• Az sonra dışarı çıkacağım. Hava karanlık etraf pus eğitim sistemi kusurlu yüzde yüz..
  • 384 syf.
    ·2 günde·6/10
    Malum okuma durumumdan belli, bu aralar Illuminae'i okuyorum. Ama onu sindire sindire okumak istediğimden arada bir başım ağrıdığında daha hafif bir şeyler okumak için de Piyon'a başlamıştım. Malum distopyalar bu aralar pek bende sürprizlere neden olmuyor açıkçası... Piyon da beklediğim kadar iyi çıkmadı diyebilirim.

    Öncelikle seri distopya türünden çıksa da yazar pek öyle uğraşıp bir evren yaratma girişimine girmemiş haberiniz olsun. Karakterimiz Kitty sayesinde insanların I'den VII'ye kadar yapılan sözel bir sınav sınav sonucu rütbelendirildiklerini, alt rütbeye sahip olanların imkanlarının ne kadar sınırlı olduğunu, devlet tarafından çocuk sayılarına dahi müdahale edildiğini öğreniyoruz. VII rütbesi sadece bu sınıflandırma sistemi uygulandığından beri ülkeyi yöneten Hart ailesine ait, VI rütbesi de genellikle bakanlara... Bundan başka da pek fazla bir şey öğrenemiyoruz açıkçası... Ben rütbeler hakkında, o anki dünya hakkında daha fazla şey öğrenmek isterdim ama diyorum ya yazarımız bu konuda bilgi vermeyi pek gerek görmemiş.

    Hikaye de Kitty'nin sınava girip çok zeki olmasına rağmen okuyamaması nedeniyle III rütbesi alması, bunun sonucunda kanalizasyon temizliği görevine atanması ve onun ardından gelişen olaylarla hızla ilerliyor. Ve kızımız sadece kanalizasyondan kurtulup hayatının aşkı olan Benjy ile birlikte bir hayat sürmek isterken ülkenin en büyük, deyim yerindeyse Taht Savaşı'nın ve en korkunç ailesinin entrikalarının ortasında buluyor kendini...

    Kitap aslında oldukça heyecanlı. Sürekli bir entrika, aksiyon hakkını yemicem bir şekilde okutturuyor kendini... Ama benim gibi sağlam bir distopya okurunu da tatmin edemiyor. O yüzden şöyle hafif bir şeyler okurum derseniz neyse de, afilli bir distopik dünya üzerine kurulu bir kurgu beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız. Yine de 2. kitaba devam edicem, seri umut vadedebilir gibime geliyor. Herkese iyi okumalar ;)

    NOT: Benjy'e niyeyse pek ısınamadım, ben tamamen Knox taraftarıyım ;)
  • 128 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Sinan Küfeoğlu: 7 yıldır Finlandiya'dayım 70 tane Türk heyeti gördüm. Her sene geliyorlar ama bir şey almıyorlar. Yaptıkları tek şey bol bol yemek yemek, fotoğraf çekip eve dönmek.
    (Cambridge'te akademisyen)

    “Küçük bir kuzey ülkesini eğitimde zirveye taşıyan temel ilkeler ve uygulamalar”dan bahseden bu kitap, bir matematik öğretmeni olan Pasi Sahlberg'in kendi eğitim sistemleri hakkında kısmen nesnel kısmen de öznel satırlarla bilgi vermeye çalışıyor.

    Öğretmenim diyen kişilerin kesinlikle okuması gereken bir kitap. Çünkü dünya üzerinde Şangay, Japonya, Finlandiya gibi ülkelerin sürekli ilk sıralarda yer aldığı PISA'da Türkiye, yıllardır son sıralara yakın yerlerde geziniyor. Üstelik PISA, kendi dilinde okuduğunu anlama, fen ve matematik okur-yazarlığı üzerinden sınavlar yapıyor. Kendi dilimizde okuduğumuzu anlamada bile 40 ve üzeri sıralardayız. Üstelik bütün dünya ülkeleri de katılmıyor bu uygulamaya.

    Peki Finlandiya, adını bir sistem yaptıracak kadar ne mi yaptı? Uzun süreli, öngörülü, kararlı bir DEVLET projesiyle gelişim kaçınılmazdı. Finlandiya da Japonya gibi 60'ların 70'lerin başlarından beri uyguladıkları sisteme sadık kalarak bugün bu sadakatin meyvesini topluyor.

    "Finlandiya’daki okullarda verilen eğitimin temel felsefesinin ögelerini şöyle sıraladım: Öğrenme sürecini her bir öğrenciye uyacak şekilde kişiselleştirmek, çok yönlü öğretim metotlarına başvurarak karmaşık bilgi ve becerileri muhtelif biçimlerde öğretmek ve uygun yöntemler ile öğrenim destekleri olduğu sürece herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek.”

