• Ekonomik egemenliğe sahip sınıf - yani üretim araçlarına sahip sınıf - devlet yönetimi alanında da egemendir.
    Leo Huberman
    Sayfa 28 - Sol Yayınları
  • 592 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Almanya da 1934'ten 1945'e kadar devlet başkanlığı yapan, İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasına ve Holokost sırasında 17 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan, diktatör Adolf Hitler 20 Nisan 1889 tarihinde Avusturya'da doğdu. Bilinenin aksine kendisi Alman değil, bir Avusturya vatandaşıydı.
    Hitler in ailesi ve aile içinde ki ilişkileri çocukluğunda ve tüm yaşamında, üzerinde nasıl bir psikolojik etki yarattığına ilişkin, ayrıca büyük babasının biyolojik belirsizliği gibi durumlar nedeniyle, tarihçilerin ve soybilimcilerin her zaman ilgi odağında oldu.
    Başarısız bir eğitim hayatı geçiren Hitler in babası , gümrük memuruydu. Kendi gibi oğlunun da ısrarla memur olmasını istedi. Hitler’ se asla memur olup masa başında bir hayat yaşamayı istemedi. Okulda ise klasik derslere hiçbir zaman ilgi duymadı. Hitler resim yapmayı çok sevdi. Ressam olmak ise en büyük arzusu oldu. Babası ve annesi onun ressam olmasına, şiddetle karşı çıktı.
    1903 yılında babasını kaybetti . Babasından annesine kalan emekli maaşı ile tutumlu bir hayat yaşadılar. Bu arada, Viyana da Güzel Sanatlar Akademisine kayıt olmak için girdiği sınavı kazanamadı. 1914’te Birinci Dünya Savaşı çıkınca, gönüllü olarak Bavyera ordusuna katılıp, Onbaşı oldu.

    1907 yılında kanser olan annesini de kaybetti. Annesinin ölümü onu çok sarstı. Annesinin emekli maaşı ona kaldı. Yeterli olmayan bu gelir karşısında bir müddet daha resim yaparak geçimine destek sağladı.
    1.Dünya Savaşını kaybeden ittifak devletleri için, itilaf devletleri Versay Antlaşmasını düzenledi. Almanya için ağır şartları içeren bu antlaşma ile. İtilaf devletleri savaşın bedelini Almanya ya ödettirmek istedi. Versay antlaşmas 2. Dünya savaşının da başlamasının nedenlerinden biri oldu. Antlaşma, faşist , ırkçı lideri Adolf Hitler'in ortaya çıkıp etkili olması zeminini hazırladı. Berlin'de aşırı sağcılar tarafından vurulan Dışişleri Bakanı Walter Rathenau o dönemin suikast kurbanlarından biri oldu. Liberal demokrat Bakan, Birinci Dünya Savaşı galiplerinin istediklerini yerine getirdiği için nefret edilen biriydi..
    Hitler, Almanların aldığı büyük yenilginin ardından arkadaşlarıyla bir araya gelerek Alman İşçi Partisini kurdu ve başına geçti. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) taraftarlarına, komünistler ve sosyal demokratlar tarafından (1921)kısaca ‘Nazi’ ismi verildi.
    Hitler propagandasını yaparken kendilerinin , Marksist bir sosyalist olmadığını, Alman milliyetçisi olduğunu özellikle vurguladı. Almanya nın bu zor durumundan yararlanmayı iyi bildi. Orta ve alt kesimdeki insanlara ekonomik vaatler sunarken, bir taraftan da da ırkçılık duygularla Almanlara seslenerek , hareketlenmelerini sağladı. Bu kriz ortamında olumsuz etkilenen, umutsuz insanları etkiliyerek partisine geniş bir taban kazandırmayı başardı.
    Hitler, İtalya’nın faşist diktatörü Benito Mussolini’nin Roma Yürüyüşü’nü taklit ederek 8-9 Kasım 1923’te Münih’teki Bavyera hükümetini devirmeye yönelik Birahane Darbesi’ni düzenledi. Düzenli orduya karşı güçler oluşturmak ve meşru yönetimi yıkmak suçundan yargılanarak 1 Nisan 1924’te 5 yıl hapis cezası aldı. Ancak 20 Aralık 1924’te ‘suçsuz’ bulunarak serbest bırakıldı.
    Hitler hapisten çıktıktan sonra partisini toparlamaya çalışsa da uzun süre başarılı olamadı. Dünya çapında etkili olan 1929 yılındaki büyük ekonomik kriz ise ona istediği fırsatı verdi. Nazi partisi, 1930 seçimlerinde SPD’den (Sosyal Demokrat Parti) sonra ikinci sırayı elde etti.
    1889’da Avusturya’da doğumlu Hitler, bu tarihte hâlen Alman vatandaşı değildi ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığını bile koyamaması ihtimali vardı. 25 Şubat 1932’de Brunswick Devleti’nin Nazi olan İçişleri Bakanı, Hitler’i Berlin’deki Brunswick temsilciliğine Ataşe tayin ettiğini açıkladı. Alman vatandaşı olma hakkını böylece kazanmış oldu.
    Hitler kitap boyunca parlemontoyu eleştirir. Meclis ve milletvekilleri devlet için çalışmadıklarını, milletvekillerinin hangi partide çıkarları varsa, hemen o partiye transfer yaptıkları elbette çok haklı yerinde bir eleştiri. Yaşadığımız sözde demokrasi ile yönetilen ülkelerde de genellikle yaşanan bir durum değil mi zaten? Almanyanın yaşadığı bu bunalım dolu günlerinden ancak, ırkçılık anlayışına gereken önemin verilmesi ile aşılacağının propagandasını yapar. Nasıl bir mantıksa Alman ırkı kendi gücünü dünyada ispat edip, yayıldıkça, dünya barışının da ancak bu şekilde gerçekleşeceği düşüncesindedir. Ayrıca Yahudilerin ve Marksistlerinde yok edilmesinin gerekliliğini kendi faşist zihniyetine göre kitap buyunca anlatır. Birde şu var ki, parlementer sistem için yaptığı haklı eleştirileri okuyunca, kendisinin iktidara geldiğinde çok adil ve demokrat bir yönetim sergilediği zannedilmemeli.
    Hitler, İlk zamanlarda siyasete ve partileşmeye uzak durur. Daha sonra düşüncelerini uygulamak için başka bir yol olmadığını anlayınca , siyasete ve parti kurma olayına ilgi duyar. Eleştirdiği her şeyi kat be kat daha fazlasını partisinde kendi yaşar ve yaşatır. Parti üyelerinin sınırlı sayıda olmasına dikkat eder. Neden? Çünkü parti üyesi çok olursa, görüşlerde çoğalabilir. Üyeler az fakat desteğin çok olması onun hedefidir. Partileşme çalışmalarını arkadaşlar ve yakınları ile birlikte yürütür.
    Tam itaat şart önemli olan çok üye değil. Sorgusuz sualsiz halkın yoğun desteğidir.
    Sendikalaşmaya da karşı. Emekten ve ezilenden yana değil. Onun için önemli olan devletin gücü, Alman ırkının güçlenip sınırlarını genişletmesi Güçlü iktidar, güçlü yönetim, güçlü devlet. Sendikaların talepleri devletin duruşunu etkilemeyecek şekilde olmalı. İşveren ve işçiler devletin varlığına zarar vermeden, yani grev olayı yaşanmadan fedakarlıklarla çözümlenmeli. Tabiiki en büyük fedakarlıklar nedense hep işçilere düşer. Hitlerin sınıfsal bir bakış açısı yok. Var olan sistemin güçlü ve etkili bir biçimde devamından başka istediği yeni bir şey olmamış. Ne kadar kendisinin var olan partilerden farklı Almanya için büyük yenilikler getireceğini söyleyerek, iktidara gelmiş de olsa, farklı ve halktan, ezilenden yana yaptığı en ufak bir şey olmadığı gibi hep karşısında olmuştur. Evet farklı oluşu onun emeğe saygısızlığı, kişisel hak ve özgürlükleri yok sayması. Basına uyguladığı sansür, cinsiyet ayrımcılığı, üstün ırk diye kafayı yemesi, Irkcılığı, aydınlara yaptığı baskılar, İnsan kayırma ve yozlaşma, Çok eleştirdiği seçim sistemlerinde kendisinin de hileli seçimler yapması.
    Kısaca faşist diktatör oluşudur farklılığı. Ezen sınıfın yanında emeğin karşısına bir diktatörden başkası değil. Katlettiği Yahudiler, Çingeneler ve kötü ırk diye dışladığı engelliler ve kendi anlayışının dışında kalan cinsel kimlikler.
    Marksizm ve Leninizmin yeni bir şey söylemediğini, söylemesi ise oldukça komik. Kapitalizme, emperyalizme karşı olan sosyalistlerin emeğin iktıdarı için mücadele ettiklerini bildiği halde kitlelerin önünde onları küçük düşürmek için söylediği sözlerde bir o kadar gerçekleri çarpıtma özelliği.
    Adolf Hitler, 21 Mart 1933’te oyların yüzde 44 ünü alarak göreve başladıktan 2 gün sonra, Almanya’da parlamenter demokrasiye son verdi. Ülkede seçim düzenlenmeyecekti. Parlamentoya kimin gireceğine ise Naziler karar verecekti.
    Seçimlerden önce 81 komünist parlementerde göz altına alındı. Adolf Hitler iktidardayken Almanya'nın çekimser politrikası sona erdi. Yasak olmasına rağmen Nasyonel sosyalistler silahlanmaya, İtalya ve İspanya'daki faşist hükümetlerle müttefiklik ilişkisi kurdu.
    1934'te, Şansölyelik ve Cumhurbaşkanlığı makamlarının birleştirilmesi hakkında Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg'un ölümünden on yedi gün sonra referandum düzenlendi.
    Nazi Partisi referandum ile, Adolf Hitler'in tüm siyasi güçleri tek elde toplamasını hedefledi. Baskı altında gerçekleşen Referandum sonucu Hitler Almanya'nın Devlet Başkanı oldu. Cumhurbaşkanlığı yetkileri de artık Hitlerdeydi.

