• 10 Mart 2018

    “…Bırak bu kitap çarpsın okuyanını. Sarsılsın ve kendilerine uzun zaman gelemesinler. Okuyanlar, “Dayanamıyorum okumaya, şüpheci biri oldum çıktım, bu nasıl iş anlamadım!” diyor. Her yerlerine şüphe bulaşsın bırak! Uykuları kaçsın, rahatsız olsun, yaşantılarından keyif alamasınlar bir süre…” diyor. “Kardeşini Doğurmak” kitabının yazarı Büşra Sanay, Ayşe Arman’la yaptığı röportajında.

    Büşra Sanay CNN TÜRK’te çalışan bir televizyoncu. “Kardeşini Doğurmak” kitabında öz babasından hamile kalan kızları ve abi, dayı, amca istismarını kısaca aile içi cinsel istismarı “ensesti” anlatmış bu kitapta.

    Büşra Sanay öyle bir yazmış ki kitap, okuyanların uykularını kaçırıyor, her yere şüphe bulaştırıyor ve insanı hayattan tiksindiriyor. Niye yazılır ki böyle bir kitap? Kime ne faydası olacak ya da kimlere ne zararı olacak?

    Kim ister böyle bir şeyi? Toplumun ruh sağlığının bozulmasını isteyen birileri var demek ki. Kim acaba? Merak etmeyin yabancı değil. Bizden biri. Yıllardır evlerimizin başköşesinden televizyondan evlerimize birkaç kanalı ile birlikte konuk ettiğimiz Kanal D’nin de sahipleri, Doğan Medya grubu. “Kardeşini Doğurmak” kitabı da Doğan yayın grubundan, Doğan Kitaptan çıktı.

    Kitabın yazılma hikayesini şöyle anlatıyor röportajda Büşra Sanay: “TKDF Başkanı Canan Güllü’yle CNN Türk internet sitesi için ‘ensest’ konuştuğumuz röportajla başladı. Röportaj o kadar çok okundu ki, yılın en çok okunan 11. haberi oldu.”

    Canan Güllü’nün titri de pek havalı. TKDF “ Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı” Üç beş feminist dernek bir araya gelip, federasyon oluyorlar, zannedersin Türkiye’deki bütün kadın derneklerini temsil ediyorlar. Ondan sonra istedikleri gibi açıklama yapıyorlar.

    Velhasıl bakmışlar bu iş kazançlı duruyor. Çok okunması demek onlar için çok reklam demek. Maddi olarak kazançlı. Röportaj bu kadar okunduğuna göre kitap da haydi haydi okunur, kaçırmayalım bu fırsatı, demişler belli ki, Büşra Sanay’a da yazdırmışlar.

    Doğan grubu belli ki önden bir ensest röportajı yapıp tepkileri ölçmüş. Bakmışlar ki hiçbir tepki yok; tam aksi yazıya ilgi çok. Ne versen yiyor millet. Eh bunun kitabını yazmasak ayıp olur, diye düşünmüş olmalılar.

    Ayrıca bu kitap Doğan Medya için bir taşla çok kuş misali. Doğan medya yıllardır dizi ve filmlerle yıkmaya çalıştıkları aile kurumuna darbeyi daha kısa yoldan indirecek iyi bir yol bulmuş oldu.

    Geçen yıl Hürriyet Gazetesi’nden Melis Alphan “Türkiye’ de ensest oranı yüzde 40” diye başlık atmıştı. Yine bu bilgi de ne tesadüfse yine aynı feminist örgütlenmenin başkanı Canan Güllü’ ye ait. Canan Güllü şehir şehir gezerek bu bilgiye ulaşmış. Hiçbir bilimsel yanı yok. Kadın kendi kafasına araştırma yapmış, artık nerelerde dolaştıysa?

    Hürriyet Gazetesi’nin yazarı da bu bilgiyi gerçek bir veri gibi vererek bizleri inandırmaya çalışıyor. Hürriyet Gazetesi’ne göre bu durumda etrafımızdaki ailelerin neredeyse yarısında; babalar kızlarına, ağabeyler kız kardeşlerine, dayılar amcalar yeğenlerine taciz ya da tecavüzde bulunuyor.

    Hatta Canan Güllü’nünü Büşra Sanay’la yaptığı röportajda söylediğine göre “Kayınpederinin elinden geçmeyen kadın yokmuş.” Canan Güllü bunu bize başka bir kadının dilinden aktarıyor. Ensestin bu kadar çok ve normal karşılandığına bizi ikna etmeye çalışıyor, geçen yılın en çok okunun 11. sıradaki röportajında.

    Tabii bu kadar değil, Canan Güllü’ye şöyle devam ediyor: “Ama şu an bahsettiğimiz şey sadece kadını barındırmıyor. Her yaştan kız ve erkek çocukları barındırıyor, ensest. Anneleri tarafından tacize uğrayan erkek çocuklar da var. Ama yaygın olan babanın ve abinin tacizine tecavüzüne uğrayan kız çocuk vakası.”

    Ne kadar iğrençler. Elbette 80 milyonluk ülkede böyle pislikler, sapkınlar çıkabilir fakat çok az sayıdaki olayı etrafınızdaki ailelerin yüzde 40’ı böyle diyerek bizi ailenin güvensizliğine ve toplum olarak sapık olduğumuza inandırmaya çalışıyorlar. Doğan medya ailesi ve çalışanları arasında yakın akraba sapıklığı çok galiba ki yüzde 40 diyorlar.

    Röportajda Ayşe Arman’ın “Mağdurlara nasıl ulaştın?” sorusuna Büşra Sanay:

    “Bulmak gerçekten zordu. Ama konuşmaya ikna etmek zor olmadı.” diye cevap veriyor.

    Hani ailelerin yüzde 40’ında vardı bu sapkınlık, niye bulmakta zorlandınız?

    Bulmakta zorlanırsınız çok şükür halkımız sizin kafalarınızdaki gibi sapık bir toplum değil.

    Büşra Sanay okuyanların çok sarsıldığını anlatırken, yazarken kendi psikolojisinin de bozulduğunu anlatıyor.“Kitaptan önceki Büşra ve şimdiki Büşra bambaşka kişiler. O eski Büşra artık yok. 29 yaşımda kaldı… Zaten bu kitabı okuyan da, hiçbir zaman kitaptan önceki kişi olmayacak. Bu kadar sarsılacağımı düşünmüyordum. Artık gülüşüm, yüzüme oturmuyor mesela. Mesela saçımdaki her beyazın hikâyesi var… Uzun süre otobüse bindiğimde düşmemek için demirlerden tutamadım, avuçlarının teri elime geçmesin diye, erkeklerin kalktığı koltuklara oturamadım, sıcaklıkları bana değmesin diye. Kâbuslarımda siyah bir beden arkamdan koştu aylarca, bunları iyileştirmeye çalışıyorum.” diyor.

    Yazarın kendi etkilenmesinden çok net bir şekilde anlaşıldığına göre kitabı okuyan kadınları rüyalarında onları erkek kabuslar kovalayacak. Kadınlar her erkeğe tacizci, potansiyel sapık gözüyle bakacaklar ve her erkekten şüphelenecekler. Kadınlar bütün erkeklerden tiksinecek, nefret edecek…

    Ne kadar güzel. Kadınlara ne faydası olacak bunun acaba?

    Kadınları erkeklerden nefret ettirmek iğrenç bir cinsiyetçilik değil mi?

    Ve kadınlara ne kadar büyük kötülük bu!

