• https://i.hizliresim.com/VDZzbv.jpg

    Bir gün Galataya beraber çıkmak dileğiyle...
  • Günaydın arkadaşlar. Bu bölümümüzde meşhur siber adamlar ya da bilinen ismiyle Cyberman bizlere konu oluyor. Dünyanın uydusu olan Ay’da geçen bu hikaye oldukça güzel.
    Cyberman denilen bu insan ırkının gelişmiş makine versiyonu hakında bilgi verelim. Belki dizisine de başlamak isteyen olursa güzel bir başlangıç olacak. Matt Smith ile başlayacaksınız sanırım. Keşke elimde olsa da asıl efsane William Hartner’in olduğu bölümü versek. Orijinal olarak ilk doktorun zamanında ortaya çıkıyorlar Cyberman denilen canlılar.
    İnsan soyundan gelen Cyberman ırkı Dünyanın ikizi Mondas gezegeninden olup, zayıflıklarını ve duygularını yok etmek adına zamanla robotlaşmıştır. Hatta Türkiye’mizde de bir zamanlar Babür denilen bir robotlu dizi vardı. Oradaki robotun nereden esinlenildiğini de tahmin edebilirsiniz.
    Kitap ve yeni sezonlar dışında Cyberman nasıl ortaya çıktı? William Hartnell’in son döneminde ve hatta yanlış anımsamıyorsam son bölümünde ortaya çıkan bu yaratıklarla beraber doktorun dönüşümü ve ikinci doktor Patrick Troughton’un gelişi de bu döneme rastlar.
    Ağlayan Melekleri çok sevdiğimi söylemiştim ama komik bir grup var sonraki sezonda gördüğüm. Sontaranlar. Tabi gelecek kitapta Otonlardan bahsedeceğiz. Şimdilik kendinize iyi bakın, keyifli okumalar..
    Ah unutuyordum. Eski kitaptan görsel de paylaşacaktım sizlerle.
    https://i.hizliresim.com/JDjqLW.png
    https://i.hizliresim.com/ODjV2z.png
  • Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir çay parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalizin şerefine içelim günaydın
  • Kapalı duran penceremden
    Odama giren sabah güneşi
    Günaydın diyor

    Sandalyanın sırtında ceketim
    Dün gece olup bitenleri unutmuş
    Uzun etme diyor işte.

    Ve bir mırıltı
    Kulağımın dibinde
    Ben başlayan günüm
    Aydınlığı getirdim sana
    İnsanoğlu
    Hadi kalksana
    Peşinden lafa karışıyor pencere
    Günaydın Muzaffer Bey
    Sokaklar seni bekliyor
    – Sokaklar beni bekliyormuş –
    Günaydın
  • 2008 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Acil dahiliye servisi koridorunun tüm pencereleri sonuna kadar açılmıştı bu soğukta. Normalde hiç durmayan o koşturmacanın bir an bile eksilmediği o koridorda kimseler kalmamıştı. Hasta yakınları yüksek sesle söylenip duruyorlar,
    hastalarını hasta sandalyeleri ile bahçeye çıkarmak için izin istiyorlardı.

    Pansuman saatinin geldiğini gören
    doktorlar vizitten hemen sonra kendilerini dışarıdaki kafeteryaya atmış, hemşireler diğer hastaların odalarında pansumanın
    bitmesini bekliyorlardı. Zaten vizitte de o hastanın odasına girilmiyor, dosyası ile koridorda değerlendiriliyordu durumu. Yanındaki yatakta da kimseler kalamıyordu haliyle.

    Üst üste koyduğum yüz maskelerin arasına kokusu en yoğun olan dezenfektanı boşaltıp, öncesinden her bir ayrıntısını hazırladığım
    pansuman kutusu ile Ekrem Amca'nın odasına girdim. Acilden diyabetik koma ile yatırılalı üç gün olmuş, yeni yeni bilinci yerine geliyordu.

    Bir sabah, bir de akşam hayalet gibi bir iki dakika görünen huzurevi görevlisinden öğrendiğimize göre ziyaretine gelen
    kimseleri de yoktu. Felç sekeli yatağa bağımlıydı. Son bir aydır yemek yemeyi reddettiği için kan şekeri düşüşleri kontrol edilemez olmuştu artık. En son bilinci kapalı halde odasında bulunmuş, acile getirilmişti.

    Altı aydır yatağa bağımlı olan Ekrem Amca'nın sol kalçasında kocaman, yaklaşık irice bir el girebilecek genişlikte yatak yarası vardı. Yara yeri ülserinden enfekte akıntı katman katman, pisliğin herbir tonuyla akıyordu. Gri, siyah, yeşil ve koyu sarının iğrenç kombinasyonu. Görüntüsü bile koku duyusunu yitirmiş herhangi birine o iğrenç kokunun her bir ayrıntısı tattırabilirdi. O kadar kesif, o kadar iğrenç bir kokuydu ki yayılan etrafa, kokunun da bir işkence çeşidi olabileceğini ilk defa düşünmüştüm o gün.

    Adeta beynimin tüm damarlarını yoğunluğu ile tıkayıp felce uğratan, beynimin herbir hücresini toptan imha eden, o an burnumu koparıp atsalar bir kere bile pişman olmam diyebileceğim o iğrenç koku...
    Öğürmekten midemin katmanlarımın sıkıştığını, karın kaslarımın hamladığını, bir pansumana beş kez ara verip yanına koştuğum çöp kutusuna içimde ne varsa çıkardığımı, kusacağımı zaten bildiğimden hiçbir şey yemeden pansuman yaptığımı; sonrasında dışarı koşup, naneli sakızı sömürüp, envai çeşit kolonyalarla elimi defalarca çitilediğimi ve gün boyunca yemek yiyemediğimi hatırlıyorum yıllar sonra.

