 40,000 hemşire ve 1000'lerce çalışan yetiştirmiştir.

    Terk edilen bebeklerin ölmemesi için yardım merkezlerinin önüne metal beşikler yaptırdı. Terk etmek isteyenler başka yere atmasın veya ölüme terk etmesin diye. 50,000'in üzerinde bebeğin bakımını üstlendi. Bugün binlerce bebeğin kanunen babası. 2016 yılında ise hayata gözlerini yumdu. Cenazesine onbinlerce insan katıldı, resmi devlet töreni düzenlendi. Öldüğünde kendisinden geriye kalan tek şey iki çift elbiseydi.

    Son vasiyeti ve talebi olan tüm organlarının bağışlanması istemi ne yazık ki yerine gtirilemedi. Bunun nedeni ise, yaşından ötürü gözleri dışında kalan tüm organlarının kullanılamamasıydı.

    Ölümünden sonra "Ehdi Baba" adında kitap çıkarıldı. Devlet bankası Ehdi babanın onuruna para bastı.

    Ve bende herkes gibi önünde eğiliyorum Ehdi Baba.

    Şimdi gelin hep beraber aldığı ödüllere bakalım.

    -Ramon Magaysay Kamu Görevlileri Ödülü (1986)

    -Hekimler Koleji ve Cerrahlar tarafından Gümüş Hizmet Şildi (1962-1987) Pakistan

    -Lenin Barış Ödülü (1988)

    -Sind Pakistan Hükümeti tarafından Yoksullara Sosyal Hizmet Götüren Sosyal Uzman Kabul Edildi (1989)

    -Nişan-e İmtiyaz Ödülü (1989)Pakistan

    -Ezilen İnsanlık için verdiği hizmetler tanıtıldı (1989) Pakistan

    -Pakistan Halk ödülü (1992)

    -Uluslararası Paul Harris Dostluk Ödülü (1993)

    -Ermeni deprem felaketindeki hizmetleri için Barış Ödülü (1998)

    -Dünya Ambulans Gönüllüleri Organizasyon Ödülü (2000)

    - İnsani Sağlık Hizmetlerine Gönüllü olduğu için Hamdan Ödülü (2000) BAE

    -İtalya Uluslar Arası İnsanlık, Barış ve Kardeşlik, Balzan Ödülü (2000)

    -Barış ve Uyum Ödülü (2001) Delhi

    -Barış Ödülü (2004) Mumbai

    -Barış Ödülü (2005) Haydarabad Deccan

    -Wolf of Bhogio Barış Ödülü (2005) İtalya

    -Gandi Barış Ödülü (2007) Delhi

    -UNESCO Madan Jeet Barış Ödülü (2007) Paris

    -Seul Barış Ödülü (2008) Güney Kore

    -Karaçi Enstitüsü Onursal Doktora Ödülü (2006)

    -UNESCO-Madanjeet Singh (2009)

    -Ahmediye Müslümanlarının Barış Görüşmelerine Katkı Ödülü (2010)

    -Barış Ödülü (2011) Londra

    -Pakistan Ordusu Onur şildi (E&C)

    -Khidmat Ödülü (Pakistan)

    -İnsan Hakları Ödülü (Pakistan)

    Kibir sevgisizligi, sevgisizlik savaşları doğurur.

    Mati Wein
  • Cehennem İle İlgili Hadisler
    1) Abdullah ibni Mesud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “O gün cehennem getirilecek, onun yetmiş bin bağı olacak ve her bağ ile beraber cehennemi çeken yetmiş bin melek bulunacaktır.”

    Müslim 2842/29, Tirmizi 2698

    2) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “...Allah ateşi yarattığı vakit Cebrail’e:

    −‘Ey Cibril! Git, cehenneme bak’ buyurdu. Cebrail gitti, cehenneme baktı.

    Sonra geldi ve:

    −Ey Rabbım! İzzetine yemin ederim ki, cehennemi kim işitirse ona asla girmez, dedi.

    Allah, cehennemi şehvet çekici şeylerle donatıp:

    −‘Ey Cibril! Git, ona bak’ buyurdu. Cibril gitti ve cehenneme baktı.

    Sonra geldi:

    −Ey Rabbım! İzzetine yemin ederim ki, hiçbir kimse dışarıda kalmadan hepsi cehenneme girer diye korktum, dedi.”

    Ebu Davud 4744, Tirmizi 2685

    3) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “…Cehennem de nefsin arzularıyla kuşatılmıştır.”

    Buhari 6412, Müslim 2822/1, Tirmizi 2684

    4) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Sizin şu ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir parçadır.”