    Dünyaca kabul edilmiş psikolojinin üstatlarından Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde birinci katta insanın yeme içme gibi fizyolojik ihtiyaçlarından sonra ikinci sırada güvenlik ihtiyacı vardır. Maslow belirsiz ve güvenli olmayan durumların insanın gelişmesine zarar verdiğini söyler. İnsanın güven ihtiyacı doyurulmazsa cesareti de o derece az olur.” der “İnsanın güvenlik ihtiyacı karşılanmadığında 3. kattaki ait olma ve sevgi ihtiyacı ve 4. katta değer görme ihtiyaçlarını gideremez”, der.

    Taciz, tecavüz ve ensest haberleri ile kadınlara ailenin ve toplumun güvensiz olduğu düşüncesini aşılamak kadınların güvenlik, sevgi ve değer görme ihtiyaçlarını ve dolayısıyla 5. Katta kendini gerçekleştirme ihtiyacına da engel olmuş oluyorlar.

    Bir taraftan kadınlar güçlü olmalı, diye yaygara koparan Doğan Medyacılar aileler de dahil her tarafın güvensiz olduğunu yayarak, kadınların güçlenmesini değil sadece kendini koruma güdüsü ile saldırganlaşmasını sağlayabilirler. Zira güvensizlik korkuya sebep olur.

    Diyelim ki kadınlar korktu; erkeklerden tiksindi bu kimin işine yarar?

    Doğan Medya bunu neden yapıyor?

    Canan Güllü bunu neden yapıyor?

    Yaptıklarının bilimsel olarak kadınlara ve halka nasıl bir faydası olacağını anlatsınlar bize.

    Ben yaptıklarının zararlarını sayfalarca bilimsel makalelerle anlatabilirim onlara. En azından şimdilik şunu söyleyeyim. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bir şeyi sadece yaşamak değil, şahit olup, dinlemek ve izlemek de travmaya sebep oluyor.

    Bu kitabın bir hafta gibi kısa sürede 6. baskısı bitmiş, 7. baskısını yapmış. Okuyan kişiler yaşamış gibi travma geçirebilirler. Şimdi bu millete babasının kızına yaptığı taciz ve tecavüzlerin detayını okumanın nasıl bir faydası olabilir? Kitap ne kadar iğrenç bir anlatıma sahipse okuyanlar okuduklarına pişman gibi duruyor, fakat insanlar bir taraftan da almaya devam ediyor. Yazara göre bir daha aynı kişi olamayacaklar. Demek ki okuyanlar bir daha babalarına baba, ağabeylerine ağabey gözüyle bakamayacaklar. Okuyan erkekler de belki bir daha kızlarının saçını okşayamayacaklar ve onları candan kucaklayamayacaklar. Kitaptaki sahneler gelecek gözlerinin önüne ve kendilerinden şüphelenecekler.

    Alkış alkış alkış Doğan Medya. Siz alkışları seversiniz. Alkış size. Doğan Medya bu ülkeye ancak pislik doğurdunuz.

    “Erken evlilik olmamalı” diye ortalığı yıkıyorsunuz, 18 yaş altına siz çocuk diyorsunuz, yıllarca lise dizileri ile gençleri zehirlediniz. Çocuklara sevgili edinmeyi, o yaşa çocuk diyorsunuz ya, çocuklara cinsel istismarı siz öğrettiniz. “Kavak Yelleri, Güneşin Kızları…” gibi lise çağındaki gençlerin kız erkek ilişkilerini ve cinsel yakınlaşmalarını yıllarca çocuklara, gençlere izlettiniz. 18 altı rıza da olsa cinsel istismarsa bu halk cinsel istismarı sizden öğrendi. Tebrikler alkış alkış alkış…

    Gelelim “kadına şiddet” mevzuna. Sürekli körüklediğiniz, her daim gündemde tutup köpürttüğünüz, bir ise bin yapıp haber yapmanız sonucu artan kadına şiddet konusunda belki sizi takdir eden olmamıştır. Güya “kadına şiddet bitsin” diye uğraşıyorsunuz fakat ne hikmetse siz uğraştıkça haber yaptıkça artıyor. Siz şiddet haberlerini sürekli gündemde tutarak artırdığınızı gayet iyi biliyor olmalısınız. Bununla ilgi yapılan araştırmalar var, fakat görmezden geliyor ve “biz cinsel istismar ve kadına şiddet bitsin, diye haber yapıyoruz, hükümet üstünü örmeye çalışıyor” diye bir de iftira ile yaptıklarınızı masum göstermeye çalışıyorsunuz.

    Şiddet konusundan da az nemalanmadınız. Ve nemalanmaya da devam ediyorsunuz.

    Gayet iyi biliyorsunuz ki medyada yer alan haberler halkı etkiler. Son yıllarda şiddet hiç olmadığı kadar arttı. Çok iyi bir gazete okuyucusu olarak ve pek çok gazeteyi bir arada okuyan biri olarak şunu çok rahat söyleyebilirim. Eskiden gazetelerin üçüncü sayfasında haftada bir falan ancak aile içi şiddet haberi çıkarken artık her gün en az birkaç tane aile içi şiddet haberi var.

    Tabii siz buna aile içi şiddet demiyorsunuz “kadına şiddet” diyorsunuz ya da “erkek şiddeti” Niye? Maksadınız nedir acaba? Birleşmiş Milletlerin tanımına göre kadına şiddet olması için, kadının sadece kadın olduğu için yani cinsiyetinden dolayı öldürülmüş olması gerekiyor. Oysa bizdeki olaylar, karı-koca arasındaki kişisel anlaşmazlıklar ya da boşanma, eski eş şiddeti oluyor. Bunlar da BM ye göre “Aile içi şiddet” sayılıyor. Neden acaba siz buna “aile içi şiddet demiyorsunuz”?

    “Aile içi şiddet” derseniz kadınların kocalarına ve çocuklarına yaptığı fiziksel ya da psikolojik şiddeti de görmeniz gerekecek, bu da magazin sayfalarında etinden sütünden bolca faydalandığınız kutsal kadına saygısızlık olur tabii. Kadınları kızdırmaya gerek yok. Kadına şiddet demeniz sizin faydanıza.

    Ayrıca “erkek şiddeti” deyin ki kadınlar erkeklerden nefret etsinler. Erkek şiddeti deyin ki erkekler erkek olduklarından utansınlar. Genç delikanlılar erkeklik gibi alçak bir cinsiyete sahip olmanın utancını yaşayıp kimlik bunalımı yaşasınlar.

    Böyle yapın ki LBGT ler yeni yemler çıksın onlar desteklensin.

    Onur yürüyüşü diye günlerce gazetenizde desteklediğiniz yürüyüşe, kimlik bunalımı yaşattığınız gençler, erkek olmanın onursuzluğunu LBGT nin onur yürüyüşünde bulsun Müslümanların evlatları.

    Alkış alkış alkış size! Ne çok şey yapmışsınız Aydın Doğan ailesi ve yazarları!

    Geçen hafta Doğan ailesinden Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın başkanlığını yaptığı TÜSİAD televizyon dizileri ile ilgili bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantının haberi şöyleydi.

    “TÜSİAD, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Çalışma Grubu’nun çalışmaları kapsamında; toplumu etkileme gücü yüksek olan televizyon dizilerinde kadının toplumsal cinsiyet eşitliğine uygun konumlanmasını desteklemek amacıyla, “Televizyon Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” projesini hayata geçiriyor. Koç Holding ana sponsorluğunda, on dört şirketin desteği ile gerçekleştirilen proje, bugün düzenlenen tanıtım toplantısında kamuoyuyla paylaşıldı.”

    En çok izlenen 12 dizi incelenmiş bunun üzerine bir rapor çıkarılmış.

    Bu toplantı sonuçları önemli. Neden?

    1-Doğan Grubu ve diğer yer alan şirketler; televizyon dizilerinin toplumu etkileme gücünün yüksek olduğunu kabul ettiler. Yani şu anda toplumun içinde bulunduğu durumu kendilerinin oluşturmuş olduklarını ikrar etmiş oldular.

