• SELEN DOĞAN, ZEYNEP ÜNAL SÖYLEŞİSİ

    “İllüzyona Kapılanlara Bir Kova Su Döküyorum”

    "Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda."

    Onu radyo oyunlarıyla tanıdık. Sonra okuma koltuklarımıza öyküleriyle kuruluverdi. Ayizi Kitap’tan çıkan “Ölüler ve Periler” bir öykü treni. Şaşırtan, iz süren, güldüren, arayan öyküler yazıyor Zeynep Ünal. Ona “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” diyorlar. Arayış onun dilinde hiç bitmiyor. Ünal “Ölüler ve Periler” için “en yumuşak kitabım” diyor. Yazarı bundan sonra takip edecek okurlara müjde: Sert anlatılar sizi bekliyor.

    “Okumayacağım bir metni yazmam”

    ✔“Ölüler ve Periler” bizi kiminle tanıştırdı? Nasıl bir hikaye seninki?

    Beni çoğunluk anneannem büyüttü. Benden yaşlı insanların yanında büyüdüm. Onların konuşmalarını, hatıralarını, âdetlerini, şakalarını, mimiklerini aklıma yazmışım, sonradan işe yaradı! Çalıştığım yerlerde tanıştığım insanların da epey katkısı olmuştur. Oyun yazmaya 90’ların ortasında başladım, bugün de devam ediyorum. Bir de sitcom yazdım. Oyunlarımı bir yana bıraktıktan sonra kendimi denemek istedim ve bir atölyeye gittim. Atölye sonunda kolaylaştırıcı "Tamam senden bir şey olacak gibi, devam" dedi.

    Yaptığım işi o andan itibaren çok ciddiye almaya başladım. İlk öykü denemem 2010 altkitap seçkisine girince o heyecanla oyunlarımı bir yayınevine gönderdim, kabul gördü. Ardından yüksek lisansa başladım ve yazdıklarımı edebiyat dergilerine gönderdim. Bir Ankara dergisi kabul edince kendime inanmaya ve roman yazmaya başladım. Annem benden iyi yazar ama daha çok konuşur herhalde o nedenle o yazar olmadı ben oldum. Yazar olmasaydım sanatla uğraşır mıydım? Sanmıyorum, her zaman otomobil yarışçısı olmak istedim.

    ✔ Jerome Lawrence ve Robert A. Lee’nin oyunu Maymun Davası’nda “Gazetecinin görevi yaralanmış olanı rahatlatmak, rahat olanı ise yaralamaktır” der. Bunu edebiyat için de düşünürüm: Yazar bizi ters köşeye yatırabilmeli, tepemizin tasını attırabilmeli, korkutmalı ama içimize su da serpebilmeli, başımızı da okşamalı. Çok şey mi istiyoruz?

    Bence az bile istiyorsunuz. Okurun yazardan bundan öte talepleri olmalı ve bunları da ağız dolusu söyleyebilmeli. Hani bir söz vardır “bana bildiğim bir şeyi bilmediğim gibi anlat!” Buna da katılmıyorum. Detaycılığım yazıma elbet geçiyor. Semih Gümüş “hemen ilkin akla gelmeyen ayrıntılar, yazılanın niteliğini yükseltir” diyor, katılıyorum. Çünkü dikkat çekiyor, okuru rahatlatıyor. Okurun kafasına taktığı bir şeyin/takıntının aslında başkalarında da olduğunu, onun da bundan rahatsızlık duyduğunu görerek rahatlıyor. Beri yandan hiç akıl etmediği bir noktada kendine şaşıp, bundan rahatsız oluyor ve bu onda bir bocalama yaşatabiliyor. Ben bu duyguyu bir okur olarak çok severim, benim de yaptığımı söyleyenler var. Karikatürcü Metin Fidan’ın "Ayrıntılar Albümü" çıkar çıkmaz başucu kitaplarımın arasına girmişti. Ayrıca okumayacağım bir metni –gerek deneme, gerek inceleme gerekse edebiyatta- şimdiye dek yazmadım, umarım bundan sonra da yazmam. Siyaset, genel temayül, moda, satış endişesi, dönem insanı olmayı seçecek olsaydım şirketlerde ufalanmaya devam ederdim.

    “Realizm şimdi başlıyor”

    ✔ Bazı yazarlar hayata yazdıklarıyla çimdik atar, bazıları da çentik atar. Yani bazıları yaşananların altını eşeleyip durur, bazıları da önlerine geleni evirip çevirip yazar. Bence Zeynep Ünal ilk gruptadır ama yine de sormak istiyorum. Senin derdin ne?

    Yazmak annemden geçme. Onu yazarken görerek, yazdıklarını bilgisayara geçirerek bir çıraklık dönemi geçti. Meğer ne çok yazasım varmış. Doğruyu söylemek gerekirse, beni dertlerim, takıntılarım yazmaya itmedi ama yazdıktan sonra gördüm ki neler varmış neler. Söylemem lazım ki bunca zaman sinir olduğum, sevdiğim, kızdığım şeylerin ete kemiğe bürünmesi beni korkuttu. Onlar oraya nasıl sızdı? Sızmış işte. Derdim varmış; hayatın illüzyonuna kapılanlara bir kova su döküyorum. Ama kaynar değil! O kadar da acıtmak istemem. Çevremizde hiçbir şey göründüğü kadar iyi veya kötü değil. Realizm şimdi başlıyor. Herkes gerçeğin peşinde. “Böylesi doğrudur” ifadesini kabul etmek istemeyenler çoğalıyor. Onları nereye kadar yok sayarız? Okuru çok önemsiyorum ve müthiş bir saygım var. Okura tepeden bakan yazarlardan hem hoşlanmıyorum hem de onların soylarının tükeneceğini, ikinci grubun ise kendi kendini yok edeceğini düşünüyorum

    ✔ Yola öyküyle çıkmak had bilmek mi, yoksa önce kendini bir tartmak mı? Yani, hedefin öyküde pişip romana düşmek mi, ömür boyu öyküye sadakat mı?

    Radyo oyunlarını bir yana bırakırsak düz yazıda yola öyküyle çıktım, evet. Bunun belli bir sebebi yok. Öyküde pişmek değil, öyküye pişmek daha doğru bana göre. Ben, hem bu hayatta hem hayalde topu tadında çevirenlere, gerginlikten beslenenlere, dedikoduyu sevenlere, eyleme geçenlere, detayı görenlere yazmak istiyorum. Aslında yazdıklarıma öykü demek doğru mu ondan da emin değilim. Gözüne ve kalemine çok güvendiğim bir yazar, “Sen roman parçası yazıyorsun” demişti; olabilir çünkü bunu birkaç kişiden daha duydum. Yani mini-roman yazdığımı söylüyorlar. Bu durumu en iyi editörüm Can Cankoçak cevaplayabilir belki.

    Bana kalırsa son yirmi yılda nesrin ve nazmın sınırı iyice kaypaklaştı. Şiir formunda öykü okuyacağım hiç aklıma gelmezdi ama oldu. Had bilmek lafı çok güzel. “Lisede şiir yazarak başladım” sözlerini ne çok duyarız. Edebiyatın en üst katından başlıyor, bir de bunu “sonra öykü ardından roman” diyerek iyice batırıyorsun. Neyse ki artık böyle denmiyor. Ömür boyu sadakati önce tercih ardından risk almama temayülü olarak görüyorum zira öykü de roman da düz yazıdır. Birini beceren diğerini de yapmak isterse biçim olarak pekala yazabilir, yazmalıdır. Ustalarımız bunu ala bir şekilde yapmışlar zaten, yapıyorlar da. Aslında öykü kitabım ikinci romanımın hazırlığı esnasında ortaya çıktı.

    Roman bir eksiltme sanatı. Yazar kahramanın üzerinden uzun bir süre anlatmak istediğinin haricindekilere dokunmadan, birtakım şeyleri dışarıda bırakarak yaşamak zorunda. Benim gibilere çok zor. O sırada cinnet geçirdiğin, içindeki başka şeyleri dökmek istediğin oluyor. Gerçi daha birinci basılmadan ikinciyi neden yazıyordum bilmiyorum (gülüyor) ama yazıyordum işte. Netice; ben birini diğerinden ayrı düşünemiyorum. Sıradaki galiba roman olacak, novella da olabilir.

    “Polisiye okurunun klişe alerjisi var”


    ✔ Polisiye sevdiğini biliyorum. Türkiye’de polisiye yazan kadın pek yok, hepi topu iki-üç kişidir. Bazı anlatılardan kadınların bu zamana kadar uzak durmuş olması, kadın yazarlardan hep aşk-meşk, trajedi vb. yazmaları beklendiği için mi?

    Yaşadığımız ülkede öne çıkan polisiyeci kadın olmadığına katılıyorum. Yazan kadın var ama ön plana çıkan erkekler. Bunu yadırgamıyorum. Bir polisiye metni “hisli duygular” tadında yazarsanız elbette okuyan olur ama bunlar polisiye okuru olmaz. Polisiye eylem anlatır, duyguların ön planda olduğu metin polisiye değildir. Duygular elbette katılmalı ama dozu önemli. Polisiye okurunun klişe alerjisi, bilmece çözmek isteyen bir kafası var. Cümleleri net istiyor. En ufak kaçağı yakalıyor. Nasıl anlattığınla değil neyi anlattığınla ilgileniyor. Bunu es geçmek “bak bir de böylesi var” demek oluyor ki… Bence yok.