    Nazi kamplarını muhaliflerine bir baskı aracı olarak kullandı, Naziler önceleri sadece Komünist ve Sosyalistleri hapsederken, 1935 yıllarında, başta Yahudiler olmak üzere, ırkı nedeniyle ya da biyolojik açıdan yaşamalarını istemediği insanları da hapsetmeye başladı. II. Dünya Savaşı sırasında, bu kampların amacı sadece hapis olmaktan çıkıp, zorunlu çalıştırmayı ve katliamı dönüştürdü.
    İşgali altındaki Avrupa'da insanlarıda kendi güçlerine karşı geldikleri ve ikinci sınıf gördüğü insanları ya da siyasi olarak karşısında olduğu özellikle Marksistleri tutukladı. Alman egemenliğine direnenleri de zorunlu çalıştırma ya da öldürmek için toplama kamplarına gönderdi. Savaş, kamp sayısında ve mahkûm sayısında büyük bir artışa neden oldu.
    Nazi Almanya'sının ırkçı diktatörü Adolf Hitler İkinci Dünya Savaşı yenilgisi sonucunda Sovyet askerlerine yakalanma korkusu içinde kalınca, eşi Eva Braun'la birlikte intihar etti.
  • Medine toplumu henüz tipik bir devlet yapılanması içerisinde değildi.Sözgelimi profesyonel bir ordusu yoktu.Toplumun savunulması, elbirliğiyle gerçekleştirilmekteydi.Pazar vardı ama pazarın etrafında kurumsallaşmış olan bir mütegallibe sınıfı ve tekeller (piyasa) yoktu.Burada herkes kimsenin kimseyi sömürmesine müsaade edilmediği bir biçimde ticari faaliyetleri sürdürmekteydi.Kimseye imtiyaz tanınmadığı gibi, özellikle faiz veya karaborsacılık gibi yollarla insanların istismarına ve toplumsal zenginliğin belli bir bezirgan zümresinin elinde toplanmasına da göz yumulmamaktaydı.Toolumsal zenginlik belli odaklarda tekelleşmediğinden ve adaletli bir biçimde bölüştürüldüğünden, o anlamda da toplumsal servete el koyan ve bu fazla üzerinde çöreklenerek örgütlenen bir devlet de teşekkül edememekteydi.Toplumun savunması kadar toplumsal hizmetler de tüm toplumsal kesimler tarafından üstlenilmekteydi.Aşırı bir bayındırlık faaliyetine, yani sözümona "uygarlık" medeniyet anıtlarına ihtiyaç duyulmadığından, bu yönde bir örgütlenme ve kurumsallaşma ortaya çıkmamaktaydı.Mescid kerpiçten yapılmış dört duvardan ibaret bir toplanma yeriydi.Burası aynı zamanda tüm toplumsal faaliyetlerin de merkeziydi.Medine'de kölelerin omuzlarında yükselen anıtsal yapılar değil, bu kölelerden özgür, tarihe yön veren, adalet timsali anıtsal şahsiyetler inşa edilmiştir.Mescidler cins, ırk, sınıf ve hattâ din ayrımı gözetilmeksizin herkesin ibadetine açıktı.Namazı müminlerden birisi kıldırmakta ve mescidin hizmetleri de müminler tarafından görülmekteydi.Hatta mescitler yoksullar ve kimsesizlerin sığınmasına da açıktı ve onları da barındırmaktaydı.Din adamları olmadığı gibi, dinsel hizmetlere dayanan kurumsallaşmalar da yoktu.Daha sonraki yıllarda da, Hasan Basri, Ebu Hanife, imam Malik, İmam Şâfii, İbn Hanbel gibi âlimlerin uygulamalarında da sürdürüldüğü gibi ilmî ictihadi, fikri faaliyetler kadar, bir ölçüde de olsa yargı kararları ve eğitim, bir "sivil" faaliyet olarak yürütülecektir.Dikkat çekici olanı, bu önemli şahsiyetlerin hiçbirinin, günümüzde ki eğitim mantığı çerçevesinde biçimlendirilmiş bir eğitim kurumunda (ve hattâ medresede) yetişememesidir
    Elbette ki süreç içerisinde cezaların infazı, vergilerin toplanması ve dağıtılması, illerin yönetimi gibi hususlarda kurumsallaşmalar oluşacaktı.Burada ki temel fark "devletin" toplumdan soyut bir iktidar aygıtı olarak teşekkül ederek, topluma egemenleşmesi yerine, bu yönetimsel aygıtın toplumsallıktan kopmayacak bir biçimde icraatını yürütmesidir.İktidar aygıtının tüm yönetimsel faaliyeti soğurduğu bir durum ise, toplumu ikincilleştiren ve devletin zebunu haline getiren bir mahiyet farkıdır.Oysa asıl olan toplumsal faaliyetlerin özgünlüğünü, birinciliğini ve özerkliğini sürdürebilmesidir.Bunun sağlanamadığı durumlarda ise ister istemez toplumdan soyut bir devlet aygıtı teşekkül ederek topluma tebelleş olacaktır.Bu ise bir soy veya ırk, din veya mezhep, sınıf veya statü gibi güç gruplarının egemenleşerek toplumun sair kesimlerini madunlaştırılması anlamına gelmektedir.Nitekim Peygamber(as) 'ın ölümünden itibaren başlayan süreçte ağır ağır cahili yaklaşımlar yeniden etkinleşerek,Muaviye'den itibaren resmen ve fiilen bir "Devlet" (meliklik yada krallık) sistemi kurulacaktır."Allah'ın halifeliği" teziyle de desteklenen bu aygıt soya (Kureyş), mezhebe (giderek teşekkül edecek olan Sünnilik veya Şiilik) zekat ve ganimet mallarını toplanarak tam olarak topluma dağıtılmadığı bir mal (sermaye) temerküzüne ve yine ilk kez Muaviye tarafından teşekkül ettirilen profesyonel orduya, topluma aşkın bir iktidar merkezi (saray)'ne dayanacaktır.Üstelik saray toplumsallığın kendi gelişiminin bir parçası olmaktan çok, komşu devletlere(hadariyete) özenli bir devletleşme çabasının göstergesi olarak ortaya çıkacaktır.Hatta Emevi Sultanları uzun zaman saraylarında, bir bedevinin çadırında yaşadığı gibi yaşayacaklardır.Ve ileri yıllarda, kadılar (hukuk) kadar imamlar (din adamları) ın ne devlete bağlanması ve Kahire ve Bağdat'a ilk örnekleri oluşturacak olan medreselerle, Şiîlik ya da Sünnilik adına devletin ideolojisi çerçevesinde sürdürülecek olan resmi (ve ideolojik) bir eğitim kurumlaşması da ikmal edilerek, tüm toplumsal faaliyetler devlet tarafından soğurulacak ; yani devletleştirilmiş olacaktır.
    Ümit Aktaş
    Sayfa 128 - Mana Yayınları 1.baskı
  • Bülent Daver’in de ifade ettiği gibi Atatürk inkılâbıyla birlikte Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti konusunda yeni bir yaklaşım gelmiştir. Gerçekten de laiklik anlayışı, Türkiye'nin özel şartlarından doğmuştur. Batının laikliğe geçişinden ayrı bir farklılık gösterir.

