• 456 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir kitap bir insanın hayatını nasıl değiştirebilir ?

    Öncelikle bu yazının amacı kitabı incelemek değil, senelerdir Trevanian’a Şibumi’ ye birikmiş olan borcun ödenmesidir. Hayatımın en az okunma ve beğenilme amacı güden yazısı olacaktır.

    Size bir hikaye anlatayım. Bir kahramanımız var- herkes kendi hikayesinin ne kadar kahramanıysa o kadar kahraman- doğduğu andan itibaren özel bir muamele görmüş. Bilirsiniz “büyümüş de küçülmüş” sözlerinin hedefi olan türden. Öyle ki yaşıtlarından her zaman daha farklı olmuş, bazen iyi anlamda bazen kötü anlamda. Öyle ki daha ilkokul ikinci sınıfta bir kitap yazmış, ki sonucunda öğretmenleri okula ailesine çağırıp “ Bu çocuğun nesi var ?” diye sormak zorunda kalmışlar. İkinci sınıfta kitap yazmak büyük bir hareket gibi gözükmese de ölüm hakkında bir kitap yazmak, toplum tarafından çok hoş karşılanmıyormuş o dönemde anladım. Herhalde ölüm hakkında kitap yazan bir çocuk erken göçer bu dünyadan diye düşünüp kahramanımızı dördüncü sınıfa geçirmek istemişler. Ailesi ise yaşıtlarıyla eşit şekilde okuması gerektiğini söyleyip, ölümünün erken olmayacağına olan inançlarını göstermişler. Bu çocuk o zamandan toplumdan farklılıklar gösteriyormuş. Yaramaz, modern haliyle hiperaktif bir eleman kendisi ama ne yaparsa yapsın zeki olduğunu düşünenler onun yaptıklarını görmezden geliyorlarmış. ( Her neyse bu kadar uzatmak yeterli diye düşünüyorum. Bunları anlatma sebebimse bir kitabın etki ettiği hayatın alt yapısını size kavratabilmek.) Liseye geçişiyle çöküş başlamış. Sözde Fen Lisesi’nde gayet zeki çocuklarla beraber okumasını istemiş ailesi. O da kabul etmiş. Ancak gördüğü şuymuş ki burdaki kişiler zeki değil, sadece çalışkanlarmış. Uyumsuzluk en çok o günlerde boy göstermiş. Zaten ailesinden uzakta, birde kendisini anlayamayan insanlarla beraber kalmak zorundaymış. Çektiği ıstırap dinmezmiş. Öyle ki yaramazlıkları, telaşları, kızgınlıkları ve en önemlisi nefreti dinmek şöyle dursun daha da artmış. Durdurulamaz seviyeye gelmiş,- aslında okuldan atılmak üzereymiş yani durduracaklarmış da yine şansı yaver gitmiş. Sonrasında ise bu kahramanımızı almışlar psikiyatriste göndermişler. Neden mi ? Çünkü kendisinden daha aptal insanlardan bir şeyler öğrenmeyi reddettiği için öğretemeyenlerine çok sinirleniyormuş, bir tanesi müstesna. Ezcümle, o vakit gelmiş çatmış ve ellerinin arasına Şibumi’yi almış.

    Herkesin ders çalıştığı sürelerde o Şibumi’yi okumaya odaklanmış. Odaklanmış. Odaklanmış. Odak problemi de o aralar zaten kaybolmuş, psikiyatristinin verdiği ilaçlar sayesinde(yüzünden). Sonra bir cümle kitapta aptalların ilaçlara ihtiyaç duyduğunu belirten. Sizce ne yapmış? Bingo. İlacı alıp atmış çöpe. Psikiyatristine de kullanmayı bıraktığını söylemiş. Binbir ısrara rağmen kullandıramamışlar. Ama ne mi olmuş? Çocuk her geçen gün daha iyiye gitmiş. Kendisini toplumun içinde gizlemeyi öğrenmiş. Amip rolünde bir kaplan… Ne kadar yerse artık toplum. Ama inanır mısınız, toplum bunu çok güzel yemiş. Şibumi bir yeteneğe,güce sahip olmaktan çok daha fazlası. Bu yeteneği karşı tarafın fark etmesini sağlamadan kullanmak. Şibumi sahibi olduğun şeylerin sahipsizliği. Öylesine etkilenmiş ki okuduklarından artık sakinleşmeye kimseyle didişmemeye hatta varlıklarını görmezden gelmeye gelmiş. Ona göre bundan daha kolay bir şey yokmuş. Kokuşmuş zihinlerden bir sürü çıkan sesi duyamdan hayatını devam ettirmek zaten yaşamasının en kolay yoluymuş.