    2-“Kabul ettiler de bize ne faydası oldu?” diyeceksiniz. Maalesef ki bir faydası olmadı, “Yazıklar olsun bize, bu topluma neler etmişiz, ne hale getirmişiz, eyvah yazık bize” falan demediler tam aksi “az etmişiz biraz daha yapalım” demişler.

    Bugüne kadar olan dizilerde “kadınlar hüzünlüymüş” bundan sonra güçlü olacaklarmış. Erkekler da kaba ve kavgacıymış en çok izlenen dizilerde. Yine aynı hikaye. Mazlum ezilen kadın ve kaba ezen erkek. Bu dizilerin çoğunu siz çektirdiniz, siz yayınladınız. Kadınların bu kadar erkek düşmanı olmasına şaşmamak lazım.

    Şimdi halktan özür dilemek yerine konuyu değiştirelim başka yerden vuralım diyorsunuz.

    “Türk dizilerinde kadınlar ağlıyor, çocuk bakıyor ve çalışmıyorlarmış.”

    Yani bugüne kadar acıdan hüzünden yeterince nemalandık, amca, yenge, yeğen…aile içi cinsel istismara örnek olacak yeterince dizi çektik, toplumun ahlakını oldukça bozduk, bundan bir sonraki aşamaya geçebiliriz diye düşünmüşler. Çocuk bakmak, evi işi yapmak da kadının neyine. Bu saatten sonra kadınları evde çocuğu ile ilgilenirken görmeyecek, kadınları iş hayatında görülecekmiş.“Kadın ve Erkeği bu kadar ayrıştırmaya gerek yok.” demişler.

    Yani bu demek oluyor ki kadınlar patron, erkekleri ev işi yaparken görülecek. Eh cinsiyet eşitliği de zaten bu demek. Kadın-erkek birbirine benzeyecek aile kurumu kalmayacak.

    Alkış alkış alkış Doğan Grubu! Epey bir şey doğurmuşsunuz.

    Tabii ki sadece bu kadar değil. Siz darbecilerin şâhısınız. 28 Şubat aslında sizin eseriniz. Fadime Şahinler, Müslüm Gündüzler elinizde iyi yem oldu, belki de siz kurguladınız, sizden her şey beklenir. Ekranlarda sürekli onları tutarak dindarların tehlike olduğu kanısı uyandırdınız ve hapse giren masum insanlara yapılanlar şiddet sayılmadı sizin tarafınızdan ve inançları gereği okuldan atılan başörtülü kızlara yapılanlar da nedense kadına şiddete girmedi. Fakat bugün bir kişi çıkıp bir mini etekli kadına laf söylese bu kadına şiddete giriyor. Siz var ya siz çok ikiyüzlüsünüz.

    Şimdi de sırada “Cinsel İstismar Darbesi” mi var? Önce medyada kadına şiddet ve cinsel istismar haberlerini, yayınları köpürtün sonra hükümet temizleyemiyor diye yaygara koparın sonra darbe çamaşırı yıkar ortalığı kendiniz için temizlersiniz.

    Etrafları sizlerle çevrili, danışmanları hainlerle dolduran Ak Parti ne yapsın? Siz onlara tacizci iftiraları attıkça, onlar da kendilerini aklamak için ümmetin erkeklerini yakmaya karar verdiler. Bu günler de bolca kadınları kutsayıp, erkekleri ayaklar altına aldılar. 6284 gibi ömür boyu nafaka gibi adaletsiz kanunlar yetmezmiş gibi bir de 657 yi erkekler aleyhine düzenlemeye çalışıyorlar. Zannediyorlar ki erkekleri çiğneyince aklanacaklar. Oysa bilmiyorlar ki sizin atacağınız çamur bitmez, zira sizler bataklıkta yaşıyorsunuz.

    Aile kurumu sizin en büyük düşmanınız. Elbette kendiniz için değil, halk için. Zira kapitalist sistem mutsuzluktan, boşanmalardan beslenir. Elbette Batılı dostlar da istemez Türkiye’de sağlam bir aile yapısını, bunun için de her türlü yardımı eksik etmezler sizlerden.

    Cinsel istismar abartıldığı kadar değilse de vardır, tabii ki fakat bunlar bir kısmını organize ediyor diye düşünüyorum. Belki seçime yakın Ak Partili ya da MHP li bir siyasetçinin üstüne çamur atılacak, bu kadarla kalmayacaklardır. Onlar için her şey mübah nasıl olsa, öteki tarafta hesap vermeyeceklerini zannettikleri için.

    Ne de olsa ellerinin altında pek çok gazete, televizyon kanalı ve pek çok yazar var.

    Bakınız Ayşe Arman’nın son dönem yazılarına: Kendi evli ve çocuğu olan Ayşe Arman ne hikmetse neredeyse her röportajında ailenin güvensizliğinden bahsediyor. Son dönem taciz, tecavüz ve şiddet haberleri ile besleniyor.

    Hatta kendi bile artık yazdıklarından rahatsız olmuş olmalı ki “Van’da onlarca erkek çocuğu istismar eden bir öğretmen daha” başlıklı yazısına şöyle başlıyor: “Biliyorum artık yüreğiniz kaldırmıyor. Ama yapacak bir şey yok. Gerçekten yok. Bu rezaletler, bu ülkede yaşanıyor. Bizim vazifemiz de bunları yazmak.”

    Tabii kadıncağız ne yapsın, ekmek parası. Yaz diyorlar yazıyor. O da bıkmış yazmaktan fakat emir büyük yerden. Başlığa dikkat edin. İstismarcı bir öğretmen daha…Hepsi istismarcı da biz tek tek açığa çıkarıyoruz havalarında.

    Olabilir her meslekten kötü insan çıkabilir, suçu duyururken onun mesleğini duyurmak sadece aynı meslekte olanları incitir ve zan altında bırakır. Pek çok Avrupa ülkesinde öğretmen ve din adamları ile ilgili kötü haber yayınlamak yasak. Bizde de baş hedefte öğretmenler ve din adamları vardır. Onların içinden suç işleyenler diğerlerini bağlamaz, fakat bizde ısrarla bağlanmaya çalışılıyor. Nasıl olsa yazılı medyayı kontrol eden bir sistem yok.

    Mesala Ayşe Arman’ın aşağıda başlıklarını aldığım yazılarında ciddi ciddi kadınlara ya da çocuklara cinsel istismar var ve ne hikmetse röportaj içinde bu suçluların serbest bırakıldığı yazıyor ki pek çoğunda suçlunun bırakılması hiç mümkün görünmüyor. Sonra feminist bir avukat ya da gönüllü çıkıyor da istismarcıyı tutuklatıyor ve en ağır cezayı verdirtiyorlar. Yani devlet taciz ve tecavüz edenleri bu feministler olmasa serbest bırakacak. Her röportajda bu vurgu muhakkak var. Aslında bu röportajların amacı, devlet yetkililerini tacizci tecavüzcü ilan etmek. Nasıl olsa bunları takip edip “neden yalan yazdın?” diye hesap soran bir sistem yok.

    Kadın şiddeti konusunda da aynı. Kurmuşlar feministler çeşit çeşit platform nasıl olsa Avrupa Birliğinden para da bol geliyor. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız” diye bir palatform kurulmuş kendi kendilerine ölen kadınların sayısını veriyorlar. “Geçen sene 2017’de 409 kadın öldürüldü” diyorlar fakat rakamları nereden aldıkların açıklamıyorlar. Haber kanalları da bu rakamları onlardan alıyor.