    Sahabeler:

    −Ya Rasulallah! Vallahi dünya ateşi muhakkak kâfi gelir, dediler.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    −“Cehennem ateşi dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece daha fazla kılındı. Bunların her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir.”

    Müslim 2843/30, Buhari 3064, Tirmizi 2715

    5) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cehennem ateşi Rabb’ine şikâyet edip:

    −Ya Rabb! Bir kısmım bir kısmımı yiyor ben kendi kendimi yiyorum, izin ver dedi. Allah da ona iki defa nefes vermesi için izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes yazın. Bulduğunuz en şiddetli sıcak onun hararetinden, en şiddetli soğuk da zemheririndendir.”

    Buhari 3062, Tirmizi 2719, İbn Mace 4319

    6) Ebu Zerr (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir seferde idi. Bilal’e şöyle buyurdu:

    −“Öğle ezanını serinlik vakte bırak!”

    Bir müddet sonra yine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    −“Serinliği bekle, ta tepelerin gölgeleri arkalarına dönünceye kadar.”

    Sonra yine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    −“Namazı serinliğe bırakınız! Şüphesiz ki sıcağın şiddeti cehennemin kaynamasındandır!”

    Buhari 3062

    7) Utbe bin Gazvan (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Kocaman bir kaya cehennemin kenarından aşağı bırakılır, cehennem çukuruna yetmiş sene iniş yapar ve yine dibine varamaz!”

    Utbe bin Gazvan şöyle devam etti:

    Ömer (Radiyallahu Anh) şöyle derdi:

    “Cehennem ateşini sık sık hatırlayın! Onun sıcaklığı şiddetli, dibi derin ve kamçıları demirdendir!”

    Tirmizi 2701

    8) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Bir gün Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde idik. Ansızın bir düşme sesi işittik.

    Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    −“Bu nedir, bilir misiniz?”

    Biz:

    −Allah ve Rasulü en iyi bilendir dedik.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    −“Bu, cehennemin içine atılmış bir taştır ki, yetmiş sonbahardan beri yol almaktadır. Şimdi o cehennemin içine uzandı ve nihayet dibine varıp dayandı.”

    Müslim 2844/31

    9) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cehennem ve cennet münakaşa ettiler.

    Cehennem:

    −Ben kibirlenenler, büyüklenenlere ve zorbalara tercih olundum, dedi.

    Cennet de:

    −Niye bana insanların ancak zayıfları, hakir görülenleri ve acizleri giriyor? dedi.

    Allah cennete:

    −‘Sen Benim rahmetimsin, Ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim,’ buyurdu.

    Cehenneme de:

    −‘Sen Benim azabımsın, Ben seninle kullarımdan dilediğime azabederim. Her birinize de dolusu vardır,’ buyurdu.

    Fakat cehenneme gelince dolmak bilmez. Nihayet Allah ayağını onun üzerine koyar.

    Cehennem de:

    −Yetişir! Yetişir! der. İşte o zaman cehennem dolar ve bazısı bazısına büzülür.”

    Müslim 2846/35

    10) Harise bin Vehb el-Huzai (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “...Dikkat edin! Size ateş ehlini de haber veriyorum! Onlar da her katı yürekli, kibirli ve büyüklük taslayan kimselerdir!”

    Buhari 4902, Müslim 2853/46, Tirmizi 2732, İbni Mace 4116

    11) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Kıyamet günü cehennemden bir boyun çıkacaktır ki, onun gören iki gözü, işiten iki kulağı ve konuşan bir dili olacaktır.

    Diyecektir ki:

    −Ben üç kişiye tayin edildim:

    1) Her inatçı zorbaya,

    2) Allah ile beraber başka bir ilaha ibadet eden her insana ve

    3) Musavvirlere (yani) canlı resmi ve heykeli yapanlara.”

    Tirmizi 2700

    Önemli Uyarı: Hafız ibni Receb (Rahmetullahi Aleyh) Fethu’l-Barî’de şöyle söylemiştir:

    “…Seyretmek, teselli bulmak, bununla vakit geçirmek veya eylenmek için insan veya hayvan resmi yapmak haramdır! Bu, büyük günahlardandır! Bu şekilde resim yapan, kıyamet gününde, en şiddetli azaba uğrayan kimsedir! Çünkü o, Allah’tan başka hiçbir kimsenin yapmaya kâdir olmadığı Allah’ın fiillerinin benzerlerini yapmaya kalkışan bir zalimdir! Allah eş ve benzerden yüce ve münezzehtir. Zatı, sıfatları ve fiilleri yönünden, hiçbir şey Allah’a benzemez!”

