• Acının algılanması, yani nosisepsiyon, insanın hayatta kalmasında temel rol oynar.
    Acı, dünyanın tehlikelerini öğrenmenin basit, etkili bir yoludur. Tepki vermemiz gerektiği zamanlarda bize bir sinyal yollar; örneğin, kaynar sudan kaçınmamız, kırık camlara basmamamız veya burkulan ayak bileğimizin acısını hafifletmemiz gerektiği zamanlarda.
    Tüm gelişmiş türler, özellikle de bize en yakın olanlar, acıyı duyumsamalarını sağlayan sinir sistemlerine sahip gibi görünmektedir. İncinip incinmediklerini onlara soramayız ama kuşlarla memeliler insanlara benzerler ve bazı durumlarda kıvranır, inilder, acıyla uğuldarlar. Bizler gibi onların da zararlı uyarılar karşısında kan basıncı yükselir, gözbebekleri büyür, ter bezleri çalışır ve kalpleri daha hızlı atar.
    Nosisepsiyon, karmaşık organizmalar için çok önemli bir hayatta kalma aracıdır. Nadir olarak görülen, acıya karşı duyarsızlık ve anhidroz (CIPA) hastalığıyla dünyaya gelen insanların çoğu 25 yaşından fazla yaşamaz. İlk doğduklarında normal görünen bu çocuklar, diş çıkarmalarıyla birlikte sorun yaşamaya başlar: Hiçbir şey hissetmeksizin parmaklarını ısırıp koparabilirler. Kemiklerini kırabilir, ellerini yakabilir veya dizlerini yaralayabilirler ama kan ya da çürük görene dek yaralandıklarını anlamazlar. Genelde birden çok yarada oluşan ağır enfeksiyonlardan dolayı ölürler.
    Kulağa bir klişe gibi gelebilir ama acı gerçekten tümüyle kafamızın içindedir. Beynin farklı kısımları, bir ağ kurup birlikte çalışarak “acı matrisi” olarak adlandırılan şeyi oluşturur. Matrisin bazı bölgeleri acının şiddeti hakkında bilgi verirken, diğer bölgeleri acının yeri, süresi ve çeşidi (yanması, zonklaması veya keskinliği) hakkında bizi bilgilendirir. Acının duyumu, beynin “ön singulat korteks” denen bir bölümü sayesinde stres duygusunu tetikler. İlginç olan şey, bu bölümün fiziksel ve duygusal acıyı ayırt edemeyişidir. Ön singulat korteks, kırık bir kola da kırık bir kalbe de aynı şekilde yanıt verir.
  • Değerli Arkadaşlar, bildiğiniz üzere bu yıl liselerde okutulan ders kitapları yeniden yazıldı. Bu kitaplar EBA'da pdf formatında yayınlanmış durumda. Kitaplardan bir kısmı özel yayınevleri tarafından yayınlanmış. Seda Bikriç tarafından yazılan Biyoloji 10 kitabının 25 sayfasını gözden geçirdim. Aşağıda göreceğiniz üzere bariz hatalar ve yanılgılar var. Zaman bulursam diğer kısımlarını da gözden geçireceğim. Bu şekilde hatalar içeren bir kitaba nasıl onay verilir anlamış değilim.

    Biyoloji 10 (Yazar: Seda Bikriç)

    Sayfa 17: “Tek hücreli canlılarda hücre bölünmesi, basitçe ikiye bölünme şeklinde gerçekleşir. Çok hücreli canlılarda ise hücre bölünmesi mitoz ve mayoz şeklinde gerçekleşmektedir” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır. Mitoz ve mayoz bölünme sadece çok hücreli canlılara özgü olmayıp ökaryotik bir hücrelilerde de görülmektedir.

    Sayfa 18: Tablo 1.1’de Embriyo hücresinin bölünme süresi 30 dakika olarak verilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması bilimsel olarak mümkün değildir.

    Sayfa 18: “Sinir ve kas hücreleri gibi hücreler, bölünme yeteneklerini kaybettikleri için yaşamlarını bu evrede sürdürür. Bölünemeyen hücrelerin bu durumlarına aynı zamanda durgunluk evresi (G0) de denmektedir” denilmiş. G0 fazına “durgunluk evresi” dendiğine bilimsel kitaplarda rastlamadım. Zira kas ve sinir hücreleri G0 evresinde olmlarına karşın gayet aktif şekilde çalışmaktadır. Bu uydurma tanımlar, yanılgılara yol açar.

    Sayfa 20: “Kromozomlar kromatit adı verilen iki adet bükülmüş iplikten oluşmaktadır” denilmiş. Bir kromozomun iki kromatidten oluşma zorunluluğu yoktur. Anafaz ve telofaz evresindeki kromozomlar tek kromatidlidir. Kromozom interfazın S evresinde kendini eşlediğinde iki kromatitli hale gelir.

    Sayfa 21: “İki takım halinde bulunan kromozomlara diploit kromozom denir. …Tek takım halinde bulunan kromozomlara haploit kromozom denir” denilmiş. Bu ifadelerin ikisi de yanlıştır; diploit ve haploit olanlar kromozomlar değil hücrelerdir.

    Sayfa 23: “Ana hücrenin bölünerek iki yeni hücre oluşturmasına mitoz denir. Mitoz, bütün canlılarda görülen bir bölünme şekli olmakla birlikte, tek hücrelilerde çoğalmayı, çok hücrelilerde ise genel olarak büyüme, gelişme ve yaraların onarılmasını sağlar” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Mitoz bölünme tüm canlılarda gözlenen ortak bir özellik değildir. Bir bakteri hücresi bölünerek iki yeni hücre meydana getirir; ancak bakterilerin bölünmesi mitoz bölünme değildir.

    Sayfa 24: “Kinetokorlara tutunmamış olan iğ iplikleri ise birbirini iterek hücrenin boyunun kutuplar yönünde uzamasına neden olur denilmiş. Polar mikrotübüller bu süreçte birbirini itmez birbirinin üzerinde kayarlar. Verilen ifadenin bilimsel bir tarafı yoktur. Yazarın kendi yorumudur.

    Sayfa 26: Tablo 1.3de bitki ve hayvan hücresindeki mitoz karşılaştırılırkan hayvan hücersinde “iğ iplikleri sentrozom organeli tarafından oluşturulur” denilmiş. Bunun karşılığı olarak bitki hücresinde “İğ iplikleri sitoplazmik mikrotübüller tarafından oluşturulur” denilmiş. Karşılaştırma doğru yapılmamıştır. Zira bitki hücrelerinde iğ iplikleri, mikrotubül organize edici merkez tarafından oluşturulmaktadır. Hayvan ve bitki hücrelerinin her ikisinde de iğ iplikleri mikrotübüllerden oluşturulur.

    Sayfa 32: “Eşeysiz üremenin temeli, mitoz hücre bölünmesine dayanır. Bu nedenle eşeysiz üreme sonucu oluşan bireyler arasında kalıtsal çeşitlilik görülmez” denilmiş. Bu tanımlar bilimsel olarak doğru değildir. Çünkü bakteriler eşeysiz çoğalır ancak onlarda mitoz gözlenmez. Haploit partenogenezde bireyler mayozla çoğalmaktadır ve partenogenez bir eşeysiz üreme şeklidir. Haploit partenogenezle oluşan yavrular arasında kalıtsal farklılık görülür. Eşeysiz üremede ana kriter döllenmenin olmamasıdır.

    Sayfa 56: Mayoz I ve Mayoz II’nin karşılastırıldığı Tablo 1.4’de Mayoz I’de tek çekirdek eşlenmesi, Mayoz II’de iki çekirdek eşlenmesi olur denilmiş. Çekirdek eşlenmesi ne demektir? Bu şekilde tanımlar biyolojide yok. Yazar resmen uydurmuş.

    Sayfa 58: “Tablo 1.5: Mitoz ve mayoz bölünmenin karşılaştırılması” kısmında mayoz sadece eşeyli üreme amaçlıdır denilmiş. Bu ifade hatalıdır. Haploit partenogenez bir eşeysiz üreme şeklidir ve mayoz sonucunda oluşur.

    Sayfa 64: Tablo 1.6’da eşeyli ve eşeysiz üreme karşılaştırılmış. Eşeysiz üremede yavruların tek atadan geliştiği ifade edilmiş. Eşeyli üremede ise “Erkek ve dişi bireylere ait üreme hücrelerinin birleşmesi sonucu yavrular gelişir” denilmiş. Bu tanım yanılgılara yol açabilir; çünkü hermafrodit olan yüzlerce canlı türü eşeyli olarak çoğalmaktadır. Örneğin çoğu çiçekli bitkinin erkek ve dişi bireyleri ayrı değildir. Bu nedenle eşeyli üremenin tanımlanmasında ana kıstas iki farklı ata olması değil döllenmenin olmasıdır.

    Sayfa 66: Daphnia’ beslenmesiyle ilgili olarak “Kendisi etçil bir canlı olmakla birlikte etçil beslenen balıkların da besinidir” denilmiş. Bu bilgi tamamıyla hatalıdır. Daphnia’nın doğal besinin en önemli kısmını nanoplanktonik algler ve özellikle kamçılılar teşkil etmektedir (Bkz. Peter, R.H & De Bernardi, R., 1987: Daphnia, s.143-192)

    Sayfa 80: “DNA molekülünün çeşitli proteinler yardımıyla kısalıp kalınlaşarak oluşturduğu kalıtsal birime kromozom denir”. Bu tanım bilimsel olarak doğru değildir. Zira interfaz sırasındaki kromozomların ve bakteri kromozomlarının kısalıp kalınlaşmış olması söz konusu değildir. Kromozom kalıtsal birim de değildir. Kalıtsal birim gendir.