    -...herkesin her şeyi öğrenebileceğini kabul etmek..."
    İnsanların ta en baştan uygulamaya çalıştıkları felsefe bu: Herkes için eğitim, hakkaniyet.

    Kitabın da özünü yaratan Finlandiya'nın bu sağlam sistemi, asla bir mucizeye dayanmıyor. Nedir peki bu sistemin ilkeleri?

    “1.Sağlam bir öğrenme deneyimi için düzenli teneffüs ve fiziksel aktivite kritik önemdedir.

    -Teneffüs nedir ya da tatiller niçin vardır? Kişiler, zihinlerini ve bedenlerini dinlendirsin diye vardır. Bu sistemde teneffüs, bizimkine yakın bir seviyede. Ders 45 dk teneffüs 15 dk. Fakat teneffüs hakkı tamamen ciddi bir biçimde öğrenciye verilmiş durumda. 'Oğlum atlama, zıplama, kaçma, düşme!' diyen öğretmenler yok. Bu yüzden sorumluluk alan bireylere teneffüsün bittiğini bildiren zil de yok.

    2. Eğitim alanında yapılacak kapsamlı değişiklikler için küçük veri, büyük veriye kıyasla genelde çok daha etkili bir araçtır.

    -Büyük veri, istatistik... Küçük veri ise öğretmenin anlık gözlem yoluyla edindiği bilgilerdir. İstatistiklerin uygulamada yetersiz kalacağını savunan bir sistem var. Ve bu savunma sayesinde de bölgeselleştirilmiş programlar mevcut. Her okul kendi müfredatını hazırlayıp uygulamaktan sorumlu. Çünkü bir okulun ihtiyacını ancak o okulda yaşayan öğretmenler, öğrenciler, veliler daha iyi bilir.

    'Küçük veriyle yönetmezseniz büyük veri tarafından yönetilirsiniz.' der Sahlberg.

    3. Eğitim kazanımlarını daha nitelikli kılmanın yolu hakkaniyeti sağlamaktan geçer.

    -Ah... Hakkaniyet ne güzel bir kelime... Lakin hayatımızın çoğu alanında uygulamakta müthiş bir zorluk çektiğimiz doğrusu da mevcut. Bunu eğitimde kaçınılmaz bir madde olarak görüyor Kuzeyliler. Bir karikatür anımsadım. Sınav: ağaca tırmanmak. Sınava girecekler: maymun, fil, zürafa, horoz... Hakkaniyet bunun neresinde? İşte, bunun farkında olarak bu hakkaniyeti sağlamak isteyen kişiler, bugün dünyanın 1 numarası.

    'Finlandiya’da bir okul hakkaniyete ve zorluklar karşısında esneklik kültürüne ne ölçüde sahipse o derece iyi bir okul sayılıyor. - Bir eğitim sisteminde hakkaniyet tesis edilmediğinde, öğrencilerin bilişsel ve kişisel potansiyellerini bütünüyle değerlendiremezsiniz.'

    4.Finlandiya eğitim sistemine dair uydurma bilgiler ve şehir efsaneleri, daha iyi bir eğitim sistemi kurma yolunda verilen çabaları akamete uğratabilir.”

    -Bu sağlam sistemin altında yatan mucizevi sebepler yok. Efsanelere inanmamız gerektiğini söyleyen Sahlberg, Finlandiya'nın tek yaptığı şey sözüne sadık kalıp istikrarlı biçimde kararlarını uygulamaya koymak. Üstelik bunu yaparken de sistemi olabildiğince esnek tutmaya çalışıyor. Yani eyaletler hatta okullar, kendi müfredatlarından sorumlu. Herkeste bir sorumluluk hissi var. Beyaz Zambaklar Ülkesinde bahsedildiği gibi, bu ülkede gerçekten bir kenetlenmişlik var. Kenetlenmek için savaşmaya gerek olmadığını, illaki ölmemiz gerekmediğini gösteren güzel bir ülke. Üstelik coğrafi şartları göz önüne alındığında oldukça soğuk ve güneye sıkışmış bir ülke. Ya eşsiz güzellikteki Anadolu? Sanırım rahatlık yoruyor insanı. Atalet veriyor konfordan olma korkusu.

    Ve bunu da ekleyip bitirmek istiyorum: Finlandiya'da en popüler meslek, öğretmenlik. Kendi uyguladıkları standartlaştırılmış bir sınavdan sonra (bizdeki AYT-TYT gibi) bir de öğretmenliği tercih eden kişilere ayrı bir sınav uygulanıyor. Bu sınavda da daha çok kişinin iletişim becerisi, kişilik özellikleri gibi kıstaslar göz önüne alınıyor. Yani Finlandiya'da en yüksek puanı da almış olsanız öğretmen olmak için iyi bir iletişim gücünüzün olması gerekir. Yüksek puanlarla yıllarca öğretmenlik fakültelerine gidemeyen kişiler var.