    İslam dünyası açısından ele alınırsa, Hz. Muhammed'in devlet başkanlığından, yeni Türkiye'nin kuruluşuna kadar, din ve devlet işleri daima tek kişinin elinde kalmış, İslam halifeleri, sultanlar ve emirler hem dinsel hem de dünyasal sorunların sevk ve idare makamını işgal etmişlerdir. Kuran'ın, dinsel konular kadar dünyasal sorunları da kapsadığı düşüncesiyle “imamlık” ile “Devlet Başkanlığı” sorumlulukları iç içe girmiştir. Gerçi Türklerin, İslamiyet'e girdikten sonraki dönemlerinde (Karahanlılar - Selçuklular ve Osmanlıların başlangıç dönemlerinde) devlet ve dinin birbirine karıştırılmadığı dönemler de olmuştur. Ancak 1517'de hilafetin Osmanlılara geçişinden sonra bu iki düşünce tamamen birleştirilmiştir. Bu birleşme sonucunda dinsel sorunlar, şeyhülislam fetvaları ile siyasetin aktif bir aracı haline getirilmiş, dinsel duygular sömürülmüş, başlangıçtan itibaren İslam toplumunun yaşantısına giren mezhep, tarikat, fırka karmaşıklığı da birbirine eklenince, İslamiyet temel felsefesini giderek değiştirmiş ve batı, tutuculuk bağlarının çemberini kırarken, İslamiyet özgür, akılcı düşünceye kapılarını kapamaya başlamıştır.

    Laikliğin, İslam dünyasına çok geç ve sancılı girmesinin altında yatan temel olgular bunlardır. Bu durum karşısında tarih boyunca Şer-i hükümlerin yerine konulan dünyevi kanunlar aslında islamın özüne ve temel felsefesine ters düşen kuralları getirmediği gibi, her gün değişen türlü sosyal, hukuki ve ekonomik sorunların çözümü için kabulü zorunlu olan dünyevi kanunlar, Türk toplumunun daha da dengeli ve huzurlu bir hayata kavuşmasını sağlamıştır.