    Öyle hassasça incelemiş ki her şeyi üç sene içinde kimse tarafından bilinmeden,tanınmadan, tanınmak istemeden Go’da 25 kyu dan 6.Dan’a yükselmiş. Ona göre kitapta okuduğu her şey büyük bir düşün eseriymiş. Zira hayat Go’ ya çok benzer,ama bir farkla: Go daha adildir.
    Go yapısı itibariyle tüm oyunlardan ayrışır. Haddinden fazla değer gören,övülen satrançtan ziyade Go büyük bir zekanın savaşıdır.( kalkmışım burda neleri anlatıyorum, sanki tek haddinden fazla değer gören sadece satrançmış gibi.) Hafızaların savaşı değil. Hayata nasıl mı benzer? Elinizde okuduğunuz,okuyacağınız kitabın tüm bölümleri bir oyunun hamlelerini içermektedir. Go’da tecrübeli olan acemiye karşı taş eksikliğiyle başlar. ( demiştim hayattan daha adil.) Ve sayısız ihtimal ( ki hayata bu konuda çok benzer) içermektedir. 19x19 luk bir tahta sizin hayatınızın her evresinde yapabileceğiniz seçim ve hareketlerin yansımasıdır. Feda ettiklerinizi gözünüzün önüne getirin başarılı olmak,mutlu olmak uğruna. Go’da da taş feda edilir, kazanmak uğruna. Hayatınızda susmanızın daha iyi olacağı noktalarda konuşarak kaybettiklerinizi düşünün. Gereksiz sözler, gereksiz tepkiler yüzünden neler kaybetmemişizdir ki! Go’da bunun yansıması şudur: Hükmettiğin alan, kontrolünü ele geçirdiğin alana daha fazla yapacağın her hamle sonucunda kazanacağın puanın azalmasına ve savaşın kaybedilmesine sebebiyet verir. Yani bir şeyin olabileceği en mümkün noktasındaysanız daha fazla o konuda ısrar etmenizin,didinmenizin bir anlamı yoktur. En azından pozitif bir anlamı yoktur. İslam’ı da içinde barındırdığını hep düşünürüm Go’nun. Çünkü oyun içindeki hiçbir taş intihar edemez… Şimdi anladınız mı? Feda edebiliyorsunuz ama intihar edemiyorsunuz… Hamlelerin farkına vardığınızda da çok geç kalmış olabiliyorsunuz. Bu konuda borsaya çok benzetirim. Herkes doların yükseldiğini görüyorken dolar almayı düşünür. Ya da daha da yükselecek der. Yani bu bilgi artık herkes tarafından bilinir ve sizin için çok geç olmuştur. Siz oyunu çok geç görmüşsünüzdür. Esir ettiğiniz bir taşınız artık benim zaferime dönecektir. Bunun gibi daha nicelerini size örneklerle açıklarım ama benim yaptığım Trevanian’ın yaptığının yanında bir hiç olarak kalır.
    Gelelim Japonlara…Türk olmasaydım, kesinlikle ve öncelikle Türk olmak isterdim ama sonrasında Japon olmayı arzulardım. Bu kadar zarif, onurlu bir millet zor bulunur. Müslüman olmayan bu millet belki de zamanında en Müslümanca yaşayan değerlere sahipti. Onurları, gururları, doğaya bakarak aldıkları keyifleri, doğayla savaşmak değil ona uyum sağlamaları tamamen bir hayal sanırım bizim için. Hayata karşı değil hayatla birlikte akım gitmenin sembolüdürler. Şibumi ise bu evrenin en üst kısmı. En saygı duyulası bilgeliği. Ulaşmak mümkün mü, göreceğiz…

    Bunu yazma sebebim dediğim gibi teşekkür etmek ve borcumu yerine getirmekti. Şüphesiz çok süslü kelimelerle daha iyi bir inceleme veya okuma keyfi veren bir yazı yazabilirdim ama planlanmıştan çok samimi olmak istedim. Umarım okumaya zahmet edenler değerli vakitlerini çaldığım için kusuruma bakmazlar.