    Sayfa 80: “Canlıların kalıtsal özellikleri, alel çiftleriyle belirlenir. Bu genlerden biri dişi bireyden, diğeri ise erkek bireyden üreme hücreleri yoluyla zigota taşınır” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Bakteriler ve haploid diğer canlılarda alel çiftinden bahsedilemez. Zigot oluşumu her canlıda görülmez.

    Sayfa 80: “Aynı kalıtsal karakterle ilgili, farklı aleller bir araya geldiğinde, etkisini canlının dış görünüşünde ortaya çıkaran gene dominant (baskın, başat) gen, baskın genle birlikte olduğunda etkisini gösteremeyen genlere ise resesif (çekinik) gen denir” denilmiş. Bu tanımlar bilimsel hatalar içermektedir. Burada bahsedilenlerde birbirine baskın ve çekinik olanlar alellerdir; genler değildir. Genetikte bir genin diğerine baskın çekinik olma durumu da vardır; ancak bu durumda epsitat ve hipostat gen kavramları söz konusudur.Yazar, gen ve alel kavramlarını tüm kitapta birbiriyle karıştırmıştır.

    Sayfa 88: “ Zıt karakterlere sahip bireyler çaprazlandığında, F1 nesli aynı fenotipte olur. Buna izotip (benzerlik) yasası denir” denilmiş. Olay tamamen yanlış ifade edilmiştir. Zıt karakter değil, aynı karakterin iki zıt özelliğine sahip homozigot genotipteki bireyler çaprazlanınca F1 dölü aynı fenotipte olur.

    Sayfa 105: “Anne Rh(+) çocuk Rh(–) olduğunda benzer durum gerçekleşmez çünkü çocuğun bağışıklık sistemi henüz tam olarak gelişmemiştir” denilmiş. Bebekle anne arasında bu durumda kan uyuşmazlığı olmamasının nedeniyle ilgili yapılan açıklama bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Çünkü anne karnındayken annenin kanı bebeğin kanına karışmaz. Bu nedenle bebekte Anti D antikoru gelişmez. Rh(+) kan grubuna sahip olan annenin kanında da anti Rh antikoru yoktur; anti-Rh antikoru olsaydı annenin kendi kanı çökelirdi. Böylece Rh uyuşmazlığı söz konusu olmaz.

    Sayfa 107: Multiple alellerin baskınlık durumlarıyla ilgili olarak kitapta şu formüller verilmiş: C1 = C2 > C3 = C4 ; D1 > D2 > D3 = D4 > D5. Hiçbir bilimsel kitapta bu şekilde formüle rastlamış değilim. Eğer bu formüller veriliyorsa bunun biyolojideki kalıtım örnekleri verilmiş olması gerekir. Unutulmamalı, biyoloji matematik değildir.

    Sayfa 109: “Canlıların eşeyinin belirlenmesinde görevli olan genleri taşıyan kromozomlara eşey kromozomları (gonozom) denir” denilmiş. Tanım yanlıştır. İnsanda X ve Y kromozomları eşey kromozomlarıdır. Yazara sormak lazım, X kromozomu üzerinde eşey belirlenmesiyle ilgili hangi gen var?

    Sayfa 114: Y kromozomuna bağlı kalıtım konusunda balık pulluluk (İhtiyosis) ve yapışık parmaklılık durumları örnek olarak gösterilmiştir. Bunlar Y kromozomu üzerindeki alellerle kalıtılmadığı kanıtlanmıştır. Eski yanılgılara kitapta yer verilmemelidir.

    Sayfa 118: “İki ayrı DNA molekülünün birleşerek yeni DNA molekülü oluşturması sonucu oluşan kalıtsal çeşitliliğe rekombinasyon denir” denilmiş. Tanım yanlış ifade edilmiş. Genetik rekombinasyon için DNA moleküllerinin birleşmesine gerek yoktur. Çünkü, bağlı olamayan genler, kromozomların mayozda bağımsız dağılımına bağlı olarak döllenme sonucunda yeni genetik kombinasyonlar meydana getirebilir.

    Sayfa 137: “Popülasyonu oluşturan bireyler, aynı besin kaynaklarını tüketir ve çevresel şartlardan benzer şekillerde etkilenir” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Sivrisinek populasyonunu düşünecek olursak popülasyondaki erkek bireyler polenle dişi bireyler kanla beslenir. Eşeyli üremenin görüldüğü bir popülasyondaki her birey çevre şartlarından aynı şekilde etkilenmez. Her bireyin çevre koşullarına direnci farklılık göstermektedir. Yazar konuyu oldukça dar bir çerçeveden bakarak ifade ettiği görülüyor.

    139. “Ekosistemlerden biri zarar gördüğünde diğer ekosistemler tarafından onarılır” denilmiş. Böyle bir genelleme nasıl yapılıyor hangi bilimsel temele dayanıyor belli değildir.

    Sayfa 140: “Kutup bitkileri uzun gün, ekvatoral bölge bitkileri ise kısa gün bitkileridir” denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir. Örneğin ekvatoral bölgede nötr gün bitkileri yok mudur? Bu görüş yazarın kendi görüşüdür ve hiçbir bilimsel tarafı yoktur.

    Sayfa 141: “Genellikle enzimler 37°C’ta optimum hızda çalışır” denilmiş. Bu görüş, yazarın kendi görüşüdür. Belki insan vücudundaki enzimler için 37°C optimum sıcaklık olabilir. Doğada binlerce canlı türü var. Hepsinin vücut sıcaklığı 37°C değil. Bunlardaki enzimler optimum hızda çalışmıyor mu?

    Sayfa 154: “Ekosistemde değişen çevre şartlarına bağlı olarak sayıları hızla artan ve besin ağına zarar veren türlere istilacı türler denir” denilmiş. Bu tanım doğru değildir. Ekosistemdeki çevre koşullarındaki değişikliğe bağlı olarak ekosistemdeki yerli bir türün birey sayısında aşırı artışın olması onu istilacı tür statüsüne sokmaz. İstilacı türler, ekosistem için yabancı (egzotik) türler olup hızla çoğalan, geniş şekilde yayılış gösteren ve girdiği ekosistemdeki yerli türleri olumsuz etkileyen türlerdir.

    Sayfa 157: “Organik bileşiklerin temel yapısı karbon (C), hidrojen (H) ve oksijen (O) atomlarından oluşur” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır. Organik maddelerin yapısında oksijen atomunun bulunma zorunluluğu yoktur. Örneğin metan (CH4) bir organik maddedir fakat oksijen atomu içermez. Oksijen atomu içermeyen yüzlerce organik bileşik vardır.

    Sayfa 159: “Bitkiler, topraktan azotu nitrat tuzları şeklinde alarak kullanabilir. Nitrat tuzlarını nükleik asit, protein ve vitaminlerin sentezinde kullanır” denilmiş. İfade hatalıdır. Bitkiler için vitamin olan bir madde yoktur. Eğer vitamin denilen maddeyi canlı kendisi sentezliyorsa o madde o canlı için vitamin olamaz. Zira vitaminler, esansiyel maddeler olup dışarıdan alınan maddelerdir

    Sayfa 161: “Bazı hastalıklar, hem hayvanlarda hem insanlarda ortak olarak görülebildiği gibi, hayvanlarla taşınan bazı mikroorganizmalar da hayvanlar tarafından insanlara bulaşabilmektedir. Kuş gribi, deli dana hastalığı ve kanamalı kırım kongo virüsü bunlardan birkaçıdır” denilmiş. Bu ifade hatalıdır; çünkü kuş gribine ve kanamalı kırım kongo hastalığına virüsler neden olamaktadır ve virüsler de mikro organizma değildir. Deli dana hasatalığının etkeni ise virus değil prion adı verilen proteinlerdir. Deli dana hasatalığının etkenin hayvanlardan insanlara taşınması bulaşma şeklinde değil hasta hayvanın etinin tüketilmesiyle olur.

    Sayfa 170: “Yeryüzündeki bitki örtüsünün azalması, fosil yakıtların kullanımının artması, fabrika bacalarındaki zehirli gazların filtre edilmeden atmosphere verilmesi, deodorant kullanımı gibi sebepler atmosferdeki karbondioksit, metan, ozon, azotdioksit ve kloroflorokarbon (CFC) bileşiklerinin artmasına neden olmaktadır”. Fosil yakıtların ve deodorant kullanımının atmosferdeki OZON miktarını artırdığı yazılmış. Böyle birşey nasıl olabilir?

    Sayfa 172: “Egzoz gazları, güneş ışığının etkisiyle çeşitli tepkimelere girerek ozon (O3 ) ve azotdioksit (NO2 ) gazlarının oluşumuna neden olur. Atmosferde bu gazların birikmesi sonucu oluşan kirliliğe ozon kirliliği denir” denilmiş. Bu olay atmosferin hangi tabakasında oluyor? Örneğin stratosferde ozonun birikmesi ozon kirliliği midir?

    Sayfa 174: Bilgi Kutusu kısmında “Gökyüzü, ozon tabakası nedeniyle gün ışığında mavi görülür” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak tamamıyla yanlıştır. Gökyüzünün mavi görünmesinin nedeni ozon tabakası değil görünür ışıkta ve insan gözünün iyi algıladığı dalga boyu aralığında mavi ışığın SAÇILIMININ daha fazla olmasıdır.