    ✔Kadınlar cinayeti, soykırımı, suçlu takibini, savaşı yazmaktan kaçınıyorsa ‘şiddetsizliği’ özlediğimiz ve arzu ettiğimiz içindir, bence.

    Polisiye yazarken “erkekleşmek” gerekmiyor, yaptığımız işi bol bol araştırır, okur ve ona saygı duyarsak bence yeterli. Örneğin dilini sadeleştirme çabasına girmek “edebiyatlı” yazından düşüyor zannedilebiliyor. Hayır, ben kendimce yazılanların yeterince öne çıkılamayışını polisiyenin hala edebiyat sayılıp sayılmadığı tartışmasının bitmemesine, kadının suç yazmayı kendine yakıştırmamasına (bunun kökeni toplum beklentisi olabilir), çevrelerindeki erkekler tarafından yeterince duyulmadıkları için iç döküş ve benzeri formlarda ısrar edilmesine bağlıyorum. Kadınlar şiddetsizliği tabii arzuluyor ama ben yazmama sebebini şiddeti bilmemelerine bağlıyorum. Bir yetişkini dövmeyi, tehdit etmeyi, işkence etmeyi, çeteleşmeyi kaç kadın biliyor ya da istiyor ki yazsın?

    ✔Öykülerinde genellikle bir ‘merak’ var. Sonunu merak ettiğimiz filmler gibi. ‘Şimdi ne olacak’ duygusu var. Polisiyeye göz kırpmışsın diyebilir miyiz?

    Yayınevim de acilen bir polisiye yazmam gerektiği konusunda hemfikir. Radyo oyunlarımdan "Hayvan Sevgisi" ve "Hoş Bir Tesadüf" zaten polisiye. Öykü kitabımda da polisiye tadı var, doğru. Gerilimden kaynaklı olabilir. Merak uyandırmayı, meraklanmak kadar seviyorum. Sokak polisiyesini kastetmiyorum, unutmayalım "Benim Adım Kırmızı" da bir polisiye metin olarak okunabilir.

    ✔Karakterlerin sıradan gibi görünen ama pek de normal ve sıradan olmayan insanlar. Hepsini bir mahalleye toplasak hayat ne enteresan olurdu. Asya Mandası’nın Hamra’sı Ivır Zıvır’ın İnci Hanım’ıyla komşu olsa, Devon Misafiri’nin gizemli yolcusu Kabusname’nin medyumuna fal baktırsa… Hepimiz aynı gemide miyiz?

    Üzgünüm ama aynı gemideyiz (gülüyor). Üstüne üstlük bahsettiklerin zaten aynı mahalledeler ama kendilerine öylesi gömülmüşler ki kimse diğerinin farkında değil. Öykülerin öznelerinden bahsediyorum elbet. İnsana yakıştıramadığım bir özellik duyumsamamak. Bakıp görmemek, dinleyip duymamak, karışmamak. Bunun sınırı çok geniş. Yandaki arabaya çarpıp kaçan arabanın plakasını nasıl almazsın? Üstüme kalır diye ihtiyacı olanlara nasıl yol göstermezsin? Fikrin sorulduğunda nasıl sessiz kalırsın? Yazmak isteyip nasıl okumak istemezsin? Karşındaki dizlerinden bir yıldır tedavi gördüğü halde onu asansörü olmayan apartmandaki dördüncü kattaki evine utanmadan nasıl davet edersin? Ayağına çağıracağına sen gitmelisin. Kocana “asılan” kadına nasıl düşman olup kocanı koynuna alır yatarsın? Karşı apartmandaki kadın çocuğuna köle diye nasıl “asil” sınıfına alırsın (Hamra’dan bahsediyor). İnsan yuvarlak cümleleri alçak sesle söyleyerek “iyi ve kolay”, net ifadeler kullandığında “zor” olmuyor.

    Patavatsızlık ve düşüncesizliği “açık sözlülük” olarak ifade edenlere de gelsin bu öyküler, çok isterim. Her kuşağın kendine has olumlu olumsuz yanları var, insanız elbet olacak.

    Yeni kuşağı tembellikle suçluyorsak o kuşağı yetiştiren biziz. Bir zamanlar “hocam çocuk çalışmıyorsa sınıfta kalsın” diyen bir kuşak vardı. Anne babamızın öğretmenin tarafında olduğunu bilmek hem ürkütüyor hem de kendimize çeki düzen vermemizi sağlıyordu. Şimdi çocuğunun yanında öğretmeni için “benim paramla orada hocalık yapıyor sonra bilmem ne yapıyor” demek öğretmeni yerle bir etmek demek.

    Uçlardayız. Zamanı gelince sesimizi yükseltelim, ama bu kavga etmek değil. Üniversiteli gençlerin içindeyim malum. Bu bende yeni bir ufuk açtı, yüksek lisansıma bir de bu açıdan müteşekkirim. Çocuklarımıza haklarını aramaları için açık çeki verirken düşünmüyoruz ki sivrilttiğimiz kazık bize de girecek. Hem çeki açık veriyor sonra da terbiyesiz damgası yiyen çocuğumuzu nereye saklayacağımızı şaşırıyoruz. O sınırı sen çizip eline vermezsen o nereden bilecek? Pişmanlıklarını ve hatalarını kabul etmemek, onlarla yüzleşmemek için “ben yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım, yaşanması gerekiyormuş ve yaşanmış” deyip bu yüzsüzlükle yaşayan insanlar var. Peki, karşı taraf ne olacak? Onu aldattıktan sonra utanmadan “hak etmişti, anlamalıydı zira üç defa cümlenin içinde ayrılık sözü geçirdim” diyen var. İnanmam diyen herkes ilk fırsatta fincanı kapatıyor. Görev gibi doğurup sonrasını unutanlara, önüne gelene gurur yapanlara, hayattan kaçanlara, kendi evliliğinde boğulduğu halde kızı evlenemiyor diye ayılıp bayılanlar... Genelde üzücü, yazmak da bu üzüntümü hafifletmiyor ne yazık ki. Belki çatlamamı engelliyordur ama… Gemide daha kimler var kimler.

    Ömründe kimsenin ölmesini -bana göre yol olmasını- istemedim diyen birine şaşarım. Doğal olarak biyolojik ölüm ruhani ölümden daha şiddetli geliyor. Ama bir de o acıyı yaşayana sor. Evladını toprağa verene, inancını yitirene, kalp ağrısı çekene… Onlar yaşıyor mu? Onların katilleri ne olacak? Bunların çoğunu gemiden atmak istiyorum (gülüyor) bu da beni entelektüel katında zorba yapıyorsa yapsın.

    ✔"Canımın Cananı Artık Bir Hiçsin"in diğerlerinden apayrı bir duruşu var. Bana Shakespeare’yen tiradları hatırlatıyor. Kitabın arka kapağına da bir alıntı konulmuş. “Çocuğumdan ne istedin!” diyen bir anneyi duyuyoruz. Bunun başkalığı nasıl oldu?

    Doğru, o öykünün ya da ağıtın -ki ağıtın kenarından dönüyor- diğerlerinden ayrı bir dökülüşü var. Can (Cankoçak) da bunu fark ettiği için onu arka kapağa almayı uygun gördü, iyi ki de yapmış. Okuyamayanlar oldu, hepsini anlıyorum, Sezen Aksu’nun dediği gibi “Mezarıma anlamaktan gitti desinler” (gülüyor). Yazması okuması kadar zordu. Bitirdiğimde haftalarca okuyamadım. Shakespeare benzetmesini ikinci defa duyuyorum. Böylesi sıkı aile ilişkilerini korumuş bir coğrafyada çok anlaşılır bir tirad bu, fark etmeden anaların yüreğini hedef almışım.

    ✔Kitabın adı Ölüler ve Periler. Niçin?

    Kitabın adı "Kabusname" olacaktı, ama baskıya yaklaştığımız sırada bu ismin fazla Poe’vari kaçtığını düşündüm. Supernaturel denilen doğaüstü olaylar veya fazla şiddet içerdiği düşünülebilirdi. Öyküler yer yer şiddetli evet, ama genele mal etmek okuru yanlış yönlendirebilirdi. Neticede isim "Ölüler ve Periler" oldu çünkü ölüler ve periler kitabın her öyküsünde var. Kabusname ise bir öykünün adı olarak yerini korudu. Ölüm bana göre fiziki yok oluş, insan formundan çıkış. Bu bir ayrılık olabilir, cinayet de. Öldükten sonra o kişinin sizi rahatsız eden tarafları kaybolur hayatınız normale döner ya, öyle bir şey. İşte o zaman o kişi aslında ölüyor. Periyi anlatmaksa daha zor. Zaten böylesi anlatabilsem yazamazdım ki.

