• 367 syf.
    Öncelikle eserin yaklaşık 24 asır önce Eflatun(batı literatüründe Platon) tarafından kaleme alındığını belirterek incelemeye başlamak isterim.

    Eflatun, kendisinin yazdığı eserlerden tanıdığımız büyük filozof Sokrates'in bizzat öğrencisiydi.Sokrates hiçbir eser kaleme almadığından dolayı onu yalnızca öğrencileri Eflatun ve Ksenofon tarafından öğrenebiliyoruz.Öğrendiğimize göre de "Atina gençlerini kötü yola sokmak ve Atina iktidarının mevcut tanrılarına inanmamak(buraya daha sonra dikkat çekelim)" gibi suçlamalardan idama mahkum edilmiş.Eflatun ise bu duruma içerlemiş olacak ki "Sokrates'in Savunması" eseriyle hocasının sesini duyurmakla kalmayıp "Devlet" eseriyle de demokrasi sistemini adeta topa tutmuş ve ideal devletin, ideal insanın peşinden sokratik sorgulama yönteminin yardımıyla geliştirdiği diyalektik prensibiyle "sanı-inanç-çıkarış-kavrayış" temelleri üzerinden koşarak, ideaların özüne erişmek ve ruhun sonsuzluğuna ulaşmak arayışındaydı.

    Gelelim Devlet’e…
    Eserde ideal devlet sorunsalı hocasının izinden giden Eflatun tarafından Sokrates ve öğrencilerinin diyaloglarıyla çözümlenmeye çalışılırken Eflatun, mevcut sistemlerin yetersizliğine dikkat çekmeyi ve onları eleştirmeyi de ihmal etmemiş.Kısaca bunlara da değinirsek:
    Oligarşi: Oligarkların kendi içlerinde sermaye odaklı aristokratik bir sınıfsal yapı oluşturdukları bu sistemi her yönden eleştiriyor Eflatun.Dikkat çekmek istediği nokta şüphesiz ki böyle bir geminin sadece belli bir zümreye hitap edeceği, halkın geri kalanına bir umut veremeyeceği ve aksine diğer kesimleri yok olmaya terk edeceği yönünde.
    Demokrasi: Oligarşinin zamanı geldiğinde bir ayaklanmayla iç savaşa sürükleneceğinden bahseden Eflatun, yeni kurulacak sistemin bir demokrasi olduğunu belirtiyor.İç savaşı kazanan halk sonu gelmez ve kusursuz bir hürriyetin arayışında olduğundan dolayı böyle bir devlette özgürlük şüphesiz ki halkın elinde olacak, halk kesimleri her davranışında ve seçiminde özgür olacaktır.Eflatun’a gore kulağa hoş gelen bu sistem de çürümeye mahkum.Bunun sebebini de sonu gelmez bir hürriyetin ancak bir zorbalık doğuracağını çünkü kendi yaşayışına uymayan en ufak bir kısıtlamayı da topyekün bir tehdit olarak gören halk kitlelerinin; doymak bilmeyen ve başka değerleri küçümseyen özgürlük isteğiyle demokrasinin değişmesine ve zorbalık yolunun(tiranlık) tutmasına sebep olacağı görüşünde.
    Tiranlık: Zorbalığın demokrasiden doğduğunu belirten Eflatun, bu sistemi yaratanın bizzat sorumsuz halk kitleleri olduğunu öne sürüyor.Zorbayı bir çocuğa, halkı da babaya benzeten Eflatun zamanı geldiğinde zorbalığından dolayı babanın çocuğunu evden kapı dışarı edeceğini fakat bunun gerçekleşmesinin ancak halkın zorbalığı tattıktan sonra mümkün olacağını söylemekte.
    Mevcut sıkıntılı düzenleri açıkladıktan sonra Eflatun, en uygun düzenin ancak bir filozof-hükümdarın bilgeliğiyle mümkün olabileceğini söylüyor.Burada bilge bir krallık yönetimini net bir şekilde destekledikten sonra tüm yurttaşların iyiliği için müzik-jimnastik gibi eğitimlerin zorunlu olması gerektiğini ve dengelerinin iyi belirlenmesinin elzem olduğunu söylüyor.Eflatun’un sanata bakışı da devlete ve yurttaşa yararlılığını gözetmesinden ibaret.İdeal devletinde çeşitli sanatlar olmasını yararsız ve gereksiz olarak görüyor.Sanatın, tanrıların ve yurttaşların kusursuz iyiliğine, doğruluk yoluna dikkat çekmesini istiyor ve bunun dışında tanrıları kötüleyen, onları eğrilik yolunda gösteren şairlerin kendi devletinde yer alamayacağını belirtiyor.Yönetim meselesini ise oportünist bir çıkar elde etme arayışından çok yararlılık ve iyilik gözetmek, halkın çıkarları haricinde kendi çıkarlarını gözetmeme aracı olarak yorumluyor.Bu yüzden ideal devletinde yönetmeyi isteyen hiç kimsenin çıkmayacağını, yönetimin bir fırsattan çok sorumluluk erdemiyle ilişkili olduğunu belirtiyor.Bu yüzden de başta belirttiği gibi filozof-hükümdar olmadan devletinin eksik bir devlet olacağını söylüyor.Kendi devletinde yurttaşların iş bölümüyle çalışması, kendi sanatlarını icra etmesi gerektiğini, bireysel ihtiyaçların toplumsal iş bölümüyle sağlanması gerektiğini belirtiyor.Onun devletinin temelleri doğruluk,bilgelik,yiğitlik,ölçülük kavramları üzerine kurulmakta.Kendisi aynı zamanda ideal devletinin tam anlamıyla gerçekleşmesinin ütopik olduğunu söylerken insanın doğruluktan ve bilgelikten ayrılmadığı sürece kesinlikle ideal devletinin en azından bazı kısımlarının mümkün olabileceğini, işin doğruya ve bilgeye ulaşmak olduğunu yani kitapta da belirttiği “mağara alegorisi” kavramı üzerine gidildiğinde ütopik olmaktan çıkacağını söylüyor.

