• Ne zamandan itibaren İnsan insan olur?
    “Anlayabildiği “ andan itibaren.
    Ne zamandan itibaren “anlamak” onda kemâle erer?
    “İyi” ve “kötü”yü anladığı andan itibaren.
    Ne zamandan itibaren “iyi” ve “kötü”yü anlamak onda kemâle erer?
    “Kendisi için yaşamak”tan “bizim için yaşamak” derecesine ulaştığı andan itibaren.
    Ne zamandan itibaren “bizim için yaşamak” onda kemâle erer?
    “Başkaları için” yaşayabildiği andan itibaren.
    Ne zamandan itibaren başkaları için yaşayabilir ?
    Şu büyük ilahi sırrı keşfettiği andan itibaren:
    “ Kendi yaşamını başkalarına bağışlayan herkes hayattan nasiplenir.”
  • Adamın konuşma tarzından , paraya oldukça düşkün , olduğunu anlamak için fazla zeki olamaya gerek yoktu.
  • geriye neyin boşluğu kalır,ihanet bizden ayrılınca siya?
    ihanet,mademki doğurabileceğimiz bir cansa
    hançeri bugüne kadar neden taşıdık karnımızda?
    madem ki hakim mahkumdur gerçekte
    neden bu yargılama?..cevap ver!
    madem ki tek hüküm kılıçtır hükümdarda...cevap ver!
    madem ki ölenle ölünmüyor gerçekte ip kimin boynunda?levha.
    işte gögsüne yazılmış,kurumuş kandan siyah işaret
    o şarapnel çizgisi
    dudaklarımın kıyısında zamana ilişkin bir ayet,insana ve asra
    söyle siya,yalnızca kendine kapanmış kapıların şarkısını,
    gecenin kanatları çarpıp dururken rüzğarda
    neden gece eziyor yüreklerimizi siya
    elin neden eziyor bizi...ve kanayan yüzümüz ekberin seccadesi güya
    neden harap şehirler ayrılıkların habercisi siya?
    ayaklar altında kalan anı parçaları
    pusula dönüp hep onu gösteriyor,kendini işaret eder tanrı sürekli
    tablet parçaları,ezilmiş taç yaprakları
    ey eski öykülerin kararmış rengi
    her şey bizden yola çıkıyor siya,her şey bizden ayrılmakta
    ölen her zaman düşlerimizi götürüyor,kavuşturmak için en gidilmez uzağa zehrin sırrı ancak içilerek çözülür.anla yüreğim!
    anla yüreğim! cevabını bilmediğin tek soru ölüm mü?
    dene!levha.
    işte toprağa yazılmış yazıgın,binlerce yıl beklemiş tohum
    taşta gül olmak için,taşta gül olmak için.anla!
    seninki siya,yolların yazgısı,sonunda belirsizliğe varan
    sabaha yazılan ve siste gömülü muamma
    bir ilk bakışa veren kendini ve görünmeyen bir daha
    senin yazgın siya,rüzğara yazılan ve günlere...ve yağmura levha.
    çekip yazdın,yazdın kanınla
    bütün aynaların buğusunda çizdiğin resim bu işte;kendi kanınla
    ve şöyle dedin şehadet günü için;
    yine göreceğim,yine göreceğim,yine göreceğim o zaman
    o zaman,ancak sadece gözlerim şehla...
    her şeyi okumak mümkün,yeterki dinmesin fırtına
    her şeyi anlamak mümkün
    toprağa kavuşmak mümkün siya!levha.
    okuyucu gelsin.kıpırdayan ilk dudak gibi kutsal
    hira'nın nemli duvarlarında
    içindeki muhammed'i uyandır...ve de ki,iqra!
    adalet nedir gerçekten? söyle siya,zamanın kadın kuyumcusu
    ey bir elinin kefesinde tartan ömrümüzü
    bir elinin kefesinde ihanet dara...
    açıkla! anlat! çöz kilitlenmiş yüreğin sihrini
    gül neden kızıldır,güzellik demek anlatılabiliyor kanla?levha.
    ey bin yılın gizi,çürümeyen söz,taşlaşmış zaman,kırılmamış gerçek
    aşkın gögse gömülü sandığında
    kara,kara,kara
    bir göz olmuş bakıyor tarih saçlarının arasında siya
    nazar bir türlü değmiyor bıçağa
    hiç bir boyunda körelmemiş kılıç
    yüzyıl sabırsız hançer artık kınını parçalamakta...levha.
    sesizliğin tamamlayıcısı
    dediler,ey anlatıcı sus artık,yorulma,
    anlattığın her şey şimdi pazarda,yarın pazarda
    ucuz cennet tasvirleri,aşılmamış yolların sülüsü mezatta
    yine de vazgeçmeyen hattatın duygusu
    bin zülfikar çizmekte çocukların kollarınalevha.
    ceylanların kaçışını yazdığımız senin derindir siya
    karnının gerilmiş gergefinde ferman,geçmiş mavisi bir tuğra
    gövdene asılmış aşkın,o ölüm bildiriminin altında
    siya,senin derine kırılan bir neslin soyağacı yazıldı
    şehidler çetelesi tutulmuş bütün kollarında

