• Birilerinin sırrına ortak olmak için bu kadar çabalamayın.
    Gün gelir, farketmeden birinin sizi çoktan kapana sıkıştırdığıyla kalırsınız.
  • Dedim, insan özetle nedir?
    Dedi, bir ayağı cenette, bir ayağı cehennemdedir.
    Dedim, bu nasıl bir yüktür?
    Dedi, korkma ya hu, Allah büyüktür.
    Dedim, burası nasıl bir dünyadır?
    Dedi, imtihan dolu handır.
    Dedim, imtihan nedir?
    Dedi, varlığın göstergesidir.
    Dedim, varlık nedir?
    Dedi, yoklukta var olmaktır.
    Dedim, yokluk nedir?
    Dedi, varlıkta yok olmaktır.
    Dedim, hayat neden ibarettir? Nasıldır?
    Dedi, bilmeyene zevk ü sefa, bilene külfettir. Oyunun aslıdır.
    Dedim, ne ararız bu diyarda?
    Dedi, kendini sır eden kuvveti.
    Dedim, vallahi yoruldum.
    Dedi, Allah'tandır umudum.
    Dedim, aşk nedir?
    Dedi, az konuşulan, çok yaşanan inançtır.
    Dedim, konuşmak?
    Dedi, bolca susmak.
    Dedim, her şey bir gün bitecek mi?
    Dedi, bitti sandığın yerden başlayacak.
    Dedim, şimdi bu gördüğümüz her şey bir gün yok mu olacak?
    Dedi, evet.
    Dedim, peki bizi kim kurtaracak?
    Dedi, Rahman ve Rahim olan ancak.
    Dedim, affeder mi?
    Dedi, insan sevdiğine zulmeder mi?
    🌹🌹
  • 149 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    ZAMAN AKIP GİDERKEN

    Yazarı Tatar Çölü kitabıyla tanıyıp tabiri caizse mest olmuştum. Zaman kavramını ve zamanın yan unsurlarını muhteşem bir şekilde işleyen bir kitaptı. Bu kitap ise yine benzer şekilde ilerliyor ve daha önce yazılmış, Tatar Çölü için adeta bir taslak ve ayak sesleri olmuş, haber vermiş.

    Tatar Çölü'nde mesleği askerlik olan bir adamın yıllara yayılan mücadelesi ve bekleyişi söz konusuydu. Bu kitapta ise bir orman bekçisinin hayatı benzer şekilde ve kısmen daha kısa bir zamana yayılma meselesiyle birlikte ön plana çıkıyor.

    Barnabo, kahramanımız. İtalyan yazarın, doğal olarak İtalya kırsalındaki sıradan bir insan tekinin birkaç senesini anlattığı bir uzun öykü-novella diyebiliriz, her ne kadar roman olarak geçse de bende bıraktığı izlenim bu oldu.

    Orman bekçisi olarak görev alır Barnabo, diğer birkaç bekçi arkadaşıyla beraber. Ormanda, taşrada bir genç olarak ne hisseder nasıl geçer zaman? Bunlara değiniyor yazar ve Buzzati üslubu söz konusu olunca bana göre yine çok güzel bir eser ortaya çıkıyor.

    “Dün gibi geliyor,ama duvardaki leke yavaş yavaş oluşmuş. Zaman işte böyle gelip geçiyor.”

    Monotonlukla dolu bir iştir ormandaki görevi, dağlardadır ve dağlarla arkadaştır en çok Barnabo. Doğayla iç içedir, herkes gibi değildir, hassastır ince ruhludur farklıdır. Bir cephaneliği koruma görevi de onun ve arkadaşlarının üzerindedir.Bir gün saldırıya uğrar cephanelik ve Barnabo o sırada nöbetçi arkadaşlarıyla beraber olması gerekirken başka bir yerde oyalanmıştır ve biraz geç de olsa saldırı anına yetişmiştir ama silahların patlamasıyla bir köşeye çekilir saklanır ve ortaya çıkmaz. Onu da kimse görmez fakat sonradan olaylar yatışıp arkadaşlarının yanına geldiğinde ona fena halde ters davranırlar niye bizi yalnız bıraktın diyerek. Gelip de oralarda saklandığını söyleyemez iyice rezil olmamak ve utanmamak için. Fakat içten içe kendi bildiği utanç kendisine yüktür. Bu gerçek kendisinde sır olarak kalsa da yine de işine son verilir yerinde olması gerekirken olmadığı için. İşte bu başka yerde olduğunda, dağlarda daha doğrusu oyalandığı sırada onu alıkoyan yaralı bir kargadır. Bu yaralı kargayı da ceketin cebinde getirmiştir ve işine son verilip başka bir şehre doğru giderken karganın da ondan ayrılmayıp peşinden geldiğini görür. Arkadaş olurlar kargayla. Böylece gelecek 4 yılını geçireceği kuzeninin çiftlik evine gider çalışmak için. Karga öyle bir yer tutar ki hayatında ve kitapta öyle bir motif haline gelir ki okurken anlaşılır bu ancak.