    Kitabın muhtevasına kısaca değindikten sonra da bu kitabın pek çok düşünüre ilham kaynağı olduğunu belirtmekte fayda var.Eseri, siyaset için bir başlangıç felsefesi olarak bilinir.Bundan sonraki düşünürler de bu kitaba eklemeler yaparak yeni kuramlar geliştirmiştir.Özellikle siyaset kuramında J.J Rousseau ve doğuda da Farabi Eflatun'dan önemli derecede etkilenen düşünürlerdendir.Fakat sınıfsal ayrımın olduğunu net bir şekilde belirtmesi ve sınıfsal düzene kesin sınırlar çekmesi(sınıflararası geçişlerin mümkün olduğunu da belirtiyor) bazı sosyal çevreler tarafından eleştirilse de post-modern toplumlarda sınıfsal düzenin olmadığı bir düzen halen kurulu değil ve yakın zamanda da olası gözükmüyor.Ayrıca devletin kendi yararlığı dahilinde yurttaşına yalan söylemesinin meşru ve gerekli olduğunu belirtmesi de Eflatun'un katılamayacağım düşünceleri arasında yer alıyor.Fakat Eflatun'un devletinin şu anki post-modern pozitivist düşünce yapısıyla bakıldığında oldukça ütopik olması ve gerçeklere uzak kalması çok doğal.