    Bu bakımdan, dünya sorunlarına beşeri gözle bakmak; itikat, ibadet ve ahlaki konularda ise dinsel kuralları, vicdan özgürlüğü ile uygulayabilmek laikliktir. Bu değişmeler Dört Halife döneminde başlamış; Fatih Kanunnameleri, yaptığı kanunlarla ünlü Kanuni Sultan Süleyman ve daha birçok padişahların zamanında kabul edilen çeşitli kanunlar hep bu mecburiyetlerin doğal bir sonucu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda batı örnekli kabul edilen kanunlar, XIX. yüzyılda başlayan laikleşme hareketlerinin temel taşlarını oluşturmuş,

    Cumhuriyete kadar süren bu süreç sonunda Türk İnkılabı da İslam sorunu ile iki cephede karşı karşıya gelmiştir. Birincisi: İslamiyet'in resmi temsilcisi olan Halife -Sultan. İkincisi: Çeşitli tarikatların temsil ettiği halk.

    Nitekim Atatürk dönemi laikleşme projeleri, devlet ve toplum eksenli, idare ve eğitim alanlarında yoğunlaşmıştır. Laiklik alanında yapılan devrimler de bunun göstergesidir: Bu devrimler arasında şunlar belirtilebilir:

    1920'de T.B.M.M. kurularak halifenin egemenliği ulusa geçmiştir. 1922 ’de Saltanat kaldırılarak padişahlık fonksiyonuna resmen son verilmiştir.

    1923 'de Cumhuriyet ilan edilerek meşruti-monarşik sisteme son verilmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk anayasası olan, 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun 2. Maddesi “Türkiye Devleti'nin resmi dini islamdır.” hükmünü taşıdığı için, uygulamada olmasa bile hukuk alanında devletin teokratik karakteri devam ediyordu. Devlet dininin İslam dini olduğunu belirtmekle birlikte, şer-i hükümlere yer verilmemiş, siyasi iktidarın kaynağının ilahi olduğu kabul edilmemiştir. Nitekim yürütme ve yasama organları şer-i esaslara bağlanmamıştır.

    1924 anayasasının 26. maddesinin ilk şeklinde, şer-i hükümleri T.B.M.M.'nin yerine getireceği belirtilmiştir. 16. madde ile de milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanının yeminlerinde “Vallahi" kelimesine yer verilmiştir. Bunlar zamanın şartları gereği konulmuş hükümlerdir ve anayasa 70. maddesi ile vicdan özgürlüğünü açıkça korumaktadır.

    Atatürk, anayasanın laik esaslara uydurulması gerektiğini, gerçek laikliğe ancak bu şekilde kavuşulacağını Nutuk’ta belirtmiştir. Söz konusu hükümler 10 Nisan 1928 tarihli ve 1222 sayılı kanunla kaldırılmıştır. Gerekçe olarak da devletin laik ve demokratik bir Cumhuriyete yönelmesi gerektiği gösterilmiş ve bir kanunla 1924 Anayasası’nın 2, 16, 26 ve 38. maddeleri değiştirerek “Türkiye'nin resmi dini” kaydı kaldırılmış, meclisin şer-i hükümleri yerine getirmesi görevine ve yeminlerdeki dini niteliğe ait hükümler anayasadan çıkarılmıştır.

    Türkiye'de laiklik sürecinin alt yapısını hazırlayan en belirgin etmenlerden biri de kuşkusuz eğitim alanında yapılan yeniliklerdir. Atatürk'ün uygulamaya koyduğu ulusal, laik ve bilime dayanan çağdaş eğitim ve öğretim; akılcı, gerçekçi, deneyci, araştırıcı, eleştirici ve yaratıcı bir öze dayanır. Yabancı doktrin ve doğmalara ya da materyalist akımlara da bağlı değildir. Atatürkçü eğitim, insanları hayata etkin olarak katılan kültür ve uygarlığın değerlerinden yararlanabilecek duruma getirebilen, her alanda bilime ve sanata, kendi öz değerlerine, uygarlığa katkıda bulunabilecek yaratıcı bir nitelik sağlamak amacına yöneliktir. Bu amacın gerçekleştirilmesinde en temel ilke, kişiye olumlu ve rasyonel düşünme yeteneği kazandırmak, bağnazlıktan uzak, görüş ufku geniş, kişiyi yetiştirme yolunda insanlığa mal olmuş kültür kaynaklarından yararlanmak olmalıdır. Her şeyden önce gelecek kuşaklar Türkiye'nin bağımsızlığını koruyacak Cumhuriyeti koruyup yükseltecek biçimde yetiştirilmelidir.

    Atatürk, 1 Mart 1924 tarihinde, TBMM İkinci dönem birinci toplanma yılını açarken yaptığı konuşmada dinin siyasetten ayrılmasına ilişkin şu değerlendirmede bulunmuştur.“ ... İslam dinini, asırlardan beri uygulandığı gibi her siyasete vasıta olmaktan uzaklaştırmak ve yaşatmanın gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve ilahi olan itikatlarımızı ve vicdanlarımızı boş ve karasız olan ve her türlü menfaat ve ihtirasa sahne olabilen siyasetten ve siyasetin her tarafından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak milletin dünya ve ahret saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle İslam dininin yüksek fikirleri ortaya çıkar.”

    Atatürk, laik Türkiye'nin inşasında yapılması güç devrimlerden birini yapmış, meclis dışında kaynağını milletten alan dini bir başkanlık görevi niteliğine bürünen hilafet makamını 3 Mart 1924 tarihinde, 341 sayılı kanunla kaldırmış ve ardından Tevhidi Tedrisat “öğretimin birleştirilmesi” kanunu da kabul edilmiştir; Şeriye, Evkaf ve Erkanı Harbiyeyi Umumiye Vekaletinin kaldırılmasına dair 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunun 1. maddesi ile Şeriye Vekaleti de kaldırılarak ibadetle ilgili bütün işleri yönetmek üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Böylelikle din, bir kamu hizmeti gibi örgütlenirken, öte yandan da tarikatlar yasaklanıp tekke ve zaviyeler kapatılarak halk, çeşitli hurafe ve safsataların kaynağı haline gelmiş olan bu ocakların etkisinden kurtarılmıştır.

    1925'de dinin politik amaçlarla kötüye kullanılması yasaklanmıştır. Şapka kanunu kabul edilerek, dinsel sanılan kıyafetten laik kıyafete geçilmiş, dinsel ünvanlar kaldırılmış, yetkisiz sarık saran ve ruhani kıyafet taşıyanların cezalandırılması kabul edilmiştir. Tekke, zaviye ve türbeler kapatılarak, tarikatlar yasaklanmıştır. Atatürk'ün 30 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada tarikatların amaç ve laik Türkiye'nin bünyesinde bulunamayacağına ilişkin şu sözleri dikkate değer niteliktedir: “Mevcut tarikatların gayesi, kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi olan hayatta saadete ulaştırmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin, bütün genişliğiyle medeniyetin ateşi karşısında filan veya falan şeyhin irşadıyla maddi ve manevi saadet arayacak kadar ilkel insanların, Türkiye medeni toplumunda mevcudiyetlerini asla kabul etmiyorum.