    ✔ Son yıllarda kitapçıların çoksatan raflarında yer alan tarihsel romanlar, kişisel gelişim kitapları, öğüt veren sağlık kitapları… Bütün bunların arasında, edebiyatla akademik düzeyde ilgilenen biri olarak, şu soruya yanıt istiyorum: Yaşadığımız ülkede edebiyat nerede? Sait Faikler, Tanpınar’lar, Füruzan’lar, Latife Tekin’ler, Hasan Ali Toptaş’lar nerede?

    Yazın nasıl değiştiyse eskinin edebiyat tanımı da değişti, dönüştü, genişledi ve bugün sanatın her dalıyla ilişkisi sorgulanan bir hale geldi. Edebiyat ve tarih, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan paradoksuna dayandı. Mitoloji yoktur, edebiyat vardır tartışması yapıyoruz. Örneğin yayınevlerinin dünya ve Türk klasiklerini yeni çevirmenler ve yazar editörlerin elinden geçirip basması (buna Osmanlıca eserler dahildir) buna güzel bir örnek.

    Klasiklerimize olan ilgi bence hâlâ var. Çünkü onlarda bir sağlamlık bir güven bir aidiyet hissi alıyoruz, almak istiyoruz. Kişisel gelişim kitapları, kursları, vs. kent insanının gamını, tasasını seyreltmeye odaklı, ihtiyaç var. Birey kafesinden çıkamıyor, on iki saat çalışıyor çünkü kredi borcu var, o olmazsa çocuğun okul parası. “Yapamıyor, edemiyor” tarafı tartışılır ama doğru olan bir şey var ki Avrupa’da ve dünyada aydınlanma ve savaş sonrası yaşanan tekinsizlik hissi yavaştan geldi, artık içimizde. Her an savaş çıkabilir, her şeyimiz bir anda “yalan” olabilir. Bunun bilincindeyiz. Aşmak istiyoruz.

    Tarihsel kitaplar ise gene aynı hesap, bize zaferlerimizi, olumlu yanlarımızı hatırlatıyor. “Yalnız değilsiniz, bu entrikalar insanlık tarihince vardı” diyor. Bunu tüm dünya diyor. Bizimse gerçekten, herkese nasip olmayacak zenginlikte ve enginlikte bir tarihimiz var. Yine de bu haliyle de bugüne yetmiyor, çağdaş edebiyatımıza yeniler lazım. 1940 ve 50’lerde müthiş bir dönem geçiren öykümüz yeniden kıpırdanıyor, kendine has kalemler çıkıyor. Beri yandan aynı ses tonuyla yazan, aynı kelimelere saplanmış ileriye bakmayan ellerden çıkma onlarca, yüzlerce basılan kitap var, çoğu “kitap mezarlığında” yatıyor. Burada eleştirmenlere de yayınevlerine de okura olduğundan daha fazla sorumluluk düşüyor. Kötümser bir profil çiziyor gibi görünsem de çizmiyorum inanın. Ayrıca hangi çağda olduğumuzu bilmiyorum artık. Son tahlilde her dönem kendi içinde değerlendirilmeli. Bakalım bizim dönemimiz kaç yıl sonra, ne şekilde değerlendirilecek?

    ✔ Kitapla ilgili ilk eleştiriler nasıldı?

    Çok farklı tepkiler alıyorum. Okuldaki hocam yazımı epey sert buldu, halbuki bu benim en yumuşak kitaplarımdan biri olarak kalacak. Bu kitabımda irkiltme güdümü biraz bastırdım. Yine de kitabımın çıktığı üçüncü haftada benim için “Türkiye’nin Flannery O’Connor’ı” denmesi sevindirdi.

    ✔Sütlü gotik!
    Birine benzetilmekten hoşlanmayacak birisin. Ama edebi yakıştırmalarda ikimiz de aynı fikirdeyiz sanırım!

    O anlamda doğru ama ben yazımın alacakaranlık ve sütlü gotik tadının alınması anlamında söyledim. Benzerlik olabilir. Bu bende ilk işittiğimde bir baskı yaratmadı değil ama sonradan üstümden attım. Fiziki olarak güçsüzü yok etmek benim dünyamda yok. Bir çocuğun öldürülmesi, hayvana işkenceden vs. kaçınırım. Çocuk ve yaşlıların çıktığı sömürü kokan reklamlardan ne kadar hoşlanmıyorsam, zayıf üstünden yürümeyi de istemem. Bahsettiğim karakter anlamında değil elbet. Sinemada da aynı prensibi güden bir izleyiciyim. Gördüklerimden değil görmediklerimden çekinirim. Hocamın beni sert bulduğundan bahsetmiştim, öte yandan yazdığımı olduğunun çok ötesinde didikleyenler veya yüzeysel okumayla bırakanlar ama herhalde çok sevenler var. Ortalamaya baktığımda memnunum.

    ✔Görme Özürlüler Kütüphanesi külliyatında adına rastladım. Sosyal Sorumluluk projelerinde de yer alıyorsun, değil mi?

    Elbette. Kadıköy Belediyesi’nin Görme Özürlüler Kütüphanesi için her iki kitabımı da seslendirdim. Radyo oyunlarını seslendirmek epey güç oldu, farklı karakterleri seslendirirken tonlamaya çok dikkat etmek gerekiyor. Ama çok zevkliydi, bilmediğim şeyleri öğrendim. Bundan sonrakileri umarım okurum. Uçan Süpürge için Çocuk Gelinler sorununu konu alan bir tiyatro oyunu yazdım, henüz sahnelenmedi ama zamanı gelince o da olacak. Aklımın, kalemimin yettiğince destek olacağım.

    ✔İki yıl gibi bir sürede iki kitap yayımlandı. Şimdi roman yazıyorsun. Nasıl bir çalışma disiplinin var?

    Edebiyat dergileri, tez hazırlığı, bir de hayatımı kazandığım metin yazarlığı işim var. İlham perisini beklemek isterdim ama zaman yok. O nedenle yeni bir şey yazamasam da kahvaltıdan sonra öğlene kadar bilgisayar başında yazıların arasındayım. Genelde gündüz yazıyorum. Kültürel okuma haricinde tez aşamasına haftada1 bin sayfalık bir okuma yaparsanız eh, bir şeyler yapabilirsiniz. Yazmaya ayırdığım zaman kadar okumaya da zaman ayırmam gerekiyor. Yazarlığın (yaratıcılık kısmı hariç ki bu da çalışarak parlatılan bir özellik) zeytinyağı üretmekten çok farkı olmadığını düşünüyorum. Piyasa çıktığınız andan itibaren diğer ürünleri/eserleri bilmek ve takip etmek zorundasınız, bu sevmediğiniz bir yazar dahi olsa. Eleştiriye açık olmak, editör ve eleştirmenleri duymak zorundasınız. Bir okurun sorusunu yanıtlamamak veya geçiştirmek bana çok ayıp geliyor.

    ✔ Zeynep Ünal kimdir?

    Resim, felsefe ve yazıyı bir arada götüren bir annesi, animasyon yönetmeni bir abisi, jeolog bir babası var. Liseden sonra İngiltere'ye gidip turizm öğrenimi gördü.

    Çokuluslu iki büyük firmada toplam on yıl çalıştıktan sonra en son Hollanda Konsolosluğu Ticaret Ataşeliği'nde görev yaptı ve o sıralarda artık yalnızca yazmak istediğimi anladı (2008). Türk edebiyatına hakimiyetinin az olduğunu düşündüğü için işletme lisansının yanına karşılaştırmalı edebiyat yüksek lisansını eklemek istedi. Halen tez aşamasında.

    Yer yer çeviri ve metin yazarlığı yaparak hayatını kazanıyor. Ankara'da yayınlanan Lacivert ve Amargi dergilerinde deneme ve incelemeleri yayınlanıyor. (SD/HK)
  • ayet İstanbul Boğazından, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı.Hiçbir şey kalmadı geriye.Bir büyük boşluk kaldı geriye.Bir de bütün bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü.

    nun.

    harf dedim, kelâmın kalbi titredi.

