Sevip de bir türlü kavuşamayan aşk temasının hem sinemada hem de edebiyatta çok sık işlendiği bir gerçektir. Buna rağmen, İskandinav Edebiyatı'na giriş kitabı olarak neden bu temada bir kitapla ilerledim, bilemiyorum. Yine de bazı pasajlarda, hoşuma giden parçacıklar vardı, hemen bunlardan birini notlarımdan aktarıyorum:
"Artık sizi bir daha göremeyeceğim, o yüzden dizlerinize kapanıp ayakkabılarınızı, yürüdüğünüz toprağı öpmediğim, sizi dile getirilemeyecek kadar çok sevdiğimi gösteremediğim için pişmanım. Burada yatmış, hem dün hem de bugün keşke bu kadar hasta olmasaydım da, tekrar eve dönüp ormana gidebilseydim, ellerimi tuttuğunuzda oturduğumuz o yeri bulabilseydim diyordum, çünkü orada yere uzanır, sizin izinize rastlar mıyım acaba diye etrafa bakınırdım, ortalıktaki fundaların hepsini öperdim."
Adeta taparcasına bir sevgi, ölüme yakın olmanın verdiği çaresizlik hissi ve geç kalınmışlık duygusunun etkili bir şekilde yansıtılması güzel olmuş. Özellikle birçok edebiyat türünde karşılaştığım, kadının erkeğe veya erkeğin kadına aşırı mesafeli olduğu nezaketli aşık tiplemelerini de çok severim. İfadelerde, aşık olunan kişiden "sen" değil "siz" diye bahsedilmesi veya Fransız Edebiyat'ında "tu" değil "vous"nun özellikle tercih edilmesi etkileyici detaylardır. Üzücüdür ki, modern Amerikan/İngiliz İngilizcesi'nde böyle nüansları vurgulayacak bir ayrım yok.