    Bir de bekçiler arasında yakın arkadaşı olan Berton vardır, 4 senelik ayrılık ardından yeniden Berton onu geri dönmesi için çağırır ve Barnabo döner. Artık cephanelik kapanmış, işlerin şekli değişmiştir. Fakat Barnabo için biraz daha farklı bir bekçilik görevi vardır, aradan geçen yıllar iş arkadaşlarının öfkesini soğutmuştur ama çok sıcak ilişkileri de kalmamıştır. Gerçi Barnabo her zaman “yalnız” bir adamdı..

    Kitapta anlatılan ufak tefek yaralanmaları da hayattaki yaralarla bağ kurarak anlatması da ayrı bir tat katmış. Mesela şöyle,

    "Barnabo şimdi de o geçen zamanı ona hatırlatan,yüksek tepelerden bir şeyleri içinde taşıyan her ne olursa olsun telaşlı ve kör bir ümitle arıyor. Baş parmağındaki yaraya bile sevgi duyuyor, zirvedeki kayalar yaralamıştı onu. Çoktan kapanmış ve kurumuş yaraya bakıyor. Bu iz hemen yok olursa çok yazık olacak. Bu yüzden yaranın iki kenarını açıyor, deriyi çekip kopartıyor ve birkaç damla kan çıkmasını sağlıyor. Yarayı yeniden açmakla geçmişe döndüğü,zamanı geri çevirdiği,hala geçmişte olduğu izlenimini yaşıyor.”

    Bir yerde de arkadaşı Berton’un yarasını sorar,

    “Barnabo ayağa kalkıyor,ne diyeceğini bilemiyor,elini uzatarak ‘yaran nasıl oldu?’ diye soruyor. Sessizlik; bulutlar güneşin önüne geçiyor.”
    Buradaki anlatım çok ilgimi çekti. Arkadaşına yarasının durumunu soruyor ama cevap alamıyor, sessizlik oluyor ve bulutun güneşi kapaması gibi adeta arkadaşı da ağzını kapıyor..

    Yine zaman hep zaman,

    “Geçen zamanı duyduğunu sandığı o gecelerden birisi.”
    “Rüzgarın sesi onlara kadar ulaşıyor. Yıllardan beri hep o saatte hep bu alışılageldik ses oluyor.Bütün orman bekçileri artık bu sesi tanıyor ve kimi zaman bir insan çığlığını andırsa da artık hiç birisi bu sese aldırış etmiyor.”
    “Belki de farkına bile varmadan Barnabo zamanın ilerleyişinde geriye sürüklenmişti.Bazı akşamlar yaşadığı o iç sıkıntısı geri dönmüştü.”
    “Barnabo kırlara,yeşil ovalara sığınmıştı ve belki de hayatını bezgin bir nafile bekleyiş içerisinde tüketmesi gerekecekti.”
    “Geldiği günden bu yana çıkınını açmamıştı. Barnabo çıkınını özellikle böyle olduğu gibi bırakmak istemişti ki, yeniden bulduğunda aradan zaman geçmemiş hayaline kapılsın. Ancak şimdi çıkını eline alınca,üzerinde biriken onca tozu görüp,kumaşının sertleştiğini hissedince,aradan geçen yılların açtığı boşluğun farkına vardı.”
    “Başka birisi olmuş gibi hissediyor,o gün nasıl o kadar alçakça davrandığını bile anlayamıyor.”
    “Zaman geçmek bilmiyor gibi görünüyor ama aslında rüzgar gibi uçup gidiyor.”
    “Ormana girmeden önce dönüp eve tekrar baktı, evin önündeki bank,duvara dayanmış bir merdiven ve gündelik hayatta kullanılan her şey bekleyişe dalmış duruyor.”