    - Prof. Dr. Ertunç Gündüz
  • MEB FEN LİSESİ BİYOLOJİ 11 DERS KİTABI (2018-2019)
    (Yazarlar: Esra DEMİRBİLEK, Sevinç KOLOTOĞLU, Şükrüye AKAN)

    Sayfa 21: “Bağ doku, kan, kemik, kas, kıkırdak ve vücut içi epitel doku için mezoderm tabakası; solunum yapıları, sindirim yapıları, karaciğer, pankreas, tükürük bezi ve tiroit bezini meydana getirmek için de endoderm tabakası görev alır” denilmiş. Anlatımda bilimsel yanlışlar vardır; vücut içi epitel doku için mezoderm tabakası görev alır denilmiş. Böyle bir genellemenin yapılması mümkün değildir; çünkü bağırsağın iç yüzünü astarlayan epitel, solunum yollarını astarlayan epitel, idrar kesesinin iç yüzünü astarlayan epitel mezoderm kökenli olmayıp endoderm kökenlidir. Sindirim yapılarından ne kast edildiği anlaşılmamakla birlikte eğer sindirim kanalı denilmek istenmişse sindirim kanalının duvarındaki kaslar mezoderm kökenlidir (Bkz. Hickman at al., 2016, Zooloji Entegre Prensipler, s.177).

    Sayfa 22: Epitel doku anlatılırken “Bu dokunun hücreleri arasında kan damarı ve sinir bulunmaz” denilmiş. Böyle bir genelleme yapılamaz; çünkü vücudumuzu kaplayan derinin epidermisindeki epitel hücreleri arasında serbest sinir uçları yer almaktadır.

    Sayfa 23: “Üzerinde etrafını bir kılıf gibi saran schwann (şıvan) hücreleri vardır. Bu hücreler aksonu sararak besler, korur, onarır. Bazı sinir hücrelerinde Schwann hücreleri miyelin maddesini üretir” denilmiş. Bu ifade yanılgılara yol açar, çünkü eğer akson çevresine Schwann hücresi sarılmışsa miyelin kılıf zaten oluşacaktır. Bu ifadeden bazı sinir hücrelerinde Schwann hücreleri var fakat miyelin oluşturmaz anlamı da çıkıyor.

    Sayfa 24: “Nöron hücresi tarafından sentezlenen ve impulsun iletiminde görev yapan taşıyıcı moleküllere nörotransmitter denir” denilmiş. Nörotransmitter maddeler, impuls iletimine aracılık eden maddelerdir. Nörotransmitter maddeleri taşıyıcı moleküller olarak tanımlamak bilimsel olarak doğru değildir. Nörotransmitter madde olarak örneğin asetilkolin, neyin taşıyıcı molekülüdür?

    Sayfa 24: “Dendritten gelen uyartılar hücre gövdesinde değerlendirilerek gerekli yerlere iletilip iletilmeyeceklerine karar verilir. Eğer iletim gerçekleşecekse impuls, aksona aktarılır” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır; çünkü impulsun presinaptik nörondan postsinaptik nörona iletilmesinde belirleyici olan nöronun kendisi değil uyartının büyüklüğü olup eşik değer aşılacak olursa impuls iletilir.

    Sayfa 25: “Hem oluşan sodyum-potasyum iyon farkı hem de zarın, klor gibi küçük ve hücre içindeki proteinler gibi büyük anyonlara çok az geçirgen olmasından dolayı hücre dışının (+) yükle, hücre içinin (-) yükle yüklenmesine sebep olur” denilmiş. Klor (Cl-) eksi yüklü bir iyon olup memeli nöronlarının iç kısmındaki konsantrasyonu 10 mM, dış kısmındaki 120 mM kadardır. Yani eksi yüklü bu iyonun hücrenin dış kısmındaki konsantrasyonu, iç kısmındakinden 12 kat fazladır. Durum böyle olunca Cl- iyonları, hücrenin dış kısmının (+) yükle, hücre içinin (-) yükle yüklenmesine nasıl sebep olabilir? Nöronun iç kısmının dış kısmına göre negatif olmasını sağlayan ana maddeler, zardan geçemeyen sülfat, fosfat iyonları ve eksi yüklü proteinlerdir. Ayrıca Na/K pompasının her defasında hücre dışına 3 tane Na+ iyonu pompalamasına karşın hücre içine 2 tane K+ iyonu pompalamasının ve hücre zarında sürekli açık durumda olan kapısız iyon kanallarından K+ iyonlarının difüzyon yaptığı kanalların sayısının, Na+ iyonlarının sızdığı kanallardan 50 kat fazla olmasının payı vardır.

    Sayfa 25: “Nöron, dinlenme durumunda, zardaki sodium kanalları, hücre dışına sodyum iyonunu; potasyum kanalları ise hücre içine potasyum iyonlarını pompalar. Zardaki bu kanallar difüzyona karşı koyar, sodyum-potasyum pompalamak için enerji harcar, zarın yük farkını korur. Zar potansiyelini korumak için zarda çalışan bu mekanizmaya sodyum-potasyum pompası denir” denilmiş. Bu ifade bilimsel olarak hatalıdır. Sinir hücrelerinin zarında bulunan kanallar, pompa değildir ve iyon pompalama işini yapmaz, enerji harcamaları söz konusu değildir. İyon kanalları, iyonların zardan içeri-dışarı difüzyonuna olanak tanır (Bkz. Campbell Biyoloji, 2013, s.1048).

    Sayfa 27: “En sık bilinen nörotransmitter maddeler, asetilkolin , norepinefrin, histamin , dopamin , serotonin ve glutamattır . Bu kimyasal maddelere nörohormon da denir” denilmiş. Asetilkolin, monoaminler, bazı amino asitler veya amino asit türevleri ve bazı nöropeptidler nörotransmitter madde olarak kullanılır. Ancak verilen tanımda, bu nörotransmitter maddelere nörohormon da denir denilmiş. Bu ifade hatalıdır. Nörohormonlar, sinir hücrelerinin uçlarından kan dolaşımına salgılanırlar ve bu salgılanan maddeler kan yoluyla hedef hücreye taşınarak hormon işlevi görürler. Bu tip hormonlara örnek olarak antidiüretik hormon veya oksitosin verilebilir. Her nörotransmitter madde hormon değildir (Bkz. Campbell Biyoloji, 2013, s.975).

    Sayfa 27: “Nöronda ilerleyen uyarılar zaman zaman birbirini engeller. Bu durum iletim sinyallerinin karışmasını önler. Bazı durumlarda ise kolaylaştırabilir “ denilmiş. Anlatım bilimsellikten tamamıyla uzaktır. Nöronda ilerleyen uyarılar, birbirini nerede engelliyor? İletim sinyallerinin karışmasının önlenmesi ne demek? Eğer bir nöronun diğer nöronlarla yapmış olduğu kolaylaştırıcı veya engelleyici sinapslar anlatılmak isteniyorsa konu bilimsel bir dille anlatılması gerekir. (Bkz. Yaşam: Biyoloji Bilimi, 2014, s.958).

    Sayfa 35: “Kişinin yaşamı söz konusu ise refleks yayında duyu ve motor nöron olarak iki çeşit nöron kullanılabilir” denilmiş. Bu tanımlamadan ne kast edilmiş anlaşılmıyor. Eğer kişinin yaşamı söz konusu değil ise refleks yayında duyu ve motor nöron kullanılmaz mı?

    - Prof. Dr. Ertunç Gündüz
  • 384 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    “Siyasal bağımsızlık, adlî, ekonomik ve malî hayatımızı yok etmeye ve sonucunda yaşama hakkımızı ortadan kaldırmaya yönelmiş <Sevr Antlaşması> bizce YOKTUR!”

    Mustafa Kemal Atatürk (1921 - Atatürk’ün S.D.I1I, s. 16-17)

    *
    Uyarı: *Spoiler olma ihtimali olduğu iddia edilen bilgiler olabilir. Bunu kabul ederek incelemeyi okumaya devam edebilirsiniz...
    *
    ~Mustafa Kemal Atatürk~'ün adının olduğu yerde;
    "spoiler" değil
    olsa olsa "HAKİKAT" vardır! ~
    .
    Murat Ç
    *

    Mustafa Kemal bu konuşmayı yaptığında;
    Sakarya Meydan Muharebeleri ve Büyük Taarruz Başkomutanlık Meydan Muharebeleri kazanılmamış,
    Kocatepe’den meydanlara eğilip bakmamış,
    Sath-ı müdafaa ile düşmanı şaşırtmamış,
    Ordulara “İlk Hedefiniz AKDENİZ, İleri!” taarruz emrini vermemiş,
    İzmir düşman işgalinden kurtulmamış,
    Lozan imzalanmamış,
    Sevr masadan kalkmamış,
    İstanbul emperyalistlerden geri alınmamış,
    Bağımsızlık henüz timsal olunmamış,
    İngilizler ve Yunanlar limanları terk etmemiş,
    Ülke yabancı sömürgesinden kurtulmamış,
    Devrim başarılmamış,
    Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanmamış,
    Hilafet ve Saltanat birbirinden ayrılarak Saltanat kaldırılmamış,
    Gümrü antlaşması imzalanmamış,
    Ankara Antlaşması imzalanmamış…


    Var olan durumdan istifade edip konuşmamış, işgal altında ki ülkede; yokluk içindeyken dayatılan sömürgeyi ve köleliği en başından reddetmiştir!

    Sarayın/sultanın yalakası olmamış, TAM BAĞIMSIZ bir ülkenin planını cephede yapmış, Milletin KENDİ kendisini yönetmesini, çalışan KÖYLÜNÜN üretmesini, Bilimin yolunda yeni nesillerin yetişmesini, KADINLARIN özgürlüğe kavuşmasını Anafartalar’da, Conkbayırın’da, Kocatepe’de, Katma’da, Trablusgarb’da aklına koymuştu!