    1926 'da Türk Medeni Kanunu ve borçlar kununu kabul edilerek dinsel esasa dayalı mecelle kaldırılmış, laik hukuk sistemine geçilmiştir. Atatürk'ün laikliği gerçekleştirmek için yaptığı köklü değişiklikler arasında bulunan Medeni Kanun'un kabulü, Türk sosyal hayatının, ekonomik ve kültürel yaşantısının bütününü kavramış, Türk toplumuna milli kültürümüze bağlı kalarak batılı bir sosyal karakter kazandırmıştır.

    Atatürk'ün laiklik sürecinde diğer inkılâplardan, ihtilallerden veya devrimlerden ayıran en büyük özellik, batı düşüncesini, duygusunu ve dünya görüşünü bir bütün olarak kabul etmek olmuştur.

    Atatürk, 1925'te Ankara'da açılan Hukuk Mektebi'nin açılış törenindeki konuşmasında “Büsbütün yeni kanunlar getirerek eski hukuki esasları temelinden sökmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni hukuki esaslarla alfabesinden öğrenime başlayarak bir yeni hukuk kuşağını yetiştirmek için bu kurumları açıyoruz.” demiştir.

    Atatürk'ün bu sözleri, hukukun laikleştirilmesi gereğini vurgulamaktadır. 1926'da kabul edilen 1926'da Ceza Kanunu, Kara Ticaret Kanunu; 1927'de Hukuk Usulü ve İcra ve İflas kanunları; 1929'da Ceza usulü ve Deniz Ticaret kanunları Türk hukuk sistemini tamamen laikleştirmiş ve öte yandan da ulusal ihtiyaçlara cevap verecek şekilde modernize edilmiştir.

    1928 ’de Camilerde okunan “hutbe” Türkçeleştirilmiştir. Çıkarılarak anayasa laikleştirilmiştir.

    1928'de Yeni Türk harfleri kabul edilerek dinsel niteliği olduğu sanılan Arap alfabesi terk edilmiştir.

    1930'da Kadınlarımıza belediye seçimlerinde oy kullanma hakkı tanınarak kadın hakları laik ölçülere ulaştırılmıştır.

    Cumhuriyet Halk Fırkası'nın 1931'deki kongresinde, parti ilkelerini meydana getiren altı ana hedef, parti programında gösterilmiştir. Bu hedeflerden birisi olan laiklik, 1937 yılında 3115 sayılı kanunun yaptığı bir değişiklikle anayasada yer almış ve laiklik anayasal bir kurum olmuştur.

    Türkiye'de laiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda din ve vicdan özgürlüğüne olanak kazandıran ve akılcılığı sağlayan temel bir kural olarak ortaya çıkmıştır.

    Laikliğin temel bir anayasa kuralı haline getirilmesinden önce, esasen bu konu ile ilgili diğer kanunlar da çıkarılmıştır.

    1934'de Türk kadınlarına mebus seçme seçilme hakkı tanınarak, kadın- erkek ayrımına son verilmiş ve kadınlarımız da laik Türkiye 'deki yerlerini alarak hukuk alanındaki laiklik tamamlanmıştır.

    Turhan Feyzioğlu'nun yapmış olduğu laikliğin unsurlarına ilişkin sıralama, Yeni Türkiye'nin laik yapısını güçlendirmek için yapılan devrimlerin yönünü ortaya koymaktadır. Feyzioğlu'na göre laiklikte ilk unsur, din ve vicdan hürriyetidir. Diğerleri ise; resmi bir devlet dininin bulunmaması, devletin din ve mezhepleri ne olursa olsun yurttaşlarına eşit işlem yapması, devlet yönetiminin din kurallarına göre değil, toplum ihtiyaçlarına, akla, bilime, hayatın gerçeklerine göre yürütülesi, dinle devletin ayrılması ve son olarak da eğitimin laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesidir.

    Atatürkçü düşünce sisteminin en belirgin olgusu olan laiklik, din ve vicdan hürriyetinin en büyük güvencesidir. T.C. Anayasası 24. maddesi, din ve vicdan hürriyeti başlığı altında şunları söyler: “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14'üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz...”

    Lâik devletin temel haklar içerisinde yer verdiği din hürriyeti ise vicdan hürriyeti ve bunu tamamlayan ibadet hürriyetini ifade eder. Vicdan hürriyeti, her ferdin bir dine inanmak veya inanmamak hususunda sahip olduğu hürriyettir. İbadet hürriyeti ise, vicdan hürriyetinin tabii bir neticesi olup, dinini ve kanaatini bir takım merasimlerle açıklamak veya açıklamamak hususunda ferdin sahip olduğu hakkı gösterir. Aynı zamanda din hürriyeti hakkı yerine getirilirken başka din ve inanç mensuplarının üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılamaz. Özellikle lâikliğin önemli unsurlarından biri olan din ve vicdan hürriyetinin milli bütünlüğümüze sağladığı katkı çok önemlidir. Yüzyıllarca Anadolu Türklüğünü birbirine düşüren mezhep kavgalarının unutulmasında lâikliğin çok büyük bir rolü vardır.

    Laikliğin bir diğer unsuru, resmi bir devlet dininin bulunmamasıdır. Devlet toplumun dünya işlerini düzenlemek, böylece toplum içinde düzen"i sağlamak görevini yerine getirir. Devletin bu konumuyla birlikte lâik devletin tanımı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla devletin “dünyevi işlerin idaresiyle” alakalı bir kurum olduğu görülmektedir. Dolayısıyla devletin hiçbir şekilde bir din veya mezhebin görüş ve düşünceleri üzerine inşa edilmesi düşünülemez. Devletin düzeni yerine getirmek için yapacağı kanunlar, dünyevi işleri düzenlemek olacağına göre bunların dinle hiçbir alakası da bulunmamalıdır. Bunun doğal bir sonucu olarak da devlet bütün işlerini din yargılarına göre değil de dünyevi kanunlara göre yürütecektir.