    Hüseyin Kaytan
  • 424 syf.
    ·10/10
    Kitaba tereddütle başladım.. Fakat muhteşem bir yolculuğa sinan adındaki alimle beraber çıktım sanki.... hem evliyaullah hem tasavvuf hem de nefsin tuzakları gerçek yaşanmış bir hikayeyle o kadar gzüzel işlenmişki kibirle başlayan yolculuk süpriz bir sonla bitiyor sırrı esrara hakka ve hiç olmaya giden bu yolculuk git gide lezzetli bir hale geliyor. Tasavvufi aşinalığa sahip okuyucunun daha güzel kavrayıp çok daha fazla lezzet alacağı bir kitap benim gibi bilgi kıtlığı yaşayanlar mutlaka ikinci kez okumak ve daha çok anlamak isteyecektir. Kesinlile bende iz bırakan bir kitap ve çocukluğumun geçtiği hacı bayram hazretlerini ziyaretlerimin daha bilinçli edepli ve feyizli olacağı kesin.
  • 348 syf.
    ·22 günde·Beğendi·10/10
    Günter Grass, 79 yaşında yazdığı bu otobiyografik romanı ile şimşekleri üzerine çekmişti. O yaşına kadar aktif politikada Sosyal Demokrat görüşleri ile yer almış hayranlık verici “Teneke Trampet”in yazarı Grass’ın, 17 yaşında bir Nazi Topçu’su olarak 2. Dünya Savaşı’na katıldığı ve savaş sonunda Amerikalıların yönetimindeki esir kampında bir müddet kaldığı anlaşılınca, ona demokratlığı ile prim veren destekçilerinin ne kadar şaşırıp hayal kırıklığına uğradıklarını anlamak mümkün. Hatta, bunca yıl göz önünde olan, 1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan bu yazarın bu kadar zaman bu sırrı saklamak için ne gibi taklalar attığı düşünüldüğünde, insanın kendisini aldatılmış hissetmesi de mümkün. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var; çok iyi bir yazar olmasına karşın bu geçmişi daha önce afişe olsa Nobel'i alamayacağı da gün gibi ortada... Dolayısıyla "saklanmakta haklıymış büyük Üstad" diyorum. Bu kitabında da görüleceği gibi Grass gerektiğinde kendini saklamayı ve zorluklarla baş etmeyi çok iyi biliyor...

    Tamam, dürüst olmadığı için eleştirilebilir ama 17 yaşındaki bir gencin yaşadığı orta-alt seviye aile yaşantısından sıkılıp, yeteneklerini değerlendirecek uygun bir platform bulamayıp, propaganda yıllarındaki cafcaflı üniformalara, Führer’i yere göğe sığdıramayan haberlere, askerlikle birlikte gelen saygınlık ve zenginliğe kanıp, savaşın kan ve acı da içerdiğini hayal bile edemezken orduya katılmak istemesi empati kurulamayacak bir şey mi? Benzer ortamda yaşayan kaç kişi farklı davranırdı? Bugün, çocukluğunda ailesinden şiddet görmesini çevresine uyguladığı şiddet için hafifletici sebep saydığımız, töresi emrediyor diye karısını /kızını öldürenlere seyirci kaldığımız dünyada bu 17 yaşındaki genci geri dönemeyeceği kararı için sorgulamak bana çok iki yüzlü geliyor.