    Huruf T-mizaç olmasam da ikibinyedi yılından kendime dair birkaç mana çıkardım.

    iki nun, iki isim, iki dünya, iki mana arasında kalacak varlığıma çıkan bir yolun başında, bindokuzyüzdoksanyedi’nin mayısında bu metinlere nun masalları adını verdiğimden bu yana on yıl geçmiş.

    demek ki arkadaki dergi serüvenini göz ardı edersek, iki karton kapak arasında toplanmış suhuf üzerine isim-imza düşürüşümün onuncu yılı.

    o zaman ben kırk yaşındaydım. oysa nun, ebcedle elli demek. bu yüzden olacak, o günlerde nun’un elli değerinden çok kalem, hokka, kader, yazı anlamlarıyla oyalandım.

    kendisiyle başlayıp kendisinde bitmesine dikkat ettim.

    harflerin en titreyişlisi olmasına kulak kesildim.

    ama şimdi nun yılındayım. benim, ben diye bildikleri şu zaif bedenin nun yaşındayım.

    hal böyle olunca, kal de bu baskının üzerine yeni bir not düşmeyi zorunlu kılıyor:

    nun baskısı.

    tekrarı yok, sayısı bin’le sınırlı. teker teker numaralandırılmış ve bin’inin şu ilk sahifesi de bence açılmış, ithafı eksik olsa da imzası şu elimle, şu kalemimle atılmış.

    araya giren bunca karanlık nihade’ye, güzel yûsuf’a, kışkırtıcı züleyha’ya, cam ustası, yontucu ve bir türlü kendi mezarına gömülemeyen hükümdara rağmen. on yıl üzerine nun masallarını yeniden okuyunca, onda, bulanların ne bulduğunu, bulmayanların ne bulmadığını ilk kez anladım. kendi hisseme düşeni ise, yazdıklarını padişahın okumasıyla yetinemeyen hattatın hikâyesinden çıkardım. ilk yazı. kaderin, yazmaktan eylem bir sözcükle yaz-gı olduğu duruyordu orada ve bu yazgı üzerinde her şey sabitken en fazla, hattatla padişahın yer değiştirebileceği okunuyordu.

    her şey başa dönüyor.

    on yıl üzerine, kırık çemberin iki ucunu bir araya getirdiğimde. mademki bir yeryüzü yalnızlığı damarlarıma yürüyüp de geceye baktığımda bütün hükümler hükümsüz kalıyor, mademki ayaklarım suya eriyor, öyleyse artık bir şeyler görebilmem gerek benim, değil mi? ama soluğum hâlâ bir aynanın yüzünü buğulandırıyor.

    âh mine’l aşk. körüm ben.

    nasıl aklanır bu şehir?

    bir körlük sarhoşluğunda bildim ki yazılan her yazı ilk yazılana düşülen bir dipnot kadarmış. ama harflerin denize karşı aldığı şekiller tutkulu yazma serüvenlerine kurban kılarmış kalemin emanetçisini. ama bir oturuşta anlatılacak hikâyelerden değilmiş, anlatmaya başlamak için bile yıllar geçmesi gerekmiş.

    benimki on yılı buldu, bir harfin bedeli kaç yıl kölelik bu defterde?

    kitaplar okunmak, defterler yazılmak için bu hikâyede.

    benden geriye kalacak olan: bir isim, sabrım ve tahammülüm.

    ama ölümden öte hayat, bilindikten başka bir bilgi varmış. ve insan dedikleri ancak kendi çapı kadarmış.

    ölümlüyüm. ölümlüsünüz.

    benim gördüğümü sen hatırla. unuttuğum cümleyi hatırlatma, hatırla.

    bunu bilmesem, yazmak ve yaşamak arasındaki o soylu seçimde taraf olmazdım, yine de yazmazdım.

    fakat fazla söze ne gerek. varlığın özü hasret.

    yazının kendisi için değil. kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı, dediğimde. yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem, bana bir borç oluyor.

    irşâda değil paylaşıma bakıyor yüzüm. tâcidâr değilim çünkü sadece muhtâcım. harflerimin hükmü muhabbettir benim ve serâpâ hatayım.

    her cümlenin, sahibini bambaşka bir kaderle birleştirdiğini, anlattığımdansa anlatmadığımın anlaşılmasının daha önemli olduğunu hazır öğrenmişken. heves bu ya; nun baskısında, nohudî renkli bir sahife üzerinde, hattatı, nakkaşı, genç mezarlık bekçisini, kalfayı, son padişahı, nigâr hanım’ı, olur ya yazıcıyı da, görelim istedim. cildi ağır, kâğıdı kalın gravür mecmualarının arasında onları bulabilirim zannettim.

    bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak günlerce ve gecelerce sahife çevirdim. bir-iki asır aralıkla da olsa, aynı şeyi görmüş iki insandan biri olabilmeyi ümit ettim.

    Kafesli evler, ikindi gölgeli yaz sokakları, serin mezarlıklar, geniş gövdeli yelkenliler, selâmlık vakitlerinin alay kalabalığı, rüyası hakikatinden makbul dolunay, su üzerine serpilmiş saray gölgeleri…

    yol kopyanın da kopyası bir kâğıt-kalem dünyasında bazen bir parıltıya gözlerim takılsa da, kendi aydınlığında yok olmayan bir ışığın daima uzağında. ne nakkaşa ne hattata rastladım. asılları yoktu, suretleriyle oyalandım.bu gördükleriniz, işte o suretler.

    bütün bu sayıklamalardan ve oyalanmalardan sonra, üzerine harf düşmemiş kâğıda yanmalarımla size söylemeliyim ki, ikibinyedi’ye yüklenmiş bütün manalarıyla bir nun baskısı bu. hiçbir şey hatıra olsun için değil, ama yine de nun yılına kendiliğinden denk düşmüş bir yıldönümü hatırası.

    nun yaşıl

    oysa geldi de geçerlik insanın vasfı.

    bir doğum ve bir ölüm tarihi olanın gerçek manada var 12 olduğundan kim söz edebilir? zaman, ancak bir zamana tâbT olanlar için geçici. hamd, zamana tâbT olmayıp da zamanın sahibi olana.

    Hattat ve Padişah

    HAT VE RASAT

    Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kim- 17 senin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da, kamış kalemi, âherlenmiş kâğıdı eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu.

    Bütün gün, bütün gece ve bir bütün gün daha rasathanenin pencerelerinden semayı gözlemişlerdi. Zâtülhalâkların, lübnele-rin, rub’uların doldurduğu salonlarda, irili ufaklı odalarda tam on beş rasıt çalışıyorlardı. Kimbilir kaç yıldan beri onu bekliyorlardı, İstanbul semalarından geçmesini ve her şeyi aydınlatmasını. Zâtüssukbeteyninden ansızın onu görmüştü. Kocaman kuyruğundan etrafa ışıklar saçarak, doğudan batıya doğru ağır ağır yürüyordu. Önce onu görmüştü, sonra da onun ışığında kendisini ve her şeyi. Artık baş rasıdın buyrukları, kâtibin iğreti tebessümü eskisi gibi sinirlerini bozmuyor, tam tersine hoşuna bile gidiyordu. Kendi kendine, ne garip, demişti, demek bütün bir varlığı ve bu arada kendimi onun ışığında görebilmem gerekliymiş. Baş çizimci, ne buyurdunuz efendim, diye sorunca da, hiç, diye gülümsemişti, hiç ama her şey aynı anda.

    Eve döndüğü zaman, köhnemiş basamakları çifter çifter çıktı. Karısı komşuda, çocukları sokakta olmalıydı. Kapının önünden bağırarak yoğurtçular, şıracılar geçti. Güneş ufkun üzerinden batmaya hazırlanıyordu. Aylardan mayıs, yıllardan binyüzyetmişaltı hicrî. Tamam, dedi kendi kendisine, onu gördüm. Onun ışığında bütün dünyam aydınlandı. Şimdi artık yazabilirim. Çünkü nasıl yazacağımı, hangi biçimde yazacağımı, şimdiye kadar Osmanlı âlimleri ve edipleri hiç kullanmamış olsa da hangi şekli tutturacağımı biliyorum. İçim sımsıcak. İçim kıpır kıpır. İçim lâle tarlası. İçim fasl-ı gül. Bu defa, kâğıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmeden içim, yazabileceğim.

    Çok müstesna bir kâğıt olmalı diye geçirdi içinden. Köşe minderine oturdu. Santurlar dört bir yandan, denize çıkmalı odanın gizli köşelerinden içine doğru vurmaya başladılar. Pencere önündeki suda oynaşan ışık tavana yansıdı. Bu, hem ay ışığıydı, hem de güneş. Bir yanda gurup vardı, bir yanda dolunay. Başka türlü olamazdı zaten, diye düşündü. Çok müstesna bir zaman bu. Rahlesinin önünde diz çöktü. Bir kâğıt çekti. Mühresini eline aldı. Duvarlardan, yıllar evvel yazdığı levhalar bakıp bakıp gülümsediler. Her birinde gerçekleştiremediği o şeyi, bu gece gerçekleştireceğini bilerek içi içine sığmıyordu. Bu gece, dedi, nihayet yazacağım. Hiç kimsenin bilmediği şeyleri anlatacağım. Mühreyi kâğıt üzerinde gezdiriyordu. Sonra, dedi, onu, yazdıklarımı diğer insanlara okuyacağım. Kimbilir belki padişahımız efendimize de okurum. O zaman, içimden geçenleri yazabilince, başarabilince ruhuma kanat takmayı, var olacağım. Paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığımın anlamını çözeceğim. Sağ dizini dikerek oturdu. Kamış kalemi eline aldı. Santurlar odanın dört bir yanından hâlâ vuruyorlardı.

    Denizin hışırtısı sabaha kadar durmadı. Ve o, sabaha kadar, hiç durmaksızın yazdı. Ay’la güneş hâlâ aynı yerde, biri doğmak biri batmak üzere, aynı yerde ama yalnızca kendi âlemlerinde asılı kalmışlardı. Yalnızca kamış kalem cızırdıyor, yalnızca santurlar vuruyor, yalnızca gözlerinden yaşlar sızıyordu onun. Her harf, geçmiş yıllarda kalmış hattatlığının tecrübesiyle, içinde tuttuğu nefesin salıverilme ânında surete giriyor, onun ışığında gördüğü kendisini de sanki levhalara hat çeker gibi özenle 19 biçimliyordu. Bir ara gülümsedi. Kimbilir, dedi, belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcı, hem ay hem güneş ışığına boğulmuş bir başka odada, şu an benim içimden geçenleri yazmaya kalkışır. Sabaha kadar hiç durmadı. Ve ömründe ilk kez, kendini bildiğinden bu yana ilk kez, akşamı da, yatsıyı da, sabahı da duymadı. Duymadığı için de namazlarını kılmadı.