    Lâik devletlerde devlet yönetimi akıl ve bilime dayanır. Lâik devlet anlayışında dinin hiçbir rolü yoktur. Ne devlet din işlerine ne de din devlet işlerine karışır. Her ikisi de kendi içerisinde “özerk”tir. Devletin hiçbir yasası veya düzeni sağlamak için oluşturulan kanunu, ilahi olanla ilişkili değildir. Devlet hiçbir din veya mezhebin tekeli altında olamaz, bütün dini inanç, değer ve kanaatlere aynı mesafededir. Başka bir deyişle devlet din karşısında mutlak tarafsızdır. Lâik devlet anlayışının tam tersi bir durum teokratik devlet anlayışını ifade eder. Lâik devlet anlayışında dinin hiçbir şekilde devlet işlerine müdahale etmesi söz konusu olmazken, aksine teokratik devlet anlayışında da din devlet eliyle veya devlet din eliyle yürümektedir.

    Lâik devlette tüm dinler eşittir. Lâik bir devlet, birey- toplum-devlet ilişkileri içerisinde tutum sergiler ancak birey-toplum-devlet ile Tanrı arasındaki bağa hiçbir şekilde müdahale edemez.

    Lâik devlet sistemlerinde din kamu hizmeti olarak kabul edilmez. Lâik devlet kişilerin dinsel inançlarına uygun davranabilmek haklarını güvence altına almakla yükümlüdür. Fakat devlet doğrudan doğruya bir cemaatin dinsel gereksinimlerine yönelik hizmeti yüklenemez. Kişilere dini inanç özgürlüğünün tanınması, lâik sistemin zorunlu bir sonucudur. Devletin dinler karşısında tarafsız kalma zorunluluğu din özgürlüğünün tanınması açısından da geçerlidir. Bu nedenle lâik bir devlet kişilere dinsel inançları ne olursa olsun inançlarını açıklayıp yaymak, eğitim yapmak, dini inançlarının gereği olan ibadeti uygulamak, örgütlenmek haklarını tanımak ve ilgili düzenlemeler yaparken de dini inancın türüne göre her hangi bir ayrım yapmamak zorundadır.

    Atatürkçü düşünce sisteminde lâiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılmasından ibaret bir devlet yönetimi prensibi değil, aynı zamanda bir hayat tarzı, dünya görüşü ve toplum sorunlarına akılcı ve gerçekçi bir bakış açısıdır. Bu yüzden lâiklik, Türkiye'nin çağdaşlaşması temel hedefinden ayrılamaz ve onun zorunlu bir parçasını oluşturur.

    Lâikliğin bir başka unsuru ise, devletin, din ve mezhepleri ne olursa olsun yurttaşlara eşit davranmasıdır. Bu anayasa ile güvence altına alınmış bir tutumu ifade etmektedir. Bütün dünyanın benimsediği, altına imza attığı“ İnsan Hakları” ile ilgili belgelerde “din hürriyeti” vardır. Bu hürriyet şu unsurlardan oluşur: 1. İnanma hürriyeti (inanmamayı da kapsar). 2. İnandığı dine göre yaşama, ayin ve ibadetleri yerine getirme hürriyeti. İnsan hakları evrensel bildirgesinde bu madde/unsur şöyle dile getirilmiştir : “...inancın tek başına veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğretim, uygulama, tapınma ve ayinlerle göstermek özgürlüğünü de kapsamı içine alır (mad.18). 3. İnandığını öğrenme ve öğretme hürriyeti. 4. İnananların örgütlenme hürriyeti. 5. İnancı değiştirme hürriyeti. Modern demokrasi insan hakları temeline dayanır, lâiklik de din özgürlüğünü korumak için öngörülmüştür; anayasasında lâiklik ayrı bir madde olarak düzenlenmemiş olan ülkelerde de -din özgürlüğü vazgeçilmez bir madde olduğu için-“din özgürlüğünü korumanın teminatı” anlamında lâiklik zaten vardır.

    Laikliğin gereği bu tür yaklaşımlar, laiklik olgusunun dinsizlik anlamına geldiğini göstermez. Din, bireylerin en çok değer verdikleri moral kaynaklarından biridir. Durum böyle olunca Atatürkçü düşünce sistemi içinde laiklik prensibine son derece temkinli bir yaklaşım sergilenmiştir. Atatürk gerçek İslam'a karşı, imanlı ve akli bir tavır takınırken; bütün tarikatlara karşı da savaş açmıştır. Atatürk'ün din konusundaki görüş ve düşünceleri laiklik konusuna olan yaklaşımını da ortaya koymaktadır. Atatürk, dinsiz ulusların devamına olanak yoktur diyerek dinin gerekli bir kurum olduğuna vurgulamaktadır. 1923 yılında söylediği sözler arasında, Türk ulusunun “bütün sadeliği ile” dindar olması gerektiği belirtmiştir. Atatürk'ün İslam dinine ilişkin yaptığı açıklamalardan bir diğeri de şöyledir: “Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme, mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uyar” demektedir.

    Görüldüğü gibi Atatürk İslam dininin hurafelerden, batıl inançlardan ve tarikat denetiminden uzak, sade, akla uygun yapısını ön plana çıkarmaya çalışmaktadır. Atatürk’ün İslam dinine verdiği değer, dinin devlet işlerinde kullanılmasına firsat tanımayan bir yaklaşımı da beraberinde getirmektedir. Bununla birlikte Türkiye'de laiklik olgusunun İslam diniyle karşı karşıya getirilmemesindeki bir başka etken ise tarihi imkânlardır. XIX. yüzyılda değişim hareketlerinde Osmanlı ulemasının karşı çıkışları İslam dini eksenli olmuş, Tanzimat'tan sonraki batılılaşma hareketlerinin Genç Osmanlılar ve Jön Türkler tarafından temsil edilen yeni fikir akımları sonucunda 1908 yılında ilan edilen İkinci Meşrutiyet'e kadar olan (süreçte bu durum değişmeye başlamıştır. Esasen Osmanlılarda müspet ilme dayanan değişim hareketleri II. Mahmut zamanında ulemanın siyasal gücünün kırılmasıyla başlamış, Bab-ı Meşihat (Şeyhülislam Dairesi)'in kuruluşuyla daha
    önce bağımsız olan Şeyhülislam, bir devlet memuru haline getirilmiştir. Ayrıca Evkaf Müdürlüğü'nün kurulması ve buna bağlı olarak ulemanın ekonomik gücünün sarsılması belli başlı kırılma noktalarıdır. Bu tarihi, sosyal ve ekonomik olayların doğal akımı, Türkiye'de çağdaş ve laik anlayış temelli Türk Devrimi'nin gelişmesini kolaylaştırmıştır.