    Biraz uzattım ama buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Başta Tatar Çölü olmak üzere yazarı okumakta fayda olduğunu düşünüyorum ve okumaya devam etmek istiyorum. Herkese iyi okumalar.
  • "Kendilerine Tevrat yükletilen, sonra onu taşıyanların durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez" (Cum’a - 5)


    Tefsîr kitaplarında "KENDİLERİNE TEVRAT YÜKLETİLEN"lerden maksat Tevrat'ı bilip onunla amel etmekle sorumlu olan Yahudiler olduğu bildirilmektedir. "SONRA DA ONU TAŞIMAYANLARIN DURUMU" ifadesinde kastedilenlerin, Tevrat'ın içindeki ayetlerle amel etmeyenler ve sadece o ayetleri okumakla yetinenler ki Hz. Muhammed (s.a.v.)'in nübüvvetini haber veren ayetleri sadece okuyup gereğini yerine getirmeyen Yahudiler olduğu beyan edilmektedir. Yine bu ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın şu noktaya dikkatleri çektiğini ifade etmektedirler. Kitap taşıyan kişinin, onun manalarım öğrenmesi, içindeki hakikatleri bilmesi ve onula amel etmesi gerekir. Ta ki Yahudilere yapılan kınamaya muhatap olmasın.

    Mevlânâ ise bu ayet-i kerîmeyi şöyle yorumlamaktadır:

    Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır.
    Ten ehlinin ilimleri ise kendierine yüktür.

    Gerçek ilim, insanın kendisine faydası dokunan
    ve onu bir yerden alıp başka bir yere götüren,
    insanı taşıyan ilimdir.

    Gönle vuran, adamı gönül ehli yapan ilim,
    insana fayda verir.
    Yalnız tene te'sir eden, insana mal olamayan ilim,
    yükten ibarettir.
    Sadece kitaplarda kalmış,
    insanın yaşamında bir eseri ve belirleyiciliği olmayan ilim,
    yükten başka bir şey değildir.

    Allah "Yahmilü esfârâ= Tevrat'ı bilip onunla amel etmeyenler,
    kitap taşıyan eşeğe benzer." buyurdu.
    Allah'tan olmayan bilgi yüktür.

    Abdülkadir Geylani’de aynı konuyu şöyle dile getirmektedir.

    Câhil ibadeti ile hiçbir şey elde edemez. Çünkü o, hareketleri ile bir fesat ve zulmet içerisindedir. İlim de aym. O da ancak kendisi ile amel edilirse insana faydalı olur. Amel ise ihlâslı olmalıdır. İhlâssız amelde faydasızdır, kabul edilmez. Kendisiyle amel edilmeyen ilim, sahibinin aleyhine delildir. Dolayısıyla da kişi hıfzı kuvvetli de olsa, bilgisi çok da olsa, ilmi ile âmil olmadığı için hakikatte câhildir, aptaldır.

    Ansiklopedik bilgiye sahip olduğu halde sahibini Rabbine ulaştıramamış ise, bu ilmin insana yükten başka bir işe yaramadığı yukarıdaki açıklamalardan ve ayet-i kerîmeden anlaşılmaktadır.

    O halde ilim, sahibini Allah'a ulaştırıp, O'nu tanımasına vesile oluyorsa işte o zaman ilim, taşınan konumundan taşıyan seviyesine yükselir ki, Rabbimizin istediği ilim de bu ilimdir. Hayata tatbik edilmeyen, kişinin düşünce ve hareketlerine yön vermeyen ilim, merkebin sırtındaki yükten başka bir şey değildir. Bu ilmin sahibine faydası da, sırtında kitapları taşıyan merkebin o yükten faydası ne ise, onun faydası da ancak o kadardır.


    http://www.kuranmeali.com/...p;sure=62&ayet=5
    Halim Gül
    Sayfa 89 - insan yayınları
  • Adı "sır" olan her şey insana yüktür ve o yükü indirmeden yürüyebilenler hakikaten büyüktür ve ne yazık ki bunların sayısı da yok denecek kadar küçüktür.
  • Hiç kimseye bir konuda söz verdirerek onu güvenilir kılamazsınız. Güven, zamandadır. Takdir ve itimat size ait olmalıdır, kimsenin sözüne değil. İnsan güvenmenin sorumluluğunu sırtlanmalı; başkasının boynuna asmamalıdır. Çünkü sır, yüktür.

    Chai Wangchami | İnsan Psikopolitikası