    Hikayeyi burada devam ettirmediğim için kusura bakmayın zira kahramanın hikayesi gerçekte hala devam ediyor.
    Şibumi’yi okumak değil, anlamamız ve ona kavuşmamız dileğiyle…

    Bir insanın hayatını belki tahmin edebileceğinden bile çok değiştirdin. Teşekkür ederim. Bir gün öğrenirsem mezarının başına da gelirim.
  • 144 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Selam ola hepinizi papiçulolar.. İşte biraz önce dokunduğum her kitapla ellerimin yandığı , attığım her bir adımla bacaklarımın koptuğu ,mayınlara gark olduğum bir fuar gezisinden daha gelmiş bulunmaktayım..Fuar değil Remarque ile Doğu Cephesi gezisi mübarek ! ALLAH BİLANGIZI (Yozgat şivesi) VİRSİN ULAN SİZİN !!! Böyle fiyat politikası mı olur... Herifçioğlu utanmasa , 10 kitap alırsan , yarım kiloda patlıcan veriyoruz yanına diyecek.. Böyle rezillik görülmüş değil.. Hemen , sıtkımı sıyırıp , evinde fino besleyen ve konken partisi sonrası aldığı yenilgi ile gittiği kuaförde istediği ilgi ve alakayı göremeyince elinde tellendirdiği slim sigarasıyla ortama terör pompalayıp , "Yetkili biriyle görüşmek istiyorum!" diyen ,kızıl ve küt saçlı kokoş Chp li teyze moduna girmemek için terk ettim ortamı .. Güzel bir girizgah yapam dedim ama açtırdılar kutuyu söylettiler kötüyü .. Tuco ne yapsın ?!?

    Neyse efenim .. Gelin ben yazarla nasıl tanıstım önce onu anlatayım.. Bir haftasonu idi sanırsam .. Karga b*kunu yemeden , uyanıp ileti ve alıntıları bombaladığım bir sabah idi hatırladığım kadarı ile.. Diktatörlerle alakalı bir kitabın incelemesi düştü benim akışa .. Okudum falan tabii haliyle ..İlgi alanımız bir de.. Baktım görüşler aynı minvalde , güzel de bir inceleme..Kendimce , yani olabildiğince "ciddi" bir yorum yazıp enterladım.. Karşılığında "LÜTFEN" bir cevap alınca dedim şunun sayfaya girip bir bakayım , kim ola bu ?!?!? Baktım profil resminde "mahkeme suratlı" bir adam .. Yüz göz asık falan .. Tabii o yüz göz asık adamın Cengiz Aytmatov olduğundan hiç haberim yok... Bir de Cengizhan 'a küsen bulut yazıyor hakkında.. Dedim kendinden utan ! Ne etsin ulan seni Cengizhan , küsmeyip de turşunu mu kursun!!! RÖHAHAHAHAHAHA =)) Gel zaman git zaman , Cengiz Aytmatov okumaya başlayınca bulutun da , profil resminin de , kendi kara cahilliğimizin de sırrına vakıf olduk tabii =)) Sonra Cengiz Dağcı muhabbetine, sohbet muhabbet derken aramız bal kaymaktan halliceye evrildi .. Yalnız ben halen daha Mehmet Yılmaz 'ın bir yazar olduğundan haberdar değil idim bir hafta öncesine kadar .. Neyse ,uzun lafın kısası kendisi büyük bir incelik göstererek kitabını bana gönderdi adıma imzalayıp.. Bir yazardan "endirekt şekilde" aldığım , adıma imzalı "ilk" kitap olması sebebiyle arşivimde apayrı bir yere sahip oldu .. Burdan hem kitap için , hem de böyle bir kitap yazdığı için "ÖĞRETMENİME" çok teşekkür ediyorum..