    Evvelâ, gelirken kapı önünde gördüğü filbahri çiçeğini anlattı. Sonra, her sene baharın ilk gülünü nasıl beklediğini, o gülü ilk gördüğünde çok büyük bir şeyler olmasını nasıl umduğunu. Sonra, sonra hanımelleriyle gönlünün nasıl kanatlandığını. Sarayın has bahçesindeki nazlı, mağrur ve cimri, tek soğana tek lâle, lâle tarhlarını. Şakayık güllerini, karanfilleri. Bütün bunlar içinde bir has bahçeye dönüştü. Ömrünün ve baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defter doldurdu.

    Arkadan onu insan kılan acılarını anlattı. Kendi çektiklerini ve başkalarının çektiklerini. Teker teker. Ölüm fermanı yazarken harflere nefes tutulmuyordu. Kendisinden, bir ölüm fermanı yazmasını istedikleri gün saraydaki hattatlığından nasıl ayrıldığını. Çocuğunu mahalle mektebine getirip götüren kalfanın ani ölümüyle o vakitler neden o kadar çok sarsılmış olduğunu araştırdı. Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen. Bir defter de bunlarla doldu.

    Sonra düşlerini anlatmaya koyuldu, masallarını. İnsan olmaya çalışan bir peri kızı tanımıştı. Onu yazdı. Peri kızına, insanlık zordur, demişlerdi de o inat ederek, denemek isterim, demişti. İnsanlığın gereklerini yerine getiremezsem, o zaman süslü kanatlarıma, ışıklı dünyama dönerim yeniden. Peri kızı ilk gece, bir bedeni var olmuş olmanın sızılarını duymuş, ısınmak için odun toplamış, lâkin onları yavrusu hasta bir kadınla paylaşmıştı. Ertesi akşam, açlıktan ayakta duramayan bir ihtiyara, çalılıklardan topladığı aluç tanelerinin tamamını vermişti. Son gün, durmadan ve bağırarak tartışan bir karı-kocanın penceresi önünde durmuştu. Karı-koca çok gençtiler ve gerçeğin ne olduğunu tartışıyorlardı. Kadın, gerçek gönüldedir ve gözle görülmez, diyordu. Erkek ise, gerçek gözle görülür ve bedenleri doyurmaya yarar, diyordu. Az ötede Türkmen işi bir halının üzerinde henüz sekiz aylık bir bebek ağlıyordu. Hem acıkmıştı hem de seslerden korkmuştu. Onlara dönerek, gerçek bu değil mi, diye seslenmişti peri kızı. Ve insan olmaya hak kazanmıştı.

    Yazdıkça yazıyordu hattat-rasıt. Sağ bileğinde ince bir sızı duydu. Hokkada mürekkep azalmıştı. Son deftere aşkını yazdı, bütün aşklarını. Sonra bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, erdemsizliklerini. Yazdıklarını son bir kez gözden geçirdi. Oraya, minderin üzerine kıvrıldı, uyuyakaldı. Birazdan odanın kapısı aralandı. Yüzü çizgileriyle güzel bir kadın, karısı, yün bir battaniyeyi kocasının üzerine usulca serdi. Her ikisinin de yüzünde mutlu bir gülümseme vardı.

    Padişahımız efendimize bir dilekçe yazmalıyım, diye düşündü hattat-rasıt uyanır uyanmaz. Divan-ı Hümayun’un toplanacağı gündü, Bâb-ı Hümayun’un önüne gitti. Kapıcılar başlarında kocaman sorguçlarıyla bekliyorlardı. Büyük bir kalabalık vardı. Birden kalabalık iki yana açıldı. Padişah kır bir atın üzerinde göründü. Dilekçelerini vermek isteyenler yanına koştular. Bunların bir kısmı başlarının üzerinde yanan bir meşale tutarak, eğer adaleti yerine getirmezse kıyamette bu meşale gibi yanacağını ima etmek istiyorlardı. Hattat-rasıt, hiç zorluk çekmeden nedense, padişaha yanaştı. Bu, onu ikinci görüşüydü. Gözlerinin, sararmış bir yüzdeki siyah gözlerinin ta içine bakarak, bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var, dedi ve uzaklaştı.

    Padişah, o gece, Saray-ı Âmire’nin, duvarları mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billûr kandillerden dökülen sarı bir ışığın altında sabaha kadar defterleri okudu. Haremin bir başka odasında, kadife tenli bir sıcak iklim güzeli, ipek döşekler üzerinde padişahı boş yere bekledi durdu. Ertesi sabah padişah emir buyurdu, hattat-rasıdı saraya getirdiler. Huzura aldılar. Padişah, sıcak, sımsıcak nazarlarla hattat-rasıdın gözlerinin ta içine baktı, yeşim taşlı bir yüzüğün parladığı sağ elini uzatarak yanına gelmesini işaret etti. Defterleri bir defa da ona okuttu. Hattat-rasıdın sesi sıcak, sımsıcak, seller, ırmaklar, yağmurlar gibi, ağzından dökülüyor, tek zerresi kaybolmadan, padişahın gözlerinden gönlüne akıyordu. Sonunda padişah tebessümlü bakışlarla ondan ne istediğini sordu. Hattatrasıt, bütün halkınıza okumak isterdim, dedi. Padişah, bunu, dedi, gerçekten istiyor musun. Yazdıklarını, bütün bu defterleri diğer insanlarla paylaşmayı? Onlarla paylaşmayı, böylece var ve çok olmayı mı ümit ediyorsun? Evet, diye cevapladı hattat-rasıt. Padişah, seni ben anladım, yetmez mi, diye yavaşça karşılık verdi. Bir ben gibi anlayan daha çıkmaz sanırım. Hattat-rasıt inatla ve gururla cevapladı. Hayır, sesi çok netti, bunlar onlar için yazıldı, bir kişi yetmez. Ben olsam bile mi, dedi padişah. Padişahın gözlerinin, her gün bir parça alınan zehrin etkisiyle artık iyice sararmış bir çehrede canlı ve sıcak kalmış gözlerinin içine bakarak, sen olsan bile yetmez padişahım, diye cevapladı hattatrasıt. Padişah, elini tekrar kaldırarak, onun sağ omzunu okşadı ve peki, diye fısıldadı, peki.

    Saray-ı Âmire ile Ayasofya ve Sultanahmet’in arası tıklım tıklım doluydu. Kadınlar, çocuklar, genç ve yakışıklı delikanlılar, serv-i hıramanlığını siyah ve ipek çarşafların bile örtemediği genç kızlar, kocamanlar, veliler, pirler, yeniçeriler, dervişler, medrese öğrencileri, ulemanın ve üdebanın ak sakallıları, eli sazlı halk ozanları, hepsi hepsi oradaydılar. Hattâ Haremin gün yüzü görmemiş cariyeleri bile bir küme halinde gelmişlerdi. Işıklı ve hoş kokulu bir bahar günüydü, mayısın onyedisi. Hattatrasıt, padişahtan geri aldığı defterleri koltuğunun altında, daha evvel Bâb-ı Hümayun’un önüne yerleştirilmiş yüksek bir kaidenin üzerine çıktı. Gelirken, Sûr-ı sultaninin yakın pencerelerinden birinin arkasında, loşlukta, siyah bir sakalın çerçevelediği sarı, sapsarı bir çehrenin, sıcak siyah gözlerin kendisini dostane izlediğini fark etmişti.

    Ey Osmanlı, diye ağzını açmak istedi. Aslında, siz, şimdiye kadar kendinizi, kendinizi aradan çıkarabildiğiniz nisbette ifadeye yeltendiniz, diyecekti. Oysa şimdi ben, size salt kendimi göstereceğim, bunu şimdiye kadar hiç görmediniz, diye devam edecekti. Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükseldi. Sesim benim değil, diye düşündü. Daha yüksek bir tonda başlamak için geniş bir soluk aldı, daha yüksek bir hırıltı yükseldi boğazından. En ön sıradaki güzel ve genç kızlar, kaytan bıyıklı Rumelili delikanlılar sessizce gülüştüler. Ağzını bir daha açıp kapadı hattat-rasıt, karanlık, pek karanlık bir şey söyledi. Kalabalık şimdi hep bir ağızdan ve açıkça gülüyordu. Edipler sinirlenmişti, koca şairler öfkeyle kıpırdandılar. Bu ne terbiyesizliktir, diye söylendi içlerinden ak saçlı ak sakallı birisi. Bir kısım dervişler ağlamaya ve dövünmeye başlayarak, biz böyle çile, hücremizde dahi görmedik, dediler. Yeniçeriler ellerini palalarına atarak, bizi bu yüzden mi kışlalarımızdan çağırdılar, diye homurdandılar, küffar kapıda. Haremin gün yüzü görmemiş güzelleri, işveyle başlarını sallayarak, bizim Sümbül Ağa’nın anlattığı cin peri masalları bile bununkinden daha güzel, diye gülüştüler. En arka sıralardan itibaren birer ikişer çözülmeye başladı kalabalık. Sonunda hattat-rasıt, koca meydanda yalnız kaldığını fark etti. Hâlâ defterlerini okumaya çalışıyordu. Oysa, dedi hüzünle kendi kendine, bütün gece sabaha kadar defterimi padişaha okurken, sesim ne kadar güzeldi. Sesim ne kadar güzeldi ve her şey ne kadar güzeldi.