    Kimse de hesap sormuyor. Gerçek mi yalan mı, halkı galeyana getirmek için mi veriliyor bu rakamlar, kadına şiddet mi aile içi şiddet mi diye soran yok. Feminist derneklerin çoğu PKK destekli zaten. Onlar haber yaptıkça Hükümet yetkilileri de ha bire kendini aklamaya, 657 ile erkeklere daha ağır cezalar getirmeye çalışıyor. Bu hükümetin en büyük hatası”emaneti ehline vermemek” oldu. Bir aklı başında insan da çıkıp “Ne oluyor, bu verileri nerden aldınız?” demiyor. Cumhurbaşkanımızın ve Başbakanımızın onlarca danışmanı ne iş yapıyor, neden böyle önemli konuları takip etmiyorlar anlamıyorum.

    Doğan Medya tutmuş hükümetin ipini istediği yöne çevirmeye çalışıyor. Artık buna bir “Dur” demek lazım.

    Ayşe Arman’ın son yazılarının başlıklarına bir göz atalım:

    “Van’da onlarca erkek çocuğu istismar eden bir öğretmen daha…”

    “Kadın düşmanı kelimeleri dilimizden kovuyoruz!!!”

    “Büşra Sanay, ensestin kitabını yazdı: Kardeşini doğuran kızlar tanıdım”

    “Biz bu ülkede kadınları incittik lanetimizin nedeni bu!”

    “Bu 12 yaş meselesi sizi de delirtmiyor mu?”

    “Yuh olsun! Beter olsun! Kapıcı 10 yaşındaki çocuğa tecavüz etti”

    “Sapık öğretmen 10 yıl sonra 87 yıl ceza yedi!”

    “Geçerse senin, benim hepimizin tüm kadınların felaketi olacak”

    “Kadın düşmanlarına ders niteliğinde karar!”

    Melis Alphan’ın yazılarından bazı başlıklar:

    “Her düzeyde şiddet vakasının ardında erkek olma halinin bulunması tesadüf değil!”

    “9 yıl süren cinsel istismarı aile ve öğretmenler örttü”

    “Kadınlar ve çocuklar ölürken boşanmaları dert edinemeyiz”

    “Suçlulara ‘Sapkın’ deyip geçmek işin en kolayına kaçmak”

    “Sağım solum önüm arkam şiddet”

    “Hocalar, ne bu şiddet bu celal?”

    “Bir gün bu ülkede kadınların da sözü dinlenecek”

    “Varlığını kabul ettiğimizde ensesti önleyebiliriz”

    “Türkiye’de ensest oranı yüzde 40!”

    “Onur Haftası’na desteğe var mısınız?”

    “Sayın savcı, bu istismarcıyı neden tutuklatmıyorsunuz?”

    “Çocuğun beyanı neden yetmiyor?”

    “Kadınlar susmayın!”

    Bunlar sadece son yazdıklarından bir kaçı.

    “Kısacası Doğan Medya yıllardır aile kurumuna tecavüz ediyor, beynimizi de taciz ediyor.”

    Bu söyleyeceklerim hakim ve savcılara bir suç duyurusudur. Doğan Medya’nın cinsel istismar suçundan yargılanmasını talep ediyorum.

    Suç: Devleti halkın gözünde aşağılamak ve toplumda haysiyetsiz davranışları yaymak.

    Suçlu: Medya Darbecisi “Doğan Grubu”

    Hedef: Halka ihanet ve Aile kurumuna darbe.

    Tetikçiler: Gazeteciler, yazarlar…

    Doğan Medya’nın son bir yıl içinde aileye yönelik yaptıkları haber, dizi, film, yazıların incelenmesi.

    Aile kurumunu hedef alan baş tetikçilerin yazılarının özellikle incelenmesi.

    Büşra Sanay’ın “Kardeşini Doğurmak” kitabının toplatılması ve yasaklanması

    Ayşe Arman ve Melis Alphan’ın yazılarının incelenmesini ve cinsiyetçilik yapıp halkın arasına fesat sokmak suçları ile yargılanmalarını talep ediyorum.

    Doğan Medya grubu yıllarca bu ülkede yayınları ile dindarları sığıntı gibi hissettirdi. Hep dindarların hesap vermesi istendi, bence şimdi sıra onlarda. Yaptıklarının hesabını versinler ve cezalarını çeksinler.

    Televizyon vasıtası ile evlerimize girerek zehirli fikirlerini gençlerin içine sızdırdılar. Dindar aileler ile evlatları arısında uçurum oluşturdular, aileyi dağıttılar.

    Elbette başka yayın organları da var fakat en çok zararı bunlar verdiler. Devlet diğerlerinden de hesap sorsun. Manevi değerle saldırmaya hiç kimsenin hakkı yok.

    Sema Maraşlı

    ******


    Bir Eleştiri Yazısı

    Kardeşini Doğurmak; Enseste Meşruiyet Devşirmek.!

    Harun Çetin

    Ensest mağdurları ve psikolog, ilahiyatçı, doktor ve başka uzmanlarla da yapılan mülakatlarla geniş çaplı olarak meydana getirilen “Kardeşini Doğurmak, Türkiye’de Ensest Gerçeği” isimli geniş çaplı eser Büşra Sanay tarafından kaleme alınmış.

    Kitap, o kadar ustaca kurgulanmış ki, hem LGBT hem cinsiyet eşitliği meşrulaştırılırken hem de rızaya dayalı ensest ilişkinin gayr-i ahlaki olmadığı sinsice satırlara yerleştirilmiştir.

    Kitaba göre ensestin tanımı, aile içi taciz ve tecavüz. Dikkat edin; aile içi rızaya dayalı ve 18 yaş üstü vakalar ensest olarak tanımlansa da sapkınlık ve ahlaksızlık olarak tanımlanmıyor. Zira kitabın adı “Türkiye’de Ensest Gerçeği” iken sadece taciz ve tecavüzlerden bahsediyor olması da bunun ispatı.

    Mevcut yasalarda da ensest evliliğin yasak olup ilişkinin serbest olmasını yakın zamanda bir meşhurun kendi kardeşinin kızıyla olan ilişkisi sırasında öğrenmiştik.

    Eserde bu konuya da atıf yapılmış.

    Mesela bir öğretim görevlisiyle yapılan mülakatta[1], ensest yasağının bir tabu olduğuna değinilmiş, yine rızaya dayalı veya değil ayrımı yapılmış. Buna paralel olarak şöyle denilmiş:

    “Yoksa birbirleriyle karşılıklı aşk ve/veya arzu yaşayan birinci derecede akrabaların o sırada beyinlerinde olup bitenler daha çok aşk mekanizmalarıyla ilgili ve ahlaken ne kadar kötü ve hukuken ne kadar suç sayılabileceği çok zor karar verilecek vakalar.”[2]

    Yine bir sayfa ilerisinde kullanılan cümleler işin hakikatini zaten ortaya koyuyor:

    “Enseste hastalık demek, eşcinselliğe hastalık demek kadar çağdışı. Ensest cinsel saldırıyı kastediyorsanız onlar tabiî ki hastalıktan çok suç ve suçlu davranış sınıfına giriyor. (…) Mesela eşcinsellik geçen yüzyılın başında İngiltere’de yasalarda geçen ve zorla kimyasal tedavi cezasına çarptırılan bir suçtu. Artık cinsel yönelim kabul ediliyor ve bırakın suç sayılmayı, aynı cinsiyete sahip insanlar artık bazı ülkelerde evlenebiliyor. Yani insan beyni hakkında bildiklerimiz arttıkça suç ve ceza kavramları ve/veya bunların uygulanmasında ciddi farklılıklar olabiliyor.”[3]

    Bir taşla üç beş kuş.!