    Sömürge değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir “TÜRKIYA” ifadesini kullandığında, Yunanlılar, Ankara yolundaydı…

    *

    Atatürk Etkisi;

    İFLASA ve İŞGALE karşı DİRENİŞİ ve KURTULUŞU yaratan etkidir!

    Atatürk Etkisini anlayabilmek için Cumhuriyet öncesi dönemi, Cumhuriyet mücadelesini, Cumhuriyet’in kurulduktan sonraki evresini iyi bilmek gerekir.

    Dünü anlamadan, bugünü anlamanın bir yolu yoktur. Cumhuriyet tarihini yalanlarla karalamak isteyenlere karşı, belgeli tarih okuyup, iftiralara cevap verebilmek, asla geri adım atmamak "Boynumuzun" borcudur!

    *

    Sürekli bir kıyas yapma eğilimi içinde olan her bireye sormakta fayda vardır;

    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşını vermek için toprağı kendi kanıyla sulamaya hazırken diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, savaştığı cephelerde, ulaşabildiği tüm kurumları telgraf yağmuruna tutarken ve uyarırken diğerleri ne yapıyordu?
    Peki Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’u ülkenin bağımsızlık planı olarak görürken, diğerleri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, ordu idaresinin Alman komutanlardan acilen alınması için telgraf üstüne telgraf yazarken, üst makamların rütbelileri ne yapıyordu?
    Mustafa Kemal, tüm olumsuzluklara rağmen oradan oraya sürülürken, onu kendi hırsları uğruna harcamayı seçenler ne yapıyordu?

    Kimse kusura bakmasın, aynı dönem içinden Mustafa Kemal tüm özellikleriyle bütün kurmaylardan, devlet yetkililerinden, tüm düşünce ve fikirlerden ayrılıyor ve sıyrılıyorsa, bu onun karakterinden, ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyordur. Diğerlerinin de ileriyi göremeyen, dönemin içinde yabancılara bel bağlamasından kaynaklanıyordur.

    Bir Yarbay düşünün Çanakkale’yi ilk başta kıyıdan savunmak gerektiğini söylüyor ve düşmanın çıkarma yapacağı yeri harita da çiziyor. Bir General düşünün ki bu savunma hattını gereksiz görüp, geriye çekiyor.

    Bu Yarbay; Mustafa Kemal iken, General ise; Alman Liman von Sanders’tir.

    Yarbay Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te Albaylığa terfi ettirilirken, 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Grubu Komutanlığına getiriliyor.

    Bu durum neden önemlidir? Mustafa Kemal’in savunma hattı ilk başta uygulansaydı, düşmanın kıyıya çıkması engellenecek ve binlerce verilen kayıp önlenecekti. Bu plan uygulanmadığı için, binlerce şehit kanı toprağı sulamıştır. Bunun sorumlusu orduyu Alman Generallere teslim edenlerdedir. Almanların tek amacı, İngilizleri Çanakkale de daha fazla tutmak, kendi çarpıştıkları cephelerde savaşı kazanmaktır. Bizim erlerimiz, bir yabancının elinde oyuncak olmuştur. Kendi menfaatleri için kullanılmıştır… Bunu hala anlayamadınız mı? Bunu anlamamakta hala zorlanıyor ve tarihe yumuşak bir bakış atmak niyetinde misiniz? Bir karar, binlerce insanın boşuna ölmesine sebebiyet vermiştir, o yüzden geri dönüp baktığımızda, hata yapmıştır diyerek geçiştiremeyeceğimiz konularla doludur tarih!

    Bu çarpık düzenin biraz öncesine gidelim… Değinmeden olmaz, kısaca II. Abdülhamit Han’ı ziyaret edelim.

    *

    II. ABDÜLHAMİT

    Zor bir dönemde tahta geçti,
    Operadan hoşlanırdı,
    Polisiye kitapları severdi,
    Fransızca bilirdi,
    Döneminde imzalanan 1878 Berlin Antlaşması ile;
    Batum, Ardahan, Kars, Oltu, Kağızman Ruslara,
    Kotur Kazası ve civarı İran’a,
    Bosna Hersek, Avusturya’ya bırakıldı,
    Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan ve Romanya bağımsız oldu,
    Kıbrıs ve Mısır kaybedildi,
    Ondan önce 1854’te ilk dış borç alındı,
    1881’de Duyunu Umumiye idaresi kuruldu,
    İflas eden ekonomi için milyonlarca borç alındı,
    Yüksek faizle geri ödemeler yapılmaya çalışıldı,
    Köylü vergiye bağlandı,
    Döneminde 13 dış borç anlaşması yapıldı,
    Borçlar millete için değil,
    Yeni saray yapımında zevk için kullanıldı,
    Galata bankerlerine borçlanıldı,
    Saray yabancı elçiler tarafından kontrol altındaydı,
    Ordu Haliç’te çürütüldü,
    Suikast korkusuna herkesten şüpheleniyordu,
    Hatalı kararlar ile topraklar kaybedildi,
    Bazı topraklar masa başında kaybedildi,
    Baskı rejimi kurdu,
    Basın susturuldu,
    Sansür uygulandı,
    Devrimler, suikast, grev, cumhuriyet, vatan, millet gibi (…) sözcükler basında yasaklandı,
    TRT dizilerinde ki gibi değil,
    Gerçekte milyonlarca metrekare Osmanlı toprağı, onun döneminde kaybedildi,
    1908’de tahttan indirildi,
    II. Abdülhamit dönemi sona erdi…

    1905’te kendisine suikast düzenlendi,
    Belçikalı Edward Jorris yakalandı,
    İdama mahkum edildi,
    Yabancı baskısına dayanamayan II.Abdülhamit,
    Günümüzde PAPAZ’ı salanlar gibi dik duramayıp,
    Jorris’i güle oynaya gönderdi.

    Ne demiştik, dünü bilmeden, bugünü anlayamazsınız!

    Hafiyeler zamanıydı,
    II. Abdülhamit baskıyı artırmıştı,
    Her yerde sarayın/sultanın hafiyeleri vardı,
    Kitaplar yasaklıydı,
    Yayın yapmak suçtu,
    Mustafa Kemal öğrenciyken suçlamalarla karşı karşıya kaldı,
    Hapse atıldı,
    Suçlamalar kanıtlanamadı,
    Birkaç ay tutuklu kaldı,
    Dışarı çıktığında ise sürülecekti,
    Görev Yeri: Suriye olacaktı…

    Sürgün onun kaderi olacak,
    Vatan savunmasından ve Bağımsızlıktan geri adım atmayacaktı!

    *

    *** KUT’ÜL AMARE ve KATMA ZAFERİ ***

    Şimdi Kut’ül Amare Zaferine bir göz atacağız, KATMA zaferi ile karşılaştırıp, milli bayramlarımızı kutlamamak için, alternatif kutlamalar çıkaranların, neyi kutladığını anlayacağız.

    Halil (Kut) Paşa İngilizlere karşı parlak bir zafer kazandı.
    Üç tarafı Dicle Nehri ile çevrili olan Kut’ül Amare doğru hamleler ve sabır soncunda İngilizlerin eline bırakılmadı. Irak topraklarında kazanılan bu zafer, günlerce kutlandı ve dillerden düşmedi. İngilizler, teslim oldu olmasına da bunu unuttu mu?

    Enver Paşamızın(!) hamleleri sayesinde, Halil Paşa’nın himayesinde ki ordunun yarısını, İran’a gönderdi. Türk gücü bu hamleden sonra zayıfladı. İngilizler bu durumu değerlendirmek için tüm imkanlarını seferber ederken, yanlış hamlenin bedelini ödeyeceğinden habersiz olarak Enver Paşa zafer sarhoşuydu. Bütünü görememek sorunu yaşıyordu.

    11 ay sonra İngilizler 22 Şubat 1917’de Kut’ül Amare’yi ele geçirdi. 11 Mart 1917’de de Bağdat’ı aldılar.

    Bu kaybın en baş sorumlusu Enver Paşa'dır.

    Şimdi bu konuyu neden anlattım? Kut’ül Amare ile ilgili bir çok yayın yapılıyor ve kitap basılıyor. Zafer güzel bir şeydir, kutlanır, hatırlanır, kahramanlıklar anılır, hep birlikte analım. Yalnız; 11 Ay sonra kaybedildiği neden hatırlatılmaz?

    Eğer bu gerçekten zaferse, neden bu bölge sınırımızda değil? Devamlılığı olmayan bir zafer, zafer midir?

    Gazi Paşa şöyle der;

    “Hiçbir zafer gaye değildir, zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için en belli başlı vasıtadır.”

    Peki Kut zaferi, ne işe yaramıştır? 11 Ay sonra kaybedilmiştir. Anlık olarak kazanılan, daha sonra kaybedilen yeri, milli bayramlara alternatif diye ortaya çıkartmak neyin göz boyamasıdır? Zaferi anlatanlar, Halil Kut Paşamızın ve şehitlerin ve gazilerin haklarına tecavüz etmiyorlar mı? Onları kullanmıyorlar mı? Durum ortadadır ve menfaat uğruna kullanılmaktadır. Siyasete alet edilmiştir.

    *** Mustafa Kemal ve KATMA Zaferi ***

    Atatürk, Katma Zaferini anlatırken “Türk süngüleriyle sınır çizdim” diyor ve bunu Erzurum ve Sivas Kongrelerinde “Türkiye’nin milli sınırlarını belirlemek için ben Türk süngülerinin çizdiği bu hattı ileri sürdüm” diyecekti.