    Allahtan bilinci şimdilik yerinde değildi de o halimizi görmüyordu derken; ilk defa o gün üstüste taktığım maskelerimle, öncesinde içeride geçireceğim her bir saniyeyi hesaplamış halde yara yerini açmak için
    yaklaştığımda görmüştüm kabir misal simsiyah gözlerini. Her duygunun rengi vardır ya hani; kat kat pişmanlıklar altında kalmıştı sanki herbir hücresi de gangren olup ölmüştü bakışlarında. Evet gözlerindeki karanlık, pişmanlığın siyahıydı. Bulaşıcı, pis, ağır bir pişmanlıktı bu. Pişman oldum nedenini bilmeden herşeye; o gece nöbetçi olduğuma, bu gözlere şahit olduğuma, biraz önce düşüncesizce attığım kahkahalara...

    Bilinci açılmış, kendine gelmişti. Hızlıca ''Günaydın Ekrem Bey'' dedim panikle kabristan ziyaretine gelen dünya sevdalıları gibi. Ne sorduysam cevap vermedi. Muhtemel nerede olduğunu yeni anlamaya çalışıyordu. Ya da kendini anlatmak zorunda kalacağı, belki de minnet edeceği yeni birilerini görmenin tedirginliğiydi bu inatçı sukütunun sebebi.

    Ani bir kararla pansumanı ertelerken, kan şekerini ve insülin dozunu hemen ayarlamak için yemek isteyip istemediğini sordum.
    Günlerdir de yemek yememişti. Zira ne kadar erken yemek yemeye başlarsa, o kadar çabuk tedavisi düzene girer, o kadar çabuk taburcu olabilirdi. Israrım, defalarca sormam itiraf etmeliyim ki bu yüzdendi. O gün ve diğerleri yemek yemeyi reddeti Ekrem Amca. Az yemek yerse, az dışkılama ihtiyacı olacaktı ve o kadar az altı alınacaktı. O iğrenç yarayı daha az kişi görecek, o kadar az kişi söylenecekti. O kadar az kişi o şekilde bakacaktı gözlerine...

    Hayatımın en zor anlarıydı diyebilirim o pansuman saatleri. Ölmek isteyen o bakışların önünde bulantımı bastırmaya çalışmak, ona farkettirmeden bir bahane yanında öğürmeden dışardaki çöp kutusuna koşmak. Uçurum gibi geçen saatler...

    İşte o gün...Hızlıca kapatırken yaranın üstünü alabildiğim en az nefesle, sıkıca tuttu kolumdan EKrem Amca o zayıf bedeninden,
    kuru gövdesinden beklenmedik bir güçle.
    Ne yapıyorsun bile diyemedim kolumun acısına rağmen. Yarı fısıltı yarı inleme, yalvarıyordu adeta Ekrem Amca:
    -" Nolur kızım.. benim dualarım kabul olmuyor.. nolur dua et bana, Rabbim canımı alsın.. nolur!''

    Sessiz sessiz akan gözyaşlarının arasında saçmalayarak bir iki cümle hecelemeye çalıştım şaşkınlıkla:
    - ''Olur mu Ekrem Amca o nasıl söz? ... "
    - ''Nolur dua et...O'na zor değil... alsın canımı
    benim duam kabul olmaz, olmadı. Çünkü kırdığım bir gönül var benim .. Herşeyimi verirdim şimdi bir kere affettim demesi için...
    Onun affetmesi de yetmez belki, Rabbimin de hesabı varsa, o yüreğin sahibi ya..."
    ......

    İşte yıllar geçmişken, dedemin eski köy evinde kurcalarken çekmeceleri yıllar sonra.
    1978 tarihli bir takvim yaprağı eskimiş, sararmış; okudum tekrar tekrar:
    ....Hz. Davud (asm), ''Ey Rabbim! Her padişahın bir hazinesi vardır. Senin hazinen nasıldır ve nerededir? dedi.
    Rabbi şöyle buyurdu: ''Benim hazinem arştan yüksek, kürsiden geniş, göklerden daha süslü ve cennet nimetlerinden üstündür''
    HZ. Davud, ' Ya Rabbi, O nerededir?' diye sordu. Hak Teala şöyle buyurdu:'' Ey Davud! Benim hazinem kırık gönüllerdedir..''
    ....
    Gecenın üçü. Lambaların yanmadığı köyümün kapkaranlık gecesinde. Uçsuz bucaksız sema. Teleskopumla seyran ederken semanın süslerini; önceleri derdim kendime ''Rabbimin en büyük hazinelerinden
    olsa gerek şu koskoca gökyüzü? ''

    Aklımda takvim yaprağı ve hazineler hazinesini kaybetmiş, kayıp gitmiş, kaybolmuş Ekrem Amca'nın gözleri...

    Rabbimin hazinesi, biricik evi, sahibi olduğu gönlüme baktım bu gece ben. Ucu bucağı yok ki. Öylesine kalabalık...

    Affedemediğim karadelikler..
    Gönlümden yıldız misal kayıp kaybolanlar...
    Kuyruklu yıldızlar gibi gidemeyenler...
    Affını beklediğim güzel gönüller...
    Çook uzaklarda olsa da yörüngesinde nefes aldığım için hala yaşayabildiğim güneşim var bir de:)
    Çok kalabalık be...
    Bu kalabalığın içinde nefes alamıyorum sanki?
    Ben de karar verdim affetmeye.
    Ankara'dan giderken gönlümdeki yükü boşaltmaya.
    Affetmemek en büyük yük işte.
    Ey merhamet, hem ne güzelsin sen;
    af dilemeye de affetmeye de vesile...

    sueda reyyan