    Yine ensesti ayırma çabasına binaen şunlar yazılı:

    “Yetişkinler arasında rızaya dayalı olan ‘saf ensest’ vakalarında, nesne seçimi, çocuk örneğinde olduğu gibi başlı başına sorun olmaz. Yani bedensel ve biyolojik açıdan ‘cinsel’ olduğu kabul gören amaçlara aykırı bir durum yok. Sadece toplumun belli kişilerce yakın akrabalar tarafından yapılacak cinsel yatırımı yasaklaması durumu söz konusu. Bu yasağın ihlali toplumsal ahlak açısından bir sorun teşkil ediyor. Örneğin abla, yeğen, dayı veya amcayla olan ilişkilerde olduğu gibi. Açıkçası bu sapkınlık iddiasını, toplumun cinsellik kültürünün dip akıntılarını da dikkate alınca karara bağlamak kolay bir iş değil. (…) dolaysıyla bunu salt bir cinsel sapkınlık sorunu olarak değerlendirmek doğru olmaz.”[4]

    Sayfanın devamında ise, “insanlar arasında ensest eğilimin var olduğunu, insanlar arasında böyle bir arzu olmasa yasağın da zaten olmayacağını, üstelik yasağın evrensel olması bu arzunun evrensel olduğunu da gösteriyor” yazmış. Sanki yasakların umumi arzular üzerine kurulduğu mesajını vermiş. Hâlbuki hırsızlık, adam öldürmek de evrensel suç. O zaman bunların da evresel arzu olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu iddia, bir sayfa sonra “insanlarda içgüdüsel olarak ensestten tiksinme eğilimi vardır.” cümlesiyle söyleyen tarafından bilmeden geçersiz kılınıyor.[5]

    Evvela eserde vurgulanan bir rakamdan bahsedelim; “Türkiye’de ensest oranı %40”.[6] Siz bu cümleden ne anlarsınız? Ülkenin yarısına yakınının sapkın olduğunu değil mi? Kitap öylece şeytanî bir kurgu yapmış ki, bu büyük vurgulu ve iki defa tekrarlanan rakamla alakalı eserin sonunda, oluşturduğu büyük algının gölgesinde kalan hakikati basitçe şu cümleyle ifade edip geçiyor: “Her 10 çocuk istismarının 4’ü aile içi.”[7] Ülkede ensest oranı %40 demekle ülke de her 10 istismarın 4’ü ensest arasında nasıl bir ilişki kurulabilir ki? Eğer kötü bir maksadınız varsa kurabilirsiniz.

    Birkaç yerde eğitimli eğitimsiz herkeste ensest vakalarının görüldüğünü, hukukçu, doktor, imam, fakir, zengin vesaire de olduğunu ifade edilirken, uzun örneklerle izah ettiği vakalardan birinin bir imamın torununa tecavüzü ele alınması[8], yine tam üç sayfa boyunca bir şeyh ve müritlerinden bahsetmiş[9], ama bir hukukçu, öğretmen veya doktordan misal verilmemiş. İmamlara da iftirayı şu cümleyle yapıştırmış: “Diyanet İşleri’nin bu konuda önce imamları eğitmesi gerek. Bu talep edilmeli. Çünkü son yıllarda yargıya intikal eden birçok dosyadaki failler imamlar.”[10]

    Fakir ailelerden uzunca örnekler vermiş, ama zengin kişilerden örnek verilmemiş. Netice bu kitabı okuyan kişinin ilk aklına gelecek şey demek ki din adamları ve fakir aileler için de daha çok olmaktadır. Zira yazar, Mustafa Öztürk’le yaptığı röportajda da Diyanet İşleri Başkanlığının ensesti anormal karşılamadığını söylemiş, bunu ileride yazacağımız için detayına girmiyoruz.

    Diyanet ve imamlar üzerinden yaptığı algıyı merhum İslamcı yazar Hüseyin Üzmez ve kendisine atılan iftirayı gerçekmiş gibi yazmasıyla devam ettiriyor. Mağdur olduğu iddia edilen kızın itiraf etmesi ve adli tıp raporları ortaya çıktığı halde Hüseyin Üzmez davasına yarım sayfa yer vermesi, Müslümanlara karşı oluşturmaya devam ediyor.[11]

    Eser baştan sona geleneksel aile yapısını hedef almış durumda. Aile içi ensest tecavüzlerin üzeri örtülmesi ele alınırken bunun sebebinin aile kurumunun yara almaması için yapıldığını iddia ediyor ve bize göre korunması gereken kendilerine göre yıkılması gereken bir hakikati şöyle ifade ediyorlar: “Aile, Türkiye’de siyasal topluluğun zembereğidir. Bireylerin toplumsallık duygusunun ve ortak davranış geliştirme anlayışının dayanağını oluşturur. Ailenin ideolojik bir metafor olarak değeri son derece yüksek, hatta kutsallık mertebesindedir.”[12] Çözüm olarak geleneksel aile yapısının yıkılmasının gerekliliğine çokça değinirken[13], sadece beş sayfa sonra ensestin köylerde daha az olduğunu ve bunun sebebinin erken yaşta evliliğin olduğunu yani cinsel manada zaten erken yaşta tatmin olduğunu ifade ediyor[14]. Ayrıca boşanmış ebeveynlerin daha fazla riskli olduğunu söylemiş[15]. Çelişki değil bu, bildiğiniz harp.

    Gelelim tefsir profesörü Mustafa Öztürk’le yapılan mülakata. Kendisine “Diyanet İşlerinin ‘babanın öz kızına şehvet duymasını anormal karşılamaması’ durumu” soruluyor ama Mustafa Öztürk tek kelimeyle “Diyanet, böyle dememiştir” veya “Diyanet böyle bir sapkınlığın bazılarında mümkün olduğunu izah etmiştir” demiyor. Direk, rivayetlerin, fıkhın ve hadislerin zaten sorunlu olduğunu İslam’da kesin haram olduğunu ama geleneksel yorumlarda sorunlu olduğunu söylüyor. Mustafa Öztürk’ün dokuz sayfalık mülakatını okuyan, dini kaynaklardan habersiz kimselerin anlayacağı tek şey şudur:

    “Ensest, İslam’da haram olmasına rağmen demek ki geleneksel dini anlayış buna cevaz vermiş veya kapı aralamış.”

    Modern tıbbın kuzenlerle evliliğin sağlıksız olduğunu söylediğini tekrar edip, kabul eden Öztürk, Peygamber Efendimizin halasının kızıyla, Hz. Ali’nin amcasının kızıyla olan evliğinin dönemsel ve bölgesel olarak değerlendirilmesini istemiştir.

    Yazar, ensestin dinle alakalı olduğunu ve bir ankette %16 böyle sonuç çıktığını söyleyerek sebebini Mustafa Öztürk’e soruyor. Öztürk; “Diğer bir yönüyle de genel dini anlayışta cinselliğin adeta şeytanlaştırılması, buna bağlı olarak dindar çevrelerde cinsellik dürtüsünün sürekli olarak bastırılması ve fakat en sonunda bastırılmış dürtünün çarpık biçimde dışa yansıması şeklinde bir analizle ilgili olabilir.” diyerek ensestin dindarlar içinde çokça vaki olduğunu ve yine suçu dini anlayışa mâl ederek beyan ediyor.[16]

    Netice olarak, algı operasyonunun ne kadar mühim olduğunu, sanki enseste karşı yazılmış bir kitap gibi olan bir çalışmanın, nasıl ensesti meşru gösterme ürünü ve projesi olduğunu, geleneksel aile yapımıza açılan savaşın ve atılan iftiraların boyutunu, bir ilahiyat profesörünün nasıl da böyle bir projeye bilerek ya da bilmeyerek maşa olduğunu görmüş olduk.