    Sonunda defterlerini koltuğunun altına sıkıştırdı. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Taş kaideden indi. Surda açılmış kafesli pencerenin önünden geçerken, kendisini hâlâ izleyen gözleri bir kez daha hissetti. Başını kaldırıp bakmadı, şansını yitirmişti. Seng-i ibretin önünden geçti. Taşın çatlaklarından koyu, kirli bir kan akıyordu. Rasathaneye gitmesi gerektiğini fark etti. Biraz evvel, kalabalığın ön sıralarındaki baş rasıdın ve arkadaşlarının sinirli sinirli uzaklaştıklarını görmüştü. Yol ayrımına geldiğinde rasathaneye değil, eve doğruldu. Basamakları yerinden oynayan merdivenlerden yukarı çıktı. Rahlesini, yazı takımını önüne çekti. Rastgele bir kâğıda uzandı. Kamış kalemini, Sürre alayıyla 23 Mekke’ye gidip gelmiş koyu renkli mürekkebin içine daldırdı. Sesini, padişahtan başka hiç kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri yazmaya başladı. Kelimeler, içinden sıcak, sımsıcak, insan kanı kadar, gül mevsimi kadar, seller, yağmurlar kadar sımsıcak, mühresiz kâğıdın üzerine dökülmeye başladılar. Gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu.

    KAYIP PADİŞAH I

    Mevsim birdenbire değişti. Çok uzun ve sıcak bir yazın ardından birdenbire güz geldi. Padişah, mavi gölgeli dairesinde yavaşça yerinden doğruldu. Boğaz’ın gri ve soğuk suları üzerinde kanat çırpan kuşlara bakarak, hoş geldiniz yağmur kuşları, diye mırıldandı, içimin hasretine hoş geldiniz. Siyah gözlerinin derininde bir yer serinleyerek gülümsüyordu.

    Saray-ı Âmire’den uzakta, iki katlı evinin çıkmasında hat-tat-rasıt, bir başka kıyıdan aynı suya bakıyordu. Kendisini padişahtan başka kimseciklerin anlamadığı hattat-rasıt bir adamın öyküsünü yazdıktan sonra, evinden bir daha hiç çıkmamıştı. Günlerce rasathaneden haberciler gönderilmiş, eğer hemen zâ-tüssukbeteyninin başına dönmezse ve böyle, bir rasıdın haysiyetiyle bağdaşmayacak münasebetsizlikte işlerle uğraşmayı hemen bırakmazsa, istifa etmiş sayılacağı kendisine defalarca hatırlatılmıştı. Ama o, kapıdan dışarı adım atamadığı gibi pencerenin…

    Masal gemisi, nihayet İstanbul Boğazından, son padişahla son şehzadesini alarak uzaklaştı.Hiçbir şey kalmadı geriye.Bir büyük boşluk kaldı geriye.Bir de bütün bunları, bulutların ufuk üzerinde koştuğu güz akşamları, kıyıya iyice yanaşan masal gemilerinin gölgelerine bakarak ve dahi o gölgeleri kendisi gibi görebilecek başkalarının varlığını da vehmederek dalgalara söyleyen öykücü.

    nun.

    harf dedim, kelâmın kalbi titredi.

    Huruf T-mizaç olmasam da ikibinyedi yılından kendime dair birkaç mana çıkardım.

    iki nun, iki isim, iki dünya, iki mana arasında kalacak varlığıma çıkan bir yolun başında, bindokuzyüzdoksanyedi’nin mayısında bu metinlere nun masalları adını verdiğimden bu yana on yıl geçmiş.

    demek ki arkadaki dergi serüvenini göz ardı edersek, iki karton kapak arasında toplanmış suhuf üzerine isim-imza düşürüşümün onuncu yılı.

    o zaman ben kırk yaşındaydım. oysa nun, ebcedle elli demek. bu yüzden olacak, o günlerde nun’un elli değerinden çok kalem, hokka, kader, yazı anlamlarıyla oyalandım.

    kendisiyle başlayıp kendisinde bitmesine dikkat ettim.

    harflerin en titreyişlisi olmasına kulak kesildim.

    ama şimdi nun yılındayım. benim, ben diye bildikleri şu zaif bedenin nun yaşındayım.

    hal böyle olunca, kal de bu baskının üzerine yeni bir not düşmeyi zorunlu kılıyor:

    nun baskısı.

    tekrarı yok, sayısı bin’le sınırlı. teker teker numaralandırılmış ve bin’inin şu ilk sahifesi de bence açılmış, ithafı eksik olsa da imzası şu elimle, şu kalemimle atılmış.

    araya giren bunca karanlık nihade’ye, güzel yûsuf’a, kışkırtıcı züleyha’ya, cam ustası, yontucu ve bir türlü kendi mezarına gömülemeyen hükümdara rağmen. on yıl üzerine nun masallarını yeniden okuyunca, onda, bulanların ne bulduğunu, bulmayanların ne bulmadığını ilk kez anladım. kendi hisseme düşeni ise, yazdıklarını padişahın okumasıyla yetinemeyen hattatın hikâyesinden çıkardım. ilk yazı. kaderin, yazmaktan eylem bir sözcükle yaz-gı olduğu duruyordu orada ve bu yazgı üzerinde her şey sabitken en fazla, hattatla padişahın yer değiştirebileceği okunuyordu.

    her şey başa dönüyor.

    on yıl üzerine, kırık çemberin iki ucunu bir araya getirdiğimde. mademki bir yeryüzü yalnızlığı damarlarıma yürüyüp de geceye baktığımda bütün hükümler hükümsüz kalıyor, mademki ayaklarım suya eriyor, öyleyse artık bir şeyler görebilmem gerek benim, değil mi? ama soluğum hâlâ bir aynanın yüzünü buğulandırıyor.

    âh mine’l aşk. körüm ben.

    nasıl aklanır bu şehir?

    bir körlük sarhoşluğunda bildim ki yazılan her yazı ilk yazılana düşülen bir dipnot kadarmış. ama harflerin denize karşı aldığı şekiller tutkulu yazma serüvenlerine kurban kılarmış kalemin emanetçisini. ama bir oturuşta anlatılacak hikâyelerden değilmiş, anlatmaya başlamak için bile yıllar geçmesi gerekmiş.

    benimki on yılı buldu, bir harfin bedeli kaç yıl kölelik bu defterde?

    kitaplar okunmak, defterler yazılmak için bu hikâyede.

    benden geriye kalacak olan: bir isim, sabrım ve tahammülüm.

    ama ölümden öte hayat, bilindikten başka bir bilgi varmış. ve insan dedikleri ancak kendi çapı kadarmış.

    ölümlüyüm. ölümlüsünüz.

    benim gördüğümü sen hatırla. unuttuğum cümleyi hatırlatma, hatırla.

    bunu bilmesem, yazmak ve yaşamak arasındaki o soylu seçimde taraf olmazdım, yine de yazmazdım.

    fakat fazla söze ne gerek. varlığın özü hasret.

    yazının kendisi için değil. kalpte titrettiği hatırlamanın yüzü suyu hürmetine yazı, dediğimde. yazının da küçümsenebilir olduğunu belirtmem, bana bir borç oluyor.

    irşâda değil paylaşıma bakıyor yüzüm. tâcidâr değilim çünkü sadece muhtâcım. harflerimin hükmü muhabbettir benim ve serâpâ hatayım.

    her cümlenin, sahibini bambaşka bir kaderle birleştirdiğini, anlattığımdansa anlatmadığımın anlaşılmasının daha önemli olduğunu hazır öğrenmişken. heves bu ya; nun baskısında, nohudî renkli bir sahife üzerinde, hattatı, nakkaşı, genç mezarlık bekçisini, kalfayı, son padişahı, nigâr hanım’ı, olur ya yazıcıyı da, görelim istedim. cildi ağır, kâğıdı kalın gravür mecmualarının arasında onları bulabilirim zannettim.

    bir kalem tutulmasının kalbe yüklediği ağırlığı sırtlamaya çalışarak günlerce ve gecelerce sahife çevirdim. bir-iki asır aralıkla da olsa, aynı şeyi görmüş iki insandan biri olabilmeyi ümit ettim.