    Evet , yeterince ateş püskürtüp (bitti zannetme!) , roketleri de ilgili kurum ve kuruluşlara çaktığımıza göre yavaştan kitaba da bir girizgah yapabiliriz .. Ben hemen arkaya bir Davaro OST açayım ..HAH!! Şimdi herşey tamam !! =))

    Yaptığım otobüs yolculukları benim için hep macera dolu ve "çoğunlukla güzel" anılarla dolu olmuştur.. Çoğunlukla diyorum çünkü bu olaylar içinde istisnalar da var .. Misal Mersin' e giderken ,her seferinde son dakikada yetişip kahvaltı yapmaksızın bindiğim ve yolda muavinle "SUNİ" bir kankalık kurup Şimşek Seyahatin cehennemden ithal ettiği "Şimşek Prens" adlı çakma Çokoprenslerinden yiyip "motoru bozmak" suretiyle konya yolu üzerinde her benzinlikte otobüsü durdurmak koşuluyla çıktığım dehidrasyon turneleri gibi durumlar da söz konusu ( bu ikram konusunda Ulusoy 'un bademli fındıklı ve cevizli 3 seçeneği ile gönlüllerde taht kuran Belçika "PÜSKEVİTLERİ" über alles yalnız ).. Çıktığı tatile SİLİFKE HASTANESİ ACİLİNDE start veren bir isim var karşınızda !! Ya da Denizli deplansmanına giderken durduğumuz dinlenme tesislerinde BÜFE PATLATIYORUZ diyerek gidip ,ellerinde sucuk sandıkları BUTON KOKOREÇLERLE geri dönen Ankaragüçlüler.. Yolluk diye yanına aldığı bir KAVANOZ mercimek çorbasını kağıt bardakla bana ikram etmeye çalışan Anadolu teyzeleri ... "Yolculuk esnasında" , TEKRAR EDİYORUM YOLCULUK ESNASINDA "BANA" kıble soran yaşlı dedeler.. Konserlere giderken alınan alkolün etkisi ile düşülen durumları falan ne siz sorun ne ben anlatayım ..Her ne kadar türlü türlü cehennemlere portallar açmış da olsak otobüs yolculukları candır .. İşte bu kitap ile bir otobüs yolculuğuna daha çıktım okumaya başladığımda .. Hemen belirtmemde fayda var ki, yer yer cümle içinde kullanılan zamanlarda çakışmalar yaşatsa da dil , çok sade , akıcı ve okuyucuyla kurulan diyalog gayet başarılı.. Kitabı bir çırpıda bitiremedim bu kez işyerindeki yoğunluktan dolayı..Bundan kelli okumaya başladıktan sonra yavrusunu kartal kapmış Fatma Girik' e döndüm okuyup bitireceğim diyerekten.. Kitapta olayları ve şahısları size aktaran bilinmeyen masal dedesi kıvamında bir emmi var .. Bu yüzdendir ki türlü türlü insanın hayatına misafir oldum bu emmi sayesinde .. İçlerinde çok sevdiklerim de oldu , ÖLÜMÜNE NEFRET ETTİKLERİM DE.. Misal , bir anadolu çomarının izdüşümü olan Musa ve din bezirganı Abdullah Sami bunlardan birkaçı.. Spoiler vermek istemiyorum ve biliyorsunuz ki vermiyorum.. Safi şu iki karakter için dahi kilometrelerce yazarım .. Bu açıdan Mehmet Y. "ÖĞRETMENİMİN" gözlem gücünü ve tespitlerini ayakta alkışlamak lazım .. Bununla beraber kitapta işlenen adalet ve doğruluk temaları ve bunun bütünü olarak kendimizde vücut bulan İNSANLIK olgusu da anlatılan diğer hikayeler ile tam ama tam olarak dozunda zerk edilmiş..

    Şimdi Tuco Herrera ile zurna konçertosuna buyuralım.. Kırılmaca , gücenmece yok .. Dost isotla , düşman jelibonla gelirmiş derler .. Biz ağızları hafif yakan ama acısı cabuk uçan isotla yanaşalım ..Sonrasında kebap da yeriz istersen! =)) Kitapta, biçem olarak beni okurken rahatsız eden en büyük olgu cümlelerde yer alan zaman kullanımlarındaki tutarsızlıklar oldu .. Misal, sürekli bir geniş zamanlı anlatımla devam eden cümle öbekleri sonrasında giriveren di li geçmiş zamanlı cümleler okuma hazzını baltalıyor .. Pek tabii bu dediğim durum kitap içerisinde 3 ya da 4 yerde karşınıza çıkıyor .. Sanmayın ki baştan sona durum bu .. Diğer bir takıldığım ve katılmadığım konu ise son zamanlarda bir kısım zümre tarafından "bilge kral" olarak adlandırılan ve parlatılan Aliya İzzetbegoviç ile ilgili cümleler.. Ben Atatürk ile bir tutamıyorum kendisini .. Zaten onun da Atatürk ile ilgili beyanları ortada .. Ulus devlet ve ümmet fikirleri ortada .. Bu da benim şahsi fikrim ...