    [1] s. 122.
    [2] s. 252.
    [3] s. 253.
    [4] s. 307.
    [5] s. 306.
    [6] s. 349.
    [7] s. 350.
    [8] s. 108.
    [9] s. 287-290.
    [10] s. 356.
    [11] s. 220.
    [12] s. 314.
    [13] s. 124 ve başka sayfalarda.
    [14] s. 129.
    [15] s. 295.
    [16] s. 150-158.
  • 288 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Kadınlar insandır; biz insanoğluyuz." demiş Neşet ertaş usta. ilginçtir üstad carl gustav jung da anneyi, ruh imgesinin ilk taşıyıcısı olarak görmüş, hatta bu imgenin, erkeğin duygularını olumlu ya da olumsuz anlamda yansıtan kadınlar tarafından taşındığını iddia etmiştir.insanlık var olduğundan beri üzerine pek çok rol biçilen, kurallarla çevrelenmiş bir hayata ve kendisine ait olmayan tercihlere razı edilen, her şeyin hep en doğrusunu yapmakla yükümlenen kimsedir Kadın

    hakkında hz. muhammed'in "kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür." dediği hayattir.

    sürekli üremekle, anne olmakla bağdaştırılan ve bunları artık genlerine işlenmiş bir gerçek gibi kabul etmesi beklenen cinsiyet olmakla da meşhur malesef tabiki annelik kutsal önemli ama
    hamile kalamamayı "vücudunun kendisine ettiği bir ihanet" gibi bir tanımla karşılaşması da en büyük yanlışlardan.
    Acikcasi Bir-çok arkadaşımın temel hedefi ve çok büyük marifetmiş+ onu superwomen çevireceği (evlilikle) çocukla ilgili konuşma ve paylaşımları beni üzüyor. çünkü evlilik kadına + özellikler sadece getirmiyor ya da onu daha çok kadinlastirmiyor eşiyle beraber oldu diye evrilmiyor farklı bir canlıya .hani bir klise vardır ya Ben evliliğe karşı değilim.. Birbirini sevmeyen karı kocalara karşıyım,mutsuz çocuklara sevgisiz yuvalara karşıyım.Ben buna aslında karşıyım ama hemcinslerim de evliliği kutsallik arzedip tek vasfi buymuş gibi yansıtmaları beni kırıyor bu da tamamen bence ait olduğumuzun toplumun tabuları..

    Gecen sene oda arkadaşımla konuşurken bana şunu demisti gayet normal sekilde

    "Ben evlendiğim zaman işi gücü bırakıp eşime hizmet edicem ve sadece çarşaf giyecem ve eşim eğer mutsuz olursa 2.bir eşi almasına izin verebilirim çocuk yapmak istiyorum hemen demişti.

    Açıkçası bunu duyunca üzerime kaynar sular döküldü..Tabiki kendi tercihi kıyafet,eğitimi vs karışamam ki bence sırf başkası için de bunu yaparsa baskı altında olduğunu hissederek mutsuz olur eşine de bu yansır din de bunu demiyor zaten kendi isteğiyle soyledigini de düşünmuyorum kendi kültür ve toplumu içindeki kabuledilebilirligi bununla ölçülüyor. çünkü ne kadar çok bir erkeğin tahakkümü altina girip dediğini yaparsan o kadar iyisin şanslısın çünkü anlayışı var.Erkegini ne kadar mutlu edip çarşaflara bürünüp perde arkasına saklanırsan o kadar değerlisin!!!Ne kadar çocugun olursa o kadar heryere elin ulaşır eşinle mutlu olursun anlayışı var (Burda başı yanan çocuk oluyor zaten mutluluk için kullanılıp yapıldığı için çiftler hazır olmadığı içinde anlık zevklerinin kurbanları oluyorlar maddi manevi sıkıntılar başlıyor )
    Evlilik baskisi var erkeklere ve kadınlara karşı..30dan sonra evlenmemis kadına (evde kalmış) anlayışı acıma,küçümseme hali var

    Nasıl bir toplumda yaşıyorsak bu erkeklere bilinçsiz bir şekilde empoze ediliyor aslında doğduktan itibaren bence hemcinslerim adına utanıyorum. kadını kısıtlamaya çalışan sadece anne olabilir kafası taşıyan...geçmişte bu zehirli kafayla benzer fikirlere sahip olduğum için utanıyorum, örnekler vereyim: "kızla erkek arkadaş olamaz"- "onlarda açık saçık giyinmesin." vb. şeyleri cidden yazarken dahi utanıyorum. yani bunları söylediğimde sanırım 15/16 yaşlarında falandım..Bugun daha farklı bu zihniyeti aştım bugün Raskolnikov baltasını indirmekle mücadele ediyorum.

    Kitaptan bir alıntıyla taclandiriyim bu mefhumu;

    "kadın, din adına, gelenek adına ve fatıma'ya benzemek adına perdenin arkasına itilerek hayattan soyutlanmıştır. bu bahanelerin hepsine de kılıf uydurulmuştur. iffet adına, namus adına ve ''kadın, çocuklarının eğitiminden sorumludur.'' bahanelerine sığınılarak yapılmıştır bütün bunlar. anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu. geri kalmış, yeteneksiz, bir tahtası eksik olan; okuma, eğitim, öğretim, tefekkür, kültür, medeniyet ve toplumsal terbiyeden yoksun olan bir kişi; nasıl olur da yarının nesillerini eğitmeye layık olabilir?.."

    Güzel bir yazı okumuştum söyle diyordu ;

    kadınsan ya anasındır , ya da avrat ortası yok.
    göğüslerin ya süt vermek içindir ya da bakmak için ortası yok.
    kalçaların ya doğurmak içindir, ya da şaplak atmak ortası yok.
    evlenmeden sevgilin olursa o biçimsindir ,evlenmezsen evde kalmışsındır . ortası yok .
    iş hayatında işçi de müdür de olsan hayatım, şekerim, güzel kiz diye çağrılırsın.ortası yok.
    çocuğun varsa çalışma performansın düşük ,çocuğun yoksa eksiksindir .ortası yok
    sinirlendiysen , bağırdıysan ,tepkini verdiysen ya şirret , ya ahlaksız, ya muayyen günündesindir.etrafta bağırıp çağıran erkeklerin yanında susup oturman gerekir.
    ortası yok.
    kadınsan ya sahiplenilmeye muhtaç , ya da sahiplenilmek için bekleyensindir. ola ki sahiplenilmemişsen de her türlü tekmeyi yemeye müsaitsindir. ortası yok

    Kesinlikle her iste bir ölcusuzluk var bu yazıda bahsedildiği gibi.. ayrıca erkeklerin duygusal/cinsel acligini klavye ya da normal de üzerinde gidermeye çalıştığı mücevher Türkiye de malesef. ya da erkeğin ev kölesi olma zorunluluğu azinliga nazaran daha çok gündemde.Ev hanımlılığı güzel ve değerli benim anlatmak istediğim o değil. Oysa ki dostoyevski ne kadar da haklı kadın, her ihtiyacını karşılayacak tek bir erkeği ister. erkek ise, tek ihtiyacını karşılayacak her kadını..

    Bu ülkede hep kalıplar içine konmaya çalışilmasi kadın şunu yapmasın, bunu söylemesin, öyle giyinmesin, böyle inanmasın, gülmesin, ağlamasın, oturmasın, kalkmasın, yapmasın, etmesin yaygaralari hakim oysa kadın bir kalıp değil fikirdir.. hep kafaların içindeki kalıplara sokulmaya çalışılıyor ve her seferinde bunları da yıkarak ve güçlenerek varlığını sürdürüyor bence bugün.
    Dünyanın her yerinde zordur kadın olmak . bizde biraz daha zordur kesinlikle. hepsi bu. o yüzden "biz kadınız. güçlüyüz. her şeyle mücadele edebiliriz"naralari çok fazla atmak da beni aslında ×2 üzüyor.mesele Türkiye meselesi de değil, asıl mesele eğitim seviyesi düşük, geri kalmış bir ülkede insan olmanın zorluğu, dahil olarak geri zihniyetin ürünü olan erkek egemenliği olgusu, bu ülkede insandan öte kadın olmayı 100 kat daha zor hale getiriyor ben bundan yakınıyorum.