    Laiklik prensibinin son unsuru, eğitimin lâik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesi durumudur. Öğretim elemanlarının verdikleri derslerde, din konusunda tarafsız davranmaları, dinî inançlara saygılı olmaları gerekir. Ders programları dinî esasların dışında hazırlanmalıdır. Bu amaçla çıkarılan 677 sayılı 1925 tarihli kanun ile dinî inancın kötüye kullanılması da önlenmiştir. Bu kanunla halkı din perdesi altında yanlış eğitime sevk eden ve taassuba iten tekkeler, zaviyeler kaldırılmıştır. Bilumum tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik kaldırılmış, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme ve murada kavuşturma maksadıyla muskacılık yapmak yasaklanmıştır.

    Yeni Türkiye'nin laik temelli değişim hareketlerine, referansını İslam dininden alan tarikatların, vatandaşların dinsel duygularını politik amaçlarla sömürerek, yeniden canlandırma hareketleri sonucunda; Nurculuk, Süleymancılık, Ticanilik, Biberilik ve bu gibi oluşumlar, özellikle cumhuriyetimizin son dönemlerinde faaliyete geçmişlerdir.

    Atatürk bu tehlikeyi çok önceden görmüş ve 1924 yılında yaptığı konuşmada şu sözlere dikkat çekmiştir:

    “Türkiye'de esasen mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı, vesvese vardı. Bundan sonra yalnız bir şey hatıra gelebilir ki o da, bazı adi politikacıların hasis ve menfaatperestlerin, o vehim ve hayali uyandırmaya çalışması, o yüzden hırslarını tatmin ve menfaat düşüncesinden ibarettir.”

    Ve şöyle devam etmiştir:

    “Bunun gibi mensubu olmakla mutmain ve mesut bulunduğumuz İslamiyet dinini yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı konumundan kurtarmak ve yüceltmek elzem olduğu gerçeğini müşahede ediyoruz. Mukaddes ve tanrısal olan inanç ve vicdani kanaatlerimizin karışık ve dönek olan ve her türlü çıkar ve tutkusuna sahne olan politikacılardan ve politikanın bütün organlarından bir an evvel ve kesinlikle kurtarmak, ulusun dünyevi ve uhrevi saadetinin emrettiği bir zarurettir.”

    Atatürk'ün bu beyanında da açıkça görüldüğü gibi dini inançlar; Allah ile kul arasındaki bir mesele olmaktan çıkarılıp dünyasal olaylar ve çeşitli çevrelerin gündelik çıkarları için bir oyun aracı haline getirilirse bundan hem din, hem vatandaş, hem devlet ve hem de memleket zarar göreceği açıktır. Atatürk'ün bu tespiti dikkate alınmadığı takdirde bu zararlar devam edip gidecektir.

    Görüldüğü gibi Atatürkçü dünya görüşü, din sorununu hukuki ve sosyal alanda çözüme ulaştırmış ve uygulamasında da asla din aleyhtarı bir tavır takınmamıştır. Ancak, hurafelerin sosyal temelleri tamamen çökertilemediği için, bunların ocağı olan tarikatlar günümüze kadar canlılıklarını korumuş ve laiklik kanunlarını ihlal ede gelmişlerdir. Atatürk laik devlet düzenini korumanın dinin bir vicdan meselesi olarak değerlendirilmesiyle mümkün olacağını şu sözlerle bildirmektedir:

    “Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, devlet ve millet işleri ile karıştırmamaya çalışıyoruz. Kasta ve eyleme dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nde her ergin kişi dinini seçmekte hür olduğu gibi, bir dinin (töreni de serbesttir. Yani, ayin hürriyetine dokunulamaz. Tabiatıyla ayinler, (asayiş ve genel ahlak kurallarına karşıt olamaz; politik nümayiş şeklinde yapılamaz. ... Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur.”

    Laik dünya görüşünü ulusumuza kazandıran Atatürk, başta anayasamız olmak üzere çeşitli yasalarla laikliğin hukuki yanını tamamlayarak, Hıristiyanlıkta bulunup da İslamiyet'te esasen mevcut olmayan “Ruhban sınıfına” ve bu sınıfı teşkil eden “Şeyhlerin” faaliyetine de son vermiştir. Atatürk bu konudaki beyanatı şöyledir:

    “Bizde ruhbanlık yoktur. Hepimiz eşitiz ve dinimizin buyruklarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orası da okuldur...

    Nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahiplerini yetiştirmek lazım ise, dinimizin gerçek felsefesini tetkik ve bilimsel ve fenni telkin kudretine sahip olacak güzide ve gerçek büyük alimler dahi yetiştirecek yüksek kurumlara malik olmalıyız.”

    Atatürk’ün belirtilen bu düşünceleri, din görevlilerinin müspet bilim esasına dayalı yüksek okullarda yetiştirilmesi ve çocukların dini kültürlerini de ancak okullarda almalarını öğütlemesinden başka bir şey değildir.

    Atatürkçü düşünce sistemi çerçevesinde gerçekleştirilen inkılâplarımızın her biri, Türkiye'de laik bir dünya görüşünün gerçekleşmesini sağlayan sosyal sonuçlu önemli aşamaları ifade etmektedir. Laik-batılı hukuk düzeni bu inkılâplarla tamamlanmış ve Osmanlı İmparatorluğunun son çağlardaki “İslam batılı” hukuk düzenini yerini, “laik-batılı” bir hukuk sistemi almıştır. Böylece Osmanlılık dönemindeki hukuk ikileşmesine son verilmiştir.

    Türkiye'de laiklik vatandaşın inancının en sağlam güvencesi olmuştur. İnanç özgürlüğü devlet güvencesinde olup, herkes inancında ve ibadetinde serbest kılınmıştır. Bununla birlikte laikliğin toplum düzeni içinde vazgeçilemez bir niteliğe sahip olmasının en önemli nedeni laiklik prensibinin tüm Atatürkçü düşünce sisteminin temel taşı olmasından kaynaklanmaktadır. Laiklik olgusunun olmadığı bir durumda milliyetçilik ilkesi çöker; zira vatandaş kavramının olmadığı yerde halkçılık, demokrasi, milli egemenlik ve cumhuriyetten bahsedilemez. Laikliğin olmadığı toplumlarda sınıf, zümre ve inanç hegomanyası söz konusu olduğundan aydın sınıfın ve bilimin gelişmesi için uygun ortam oluşmaz ve dolayısıyla inkılâpçılık ilkesi zarar görür.