    Bütüne bakacak olursak coğrafya ve tarih seven bir Cengiz Aytmatov hayranı tarafından yazılmış bu kitap bence bir romandan daha fazlası .. Ben bir tarih sever olarak romanda bahsi geçen tarihi olayları bilerek okudum .. Bundan da inanılmaz zevk aldım çünkü sizinle aynı kafa yapısına sahip bir insanın , aynı zevklere sahip bir yazarın düşüncelerini ve size damıtıp aktardığı bilgileri okuyorsunuz .. İddaa ediyorum ki tarih sevmiyorum diyeni dahi kendine bağlayacak çok hem de çok güzel bölümleri ve candan bir anlatımı var ..Misal hepiniz dünyanın baş belası sırplar ve aşağılık sırp faşizmi kispesi altında ALENEN "avrupanın" gözü önünde yapılan ve Bosna katliamı olarak tarihe geçen olayları duydunuz .. Ama Boşnakların kahveyi bu yaşananlara sebep KULPSUZ FİNCANLARLA neden içtiklerini biliyor musunuz ? Bu ve bunun gibi pek çok güzel ayrıntı için dahi okuması elzem.. Ama roman içinde beni en çok etkileyen olgu, iyi ile kötüyü , yanlış ile doğruyu kıldan ince bir kılıçla birbirinden ayıran adalet kavramı oldu .. Bu açıdan bakıldığında da öğretmenim , yapılan haksızlıklara bir MANİFESTO olsun diyerek kaleme almış bu romanı .. Geçmeyen , dinmeyen , ardında bıraktığı bitmek tükenmek bilmeyen sızılar için .. Vicdansızlar , yalancılar , ikiyüzlüler kimdir bilinmesi için ..