    Islam adına yapılan baskı ve yasaklarla sonra şiddette unutulmamalı..Halbuki din asıl buna karşıdır bunun arkasına sığınıp istediklerini dikte eden insanlar dini de kullanıp vicdan ahlak sömürüyor.
    Kitaptan bir alıntıyla anlatayım;

    Radyo haramdır? Satın almayın.
    Film? İzlemeyin.
    Televizyon? Seyretmeyin.
    Mikrofon? Kullanmayın.
    Üniversite gitmeyin.
    Modern bilimler? Okumayın.
    Oy? Vermeyin.
    Resmi iş? Yapmayın.
    Kadın? Hişt! Adını anmayın!
    Dünyayı saran sanayi devrimine, değişen dünya sistemine, Eskimolara buzdolabı satan bu kurnaz sermayeye karşı durarak onu engellemeye çalıştılar. Tamamen ''eski düzeni'' savundular. Batı hamlelerini geri püskürtmek için tek sermaye ve silahları ise yalnızca iki kelime idi:
    Birincisi ''Haram.''
    Ikincisi ''Hayır !''

    Toplum da bir yanlış olduğu zaman yine suç olduğu kabul edilse bile erkek yapar gibi bir realite var ve hatta bizim gibi toplumlarda töre adı altında erkeğin kadını cezalandırabilmesi hak olmuş. kadın aldatıldıktan sonra onu aldatan erkeği öldürse, intikam alsa çoğumuz alaycı yaklaşıyoruz ya da daha fazla eleştiriyoruz. sebebi nedir? çünkü toplum size sürekli kadının bir alt varlık olduğunu gösterip durmuş. bir çok erkek kadınlara ihtiyaç duyduğunun farkında değil ondan.hem sever hem söver hem dover anlayışı da yine etkin şu zihniyet iyi anlatan bir video;

    https://youtu.be/OcThLZEFACo

    kadının özgürlüğü, başına buyrukluğu yıllar boyu tehlikeli ve kötü bir şey gibi lanse edilmiştir bizlere. kadına müdahale edilmez, üzerinde otorite kurulmaz ise yanlışa sürüklenir, kendi başına doğruyu bulamaz, sanılmıştır. kadının erkeğe muhtaç olduğu ve hatta bu nedenle erkeği kıskandığı bile söylenmiştir. freud, kadının penise sahip olmadığı için bir haset duygusu içinde olduğunu, bu ‘eksikliği’ yüzünden erkeğe eşit olmadığını iddia eder.

    toplum bu anlayışı empoze edemeyince korkar kadından. kadına hakim olma, onda tahakküm kurma isteği aslında er kişinin ona duyduğu arzunun belki bilinçli belki bilinçsiz bir şekilde dışa vurumudur. ona arzu duymak, bir yandan ona hakim olma isteğini perçinler. bu isteği karşılık bulmayınca, artık kadın yok edilmesi gereken bir düşman gibi gözükür ona.

    er kişinin güçlü olduğu hipotezi, zayıf olan bu kadına duyduğu büyük arzu ile çürür istemeden. böyle güçlü bir kimsenin, kadın gibi zayıf kabul edilen bir varlık karşısında karşı koyamadığı arzuları ile çaresiz kalması önce şaşırtır, sonra öfkelendrir er kişiyi. tahakküm kurmak ister, ancak başarısız olur. bu zayıflık hali zamanla kadından duyulan korkuya ve arkasından ise nefrete dönüşür. sebebi ise erk sahibinin zavallı gördüğü kadına karşı çaresiz kalmasıdır. işte tam olarak bu nedenle kadın, önce er kişi sonra da toplum için artık nefret edilenen, dışlanan bir role bürünür.

    baskılanan güdüler artık birer nefret sebebi olarak uyandırılır. ve maalesef kadın her daim bu sonsuz döngünün içinde sıkışıp, kalır.

    kendi halinde varolma savaşı vermeye programlanmış. bekar olsa dert, çocuğu olsa dert, olmasa dert, fikir beyan etse dert, giyinse dert soyunsa dert. çünkü içinde cennet taşıyor ve ayaklarından taşan bu his bütün vücudundan dünyaya yayılıyor. karşı cins bu kadın ne yapsa kendini tahrik edilmiş hissedip saldırma pozisyonuna geçiyor. sadece sahip olmak değil kullanılıp atılacak şey gibi görüyor. çünkü erkeği yetiştiren de öyle öğrenmiş ve oğlunu o şekilde yetiştirmiş. herhalde bizde de avrupa gibi bir yüzyıl sonra bu tür yakınmalar yerini kadına sahip çıkacak erkek gibi erkek bulamıyoruz sözlerine bırakacak. neslin devamı işte bu nedenle tehlike altına girecek. DNA üstüne oynamaların bu kadar gündeme getirilmesi bu komplo teorilerinin cevabı olarak görülebilir.

    ülkede olan pek çok olayla birlikte çökertilmek, sindirilmek istenen cinsim diziler filmlerde de etkinliğini görürsünüz sürekli tokat atılan ağlayıp zirlayan ve sürekli aptal bir kutudan izlenen zavallı ya gibi gösterilen 2.de zengin ,egolu,aldatan,ayartan bir tıp...

    güzel yerden giriyorlar zaten ondan izlettriyorlar kendilerini cerrahi müdahaleye doğrusu girilebiliyor . kadın her şeyin başı, bir neslin öğreticisi ne de olsa. kadın sönük, pısırık, eğitimsiz.. kısacası "pasif" kaldıkça istedikleri gibi borularını öttürebilirler.

    eskiye nazaran kadınların farkındalığının daha da arttığını düşünüyorum ben. bunun yanı sıra çok ama çok fazla kadın üzerinden hesap kitap yapıldığı ve eskiye göre daha çok kulağımıza gelip gözümüze sokulduğu için de tersi bir durum varmış etkisi uyandırılmaya çalışılıyor.

    kadın ister anne olmak istesin ister istemesin, önce kadındır.. doğurganlık üzerine kurulu bir biyolojiye sahip canlı olarak neyi nasıl istediğine sadece kendisi karar verebilir, vermelidir. kaldı ki bunun için gelişmiş son derece ileri bir zekaya da sahiptir. bu farkındalığa erişmiş her bünye aksini iddia edemez.

    ama anahtar kelimemiz: farkındalık

    etrafımda son derece eğitimli ve rahat koşullarda yaşayan kadın var. ama derin ve dilsiz bir kabullenişe teslim olmuş. toplumda yer etmek adına, toplumun dayattıklarına o kadar razı ki... yeri geliyor çıldırıyorum ben laf anlatırken bu tarz insanlara, zaten kabul de etmiyor. bu farkındalık kazandırma durumu ailede başlıyor kanımca. ama herkes şanslı doğmuyor. ee o zaman? idrak yollarımızı olabildiğince açmaya çalışmalıyız kadın olarak. neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeli, araştırmalı, okumalı, gözlemlemeli... duyumuzla da vantuz gibi yapışmalıyız hayata.

    kabullenişlerden kurtulamayan kadın(lar) gerçekten her türlü tavra kendilerini gebe bırakıyorlar. zamanın getirilerini lehimize çevirip kendi özgürlüğümüzün farkına varmalı, benliğimizi kazanmalıyız..

    ben bu kadar dil döküyorum ama kadın-erkek ayrımlarından hoşlanmayan bir insanım.erkeklerin de yaşadıklarına şahidim, dahası hislerine kulak veriyorum elimden geldiğince.