    Katma Zaferi ile ilgili Fahrettin Altay Paşa;
    Yıldırım Orduları dağıldı. Ordu Komutanı Liman Von Sanders kaçtı. Cevat ve Mersinli Cemal Paşalar da ordu komutanlığını Mustafa Kemal'e bırakıp gittiler. Mustafa Kemal'in bu koşullarda “istila ordusunu” Halep civarında durdurması “hayrete şayan bir olaydır.” diyecekti.

    30 Ekim 1918’de Osmanlı Mondros ile teslim olurken, Mustafa Kemal teslim olmayacaktı, o hiçbir zaman teslim olmadı. I. Dünya Savaşı’nın son muharebesini o kazandı. Son milli sınırları SÜNGÜLER ile çizdi.

    “Türk Ordusu'nun geri çekildiğini düşünen İngiliz-Arap kuvvetleri, 26 Ekim 1918'de saldırdılar. Ancak hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar, yenilip geri çekildiler. Atatürk, çok güçlü bir İngiliz atlı tümenini geri püskürterek I. Dünya Savaşı'nın son muharebesini kazandı. Böylece 19 Eylül 1918'de Yafa'nın kuzeyinde başlayan İngiliz saldırısını, 500 km'yi aşan bir ilerlemeden sonra, 26 Ekim 1918'de Katma bölgesinde; İskenderun, Beylan, Dir Cemal, Telrifat çizgisinde durdurdu. İki gün sonra Antakya'yı da kontrol etti.”
    (ATASE, Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi, Sina-Filistin Cephesi, C.4, Kısım 2, s. 728 vd)

    Şimdi Kut ile Katma Zaferini neden anlattığımı anlamışsınızdır. Tarihimizi karşılaştırıp küçültmek ya da büyütmek gayesi değildir, tarihi yanlış anlatıp, insanları kutuplaştıranlara karşı bir cevaptır. Kronik kitap bu konularda çok başarılı, gündemi kaçırmıyor hemen kitap basıyor. Maşallah diyelim onlara…

    *

    *** YIKILIŞ VE KURTULUŞ ***

    Muazzez İlmiye Çığ , Atatürk Ve Sumerliler kitabında der ki;

    Türkiye'de Atatürk Devrimi'yle birlikte tam üç devrim birden yaptık.
    1- Rönesans,
    2- Sanayi Devrimi,
    3- Fransız Devrimi. #37051398

    Mustafa Kemal, bağımsız bir ülke kurma uğraşına girişirken, aynı dönemlerde Faşizm ve Bolşevizm dalgaları yayılıyordu. Hepsine set çekti ve bu topraklara özgü modernleşme atılımları ile, tam bağımsız, üreten bir Cumhuriyet kurdu.

    Mustafa Kemal’i anlamak, az zamanda yaptığı ÇOK ve BÜYÜK işleri bilmekten geçer.
    Mustafa Kemal’i anlamak, bir kitapla olmaz, Cumhuriyet döneminin öncesini ve sonrasını da anlamak gerekir,
    Mustafa Kemal’i anlamak, İZİNDEYİZ demekle de olmaz; hem de hiç olmaz, Fikirlerinin etrafında beyin fırtınası yaparak daha da büyütmek gerekir,

    Mustafa Kemal’i anlamak, sadece onu anlamakla da olmaz, en az bu kadroyu da anlamakla olur;
    *Dr. Reşit Galip,
    *Mahmut Esat Bozkurt,
    *Şükrü Saracoğlu,
    *Salih Bozok,
    *Albay Nazım,
    *Yarbay Mahmut,
    *Ali Kemal Efendi,
    *Rifat Börekçi,
    *Mazhar Müfit Kansu,
    *İbrahim Ethem Akıncı,
    *Asker Saime,
    *Eribe,
    *Türkan Baştuğ,
    *Mustafa Necati,
    *Vasıf Çınar,
    *Hasan Ali Yücel,
    *Ruşen Eşref Ünaydın,
    *Yunus Nadi,
    *Falih Rıfkı Atay ve niceleri…

    Mustafa Kemal fikir adamı idi, tek başına hiçbir şey yapmamıştır. Arkasında dev bir kadro vardır. Onu yalnızlaştıran aslında, bu isimleri saklayanlardır. Bilmenizi istemiyorlar, neler yapıldığını anlamanızı istemiyorlar, Cumhuriyet’in nasıl yokluk içinde kurulduğunu bilmenizi istemiyorlar, kısaca anlatarak bir günde kurulmuş hissi veriyorlar…

    Atatürk'ün kendisinin kurduğu ve özerk kurumlar olan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ne yapmaktadır? Neden Cumhuriyet dönemine ait kitapları tekrar basmamaktadır? Nedeni şu, kendi ayakları üzerinde dursun diye devletten bağımsız kurulan bu kurumlar, 1980'lerden sonra devlet himayesine alındı. Yani iktidara göre yayınlar çıkarmaya, Cumhuriyet döneminin yayınlarını tekrar basmamaya başladı. Türk Tarih Tezi sahaflarda ateş pahası ama TTK bu kitabı inatla tekrar basmıyor, basmak istemiyor!

    Mustafa Kemal’i anlamak için, Cumhuriyet’i anlamak gerekir.

    Ne haldeydik, ne hale geldik sorunu sorduğumuzda, Turgut Özakman şöyle diyor;

    "Kısacası ölüyorduk, dirildik; kulduk, vatandaş olduk; yarı sömürgeydik, tam bağımsızlığa kavuştuk; çağdışıydık, çağı yakaladık; dünyaya kapalı bir toplumduk, dünyaya açıldık; ikinci sınıf bir devlet muamelesi görürken, milletler ailesinin eşit bir üyesi olduk; her yerde ve her düzeyde saygı gördük; uygar dünyanın kamuoyu karşımızdaydı, yanımızda yer aldı; milli ekonomi ve planlı kalkınma dönemini açtık; Batı on yıl tek kuruş kredi vermediği halde, dürüst ve bilinçli bir yönetim sayesinde sanayi dönemini başlattık; birçok fabrika kuruldu; Osmanlı Devleti borca batıktı, bütün borçlarını son kuruşuna kadar ödedik; kıt kanaat geçindik ama tüm yabancı kurumları ve demiryollarını millileştirdik; yeni demiryolları yaparak yurdun batısıyla doğusunu, kuzeyiyle güneyini birleştirdik; sanata, kültüre, spora büyük önem verdik; onurlu, bağımsız bir dış politika izledik; bütün komşularımızla dostça ilişkiler kurduk." #29696994

    Yetmez ama kısa bir özet bile nefeslerimizi kesmeye yetiyor haliyle…

    *

    "Çözümleri, yaşadığımız hayatın içinden çıkardık. Hiçbiri sebepsiz değildir, hepsi hayat kadar güçlü gerekçelere dayanmaktadır."

    Bu söz o kadar büyük anlamlar içeriyor ki, etrafımıza baktığımızda her şeyde bu sözü görebilmemiz mümkün.

    Kahvesine atacak şeker bulamayan Atatürk, 1926 yılında Uşak Şeker Fabrikası’nı kuracaktı.
    İstikbali Göklerde arayan Atatürk, 1936’da Nuri Demirağ Uçak Fabrikası’nı kuracaktı,
    Savaşta silah bulamayan Atatürk, 1926’da Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı kuracaktı,
    Kurtuluş Savaşını veren askerlerin halini bilen Atatürk, 1927’de Bünyan Dokuma Fabrikası’nı kuracaktı,

    Eskişehir Kiremit Fabrikası 1927’de,
    Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası 1928’de,
    İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası 1929’da,
    Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası 1930’da,
    Konya Ereğli ve Bakırköy Bez Fabrikaları 1934’te
    İzmit Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası 1934’te,
    Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası 1934’te,
    İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası 1934’te,
    Bursa Merinos Fabrikası 1935’de
    Ankara Çubuk Barajı 1936’da,
    Malatya Sigara Fabrikası 1936’da,
    Karabük Demir Çelik Fabrikası 1937’de,
    Divriği Demir Ocakları 1938’de,
    Sivas Çimento Fabrikası 1938’de kurulmuştur.

    Bu fabrikalar neyi ifade etmektedir?

    Batı tarafından sömürülen Osmanlı üretmemiş, tüketmiş, borçlanmış ve sömürge edilmiş, en sonunda fişi çekilmiştir.

    Genç Cumhuriyet ise, kısa vadede borçları kapatmış, yabancı sermayeli şirketleri millileştirmiş, üretmiş ve kalkınmaya başlamıştır.

    Bu fabrikalar, TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ifade etmektedir!
    Şehit kanlarının boşa gitmediğini göstermektedir!
    Köylünün, çalışıp millete efendilik etmesini ifade etmektedir!
    Bu fabrikalar DİRENEN bir ülkenin Kaleleridir.

    Atatürk “Her Fabrika Bir Kaledir.” demiştir. Bu sözün haklılık payı o kadar yüksektir ki, bu sözü kavrayamamış olanlar değer bilememiştir.

    Batı 300 yıldır atılım yaparak gelişmiş ve modernleşmiş bir toplum olmasına karşın, Osmanlı bu durumdan çok uzaktı. Genç cumhuriyet 15 yılda yapılan atılımlarla arayı kapatmış, ekonomik alanda yükselme yaşanmış, üniversite reformları ile eğitim çağ atlamış, okuma yazma oranı harf inkılabı ile yükseltilmiş, yetişen öğrencilerimiz yurt dışına eğitimine “KIVILCIM” olarak gönderilmiş, “ALEV” olarak dönmüşlerdir.

    Cumhuriyeti anlamak için, her bir kıvrımı, her bir dokunuşu bilmek gerekir. Hissetmek, ait olmak, paylaşmak ve minnet duymak gerekmektedir.