    Nasıl bir hayat derseniz Grass’ınki... O zamanki Almanya’nın Danzig (şimdiki adıyla Polonya’daki Gdansk) şehrinde, bakkal dükkanı işleten bir anne ile aşçı bir babanın iki çocuğundan büyüğü. Çocukluğu, orta-alt seviyede; yani aç açıkta olmayan ama öyle çok da varlıklı olmayan bir ortamda, 3 yaş küçük kız kardeşi ile birlikte geçiyor. Anne tarafından sanata yetenekli; annesi sanatçı olmasını çok istemesine karşın o gençlik yıllarında ortamdan etkilenip orduya yazılıyor. Donanmaya katılmak istemesine karşın kendisini topçu eri olarak buluyor; savaşın sonuna doğru ve Alman ordusunun gerilemesi döneminde Doğu Almanya’da Ruslarla karşı karşıya geliyor. Defalarca ölümden şans eseri kurtuluyor; elini silaha atmamasına karşın savaşın tam göbeğinde; bir taraftan Ruslar’dan kaçarken bir taraftan da ordudan kaçan Nazi askerlerini avlayan bölükten uzak durmaya çalışıyor. Savaşın sonunda Amerika’lıların gözetimindeki bir esir kampında bir müddet tutuluyor. Burada, bir cezalandırma yöntemi olarak açlıkla terbiye ediliyor; açlığı, gerçek açlığı burada yaşadığını anlatıyor. Ve, savaş sırasında Yahudilere ve saf Alman ırkından olmayan diğerlerine toplama kamplarında neler yapıldığını da ilk kez burada duyuyor; ilk kez Amerikalıların nezaretinde toplama kampında gezdiriliyor. Ve, ilk tepki olarak yaşandığı söylenenlere inanmayı reddediyor, tüm esir Alman askerleri gibi.

    Hüzünlü bir hayat hikayesi Grass’ınki... Savaş yaşamamış bizlerin hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağı, hissedemeyeceği dönemlerde yaşanıyor herşey. Günümüzün rahatlığı içerisinde hayatında her şeyi kontrol edebileceği iddiasındaki bizler için, o korkunç savaş döneminde yaşanan itaati, açlığı, yoksunluğu, hayatının dizginlerini bilinçli olarak bırakmayı, kabullenilmiş sürüklenmeyi ve mucizevi şekilde her şeyi bir şekilde unutabilmeyi anlamamız zor. Ailesi çeşitli işkencelere uğramışken, açlık kol geziyorken, Akademi kömür sıkıntısı nedeniyle kapılarını kapatmışken Günter Grass’ın her şeyin kolayına kaçıp akışa teslim olmak yerine mücadeleye devam etmesi her yönüyle saygıyı ve takdiri hak ediyor.

    Hayatı boyunca –kendi deyimiyle- üç açlığın peşinden koşuyor : Yemeğe açlık, sanata açlık ve cinsel açlık. Her üçünde de kimi zaman zor da olsa dilediğini alıyor.