    Bu bakımdan laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti için bir hayat ve bir var olma meselesidir. Atatürkçü düşünce sisteminde laikliğin temel yapı taşlarından biri olarak görülmesi ülkeyi, her türlü tehlikeden korumayı, toplum, düşünce, görünüm ve icraatıyla çağdaş bir duruma getirme düşüncesinin bir sonucudur. Laiklik ilkesinin en vazgeçilmez dayanağı hiç kuşkusuz demokrasi anlayışıdır. Laiklik; temel hareket noktası olarak aklı ve bilimi temel alır. Laik ülkelerde akla ve bilime dayalı olan pozitif hukuk kuralları uygulanır. Dinsel hukuk kurallarının dogma olduğu için güncelleştirilemez, dolayısıyla geçen dönem içinde geçerliğini yitirerek toplum ve devlet yaşantısının ihtiyaçlarına cevap veremez. Laik bir devlette herkes istediği dini ve inancı seçebilir, istediği dini ayin ve töreni yapabilir. Dini inanç, ibadet ve kanaat özgürlüğünün devlet tarafından güvence altına alınır. Buna aykırı hareket edenler, Türk ceza kanununun ilgili maddelerince yargılanarak cezalandırılır. Laiklik, aklı kullanma becerisini en üst düzeye çıkaran bir anlayıştır. Her türlü akıl ve bilim dışı hurafe laiklik tarafından reddedilir. Laiklik ilkesi; bütün gelişmiş devlet ve toplum yapılarının ortak anlayışıdır.

    S.171....
  • 208 syf.
    Selamın aleyküm..

    Bu kitabı okurken tüm eğitim hayatım acıyla başlayıp mutlu sona varmayı hedefleyen bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden..

    Bir süre bu inceleme için düşünmem ve düşünmem gerekti..

    Acıyla başlayan dedim çünkü bir öğrenci için feci derecede kötü bir ilkokul ve ortaokul dönemi geçirdim. Sizlerle de bu dönemi biraz paylaşmak istiyorum:
    Kura yönetimi ile sınıflar seçiliyordu, ben, akabinde 45 kişi ve sınıf öğretmenim aynı şubeyi seçtik! Daha ilk ders çizgi çalışmaları gergin bir ortamda başlamıştı. Çünkü sınıfımız kura ile de olsa tüm kenar mahalle öğrencilerinin toplandığı bir sınıf haline gelmişti(!). Çok geçmeden çatık kaşlar yerini bağırmalara, bağırmalar da tokatlara yerini bıraktı. Bundan çoğu gibi bende nasibimi pek tabi aldım. Bununla da kalmadı; kafası tahtaya vurulan öğrenci sayıları çoğalmaya başladı. Korkudan altına kaçırmaları sayamıyorum zaten. Bu öğretmen bize okumayı öğretti fakat her şeyi eksik bıraktı. Ayakkabılarım çamurlu diye temizlik notum ortaydı ve aileme şikayet edilmiştim. Çocuğunuz yalan söylüyor bile demişti. Solak olduğumu 3 sene sonra fark edebilmişti...! Ve bize de 3 sene dayanabildi ve emekli oldu, ondan sonra gelen öğretmen olmayanın üstüne koymaya çalışmadı, ve ortaokul da başarı düzeyine göre belirleniyordu ve tabiki ben tembel(!) sınıfındaydım. Ortaokul da Türkçe öğretmenimizi sevdiğim için ondan sonra Türkçem hep iyi oldu. Fakat başka tutunacak dalım yoktu. Bir şekilde ortaokul da bitti ve ben ortadüzey bir Anadolu lisesine yerleştim.
    Ve her şey lise ikinci sınıfta dil bölümüne yönelmem ve okula yeni gelen İngilizce öğretmenimizle başladı. Ben 17 senelik eğitim hayatımda ilk defa öğrenci olduğumu, kıymet gördüğümü, insan olduğumu, başarının bana da uğrayabileceğini, yapabileceğimi hissettim. Dediği şuydu: uzaya çıkmanı istemiyorum, hiç yapılmamış bir şey değil sende yapabilirsin! Vaovvv, nasıl yani? Ben mi? Başarı? Oysa çok özel bir şey de söylememişti. Ama o öğretmen (A. Ü.) beni insan olarak gördü.
    Çok da zor değildi ya, bi yerden başladım ve 9 senenin maddi-manevi açığını 3 sene yoğun bir ders çalışmayla kapatmaya çalıştım. Belki maddi başarılar geldi ama manevi olarak o boşluklar hiç dolmadı, o öğretmen benim hayatımın ders alınacak en kötü tecrübesi olarak kaldı.
    Lisede her dönem sonu ilk üçe girerek kürsüye çıktım, okulu da üçüncü olarak bitirdim. Ortaokulda sondan üçüncüydüm.
    Ve okulda, öğretmen lisesi ek puanlarına rağmen tüm herkesi şaşırtacak bir sıralamayla Marmara Ü. İngilizce öğretmenliği bölümünü kazandım. Ve henüz atanamasam da öğretmen oldum. Allah her daim öğretmen olmayı nasip etsin, öğretmenlik yaptırmasın İnşaAllah....

    Bu benim başarım değil öğretmenimin başarısı...!
    Ailesinin bile kurumuş bir dal olarak baktığı çocuktan bir ağaç olmasını sağladı. O öğretmen hayatımın her anında, duamda olan baş mimarım..

    Tıpkı benim hayatım gibi gerçeklerle dolu bir kitap, çokça ağlamaklı olduğum, işte ben gibi onlar da dediğim onlarca hayat hikayesi dolu..

    Çok sevgili Doğan hocayla daha önceden ve en önemlisi yaşarken bir yerlerde buluşmayı çok isterdim. Allah buluştursun inşaAllah.. Allah ondan ve bu kitapta bahsi geçen kıymetli, emektar öğretmenlerden ve benim mimarımdan RAZI OLSUN İNŞAALLAH.

    Benim hikayem çoğumuzun hikayesi olabilir, Allah vicdanıyla mesleğini yapan öğretmenler karşımıza çıkarması duasıyla,

    Mimarım ve nice kıymetli mimarlar gibi bir öğretmen olabilmek duasıyla....

    Öğretmen, öğrenci, müdür, anne, baba vs. okumanız naçizane tavsiye olunur....

    Teşekkürler..
    En güzele emanetsiniz....
  • "Tüm siyasi sistemlerde, her zaman ve her yerde, bir yönetici sınıf vardı: Çoğunluğun isteyerek veya istemeyerek yönetimi devrettiği etkili bir azınlık. ... Çoğunluklar, doğaları gereği, düzenden yoksundu ve bireyler de tanımları gereği örgütlü değildi. Böylece yalnızca azınlıklar örgütlü kalabilirdi ve bu aynı zamanda temel siyasi mücadelenin elitler arasında kalması gerekir demekti."