    Yanında arkadaşları vardı, evet. Nutuk’ta çok önemli bir gerçeği söyler Atatürk;

    “Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî yaşamın bugünkü cumhuriyet ve cumhuriyet yasalarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi fikrî ve ruhî yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe, bana karşı direnişe ve muhalefete geçmişlerdir. Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme yeteneğini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş, bütün toplumumuza uygulatmak zorunluğunda idim.”
    1927 (Nutuk I, s. 15-16)

    Yavaş yavaş yaptı, Cumhuriyet’i içinde sakladı, soranlara cevap vermedi, ta ki ilan edeceği evreye kadar.

    Üst paragrafta Nutuk’tan yaptığım alıntı çok önemlidir. Yanındaki arkadaşlarının KAVRAYIŞ SINIRINDAN bahsediyor Atatürk. Nasıl ki, bugün "nasıl anlamıyorlar" diyorsak, o gün de anlaşılmıyordu.

    Mustafa Kemal Cumhuriyet derken, Saltanat diyorlardı,
    Mustafa Kemal Özgür Kadın derken, onlar perdeler arasında kadın istiyordu,
    Mustafa Kemal Üretelim derken, onlar borç alalım diyordu,
    Mustafa Kemal Geldikleri Gibi Giderler derken, onlar Amerikan ve İngiliz Mandası diyordu,
    Mustafa Kemal Tam Bağımsızlık derken, onlar yapma etme İzmir’i de mi alacağız diyordu,
    Mustafa Kemal Eğitim derken, onlar medrese diyordu,
    Mustafa Kemal Bilim derken, onlar halife diyordu,
    Mustafa Kemal Modern Türkiye derken, onlar hilafet istiyordu,

    Yanında olan insanlar kısım kısım, fikir fikir ona karşı çıkmıştı. Onları idare etti, dereyi geçmesi gerekiyordu.

    Yaptığı birçok şeyi tabi ki onunla yola çıkanlarla yaptı, ama;
    Birçok yeniliği ve gelişimi de ONLARA RAĞMEN yaptı!

    *

    *** LOZAN ***

    Özellikle LOZAN’ın hala anlaşılamadığını görüyoruz. Bu kitap özelinde bilerek konu etmedim, çünkü LOZAN’a yakışır bir inceleme, LOZAN ile ilgili bir kitapta olmalı.

    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Kuyruk acısının farkındasınız değil mi? Lozan işte böyle bir anlaşmadır. Lozandan önce kaybedilen toprakları ve ada ve adacıkları bilmeyenler ilk önce onları öğrenmeliler. Torun tombalak lafları ağızlarından düşmüyor ama soru sorduğunuzda “sen benim ceddime” diye başlıyorlar. Neyse…

    Mondros, Sevr ve Lozan ile ilgili başka planlarım var, şimdilik affınızı istiyorum.

    *

    Mustafa Kemal Atatürk
    Kuldan birey,
    Ümmetten millet,
    Saltanattan Cumhuriyet yaratmıştır.
    Bugün yapılmak istenen şey,
    Bireyden Kul olması, Milletten ümmet olması, Cumhuriyet Rejiminin Saltanat vari bir rejim halini almasıdır.
    FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR bireyler yetişmesi için bize en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i bırakan Atatürk’e karşı, onu anlayan ve fikirlerini kendisine rehber edinen Türkiye Halkı, gerçek anlamda bu saçmalığı yer mi?
    Yiyenlere afiyet olsun, CUMHURİYET evlatları buna izin VERMEZ!
    İçiniz müstereh olsun!

    *

    Kitap içeriğinde olan ama değinmediğim, Hitler ve Mussolini konusunu başka incelemelerde detaylıca anlatıyorum, o yüzden incelemeyi uzatmak istemedim. Hitler ve Mussoli’nin kadınlar hakkında ki görüşlerinden iki alıntı paylaşıp, Özdemir İncenin Cumhuriyet kadınlarımıza sorduğu soruyu, ben de okurlarımıza sormak istiyorum.

    Mussolini;
    "Çalışan kadın, erkeğin işsiz kalmasına neden olmaktadır." #40425413

    Hitler;
    "Nasyonel Sosyalistler, kadınların politik hayatta konumlanmasına yıllarca karşı çıktık, çünkü bize göre bu değersiz olurdu." #30664054

    Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini Etkisi Batılı kadına adeta “cehennem” hayatı yaşatırken aynı dönemde Türkiye’de ATATÜRK Etkisi, Türk kadınını bin yıllık zincirlerden kurtarıp ÖZGÜRLEŞTİRİYORDU.

    O zaman şu soruyu soralım;

    "Ruh ve Kafa sağlığı yerinde bir kadın kendisini esaretten kurtaran bir yasa yapan Cumhuriyet'e nasıl karşı olur?" #36123811

    *

    Sinan Meydan ‘ın belgelerle yazdığı kitaplar, birçok kıyıda köşe kalmış konuyu gün yüzüne çıkartıyor. Kendisine yazdığı bütün eserleri için teşekkür ediyorum. Cumhuriyet’in ilk döneminde Falih Rıfkı Atay vardı, ben ona Atatürk’ün kalemşörü diyorum, bizim dönemimizde ise Sinan Meydan var!

    *

    Ve Unutmadan;

    "Bu toprakların kötü kaderini değiştiren etki;
    Mustafa Kemal Atatürk Etkisidir." #40428206

    Ve son olarak, diyeceğim o ki;

    "Bu topraklarda yaşayan aklı başında birinin
    -eğer cahil veya hain değilse-
    Atatürk'e düşman olması mümkün müdür Allah aşkına?" #28672371

    Sinan Meydan

    *

    İncelemeyi okuduğunuz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Bu kitabı okumadan önce Yüzyılın Kitabı-Yüzyılın Lideri nı okuyunuz. Atatürk Etkisi, bu kitabın devamıdır.

    10/10

    *

    Kitap içerisinde bulunan kaynakça kitapların bir çoğuna sahibim. Bu kitapların bir kaçını sizler içinde ekliyorum;

    Mustafa Kemal Atatürk - Nutuk ve Atatürk'ün Bütün Eserleri

    Falih Rıfkı Atay - Çankaya

    Cahit Kayra - 1923 - 1950 Devletçilik Altın Yıllar

    İsmail Yavuz - Mustafa Kemal'in Uçakları

    Lord Kinross - Atatürk

    Afet İnan - Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler

    Şerafettin Turan - Mustafa Kemal Atatürk-Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik ve Türk Devrim Tarihi (1. Kitap)

    Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)

    İlave olarak;

    Cengiz Özakıncı - Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    Kansu Şarman - Türk Promethe'ler

    Arnold Reisman - Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk'ün Vizyonu