    Güzel kızımın ödevine yazdığı şekliyle “Hayallerinin peşinden koşmazsan yeteneklerini keşfedemezsin.”
  • 136 syf.
    Rus hatip,gazeteci ve yazar Petrov, tüm insanlığın daha rahat bir hayat sürmesini, yücelmesini ve mutlu olmasını arzu etmiş ve bu doğrultuda eserler vermiş. Özellikle yoksul köylü ve işçilerin geri kalmışlıktan ve ezilmişlikten kurtulması yönünde çaba göstermiş.1868 yılında, Petersburg’un Yamburg kasabasında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş.Garson bir babaya sahip Hayatın tüm zorluklarını daha genç yaşlarda
    hisseden Petrov, yeryüzünün daha aydınlık, mutluluk dolu ve daha insanca yaşanabilir olması yolunda zihin yormuş.Daha ilkokulu yeni bitirmesine rağmen “İnsanoğlu, yeryüzünün en değerli varlığıdır. O, yaratan Rabb’in baştacıdır. Dünyada var olan her şey insan içindir. Yeryüzünün zenginlikleri ve güzellikleri insan için yaratılmıştır. İlim, felsefe, sanat ve din hep insanın olgunlaşması için vardır. Bunların her biri insanlığa hizmet etmek için oluşmuştur. Eğer tüm bunlar yeryüzünde daha mutlu, daha aydınlık ve gerçekten cennet hayatı sunmaya ve kurmaya hizmet etmeyeceklerse hiçbir önem ve değer taşımıyorlar demektir.” düşüncelerini savunmuş ve hayatı boyunca insanlığı geliştirmek ve yükseltmek amacıyla öğrenmiş, insanları ve toplumları da bu bakış açısıyla incelemiş.İsmimin önünde ünvanlar olursa insanlar beni daha iyi dinleyip anlarlar düşüncesiyle bir dönem rahiplik yapmış ama bizim imamlar gibi sabret,şükret,tevekkül et değil de, işçi ve köylü halkın gönlünde onları aydınlatarak taht kurmuş.Uyuyan herkesi uyandırma sevdasıyla zorluklar ve sıkıntılar içinde kıvranan yoksullara, eğitimsiz kalmışlara, işçilere ,köylülere özel vaazlar vererek, onları aydınlatmaya çalışmış ve “sömürülen emeğin görkemli geleceği”ne dair çeşitli gazetelerde makaleleri yayınlamış.Yazı yazdığı gazetelerin tirajlarını patlatmış,vaazlarını on binlerce insan dinlemiş ve halkının severek okuyup dinlediği bir hatip ve katip olmuş.Bu ünü ve popülaritesi dönemin kilise çevreleri içlerine
    sindirememiş ve her fırsatta aleyhte sözler sarf etmeye başlamışlar. Petrov, bunun üzerine rahip giysisini üstünden atıp din adamlığından istifa etse de sivil olarak günde iki bin satır yazarak çalışmalarına devam etmiş.Petrov, Rus halkının insan hakları ve özgürlüğü için en çok mücadele edenlerin başında
    geliyordu. O, birçok görmeyen gözlerin görmesini sağladı. Bu idealist tavırları tabi ki Rus egemenlerinin dikkatini çekmiş ve sadece Türkiye'de değil,dünyada da hiçbir başarının cezasız kalmaması talihsizliğiyle boğuşmuş.Hakkında açılan soruşturmalar,sürgünler...Cumhuriyet'in hemen öncesinde İstanbul-Yeşilköy'de bir süre sefalet içinde yaşamış.1923 yılında Hayat Mimarları adıyla Sırpça yazılıp 1925 yılında Bulgarcaya çevrilen bu eserin sahibi, Askeri okullarda okutulması emrini veren Atatürk ile keşke karşılaşsalarmış...

    Kitaba ve Finliler'in kanaat önderi,silahsız Atatürk'ü ve filozufu Snellman'a geçmeden önce en az Snellman kadar aydın bir düşünür olan kitabın yazarı Grigory PETROV ile ilgili dolu olan içimi boşaltıp edindiğim bilgileri paylaşmak istedim.Öyle ya,sırf Hıristiyan bir din adamı,aydın,düşünür olduğu için cehenneme gideceği iddia edilen kişi ile bunu iddia eden;sabret,şükret,tevekkül et,razı ol,isyan etme,onu etme,bunu etme diyerek kendisinin cennete gideceğini iddia eden din adamı arasındaki fark anlaşılsın diye uzattım.Uzatmayı sevmem ama ben bu kitabı,yazanı,ve içindekileri uzatmayı çok istiyorum.

    Bu eser bir Ulusun kurtuluş manifestosudur.Kitapta kurtuluşa eren ulus Finlandiyalılardır.O dönem nüfusu 2 milyon olan bir Ulus (şuan 5,5-6 milyon civarı) 'un uyanışı ve yıllardır atalete (devinimsizlik, tembellik, çalışmadan oturma, gevşeklik, uyuşukluk.) kapılmadan uyanık olma destanıdır.Toplumu oluşturan her birey,istisnasız hangi toplum olursa olsun bu eserde bahsedilen bildirileri,düşünceleri ve disiplini uygulasa ve uygularsa ancak o zaman ayakta kalabilir.Şuan dünyanın ayak basılmamış bir noktasına kafası çalışan yüz bin insanı koy,ver bu kitabı ellerine çok değil,20 sene sonra medeniyeti,uygarlığı öğretsin sana ! ki coğrafi olarak bataklık,dağ ve ormandan oluşan bir kara parçasına şu an günümüzde dünyanın en mutlu,refah,medeni,uygar olan o kara parçasına Finlandiya diyorlar.