    Kevakibu’d-Derâri 65/82, Albânî Tahziru’s-Sacid Min İttihazi’l-Guburi Mesâcid

    Allâme Muhammed Nâsıruddin el-Albânî (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demiştir:

    “Elle yapılan resimle, aletle veya fotoğraf çekmekle yapılan resimler arasında hiçbir fark yoktur! Hatta bunlar arasında ayırım yapmak, donukluk ve çağdaş bir zahiriliktir! Nitekim ben bunu, Adâbu’z-Zifaf, adlı eserimde açıkladım.”

    Allâme Muhammed Nâsıruddin el-Albânî (Rahmetullahi Aleyh) bu sözleri 1972 yılında şöylemiştir. Eğer o zaman cep telefonu olsaydı elbette onuda söylerdi.

    Albânî Tahziru’s-Sacid min İttihazi’l-Guburi Mesâcid 18, 19, 20

    12) Usame (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “...Lakin ateş ehli ateşe girmeye emrolunmuşlardı. Ben cehennemin kapısı önünde de durdum. Oraya girenlerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm!”

    Buhari 6456, Tirmizi 2729

    13) Ebu Said (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Allah-u Teâlâ:

    –‘Ey Âdem!’ buyurur.

    –Âdem hemen cevap olarak:

    −Ya Rab! mükerreren icabet ederim ve her emrini yerine getirmeye daima hazır olurum. Ve her hayır Senin iki elindedir, der.

    Allah-u Teâlâ:

    −‘Ateşe girecekleri halk arasından çıkarıp gönder!’ der.

    Âdem:

    −Ya Rab! Ateşe gireceklerin miktarı ne kadardır? diye sorar.

    Allah-u Teâlâ:

    −‘Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu!’ diye cevap verir...”

    Buhari 6443

    14) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Bir adam:

    −Ya Rasulullah! Kâfir kıyamet günü yüzü üzerinde nasıl haşrolunur? diye sordu.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap verdi:

    −“Dünyada onu iki ayağı üzerinde yürüten Allah kıyamet gününde yüzü üzerinde yürütmeye kudretli değil midir?”

    Buhari 6438, Müslim 2806/54

    15) Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cennet ahalisi cennete vardığı, cehennem ahalisi de cehenneme vardığında ölüm alaca bir koç suretinde vücut verilerek getirilir. Ta cennet ile cehennem arasında yatırılır. Sonra kesilir.

    Sonra bir münadi:

    −Ey cennet ahalisi! Artık ölüm yoktur! Ey cehennem ahalisi! Artık ölüm yoktur, diye nida eder. Bu hâdise sebebiyle cennet ehlinin ferahı bir kat daha ziyade olur, cehennem ehlinin hüzün ve kederi ise bir kat daha artar.”

    Müslim 2850/43, Buhari 6457, İbni Mace 4327, Tirmizi 2682

    16) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cehennemliklerden dünya ahalisinin en nimetli ve en refahlısı olan kimse kıyamet gününde getirilir ve ateşe bir daldırılışla daldırılır.

    Sonra:

    −Ey Âdemoğlu! Sen hiçbir hayır gördün mü? Sana herhangi bir hayır uğradı mı? diye sorulur.

    O kul:

    −Hayır, vallahi ya Rab! der.”

    Müslim 2807/55, İbni Mace 4321

    17) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Allah Tebarake ve Teâlâ cehennemliklerin en hafif azaplısına:

    −‘Dünya ve dünyadaki her şey senin olsa şu azaptan kurtulmak için onu fidye olarak verir miydin?’ buyurur.

    O kul:

    −Evet, fidye olarak verirdim, der.

    Bunun üzerine Allah:

    −‘Sen, Âdem’in sulbündeyken ben senden şimdi göze aldığın bu fedakârlıktan daha kolay bir şey istemiştim. Bana hiçbir şeyi ortak kılmaman zannediyorum ki şunuda söyledi Ben de seni ateşe girdirmezdim. Fakat sen Bana ortak kılmaya devam edip durdun! buyurur.”

    Müslim 2805/51, Buhari 6460

    18) Numan bin Beşir (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Şüphesiz ki kıyamet gününde ateş ehlinin en hafif azaplısı şöyle bir adamdır ki, onun iki ayağı altının çukurlarında iki ateş parçası vardır da, bunların sıcaklığından onun beyni bakır tencere ve kumkuma adındaki madeni kabın kaynaması gibi kaynayacaktır.”