    Bizde nasıl dersiniz? :) En düşük puanlar bir yana, başka bölümlerden mezun olup kısa bir pedagojik formasyon eğitiminden sonra öğretmen olduğunu iddia eden ya da daha doğrusu öğretmen olduğuna inandırılan yüz binlerce kişi var. Üstelik çoğu da işsiz...
  • İlber Ortaylı diyor ki: ”Sandviççi dükkanı gibi özel okul açıyorlar.”

    Sistem bu oldukça daha da beter olacaktır durum. Eğitim ve sınav sistemi yine değişicekmiş. Anasını ağlattınız sistemin anasını ...
  • Finlandiya halkı, asfalt ile 1920'li yıllarda tanışmıştı. 19. yüzyılın başlarına kadar tek bildikleri yoksulluktu.

    Aksine Brezilya'nın Sao Paulo şehrinde ilk asfalt yol 1909'da yapıldı. O dönem tarımsal ekonomiyle ayakta kalmaya çalışan Finlandiya, ilk asfalt otoyolunu açmak için 1963 yılını bekleyecekti.

    Ancak bu iki ülke, yıllar içinde bambaşka noktalara evrildi.

    Finlandiya eğitim sistemi ve sosyal politikalarını dönüştürerek dünyanın en ünlü ve saygın eğitim sistemini oluşturdu.

    Brezilya ise birçok Latin Amerika ülkesi gibi yoksul ve zengin ailelerin çocukları için eşit eğitim fırsatları yaratmayı halen başaramadı.

    Finlandiya mucizesi
    Bu mucizevi dönüşüm Finlandiya'da 1970'li yıllarda başladı ve yenilikçi reformlar sayesinde değişim ruhu güç kazandı.

    Ülke, 30 yıl içinde vasat bir eğitim sistemini küresel eğitim sıralamalarının tepesinden inmeyen bir "yetenek kuluçka makinasına" çevirdi. Böylece sofistike bir sanayi ekonomisi yarattı.

    Peki nasıl?

    Özetlersek, dünya ne yapıyorsa tam tersini yaparak.

    Finlandiya işin mutfağından başlayarak hem ders saatlerini kısalttı, hem de sınav ve ödev sayısını azalttı.

    Uluslararası eğitim uzmanları, bu anlayışın gizli formülünü inceliyor.

    Finlandiya ise, sırrını şöyle açıklıyor: Kaliteli kamu eğitimi, sadece eğitim politikalarının değil aynı zamanda sosyal politikaların bir sonucudur.

    1990'lu yıllarda 'Finlandiya Dersleri" kitabında bu reformların yaratıcılarından eğitimci Pasi Sahlberg, şu ifadeleri kullanmıştı:

    "Yüksek sosyal refah düzeyi, çocuklar için eşit fırsatlar, aynı zamanda bedava ve kaliteli öğrenmeyi garantilemekte kritik bir rol oynuyor."

    Eşit fırsatlar
    Başkent Helsinki'nin en önemli ortaokullarından Viikki'yi örnek verelim.

    Finlandiya'nın tüm okullarında olduğu gibi, burada bir iş adamının çocuğu ile bir işçinin çocuğunu yan yana görebilirsiniz. Hiçbir şekilde onlardan okul ücreti ya da harç alınmıyor.

    Okulun geniş kafeteryasında her gün cömert miktarda sağlıklı gıda veriliyor ve buradaki 940 öğrencinin tamamına ücretsiz sağlık hizmetleri ve diş tedavisi sunuluyor.

    Okul malzemelerinin hepsi bedava. Çocuk gelişimi uzmanı pedagog ve psikologlar da dikkatle öğrencileri takip ediyor, disleksi (okuma yazma öğrenme güçlüğü) gibi sorunları hızla tespit edip onlara destek veriyor.

    Sahlberg, "Sosyal eşitsizlik, çocuk yoksulluğu ve temel hizmetlerin yetersizliği bir ülkenin eğitim sisteminin performansını azaltan güçlü bir etken" diyor.

    Dönüşüm
    1960'lı yılların sonuna gelindiğinde Finlandiyalıların sadece yüzde 10'u ortaokul mezunuydu. Birçok ailenin eğitim kurumlarına verecek parası yoktu ve devlet okulları yetersizdi.

    Toplumun sadece yüzde 7'sinde olan üniversite diploması, nadir verilen bir ödül gibiydi.

    Ancak Finlandiya tarihi, dirençli toplumuyla bilinir. Ülke, 1917'de İsveç Krallığı'nın 600 yıl ve Rusya İmparatorluğu'nun en az 100 yıl süren hâkimiyetinden kurtularak bağımsızlığını ilan etti.