    Murat Bardakçı - Yıkılış ve Kuruluş, Clt

    Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu

    Erol Mütercimler - Fikrimizin Rehberi

    (...)
  • 71 syf.
    ·1 günde·6/10
    ​İncelemiş olduğum kitabı, Okuma Üzerine; 72 sayfadan oluşan, bölümler halinde olmayan ve deneme türünde yazılmış bir kitap. Kitabın ilk 25 sayfası yazarın çocukluğundaki okumalarını, okumaya olan tutkusunu ve okuma ortamını göstermesi bakımından oldukça önem arz etmekte. Küçük yaşlarda başlayan okuma serüveninde, bu arzusunu ve onu olumsuz etkileyen dış faktörleri üstün gözlem yeteneğiyle uzun uzun ve ustaca tasvir ediyor. Ayrıntılara inmek söz konusu olduğunda, bazen ayrıntılarda boğulmak tehlikesinin yakınlarında gezdiğini söylemek de yanlış olmaz. Bir cümleyi bazen tekrar tekrar okumanızı, algılayabilmenizi gerektirecek kadar yoğun bir anlatıma sahip Marcel Proust. İnce bir kitap olmasına rağmen içerisindeki cümleleri anlayabilmek ve yorumlayabilmek, 200 sayfalık bir kitabı okuduğum zamanla eşdeğerdi neredeyse. Başka bir ifadeyle beyin mesaisi yaptığımı da söyleyebilirim. Yazar, benim de merak ettiğim soruları soruyor ve cevaplarını da genellikle alıntılar yaparak veriyor: Okumak nedir? Niçin okumalıyız? Hangi kitaplar bizlere neyi hissettirir? Yazar kime denir? Ve belki de en önemlisi, nasıl okumalıyız, okumanın evrene, insana ve insanlığa kattığı şey nedir? Bunun çok fazla cevabı var fakat burada Marcel Proust’un da kitap üzerinde durduğu iki önemli noktaya değinmek yararlı olur:
    • Zihni en görgülü haline kavuşturması.
    • Tinsel hayata kapı açması
    ​Kitabın kapağını biraz daha aralayıp Proust’un okuma üzerine düşüncelerine geçelim. Kitabın uzunca bir kısmında, 7 ile 24. sayfaları arasında, anlattığı çocukluk zamanındaki okuma ortamı, bizlere aristokratik bir aileden geldiğini sezdirebiliyor. Yemek hakkında birkaç sayfa sürecek kadar yazıyor. Yemek yemenin onu, okumadan alıkoyduğunu, bir an önce bitmesini istediğini anlatarak, okumaya adeta aşkla bağlı olduğunu bize, en azından bana hissettiriyor. “Okumaya, ne yazık ki son verecek olan yemeğe hâlâ iki büyük saat vardı.” (s. 9). “Bazıları daha fazla beklemeden, masaya, önceden otururdu. Bu bir felaketti çünkü bu davranış sonradan gelenlere çoktan öğle olduğunu düşündürtecek ve ailemi, ‘Hadi, kapa kitabını, yemek yiyeceğiz.’ gibi öldürücü sözleri söylemeye yöneltecek kötü bir örnekti.” (s.10). ​
    Odasını, odasının penceresinden gördüklerini ve sokağı da uzunca tasvir eder. Odasını hiç beğenmez ve niçin beğenmediğini anlattığı, 14 – 20. sayfalar arasındaki detaylarla şaşkınlığa uğrayabilirsiniz. Betimleme nasıl yapılır sorusunu hiç sormaz ya da yanıt aramaz ama siz, kitap boyunca bunun nasıl yapılabileceğini, size sıradan gelebilecek, hiç dikkatinizi bile celp etmeyecek şeylerin nasıl sıra dışı bir anlatımla okuyucuya sunulabileceğini görürsünüz. Kendi söylemiyle, okumadan söz etmek isterken, kitaplardan başka her şeyden söz etmiştir, çünkü okumaları sırasında kendisiyle konuşanlar kitaplar değildir ve ekler: “Ama belki okumaların bende birbiri ardına bıraktığı hatıralar benim okurumda da uyanacaktır, bu çiçekli ve sapa yollarda zaman kaybetse de okuma adı verilen özgün psikolojik edim, zihinde yavaş yavaş yeniden yaratılacak ve böylece benim belirtmem gereken kimi düşünceleri kendine aitmiş gibi izleyebilecek güce sahip olacaktır.” (s. 27).
    Proust’a göre okuma saati, seçilmiş bir saat değildir. Evine biraz uzaktaki parkın yeşilliğinde derin bir sessizliğin yaşandığı ortamda da olabilir bu, evdekiler uyur uyumaz yaktığı mumun ışığında da okumaya kendini bırakabilir.
    ​Çocukluğundaki okumaların tasviri 25. sayfada verilen ilk gençlik yıllarındaki fotoğrafla son bulur ve artık okuma üzerine düşüncelerini alıntılar üzerinden anlatmaya başlar. İlk atıf Ruskin’edir. Ruskin’in, Kralların Hazinesi kitabında ileri sürülen düşünceyi özetleyecek cümleyi Descartes’in sözüyle verir: “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.” ve Descartes’in bu sözü üzerinden Ruskin’i eleştirir: “Fransız filozofun zaten biraz kuru bu düşüncesini belki Ruskin bilmiyordu ama görkemleriyle en sevdiği ressamın peyzajlarını aydınlatan sisleri andıran İngiliz sislerinin eriyip, Apollonvari bir altına karıştığı konuşmasının her yerinde karşılaşılan şey gerçekte bu düşüncedir.(…) Okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa bir konuşmaya indirgenemez; bir kitapla dost arasındaki asıl farklılık, bilgeliklerinin büyüklüğündeki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçimidir; okuma, konuşmanın tersine, yalnızlığımızı sürdürürken yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmaya devam ederek, esinlere açık olmaya ve zekânın kendi kendisi üzerindeki çalışmasını bütünüyle verimli kılmaya devam ederek, her birimizin önceden iletilmiş bir başka düşünceyi iletmesidir.” (s.29-30). Bu durumun, okuma düşüncesinin kaynağına kadar gitmekle mümkün olabileceğini ve okuma işlevinin sınırlarının da onun özel niteliklerinin doğası ile ilgili olduğunu söyler sonrasında. Proust’a göre bu özel niteliklerin neler olduğunu bulmak amacıyla çocukluktaki okumalara inilmelidir. Yani çocukluk zamanındaki okumalarını bu kadar derin olarak anlatmasının nedeni, sonrasında sorduğu soruya önceden cevap vermek içindir.
    Okumayı nasıl tanımladığını daha önceden alıntıladığım bölümden hareketle özetlersek “Kişinin yalnızken önceden belli olan bir düşünceyi, müdahalesiz ve esinlere tamamen açık olarak, kendi zekâ sınırları içinde algılama süreci” şeklinde niteler. Yazarın bilgeliğinin bittiği yerde okurun bilgeliğinin başlayacağını savunur 34. sayfada da.
    ​Kitaplar bizlere rehberlik etmelidir ama edemez bazısı da. Hani derler ya “Bana balık verme, tutmasını öğret.” aynı o misâl… Proust buna da parmak basıyor ve okumanın tinsel hayatın eşiği olabileceğini, oradaki yolu göstereceğini ama yolu oluşturmayacağını vurguluyor. Yine de tinsel çöküntülerin patolojik denebilecek bazı durumlarındaki insanlar için okumanın bir tür iyileştirici bir disiplin olduğunu belirtir. Böyle durumlarda kitapların bazı sinir hastalıkları için ruhsal tedavilerine benzer rol oynadıklarını ifade eder.
    ​Kitapların gerçek dostlarımız olduğunu, bireyler arasındaki dostluğun geçici ve samimiyetsiz, okuma ile kurulan dostluğun ise kalıcı ve daha samimi olduğunun altını çizer: “Hiç kuşkusuz, dostluk, bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimî bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur. (…) Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur. Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak gerçekten istediğimiz içindir. Moliere’in söylediğine tam tuhaf bulduğumuz ölçüde güleriz; bizi sıktığında sıkılmış görünmekten korkmayız ve onunla birlikte olmaktan gına geldiğinde ne dehası ne de ünü onu aniden yerine koymaktan bizi alıkoyamaz. Bu katışıksız dostluğun atmosferi, sözden daha katışıksız olan sessizliktir. Çünkü başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. Bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak, eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. O katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.” (s. 48 -49). Proust gibi düşünenlerin az olmadığı kanısındayım. Bazen insan ilişkilerimizde sahte dostluklar kurabiliyoruz, “Şöyle söylersem şunu düşünür mü, böyle yaparsam yanlış anlar mı, sırf o istediği için görüşmemiz gerekiyor ama ben istemiyorum, söylesem kırılır mı vs.” gibi iç sesler eksik olmaz kimi zaman fakat kitap öyle mi? Hiçbir zorunluluğumuz yokken sevdiğimiz için okuruz, o an daha fazla okumak istemiyorsak yerine koyar sonra okuruz, anlatılanlar bizim fikirlerimizle çelişiyorsa tartışırız, eleştiririz, tüm bunlara rağmen kafamızda şöyle bir soru olmaz: “Bu yaptıklarıma ve söylediklerime kırılmadın umarım.” Kalıplaşmış bir ifadeyle, kitaplar bizim gerçek dostlarımızdır.
    ​Zihnin en görgülü hâli… İfadenin büyüsünü hissedebiliyorsunuz, öyle değil mi? Zihnin en görgülü hâli nasıl oluşur? Elbette sadece okuma ve bilme yoluyla… Duyarlığımızın ve zekâmızın gücünü ancak kendi içimizde, ruhsal yaşamımızın derinliklerinde geliştirebileceğimizin farkında mıyız?
    ​Büyük yazarlar neleri, niçin okur? Onların tercihinin antik çağ yazarlarına yönelik olduğunu söyleyerek edebiyatın ağır toplarını, topa tutar: “Kendi çağdaşlarına pek "romantik" gelenler bile klasiklerden başka pek bir şey okumuyordu. Victor Hugo söyleşilerinde okuduğu kitaplardan söz ettiğinde, sık sık geçen adlar Moliere, Horatius, Ovidius ve Regnard'ın adlarıdır. Yazarların en az kitabı olanı ve eseri tamamıyla modernliğin ve yaşamın içinde olduğundan bütün klasik mirası reddetmiş görünen Alphonse Daudet, durmadan Pascal'ı, Montaigne'i, Diderot'yu ve Tacitus'u okur, alıntılar ve konu ederdi. Hatta belki klasik ve romantik arasındaki neredeyse yarı yarıya yorumdan oluşan ayrımı yenileyerek şunu da diyebiliriz ki, romantik olan okurlardır (akıllı okurlar, elbette), oysaki ustalar (hatta romantik denen ustalar, romantik okurların gözde ustaları) klasiktir. Bunlar, artık yaşamayan geleneklerin ya da hissediş biçimlerinin hatırasını koruyan yürürlükten kalkmış dillerin bütün güzel biçimlerini, bugünkü hiçbir şeyi andırmayan ve zamanın, üzerlerinden geçerken, hâlâ renklerini güzelleştiren tek şey olabildiği, süregelmekte ısrar eden geçmiş izlerini içerir.” (s. 53- 55). Buna karşılık, klasiklerin en iyi yorumcuları “romantikler” dir. Gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir, çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. Rastlantı sonucu en güzel kitapların eski yazarlar tarafından yazıldığını varsayarlar ve bu hiç kuşkusuz olabilir. Çünkü okuduğumuz eski kitaplar, çağımıza oranla çok geniş olan geçmişin bütününden seçilmiştir.
    Okuma Üzerine, bizlere sunduğu farklı bakış açıları, okumaya yeni bir soluk getirmesi, özgünlüğü, çarpıcı tespitleri, büyük düşünürlerin okumalarını dile getirmesi yönüyle bu konuda yazılmış önemli bir yapıt. Bu kitabı özellikle kitap kurtlarının, okumayı yaşamlarının içine yerleştirmiş kişilerin ve okumaya profesyonelce yaklaşanların okumasını tavsiye ederim, şayet kitap okumaya yeni başlayan birisi için başka bir kitap okumak istememesine neden olabilecek kadar derin anlatımlı olduğunu da daha önce ifade etmiştim.
  • 264 syf.
    ·2 günde
    DİKKAT SPOİLER VAR!

    Başkarakterimiz Melody!

    Melody'nin hastalığının adı spastik ikili kuadripleji, yani beyin felci. Melody belleğinde kar tanesi gibi binlerce sözcük olmasına rağmen konuşamaz. Yüreğinde uçsuz bucaksız bir sevgi taşıdığı halde sevdiği insanlara sarılamaz. Sevdiklerine çok istediği halde seni seviyorum diyemez. Yaşama dört elle sarılmasına rağmen ellerini en basit işlerde bile kullanamaz.