    Buhari 6463, Tirmizi 2731

    19) Semuretu’bnu Cundeb (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Onlardan kimi vardır ki, ateş onu iki topuğuna kadar yakalar. Kimi vardır ki, onu dizlerine kadar yakalar. Kimi vardır ki, ateş onu beline kadar yakalar. Kimi de vardır ki, ateş onu boynuna kadar yakalayıp yakar!”

    Müslim 2845/33

    20) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cehennem ateşi Âdemoğlunun secde yeri dışında kalan bedenini yer. Allah, cehennem ateşine secde eserini yemeyi yasakladı.”

    İbni Mace 4326

    21) Usame bin Zeyd (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Kıyamet gününde bir kişi getirilir ve cehennemin içine atılır da orada onun barsakları derhal karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi barsakları etrafında değirmen eşeğinin dönüşü gibi döner.

    Bunun üzerine cehennem ahalisi o kişinin başına toplanırlar da:

    –‘Ey fulan! Senin bu halin nedir? Sen bize dünyada iyiliği emreder ve bizleri kötülükten nehyeder değil miydin? derler.

    O da:

    –‘Evet, ben size iyiliği emrederdim, fakat onu kendim yapmazdım! Yine ben sizleri kötülükten nehyederdim de onu kendim işlerdim,’ diye cevap verir.”

    Buhari 3065

    22) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cehennemde kâfirin iki omuzu arası, sür’atli bir süvari yürüyüşü ile üç günlük mesafedir.”

    Müslim 2852/45, Buhari 6459

    23) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Kâfirin dişi yahut köpek dişi Uhud dağı gibidir. Derisinin kalınlığı da üç günlük mesafedir.”

    Müslim 2851/44, Tirmizi 2703, İbni Mace 4322

    24) Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Bir kavim, kendilerine cehennem ateşi dokunduktan sonra simaları kırmızımsı siyah bir renkte olarak cehennemden çıkacak ve cennete girecekler de cennet ehli bunlara, “Cehennemlikler” diye isim vereceklerdir.”

    Buhari 6462
  • Bir şarkı hatırlıyorum, çocukluğumda sık sık duyardım, "Bu ne sevgi ah, bu ne ıstırap!" diye sözleri vardı, şimdi o sözleri düşünüyorum. Sözünü ettiğimiz öyle bir 'sevgi' ki, karşındakini mutlaka kendine bağımlı kılıyor ve onun insan olarak bağımsızlığını elinden alıyor.
  • Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)
  • Önüne iyileşme imkanı ve araçları (dürtünün yok edilmesi, değiştirilmesi, yüceltmesi) gayet açık bir şekilde konulmalı, işlerin kötü gitmesi durumunda bunun olanaksızlığı da gösterilmeli; canavarlaşmış, tedavi edilmez bir suçluya intihar olanağı verilmeli. Bunu en son kolaylaştırma çaresi olarak saklı tutarken, her şeyden önce suçluya gönül cesaretiyle özgürlüğünü geri vermek için hiçbir şey ihmal edilmemeli; vicdan azabını sanki bir kirlilik meselesiymiş gibi ruhundan silmeli ve ona birisine verdiği zararı, bir başkasına yaptığı iyilikle, hatta belki de topluluğa yapacağı iyilikle, dengeleyip aşabileceği gösterilmeli. Bütün bunlar yapılırken ona büyük özen gösterilmeli! Ve şöhretine duyulan saygınlık ve gelecekteki yaşamı mümkün olduğu kadar tehlikeden uzak olsun diye, ona özellikle isimsizlik ya da yeni bir isim vermek ve sık sık yer değiştirmek olanağı verilmeli. Gerçi şimdi zarara uğrayan kimse, bu zararı nasıl ortadan kaldıracağına bakmadan intikam almak istiyor ve bu yüzden mahkemeye başvuruyor.., ve bu şimdilik hırdavatçı tartısıyla ve suçu cezayla dengelemek arzusuyla iğrenç ceza mevzuatımızı ayakta tutuyor: Ama bunu aşamaz mıyız? Eğer insan kendini suça inanmak suretiyle eski intikam içgüdüsünden de kurtarsaydı ve Hıristiyanlıkla düşmanlarına esenlik dilemeyi ve bize hakaret edenlere iyilik etmeyi, mutlu kimselerin kıvrak zekası olarak görseydi, yaşamın genel duygusu ne kadar hafiflerdi! Günah kavramını dünyadan kaldıralım... ve çok geçmeden arkasından ceza kavramını yollayalım! Bu lanetlenmiş gaddar insanlar bundan sonra insanların içinde değil de, başka bir yerde yaşamaya devam edebilir, eğer mutlaka yaşamak isterse ve kendi iğrençliğinden dolayı ölmezse!