    1970'lerde değişim başladı ve insan sermayesini geliştirmek, devletin önceliği oldu.

    "Peruskoulu" adı verilen 9 yıllık (ilk ve orta eğitim) zorunlu eğitim sistemi de eşitlik ve sosyal kapsayıcılık değerleri altında şekillendi.

    Bir sonraki öncelikleri, öğretmenler için üniversitelerde mükemmel bir mesleki eğitim programı yaratmaktı.

    Günümüzde ülkedeki gençlerin büyük bölümü, tıp ve hukuk gibi çok istenen bölümlerin de üstüne öğretmenlik mesleğini koyuyor.

    Toplumda katılımcılık
    1990'larda eğitim yeni bir devrime sahne oldu.

    Devlet, sadece eğitimciler değil ebeveynler, siyasetçiler ve özel sektör temsilcilerinin oluşturduğu sendika ve dernekleri yardıma çağırdı.

    Sahlberg, bu dönemde sivil toplumun hızlı ve derinlikli bir sistem dönüşümünde rol oynadığını belirtiyor. Nitekim Peruskoulu'yu 90'ların sonunda matematik, fen bilgisi ve okuduğunu yorumlama gibi alanlarda dünya liderliğine taşıyan da bu katkılardı.

    2001'de Finlandiya, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) "Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı" PISA'da tüm alanlarda dünya sıralamalarının tepesindeydi.

    Eğitime yatırım da ülkede ekonomik kalkınma ve yoksulluğun önüne geçmek için lokomotif görevi görüyor.

    "Finlandiya halkı, sadece kendi yaşamları değil, başkalarının yaşamlarını da öne çıkaran bir ortak sorumluluk duygusuna sahip.

    "Çocuğun bakımı ve refahı için çabalar, daha doğumdan önce başlıyor ve yetişkinliğine kadar uzanıyor. Çocuk yuvaları gibi temel hizmetler, herkese eşit ve ücretsiz olarak sunulan bir hak.Finlandiya eğitimi kamu yararı olarak görüyor bu yüzden de anayasasında temel bir insani hak."

    Eğitim Uzmanı Pasi Sahlberg

    Eşitlik beşikte başlıyor
    Finlandiya'da 1970'lerden itibaren refah devleti kök saldıkça, dev bir sosyal yardım ağı kuruldu.

    Bugün gelir sahibi kişi başına vergi oranı yüzde 51,6 ama bu ülkenin Birleşmiş Milletler tarafından dünyanın en mutlu ülkesi seçilmesine engel olmadı.

    1930'ların sonunda hamilelere 50 basit bebek bakım malzemesinden oluşan yardım paketleri verilmeye başlandı. Böylece sosyal sınıftan bağımsız olarak her çocuk hayata eşit başlayabiliyor.

    Ayrıca bebek doğduğunda anneye 105 iş günü, babaya da 54 iş günü izin veriliyor. Böylece çocuklar ilk yaşını aileleriyle yakın temas içinde geçiriyor.

    Ebeveynlerden biri evde çocukla kalmayı tercih ederse devlet o kişiye ayda 450 euro destek veriyor. Çocuk üç yaşına gelene kadar anne de baba da işe dönme hakkına sahip.

    Mesleğe geri dönünce de devlet desteği ile iş yükleri azaltılıyor. İşe dönenler için sübvanse edilmiş özel bebek bakım merkezleri mevcut.

    Düşük gelirli aileler bakım merkezlerine para vermiyor. Hane gelirine göre değişmekle beraber en yüksek aylık ödeme 290 euro.

    Finlandiyalı çocuklar 6 yaşında bedava anaokuluna başlıyor. Amaç, basit yetenek ve bilgileri edinmelerini sağlamak ve onları okula hazırlamak.

    Üniversitelerden teknik ve mesleki eğitim kurumlarına yükseköğretimde de herkes için eşitlik anlayışı devam ediyor. Yani anaokuldan doktoraya kadar eğitim parasız.

    Kaynak: https://www.bbc.com/...=socialflow_facebook
  • ...sorular hep bir değer yargısıyla ya da kimden alıntılandığı belli olmayan bir "inci"yle başlıyor. Sonra da öğrencinin mantığını, ufkunu ya da bilgisini açmak özrüyle bu verinin üstünde türlü cambazlıklar yapılıyor. Soruların belirgin özelliklerinden biri, olumsuz olarak sorulup kafa karıştırmaları.

    Gençlerin bazı değer yargıları üstüne düşünmeleri değil amaçlanan, birilerinin değer yargılarını benimsemeleri. Tek tip düşünen, tek tip tepki veren bir kuşak yaratmak.