    Ancak o bütün bu engellere takılıp ne sözcüklere küser ne sevgiye sırtını döner. Çünkü Melody gizil güçlerinin farkındadır! Belleğinin bir kamera gibi gördüğü her şeyi kaydettiğini ondan başka kim bilebilir, İçindeki eşi benzeri olmayan müziği ondan başka kim duyabilir? İşte Melody bu yüzden bize sesleniyor. Bu harika müziği bizim de dinlememiz için... Biz ise onu duymamak için kulaklarımızı olanca gücümüzle tıkıyoruz, onu görmemek için gözlerimizi sımsıkı yumuyoruz. Bunlara karşılık bize bir soru soruyor Melody : "Hepimizin engelleri vardır. Sizinki nedir?"

    Onun bu sorusunu siz nasıl yanıtlarsınız bilmiyorum ancak ben şöyle yanıtladım: Bizim en büyük engelimiz bizden farklı olanı anlamamak...

    Melody özgürce akmak isteyen berrak akarsulardan yalnızca bir tanesi. Sesini önüne çıkan setlere duyurmaya çalışan kendinden emin bir akarsu ...

    "Beynimin de geri kalanım gibi işe yaramaz olduğunu düşünüyorlar." (s.137) diyerek düşünsel olarak engelli insanlara sesleniyor. Anlamak konusunda engeli olan hepimize...

    Melody'nin yaşamında ona destek veren insanlar da var: Başta ailesi olmak üzere komşusu Bayan Violet Valencia, ona okulda yardımcı olan görevli Catherine. Bu insanların hepsi de Melody'nin zeki olduğunun farkında. Ben bu yan karakterlerden en çok Bayan Violet'i sevdim. Bütün çocukların özel olduğunun bilincinde olan ve Melody'i de bütün çocuklar gibi özel bulan Bayan V harika bir karakter. Onun şu tümcelerini hiç unutmayacağım: "Yüzücülerin olimpiyatlara nasıl hazırlandığını biliyor musun? Sabah erkenden kalkıp akşam geç saatlere kadar yüzerler. Sahada saatlerce ve saatlerce koşarlar, üstelik onları destekleyen o kalabalık seyirci olmadan."

    Yaşam da kalabalık seyirci olmadan durmadan koşuşturup çırpınmak değil mi?

    Catherine ise ,Melody ile beraber, Medi-Talkeri araştırarak Melody'nin bu araç yoluyla düşüncelerini sese dökmesi konusunda ona yöndeşlik eder. Ayrıca Melody'e sonsuz güvenir. Melody'nin bu araç yoluyla yaşamı biraz daha kolaylaşır. En özel anlardan biri ise annesine ve babasına sizi seviyorum dediği andır. (O an benim gözyaşlarım da annesinin gözyaşlarına eşlik etti. )

    Kitapta birbirinden farklı öğretmenlerle de karşılaşıyoruz. Kimisi ilk dersinde çocuklara hepinizin içindeki cevheri ortaya çıkarmak için elimden geleni yapacağım der. Kimisi Melody'nin bilgi yarışmasına katılması için kılını bile kıpırdatmaz. Kimisi de öğrencileri hiç tanımadan papağan gibi aynı şeyleri yineleyip durur. Sınıfta sessiz krizler yaratır.

    Bu kitap salt "Nasıl iyi bir öğretmen olurum?" sorusuna yanıt vermekle kalmaz "Nasıl iyi bir insan olurum?" sorusuna da yanıt verir. Melody bir insanın teşhis tablosundaki isimlerden çok daha fazlası olduğunu bilmeyen doktorlara, farklılıkları yoksunluk olarak gören öğretmenlere ve çocuklara kısacası başkasına engel yaratan herkese herkese seslenir.

    Ayrıca bu kitap Melody'nin arkadaşları ile kurduğu ilişkiler yoluyla, kaynaştırma eğitiminin yararlarını ve zararlarını bütüncül ve nesnel olarak gözler önüne sermektedir.

    Melody çocukların rahatlıkla özdeşim kurabileceği bir karakter. Düşünen, duyarlı bir çocuk. Sözgelimi henüz dört yaşındayken haberlerde kurşun boyalı oyuncakların toplatıldığını görür. Bu oyuncakların birçok çocuğu zehirlediği uyarısı ile karşılaşır. Bir gün annesi ile gittiği markette kurşun boyalı oyuncakları görünce annesine durumu anlatmaya çalışır. Annesi onun ne demek istediğini anlamayınca ortalığı birbirine katar, sinir krizi geçirir.

    Düşünüyor, duyuyor ama eyleme geçemiyor.
    Sizce bu engel salt Melody'e mi özgü?

    Metinlerarasılık

    Melody karakterini Küçük Ağacın Eğitimi adlı kitaptaki büyükbabanın tanımasını çok isterdim. Büyükbaba sözcüklerin hiçbir halta yaramadığını düşünür. Melody'i tanısaydı eminim şöyle derdi: Sözcükler birçok işe yarar. Onları işe yaramaz kılan insanlardır.

    Melody sayesinde ben de sözcüklerin ne kadar değerli olduğunu sezinledim. Tabii, sözcükleri sese dökmenin de! Kitap bu yönüyle konuşma becerisinin gündelik yaşamdaki önemine dikkat çekmektedir. Melody konuşabilseydi sesini annesine duyurur ve fanustan dışarı atlayan balığını yeniden yaşama döndürebilirdi. Melody konuşabilseydi sesini annesine duyurabilir ve arabanın arkasında kardeşinin olduğunu söyleyebilirdi.

    Biz Melodyleri daha çok anlayabilseydik kendilerini çaresiz ve sıkışmış olarak duyumsamazlardı.

    Geçmişte ben de öteki bir çocuk olduğum için mi bilmiyorum. Kitap beni çok etkiledi. Özellikle şu sahne: Çocuklar ve aileleri bilgi yarışmasındaki zaferlerini kutlamak için akşam yemeğine çıkarlar. Melody'nin bütün arkadaşları yemeklerini silip süpürür. Tek başına yemek yiyemeyen Melody yemekte duraksar. Tabağına bakar, annesi ile göz göze gelir. Sonra da annesinin yardımı ile yemeğini yer. Bazı arkadaşları bu duruma güler. Melody aldırmaz görünür, ancak yarı aç yarı tok kalkar sofradan.

    Bu tür yaşantıları öncelikle kitaplarda deneyimleyen çocukların yaşamda daha duyarlı insanlar olacağını düşünüyorum. Salt bu yönüyle bile okunmaya değer bir yapıt.
    Ayrıca kitap Kemalettin Tuğcu kitapları gibi okuyanda duygusal dengesizlik yaratmıyor. Evet bazen gözlerimiz de doluyor, ancak gülümseten yaşantılar ve düşündüren tümleler de oldukça fazla. Kitabı bu ve diğer nitelikleri bakımından çocuklara uygun gördüm.

    Not: Engeli olan insanları özürlü diye nitelemenin ve birine kızdığımızda spastik diye seslenmenin incitici bir söylem olduğunu hiç unutmayalım.

    Sözcükler yaşam kurtarsın, hiçbir insanı yaralamasın.


    Herkesin içindeki engeli aşması umuduyla!

    Sevgiyle ve kitapla...
  • Merhaba! Bu iletimi Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı ( J. K. Rowling (Robert Galbraith) ) okuyan ve filmini izleyenler okursa daha iyi olur. Ondan önce şunu söylemeliyim; Harry Potter'a kitaplarıyla başlayın.

    Dün Zümrüdüanka Yoldaşlığını izlemeyi denedim. Kitabını soluksuz okurken filmde sinir krizleri geçirdim. O kadar çok şeyi atlamışlar ki... Evet kitap 1000 sayfa çok da kalın ama kitabın can alıcı kısımlarını kırpacaksanız ne kalıyor ki?

    Ben Harry Potter filmlerini sevmiyorum sadece karakter seçimlerini seviyorum. Özellikle Emma Watson. Başka bir Hermione Granger düşünemiyorum. Filmler sayesinde popülerliğini arttırdığını düşünüyorum.

    Böylesine derin bir kurgunun neden bu kadar üstün körü olaylarla geçirildiğini anlamıyorum. Size en çok dikkatimi çeken ve filmlerde görmediğime en çok sinirlendiğim olayları söyleyeyim.

    1) Hermione'nin E.R.İ.T'i filmde bahsedilmiyor.
    2) Sirius'un, Harry'e Hogsmead'e gitmesi için verdiği izin kağıdı yoktu.
    3) 3. Kitapta Harry'nin yazın son bir ayında Kovuk'da kalması yoktu.
    4) Snape'in geçmişini 5. filmde düşünselden görmeliydi.
    5) Snape, ders verirse yakasından sürükleyip vermez. Gün ve saat verir.
    6) Ron'un esprileri yok.
    7) Ron ve Ginny'nin Quidditch maçları yok.
    8) Malfoy'un karakteri gösterilmiyor.
    9) Ron ve Hermione'nin başkanlıkları yok.
    10) Sirius'un annesinin tablosunun bağırmaları yoktu.
    11) DUMBLEDORE YUMUŞAK, İNSANIN İÇİNE İŞLEYEN BİRİSİDİR. FİLMLERDEKİ GİBİ SERT DEĞİLDİR.
    12) S.B.D.'ler geçiştirilmiş.
    13) Firenze, at adama yer verilmemiş.
    14) Ruh emiciler uçmaz, yerde kayarak gider.

    Yorumlara ekleyebilirsiniz.