    Kafesli evler, ikindi gölgeli yaz sokakları, serin mezarlıklar, geniş gövdeli yelkenliler, selâmlık vakitlerinin alay kalabalığı, rüyası hakikatinden makbul dolunay, su üzerine serpilmiş saray gölgeleri…

    yol kopyanın da kopyası bir kâğıt-kalem dünyasında bazen bir parıltıya gözlerim takılsa da, kendi aydınlığında yok olmayan bir ışığın daima uzağında. ne nakkaşa ne hattata rastladım. asılları yoktu, suretleriyle oyalandım.bu gördükleriniz, işte o suretler.

    bütün bu sayıklamalardan ve oyalanmalardan sonra, üzerine harf düşmemiş kâğıda yanmalarımla size söylemeliyim ki, ikibinyedi’ye yüklenmiş bütün manalarıyla bir nun baskısı bu. hiçbir şey hatıra olsun için değil, ama yine de nun yılına kendiliğinden denk düşmüş bir yıldönümü hatırası.

    nun yaşıl

    oysa geldi de geçerlik insanın vasfı.

    bir doğum ve bir ölüm tarihi olanın gerçek manada var 12 olduğundan kim söz edebilir? zaman, ancak bir zamana tâbT olanlar için geçici. hamd, zamana tâbT olmayıp da zamanın sahibi olana.

    Hattat ve Padişah

    HAT VE RASAT

    Kaç zamandır yazmak istiyordu. Şimdiye kadar hiç kim- 17 senin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği bir biçimde söylemek, yazmak istiyordu. Yazmak istiyordu da, kamış kalemi, âherlenmiş kâğıdı eline alır almaz içinde bir yer bumbuz kesiliyor, aslında sımsıcak olan o şey, bir türlü kâğıda akamadan yok olup gidiyordu.

    Bütün gün, bütün gece ve bir bütün gün daha rasathanenin pencerelerinden semayı gözlemişlerdi. Zâtülhalâkların, lübnele-rin, rub’uların doldurduğu salonlarda, irili ufaklı odalarda tam on beş rasıt çalışıyorlardı. Kimbilir kaç yıldan beri onu bekliyorlardı, İstanbul semalarından geçmesini ve her şeyi aydınlatmasını. Zâtüssukbeteyninden ansızın onu görmüştü. Kocaman kuyruğundan etrafa ışıklar saçarak, doğudan batıya doğru ağır ağır yürüyordu. Önce onu görmüştü, sonra da onun ışığında kendisini ve her şeyi. Artık baş rasıdın buyrukları, kâtibin iğreti tebessümü eskisi gibi sinirlerini bozmuyor, tam tersine hoşuna bile gidiyordu. Kendi kendine, ne garip, demişti, demek bütün bir varlığı ve bu arada kendimi onun ışığında görebilmem gerekliymiş. Baş çizimci, ne buyurdunuz efendim, diye sorunca da, hiç, diye gülümsemişti, hiç ama her şey aynı anda.

    Eve döndüğü zaman, köhnemiş basamakları çifter çifter çıktı. Karısı komşuda, çocukları sokakta olmalıydı. Kapının önünden bağırarak yoğurtçular, şıracılar geçti. Güneş ufkun üzerinden batmaya hazırlanıyordu. Aylardan mayıs, yıllardan binyüzyetmişaltı hicrî. Tamam, dedi kendi kendisine, onu gördüm. Onun ışığında bütün dünyam aydınlandı. Şimdi artık yazabilirim. Çünkü nasıl yazacağımı, hangi biçimde yazacağımı, şimdiye kadar Osmanlı âlimleri ve edipleri hiç kullanmamış olsa da hangi şekli tutturacağımı biliyorum. İçim sımsıcak. İçim kıpır kıpır. İçim lâle tarlası. İçim fasl-ı gül. Bu defa, kâğıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmeden içim, yazabileceğim.

    Çok müstesna bir kâğıt olmalı diye geçirdi içinden. Köşe minderine oturdu. Santurlar dört bir yandan, denize çıkmalı odanın gizli köşelerinden içine doğru vurmaya başladılar. Pencere önündeki suda oynaşan ışık tavana yansıdı. Bu, hem ay ışığıydı, hem de güneş. Bir yanda gurup vardı, bir yanda dolunay. Başka türlü olamazdı zaten, diye düşündü. Çok müstesna bir zaman bu. Rahlesinin önünde diz çöktü. Bir kâğıt çekti. Mühresini eline aldı. Duvarlardan, yıllar evvel yazdığı levhalar bakıp bakıp gülümsediler. Her birinde gerçekleştiremediği o şeyi, bu gece gerçekleştireceğini bilerek içi içine sığmıyordu. Bu gece, dedi, nihayet yazacağım. Hiç kimsenin bilmediği şeyleri anlatacağım. Mühreyi kâğıt üzerinde gezdiriyordu. Sonra, dedi, onu, yazdıklarımı diğer insanlara okuyacağım. Kimbilir belki padişahımız efendimize de okurum. O zaman, içimden geçenleri yazabilince, başarabilince ruhuma kanat takmayı, var olacağım. Paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığımın anlamını çözeceğim. Sağ dizini dikerek oturdu. Kamış kalemi eline aldı. Santurlar odanın dört bir yanından hâlâ vuruyorlardı.

    Denizin hışırtısı sabaha kadar durmadı. Ve o, sabaha kadar, hiç durmaksızın yazdı. Ay’la güneş hâlâ aynı yerde, biri doğmak biri batmak üzere, aynı yerde ama yalnızca kendi âlemlerinde asılı kalmışlardı. Yalnızca kamış kalem cızırdıyor, yalnızca santurlar vuruyor, yalnızca gözlerinden yaşlar sızıyordu onun. Her harf, geçmiş yıllarda kalmış hattatlığının tecrübesiyle, içinde tuttuğu nefesin salıverilme ânında surete giriyor, onun ışığında gördüğü kendisini de sanki levhalara hat çeker gibi özenle 19 biçimliyordu. Bir ara gülümsedi. Kimbilir, dedi, belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcı, hem ay hem güneş ışığına boğulmuş bir başka odada, şu an benim içimden geçenleri yazmaya kalkışır. Sabaha kadar hiç durmadı. Ve ömründe ilk kez, kendini bildiğinden bu yana ilk kez, akşamı da, yatsıyı da, sabahı da duymadı. Duymadığı için de namazlarını kılmadı.

    Evvelâ, gelirken kapı önünde gördüğü filbahri çiçeğini anlattı. Sonra, her sene baharın ilk gülünü nasıl beklediğini, o gülü ilk gördüğünde çok büyük bir şeyler olmasını nasıl umduğunu. Sonra, sonra hanımelleriyle gönlünün nasıl kanatlandığını. Sarayın has bahçesindeki nazlı, mağrur ve cimri, tek soğana tek lâle, lâle tarhlarını. Şakayık güllerini, karanfilleri. Bütün bunlar içinde bir has bahçeye dönüştü. Ömrünün ve baharın ve İstanbul’un has bahçesi bir defter doldurdu.

    Arkadan onu insan kılan acılarını anlattı. Kendi çektiklerini ve başkalarının çektiklerini. Teker teker. Ölüm fermanı yazarken harflere nefes tutulmuyordu. Kendisinden, bir ölüm fermanı yazmasını istedikleri gün saraydaki hattatlığından nasıl ayrıldığını. Çocuğunu mahalle mektebine getirip götüren kalfanın ani ölümüyle o vakitler neden o kadar çok sarsılmış olduğunu araştırdı. Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen. Bir defter de bunlarla doldu.

    Sonra düşlerini anlatmaya koyuldu, masallarını. İnsan olmaya çalışan bir peri kızı tanımıştı. Onu yazdı. Peri kızına, insanlık zordur, demişlerdi de o inat ederek, denemek isterim, demişti. İnsanlığın gereklerini yerine getiremezsem, o zaman süslü kanatlarıma, ışıklı dünyama dönerim yeniden. Peri kızı ilk gece, bir bedeni var olmuş olmanın sızılarını duymuş, ısınmak için odun toplamış, lâkin onları yavrusu hasta bir kadınla paylaşmıştı. Ertesi akşam, açlıktan ayakta duramayan bir ihtiyara, çalılıklardan topladığı aluç tanelerinin tamamını vermişti. Son gün, durmadan ve bağırarak tartışan bir karı-kocanın penceresi önünde durmuştu. Karı-koca çok gençtiler ve gerçeğin ne olduğunu tartışıyorlardı. Kadın, gerçek gönüldedir ve gözle görülmez, diyordu. Erkek ise, gerçek gözle görülür ve bedenleri doyurmaya yarar, diyordu. Az ötede Türkmen işi bir halının üzerinde henüz sekiz aylık bir bebek ağlıyordu. Hem acıkmıştı hem de seslerden korkmuştu. Onlara dönerek, gerçek bu değil mi, diye seslenmişti peri kızı. Ve insan olmaya hak kazanmıştı.

    Yazdıkça yazıyordu hattat-rasıt. Sağ bileğinde ince bir sızı duydu. Hokkada mürekkep azalmıştı. Son deftere aşkını yazdı, bütün aşklarını. Sonra bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, erdemsizliklerini. Yazdıklarını son bir kez gözden geçirdi. Oraya, minderin üzerine kıvrıldı, uyuyakaldı. Birazdan odanın kapısı aralandı. Yüzü çizgileriyle güzel bir kadın, karısı, yün bir battaniyeyi kocasının üzerine usulca serdi. Her ikisinin de yüzünde mutlu bir gülümseme vardı.