    arsızlıkla damgalanan
    boş kinayelere gülen bendim.
    kendi varlığımın sesi olayım
    istedim. yazık ki kadındım

    Canım furuğ furuhzzad ne güzel demiş aynen böyle bir durum oluyor

    Şu röportajı izlemeden geçmeyin lütfen Beren saat kaliteli bir oyuncu oldugu kadar güzel anlatmış;

    https://youtu.be/KryTLs5LWNY

    Ben çocukluğumdan itibaren hep şu lanet cümleyi kullandım ve etrafında annemin çoğu kadınım da bu lanetli cümleyi kullandığına şahit oldum "ulan keşke erkek olsaydım "...Erkeklerin daha özgür olup tacizi tecavüzu yasamamasi seslerinin daha çok çıkmasına masaya söyle bir yumruk vurunca çoğu şeyi hizaya getirdigini her işi yapıp hayallerini daha kolay gerceklestirdigini düşünürdüm..Bugun kesinlikle bu zihniyet ve lanetli cümleden farklı düşündüğüm için mutluyum ama açıkçası sonuç yine aynı şşşş kadınlar bağıramaz, giyinemez zihniyeti hakim.Cunku suçludur değil mi ?Tahrik eder yanlışa..ama ölmek istemiyorum diye ağlarken öldürülursunuz .Üzerine duyariniz anlık olur toprağımız kurumadan katiliniz şiddeti uygulayanlar serbest kalır etrafta fink atar.Cezalar uygulanmaz adalet yine saray isminde kalır.
    cinsel olarak aç olan erkeklerin saldirganligi ve namus bekçisi insanlar arasında yaşamaya çalışırsınız öyle olmasa da..

    "Psikolojinin genel bir ilkesi vardır: Bedevi toplum ve zihniyetler; dış görünüşe ve gösterişe daha düşkün olurlar."

    "İdealistler , gerçekleri görmeyen, görmek istemeyen çocuk gibidirler. Olmasını istemedikleri ve sevmedikleri şeylere gözlerini kapatırlar ve sanırlar ki görmedikleri şeyler artık mevcut değildir."

    "Gördüğünüz gibi dindar ailelerde yetişmiş kızların birçoğu, kendi bahçelerindeki havuzda yüzen erkek balıklardan dahi kaçarken, dışarıda gördükleri sulara kapılarak usta yüzücüler haline gelir; ardından korkaklıktan, telaştan, heyecandan, hayalcilikten, acemilikten ve susuzluktan dolayı bu sularda boğulur giderler. Tüm "geç kalmışlıklarını" bin kat fazlasıyla telafi ederler. Aynı şekilde züht ve takva sahibi insanların oğullarının da neler neler yaptıklarını görüyoruz!"

    Ali şeriatının kitaptaki bu sözleri önemli bu noktada

    Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.
    (Nisâ : 32)

    Kadın şunu yapmalı etmeli gitmeli...meli malı sözcüklerini söyleyenler sözde çok iyi olan ve digerlerini otekilestiren müslüman kardeslerim nedense Kadınlar ,veda hutbesini de inen sureyi de görmezden gelir kendi istediği gibi çevirirler

    Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.
    Nisâ : 19

    konumuza dönersek kadın olmak (üzülerek yazıyorum malesef) himetçi gibi görülmek, itilip kakılmak ve hep bir adım geride olmak demek malesef bu anlayış var
    eski türklerde, toplumda kadının yerini araştırırsanız ne kadar yozlaştığımızı ve dejenere olduğumuzu anlarsınız.
    mustafa kemal 'in türk kadınına neden bu kadar değer verip yücelttiginide hepimiz biliyoruz;

    ey kahraman türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın. mustafa kemal atatürk) boşuna demiyor.Ama işimize geleni alıyoruz.

    "Siz hiçbir zaman kadınlar için bir kütüphane açmadınız, bir üniversite kurmadınız. Fikri seviyesi yüksek ve ciddi olan dini toplantıları erkeklere has kıldınız. Kadınları ise bundan mahrum bıraktınız. Kadınları arzu ettiğiniz tipe uygun olarak sadece ağlama meclislerine katılmalarına müsaade ettiniz. Dolayısıyla kadında artık ne fikir ne bilgi ne de şuur kaldı ."

    Ali şeriatı siyasal islamcıların ve sözde dincilerin kadını 2.plana atıp eve hapseden zihniyeti ne güzel anlatmış sonra vay efendim kadın iyi bir anne olmalı evladını yetiştirmeli ki toplum yetişsin..Iyi de kadını geride birakan ilmini sadece evle ozdelestiren siz değil mısınız?Sonra da kadın doktor arayışına gidiliyor bir de o var.

    "Kadının muhatap olduğu sözler sadece, "Sus", "Kendine dikkat et.", "Çocuğunu sustur." "Edepli ol." nevinden sözlerdi."


    Derler ki "Kadın evde oturup çocuk terbiye etmelidir."
    İlim ve ma'rifetten habersiz bir insan evlat terbiye edebilir mi?

    Ahlâkin sadece kadına özgü olduğunu düşünmekte başka bir dert..

    Tesseturu yorumu gerçekten çok güzel Ali şeriatının farklı bir bakış açısı;

    Kendinizi namahremden koruyun ! şeklinde gelmemiştir örtü.
    "Ey halk, Ben benim. Sizin karşınızda, bu fikre, bu hizbe, bu hedefe bu safa aidim. Ben sizin kurbanınız değilim, oyuncağınız değilim, sizin şekil verdiğiniz bir şey değilim. Sizin alçıdan yapılmış mankeniniz değilim ki beni istediğiniz renge boyayasınız" demektir.

    kitapta gorunce uzerinde oldukca düşündüğüm hak verdiğim yine önemli bir alıntı;

    Bizim kadınlarımızın şu iki seçenekten başka şansları yoktur: Ya eski eşekleştirmenin esiri olacaklar ya da yeni eşekleştirmenin;

    Din eşittir "çarşaf".
    Medeniyet eşittir "bar kadını".
    Bu kadar...

    Bu zihniyet ve medeniyet anlayışı kadını daha da toplumdan geri kılar.

    Kitapta katılmadığım yerler de oldu ;

    "Eğer sakalı dinî bir sembol olarak görecek olursak, o zaman tüm Amerikan hippileri bir numaralı muttakiler olurlardı !"

    "Bilakis Muhammed’i kaybetmemek için Ali’ye tutunduk…"(Alı şeriatı ve şiilik uzerine)

    Şu önemli alıntılarla incelememi bitirmek istiyorum ;

    Kadın özgür oluyor. Ama kitapla, bilgiyle, icatla, kültürle, şuur ve bakış açısının genişlemesiyle değil, duygu ve dünya görüşü sathının yükselmesiyle değil, aksine makasla!
    Örtüsünün makasla kesilmesiyle!
    Kadın bir anda aydın oluveriyor!

    "Batı emperyalizmine "Hayır" diyerek kendi ideolojime, kendi değerlerime, kendi varlığıma dayanmaktan ve bundan dolayı aşağılık kompleksi duymamaktan söz ediyorum."

    Işte benim de anlatmak istediğim tam da bu..Ne tamamen herşeyin üstünde olma anlayışı ne de altında olma anlayışı ifrat tefrit ortası..Ali Seriatinin sosyoloji ve felsefe noktasında kesinlikle okunması taraftarı olmakla beraber din alaninda okunmasını sakıncalı görüyorum..

    iyi okumalar dilerim.
  • Bir zamanlar herkes şunu tekrarlıyordu: Bizim için artık geç ama bari çocuklar daha farklı bir hayat yaşasa. Geç sosyalizmin mantrası. Şimdi aynı cümleyi söyleme sırasının bana geldiğini anlıyorum.
    Georgi Gospodinov
    Sayfa 195 - Metis Yayınları