    Uysal,sakin ve barışçıl bir ırk olan Finliler,İsveç ve Rusya'nın ortasında kalan Finlandiya,bir dönem İsveç egemenliği altında yaşamış ve İsveç-Rusya savaşı sırasında İsveç'in mağlup olmasıyla birlikte Rusya'nın insaflı ve torpilli egemenliği altına girmiş.Torpilden kastım Rus çarı I. Alexandr Finlandiya'yı istila ettikten sonra İsveç mi,biz mi? Kimin egemenliği altında kalmak istiyorsunuz diye sormuş ve eğer kendilerini seçerse iç anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulayacaklarını samimi şekilde ifade etmiş ve Finlandiya eski tipsiz kocasını (İsveç) bırakıp yeni yakışıklı kocası (Rusya)' nı seçerek kurtuluş mücadelelerinde en büyük adımı atmış.Anayasalarını bağımsız bir şekilde hazırlayıp uygulamaya başlayan Finliler asla daha azıyla yetinmemişler ve Rabbilalem'in işine bakın ki burası çok önemli ve ilahidir bence,bir dönem egemenliği altında yaşadığı İsveç'in,İsveç doğumlu olan Fin filozof, yazar, diplomat SNELLMAN'ın kanaat önderliğinde kurtuluşa ve muratlarına ermişler.Kitabın yazarı Grigory PETROV ve bataklık,dağlık ve ormanlık kara parçasını (Finler kendilerine “Suomi” derler ve çok sevdikleri ülkelerini “Suomi” diye tanımlarlar ki bu“bataklık arazi” anlamına gelmektedir.) Beyaz Zambaklar Ülkesi yapan en önemli isimlerden biri SNELLMAN'ın ideojisinin birebir ve ortak olması kitabı okurken gözümden kaçmayan önemli detaylardan biriydi.

    SNELLMAN'da tıpkı PETROV gibi bütün köylülerin, işçilerin, imalatçıların ve bütün halk kesimlerinin her yönden aydınlanmasını, öğrenim ve eğitimini hayatının en önemli görevi saymış; bir zamanlar Pierre d’Amiyen’in Haçlı Seferleri’ni kışkırttığı gibi, o da Finlandiya’da eğitim seferberliğinin öncüsü olmuştur.(alıntı) SNELLMAN ile bağlantı kurduğum bir diğer isim ise şüphesiz bizim önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'tür.Kitabın her bölümünde SNELLMAN adını okuduğumda beynimde istemsiz olarak çıkan ''naber silahsız ATATÜRK'' sesine engel olamadım.

    Birey değişirse toplum değişir.Birey bilinçlenirse toplum bilinçlenir.Bizim TÜRKLER olarak verdiğimiz kurtuluş mücadelesinin yanında Finliler'in mücadelesi SURVİVOR kalır.Hayır,küçümsemek için söylemiyorum.Bizim kurtuluş mücadelemiz sadece kafalara ışık yakıp dillere destan devrimler yaparak olmadı.Biz kurtuluş mücadelemizi aynı zamanda yüz binlerce Şehit vererek sahada da gerçekleştirdik.Finliler'in en azından böyle bir derdi olmadı.He bataklık,dağlık taşlık bir kara parçası için (Finlandiya'dan bahsediyorum) kan dökmeye gerek var mıydı?evet bence de yoktu :) Takdir edilecek yanları aslında bence kurtuluş mücadelelerini gerçekleştirmekten ziyade ta o günden bu güne bu mücadelelerini her geçen dönem boyunca üzerlerine daha fazlasını koyup sağlamlaştırmalarıdır.Dünya'nın şuan günümüzde bile en mutlu,huzurlu,refah,medeni ülkesi olmasının sırrı istikrarlarıdır.Bir milletin uyanışı tabi ki mühimdir ama daha mühimi uyanık kalıp uyumaması,uyuşmaması ve alışmamasıdır.Beni üzüntü ve karamsarlığa düşüren şey ise kendi ülkem adına,verdiğimiz ve kazandığımız kurtuluş mücadelemizin gerek toprak parçası olsun gerek devrimler olsun her geçen dönem çatırdadığını hissetmemdir.Özellikle de son dönemlerde!

    Kurtuluş için bir kahraman mı gereklidir yoksa halk mı içinden bir kahraman çıkarır ikilemi var eserde.Bu ikilem aslında madalyonun iki yüzü.Her iki ikilem de teke düşürülüp kabul edilebilir ama bunca toplumsal yozlaşma ve çöküş yaşadığımız günlerde...üstelik Şövalye sandığımız kahramanların alüminyum folyoyla kaplanmış denyo olduklarını bariz bir şekilde anladığımız dönemde.Çok karamsarım çok.