    Velhasıl kelam , bu kitap benim için SUCUKLU YUMURTA kıvamındaydı .. nasıl yani dersen .. Sevgili ve sayın cevizkabukları , Cengiz Aytmatov' u seviyorum ve burda kullanılan dil , onun diliyle çok benzer .. Tarih seviyorum ve bu kitap neredeyse yarı yarıya tarihsel olayları baz alarak derdini anlatım yolunu seçmiş .. Hal böyle olunca ,"Sucuğu severim .. Yumurtayı severim .. Sucuklu yumurtayı daha çok severim." demekten başka birşey gelmiyor elimden =)) Fırın az ötende ..Kap gel sıcak ekmeği! Çaylar da müesseseden ..
  • Aşağı yukarı 1912 yılından beri pagan nitelikte şiirler yazmaya niyetleniyordum. Birkaç kuralsız dize (ama Álvaro de Campos tarzında değil) yazdıktan sonra bu niyetten vazgeçtim. Aynı dönemde, belirsiz alacakaranlığın içinde, kendisine dönüştüğüm kişinin tanımsız bir portresini hayal meyal fark ettim (Ricardo Reis, ben farkına varmadan doğmuştu). Bir buçuk-iki yıl sonra, aklıma Mário de Sá-Carneiro ile dalga geçme düşüncesi geldi – çoban türküleri yazan, oldukça güç anlaşılır bir şair yaratma ve onu, hangi biçimde şimdi hatırlayamıyorum, gerçek bir varlık olarak tanıtma düşüncesi. Sonuç elde edemeden birkaç gün geçti. Bir gün –1914 Mart’ının 8’iydi– nihayet vazgeçmişken, yüksek bir dolaba yaklaştım ve bir tomar kâğıt alarak, her zaman yaptığım gibi, ayakta yazmaya başladım. Doğasını tanımlayamadığım coşkulu bir esriklik içinde, art arda otuz kadar şiir yazdım. Bu, hayatımın en muhteşem günü oldu, bir daha böyle bir gün yaşamadım. Bir başlıkla başladım: “Sürü Bekçisi”. Ortaya çıkan şey, içimde, Alberto Caeiro adını taktığım bir kimsenin belirişi oldu. Bu cümlenin saçmalığını lütfen bağışla: Ustam, içimde ortaya çıkmıştı. O anda hissettiğim buydu. Ve bu otuz şiiri yazar yazmaz, başka bir kâğıda, yine ara vermeden, Fernando Pessoa’nın “Eğik Yağmur”unu yazdım: bir anda, hepsini bir solukta… Bu, Fernando Pessoa-Alberto Caeiro’dan Fernando Pessoa’ya ani bir geçişti. Daha doğrusu, Fernando Pessoa’nın Alberto Caeiro olarak var olmayışına bir tepkiydi… Caeiro ortaya çıkınca, bilinçsiz bir biçimde, sezgisel olarak, ardıllar bulmaya çalıştım ona…
    Fernando Pessoa
  • 531 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bu kitap bir harika Herkese ısrarla tavsiye edeceğim bir kitap olacak kendileri. Ve ilk kez kitap okuyacak kişilerin bile severek okuyacağını düşünüyorum.
    .
    Peki, Kitap neyi anlatıyor?
    .
    Kitabın ismiyle kitabın içeriği arasında pek bir bağlantı kuramadım işin açığı 🤔 Kitabın içeriğini tek cümleyle özetleyecek olursam "Peygamber efendimiz sav in ve sahabelerin hayatı ışığında insanlarla iletişim kurma sanatı".. Bu konuyu bir İslam davetçisi nasıl olmalı şeklinde algılamayın. Bundan daha kapsamlısını anlatıyor.
    .
    Konuşma havasında işlemiş konuları. Kitabı okurken kişisel gelişim seminerinde gibi hissediyorsunuz kendini. Konu konu bölerek anlatmış. Mesela, atıyorum, Mütevazi ol, güler yüzlü ol gibi ayrı ayrı başlıklar açmış. Her başlığın altında da konuyla alakalı Efendimiz sav in hayatından bir örnek vermiş. Yada kendi yaşadığı şeylerden örnek vermiş. Bu şekilde ilerliyor kitap. Baskı kalitesi tasarımı falan müthiş. Bu kadar kaliteli bir kitap beklemiyordum kitabı alırken. Tabi bu kadar iyi özellik bir araya gelince fiyatına da biraz yansımış. .
    Kitaplara zam gelmeden önce almıştım bu kitabı. O zamanlar bir kitabın fiyatı 10 tl nin üstündeyse çok pahalı geliyorduVe 16 tlye almıştım bunu. Şimdi 10 tl nin altında kitap yok nerdeyse. Fiyatına baktım 22 tl Neyse konu dağıldı ne diyordum..
    .
    .
    Sonuç olarak kitap herkese tavsiyemdir. Benim yaptığım gibi hemen okuyup bitirmeye çalışmayın ama Her bölümü okuduktan sonra onu hayatınıza geçirmeye çalışın. Çünkü her biri Peygamber ahlakından bir kısım. Ben altını çize çize okudum. Okuduklarımdan aklımda kalanları da hayatıma uygulamaya çalışacam inşallah. Rabbim bizi ahlakın en güzeline ulaştırsın.. Yaradılışımızı güzel eylediği gibi ahlakımızı da güzel eylesin . Sözümüzü anlaşılır kılsın. Amin amin amin..
    .
  • "Dünya dayanılmaz olduğunda, her şeyden bıktığımda buraya gelirim," dedi ve boştaki kolunu havaya uzattı."Duvarın üstüne çıkıp şimdi yaptığım gibi kollarımı açarım. Sonra kuş olduğumu hayal ederim. Kartal ya da şahin, fark etmez. Yeter ki özgür olayım ve uçabileyim. Buradan uzaklaşıp bulutlara yükseleyim. Gitgide daha yükseklere çıkıp dünyaya yukarıdan bakabileyim. Tepelere çıkınca her şey öylesine küçülür ki artık canını acıtamaz. Aşağıda olup bitenler artık önemsizdir. Çünkü artık özgürsündür."
    Wulf Dorn
    Sayfa 145 - Pegasus Yayınları
  • "Buna alışkınım," dedi, "geceleri kitapların başında oturmayı tercih ederim. Ortalık o kadar sessizken..."