    Padişahımız efendimize bir dilekçe yazmalıyım, diye düşündü hattat-rasıt uyanır uyanmaz. Divan-ı Hümayun’un toplanacağı gündü, Bâb-ı Hümayun’un önüne gitti. Kapıcılar başlarında kocaman sorguçlarıyla bekliyorlardı. Büyük bir kalabalık vardı. Birden kalabalık iki yana açıldı. Padişah kır bir atın üzerinde göründü. Dilekçelerini vermek isteyenler yanına koştular. Bunların bir kısmı başlarının üzerinde yanan bir meşale tutarak, eğer adaleti yerine getirmezse kıyamette bu meşale gibi yanacağını ima etmek istiyorlardı. Hattat-rasıt, hiç zorluk çekmeden nedense, padişaha yanaştı. Bu, onu ikinci görüşüydü. Gözlerinin, sararmış bir yüzdeki siyah gözlerinin ta içine bakarak, bu defterlerde hiç kimsenin daha evvel görmediği ve bilmediği şeyler var, dedi ve uzaklaştı.

    Padişah, o gece, Saray-ı Âmire’nin, duvarları mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billûr kandillerden dökülen sarı bir ışığın altında sabaha kadar defterleri okudu. Haremin bir başka odasında, kadife tenli bir sıcak iklim güzeli, ipek döşekler üzerinde padişahı boş yere bekledi durdu. Ertesi sabah padişah emir buyurdu, hattat-rasıdı saraya getirdiler. Huzura aldılar. Padişah, sıcak, sımsıcak nazarlarla hattat-rasıdın gözlerinin ta içine baktı, yeşim taşlı bir yüzüğün parladığı sağ elini uzatarak yanına gelmesini işaret etti. Defterleri bir defa da ona okuttu. Hattat-rasıdın sesi sıcak, sımsıcak, seller, ırmaklar, yağmurlar gibi, ağzından dökülüyor, tek zerresi kaybolmadan, padişahın gözlerinden gönlüne akıyordu. Sonunda padişah tebessümlü bakışlarla ondan ne istediğini sordu. Hattatrasıt, bütün halkınıza okumak isterdim, dedi. Padişah, bunu, dedi, gerçekten istiyor musun. Yazdıklarını, bütün bu defterleri diğer insanlarla paylaşmayı? Onlarla paylaşmayı, böylece var ve çok olmayı mı ümit ediyorsun? Evet, diye cevapladı hattat-rasıt. Padişah, seni ben anladım, yetmez mi, diye yavaşça karşılık verdi. Bir ben gibi anlayan daha çıkmaz sanırım. Hattat-rasıt inatla ve gururla cevapladı. Hayır, sesi çok netti, bunlar onlar için yazıldı, bir kişi yetmez. Ben olsam bile mi, dedi padişah. Padişahın gözlerinin, her gün bir parça alınan zehrin etkisiyle artık iyice sararmış bir çehrede canlı ve sıcak kalmış gözlerinin içine bakarak, sen olsan bile yetmez padişahım, diye cevapladı hattatrasıt. Padişah, elini tekrar kaldırarak, onun sağ omzunu okşadı ve peki, diye fısıldadı, peki.

    Saray-ı Âmire ile Ayasofya ve Sultanahmet’in arası tıklım tıklım doluydu. Kadınlar, çocuklar, genç ve yakışıklı delikanlılar, serv-i hıramanlığını siyah ve ipek çarşafların bile örtemediği genç kızlar, kocamanlar, veliler, pirler, yeniçeriler, dervişler, medrese öğrencileri, ulemanın ve üdebanın ak sakallıları, eli sazlı halk ozanları, hepsi hepsi oradaydılar. Hattâ Haremin gün yüzü görmemiş cariyeleri bile bir küme halinde gelmişlerdi. Işıklı ve hoş kokulu bir bahar günüydü, mayısın onyedisi. Hattatrasıt, padişahtan geri aldığı defterleri koltuğunun altında, daha evvel Bâb-ı Hümayun’un önüne yerleştirilmiş yüksek bir kaidenin üzerine çıktı. Gelirken, Sûr-ı sultaninin yakın pencerelerinden birinin arkasında, loşlukta, siyah bir sakalın çerçevelediği sarı, sapsarı bir çehrenin, sıcak siyah gözlerin kendisini dostane izlediğini fark etmişti.

    Ey Osmanlı, diye ağzını açmak istedi. Aslında, siz, şimdiye kadar kendinizi, kendinizi aradan çıkarabildiğiniz nisbette ifadeye yeltendiniz, diyecekti. Oysa şimdi ben, size salt kendimi göstereceğim, bunu şimdiye kadar hiç görmediniz, diye devam edecekti. Fakat boğazından sadece bir hırıltı yükseldi. Sesim benim değil, diye düşündü. Daha yüksek bir tonda başlamak için geniş bir soluk aldı, daha yüksek bir hırıltı yükseldi boğazından. En ön sıradaki güzel ve genç kızlar, kaytan bıyıklı Rumelili delikanlılar sessizce gülüştüler. Ağzını bir daha açıp kapadı hattat-rasıt, karanlık, pek karanlık bir şey söyledi. Kalabalık şimdi hep bir ağızdan ve açıkça gülüyordu. Edipler sinirlenmişti, koca şairler öfkeyle kıpırdandılar. Bu ne terbiyesizliktir, diye söylendi içlerinden ak saçlı ak sakallı birisi. Bir kısım dervişler ağlamaya ve dövünmeye başlayarak, biz böyle çile, hücremizde dahi görmedik, dediler. Yeniçeriler ellerini palalarına atarak, bizi bu yüzden mi kışlalarımızdan çağırdılar, diye homurdandılar, küffar kapıda. Haremin gün yüzü görmemiş güzelleri, işveyle başlarını sallayarak, bizim Sümbül Ağa’nın anlattığı cin peri masalları bile bununkinden daha güzel, diye gülüştüler. En arka sıralardan itibaren birer ikişer çözülmeye başladı kalabalık. Sonunda hattat-rasıt, koca meydanda yalnız kaldığını fark etti. Hâlâ defterlerini okumaya çalışıyordu. Oysa, dedi hüzünle kendi kendine, bütün gece sabaha kadar defterimi padişaha okurken, sesim ne kadar güzeldi. Sesim ne kadar güzeldi ve her şey ne kadar güzeldi.

    Sonunda defterlerini koltuğunun altına sıkıştırdı. Vakit öğleye yaklaşıyordu. Taş kaideden indi. Surda açılmış kafesli pencerenin önünden geçerken, kendisini hâlâ izleyen gözleri bir kez daha hissetti. Başını kaldırıp bakmadı, şansını yitirmişti. Seng-i ibretin önünden geçti. Taşın çatlaklarından koyu, kirli bir kan akıyordu. Rasathaneye gitmesi gerektiğini fark etti. Biraz evvel, kalabalığın ön sıralarındaki baş rasıdın ve arkadaşlarının sinirli sinirli uzaklaştıklarını görmüştü. Yol ayrımına geldiğinde rasathaneye değil, eve doğruldu. Basamakları yerinden oynayan merdivenlerden yukarı çıktı. Rahlesini, yazı takımını önüne çekti. Rastgele bir kâğıda uzandı. Kamış kalemini, Sürre alayıyla 23 Mekke’ye gidip gelmiş koyu renkli mürekkebin içine daldırdı. Sesini, padişahtan başka hiç kimseciklere duyuramayan hattat-rasıt bir adamın başından geçenleri yazmaya başladı. Kelimeler, içinden sıcak, sımsıcak, insan kanı kadar, gül mevsimi kadar, seller, yağmurlar kadar sımsıcak, mühresiz kâğıdın üzerine dökülmeye başladılar. Gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu.

    KAYIP PADİŞAH I

    Mevsim birdenbire değişti. Çok uzun ve sıcak bir yazın ardından birdenbire güz geldi. Padişah, mavi gölgeli dairesinde yavaşça yerinden doğruldu. Boğaz’ın gri ve soğuk suları üzerinde kanat çırpan kuşlara bakarak, hoş geldiniz yağmur kuşları, diye mırıldandı, içimin hasretine hoş geldiniz. Siyah gözlerinin derininde bir yer serinleyerek gülümsüyordu.

    Saray-ı Âmire’den uzakta, iki katlı evinin çıkmasında hat-tat-rasıt, bir başka kıyıdan aynı suya bakıyordu. Kendisini padişahtan başka kimseciklerin anlamadığı hattat-rasıt bir adamın öyküsünü yazdıktan sonra, evinden bir daha hiç çıkmamıştı. Günlerce rasathaneden haberciler gönderilmiş, eğer hemen zâ-tüssukbeteyninin başına dönmezse ve böyle, bir rasıdın haysiyetiyle bağdaşmayacak münasebetsizlikte işlerle uğraşmayı hemen bırakmazsa, istifa etmiş sayılacağı kendisine defalarca hatırlatılmıştı. Ama o, kapıdan dışarı adım atamadığı gibi pencerenin…