    Satırlarıma son verirken hasretle ve istekle derim ki;Öğretmen misiniz?Öğrencilerinize okutun bu eseri.Doktor musunuz? Hastanız çoktur sizin aaa (şaka) hastalarınıza okutun.İşçi misiniz? İşçi kalın! (bu da şaka) arkadaşlarınıza okutun, sakın patronunuza okutmayın, kovulursunuz. (bu şaka değil) Kısaca sizden kitap tavsiyesi isteyen herkese tavsiye etmekle kalmayın,alın okutun.Çünkü eserde de bariz şekilde göreceksiniz ki,her şey okumak,anlamak ve uygulamaktan geçiyor.Yoksa bu insanlar deli mi kurtuluş mücadeleleri için kapı kapı,köy köy dolaşıp dağ bayır aşıp insanlara kitap okutsunlar!!! Bu gün Finlandiya hükümeti 98 miyon dolar para harcayarak şehir kütüphanesi kuruyor.Deli mi bunlar!Kuruş paraları yokken de okudular,varken de okudular.

    Ne mutlu TÜRK'ÜM bilinciyle büyüdük yetiştik ama onu da çok görüp söylenmeyecek dediler.İkinci bir şansım olursa şayet Ne mutlu FİN'im derdim.

    Şuan şeytan diyor ki;sat malı mülkü git Finlandiya'ya yerleş.Sonra diyorum ki;olum mal mülk mü var!

    Hani böyle karnın çok açtır,paran yoktur,sokakta lokantaların önünde durur da yemeklere bakar ağzını şapırdatırsın ya,he bildin? İşte kitap bittikten sonra pc'den mutlu,huzurlu,zengin Finlandiya'ya öyle baktım bende.Biraz araştırdım aşağıda güzel bilgiler var.Avrupa turuna çıktığım gün ilk durağım Finlandiya olacak.Kendime sözüm olsun.Ahan da bu da burda dursun!

    Finlandiya ilginç bir ülke, dilleri vasıtasıyla Ural-Altay grubundan akraba olduğumuz Finliler ve ülkeleri daha önce pek karşılaşmadığınız özelliklere sahipler...

    1. Finlandiya'da 187 bin 888 göl ve 179 bin 888 ada var.

    2. Finlandiyalılar birer kahvekolik... Kişi başına yılda 12 kilo kahve düşüyor. Bu da günde 10 finan kahveye denk geliyor.

    3. Dünyada en çok bilinen Fince kelime: Sauna

    4. Finlandiya telekom endüstrisinin merkezlerinden biri. Ülkede ankesörlü telefon bulamazsınız.

    5. Dünyanın en tuhaf etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Eş taşıma dünya şampiyonası, Karınca yuvasına oturma yarışması ve çamur futbolu bunlardan sadece birkaçı.

    6. Finlandiya bir inovasyon yuvası. Kullandığımız birçok şey Finlandiya'da icat edildi ya da üretildi. Linux işletim sistemi, buz kayağı, Angry Birds, molotof kokteyli, SMS, sauna, tuzlu likör, nabız ölçer vs...

    7. Finlandiya aynı zamanda bir "kaybedenler" ülkesi. Her yıl 13 Ekim'de "Başarısızlık Günü" ülkede törenlerle kutlanıyor. Yani bu ülkede kaybeden olmak kötü bir şey değil.

    8. Finlandiya'nın pizzaları İtalya'dan daha iyi. 2008'de Dünyanın En İyi Pizzası ödülünü aldı. Üstelik pizzanın adı "Berlusconi"ydi. Sebebi de Berlusconi'nin Finlandiya mutfağını beğenmediğini açıklamasıydı. Finlandiyalılar'ın intikamı acı oldu.


    9. Finlandiya dünyanın en yüksek (yüksek ne kelime) trafikte hız yapma cezasına sahip. Örneğin bir Nokia yöneticisi 30'la gidilmesi gereken yolda 45'le gittiği için 103 bin dolar para cezasına çarptırılmıştı. Bu nedenle Finlandiya yollarından insanlardan daha yavaş giden otomobiller görmek mümkün.

    10. Finlandiya heavy-metal grupları üretmede bir dünya lideri. Daha da ötesi bir heavy-metal grubuyla (Lordi), pop yarışması Eurovision'da birinci olarak tarih bile yazdılar.