    Eflatun'un, din konusunda da hocası Sokrates'in zaman zaman kendi düşüncesini açıklarken belirttiği monoteist Tanrı tasavvurundan da etkilendiği görülür.Eflatun özellikle cennet-cehennem tasviri ve ruhun sonsuzluğu gibi kavramlardan bahseder.Hatta Said Nursi Risale-i Nur'unda Sokrates ve Eflatun için "Ehl-i Necat" yani "kurtuluşa ermişler" tabirini kullanır.Bunun illeti olarak özellikle Sokrates'in Yunan pagan inancının yaygın olduğu bir toplumda tevhid inancından bahsetmesi, bunun uğrunda yani inancını reddetmeyerek hayatını kaybetmesi ve de kendisinin Tanrı tarafından Atina'ya gönderildiğini söylemesi örnek gösterilir.Ayrıca Hz.İsa ve Sokrates'in ölümlerindeki benzerlikler de oldukça şaşırtıcıdır...
  • 200 syf.
    ·Puan vermedi
    Cioran hakkında bir inceleme de ben yazmak istiyordum ta ki Gendaş Yayınları'ndaki Kenan Sarıalioğlu'nun ön sözünü okuyana kadar. Sanırım bu ön sözden sonra yazamam dedim. Buraya bırakıyorum ön sözü.
    PARİS ÇÖLÜNDE BİR MÜNZEVİ
    Cioran yüzyılın başlarında Romanya'da, yeni doğan çocukların gözyaşlarıyla karşılandığı, yaratılıştan Şeytan'ın sorumlu tutulduğu Thraclar ve Bogomiller arasında dünyaya geldi. Oldukça mutlu geçen çocukluk yıllarını, uykusuz gecelerinde "sayıkladığı" binlerce aforizmalarla ödeyecektir, Paris'te, Odeon Sokağı'nda… Gece Cioran için, uykusuz geçen gece demekti ve bir uykusuzun her gün çarmıha gerilmesi, İsa'nın bir kerecik çarmıha gerilmesinden çok daha beterdi. Cioran, Bergson üzerine bir tez yapmak için gittiği Paris'te, gönüllü olarak sürgündedir. "Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün" diyerek yerleştiği Odeon Sokağı'ndaki ünlü kırma tavanlı dairesindedir. Rumence yazdığı son yapıt olan "İndreptar Patimus" (Mağlupların Kitabı)'ndan sonra dilini de terk eder ve Fransızca yazmaya başlar. Kardeşi Aurel' e yazdığı mektupta, dil değiştirmekle tüm varoluşundan vazgeçmiş olduğunu yazar. Bergson'dan da vazgeçmiştir ve artık o "kuşkunun Aristokratı"dır. Her sistemi bir put sayar, köleleştirici, ruhu köreltici bir zorba gibi görür. Aristo, Aquinalı Thomas ve Hegel, düşünce tarihinin en büyük zorbalarıdır. Mistiklere ilgi duyar, her zaman "biraz" Budist olduğunu da söyler, "biraz Budist olmak" mümkünse tabii... Avilalı Theresa, Bouddha, Eyüp, Sankara, Nietzsche, Chamfort ve tüm öteki "lanetliler" onun en "yakın" dostlarıdır. Mistiklerin Tanrı'yla insandan insan konuşur gibi konuşmaları Cioran'ı derinden etkilemiştir. Yaşadığı çelişkiler, onu herhangi bir öğretiye bağlanmaktan alıkoyar. Uykusuzluğun ve "umutsuzluğun doruklarında" gezinirken şöyle mırıldanır: "Tanrı vardır, yoksa bile!"
    *
    *
    *
    Çelişik düşünceler yaşadığını kendisi söyleyen biri hakkında, bir "ana fikir ' e" indirgenebilen bir yazı yazılabilir mi? Felsefede "sistem" bir yazıdaki "anafikir" ise, bu sistem-dışı filozofla ilgili yazının anafikri ne olabilir? Hegel sistemine düşman, bir başka sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard'ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki "O, bir bireydi" cümlesi, sanırım Cioran için de en uygun anlatımdır. Öyle bir birey ki, "başkalarından on bin yıl önce ya da sonra yaşamayı, insanlığın başlangıcına ya da sonuna ait olma duygusu"nu içselleştiren, "insan çağının şafağında ilahların kahkahasını" duyan modern bir hilkat garibi, insandan kaçan bir insan güzelidir! "Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı" olmaktır dileği. Ne ölüme doğru koşmakta ne de ölümden kaçmaktadır. Kaçtığı doğum felaketidir. O, doğarken yitirmiştir her şeyi! Doğmuş olmak sakıncalıdır. "Yaşamak, savaşı kaybetmektir!" Ve "yanlış duyum yoktur" Cioran'a göre: B ir yaşantının, bir duyumun yanlış olabileceğini ileri sürmek için, hayatın ya da hakikatin dayandığı hangi "real" temeli gösterebilirsiniz? "Duyumların yanlış" demek, "sen bu düşü yanlış gördün" demekle aynı şey değil midir? Hayat ve dünya karşısında "nesnel" "nesnel" bir tavır, hayatı yaşayamamaktır, başkasını da "bir eşya, bir ceset gibi ele almaktır ve kendine de ölü gömücü gözüyle bakmaktır". Oysa hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır!

    *
    *
    *
    Cioran'ı anlamıyorum! Onu anlamam ne mümkün, ne de gerekli… Düşümde gördüğüm benekli bir yılanı nasıl okşadığımı, ya da kar ortasında kızarmış bir nar ağacını nasıl gördüğümü anlayamıyorsam! Anlamak, kavramlarla ya da kavrama varmakla mümkün mü? Tüm yaptığımız, sürüngenler gibi toprağa (hayata) yapışmak ve onu koklamaktan ibaret olmasın! Aşk, evet aşk! Schopenhauer'in dediği gibi doğa'nın bize bir "oyun"u ise, bizler de bu ölümcül oyunda Hayyam'ın piyonları gibi karanlık bir sandığa atılmaya mahkum isek, ne kalır geriye bizden? Kalır; sözlerimiz, şiirlerimiz, yapıtlarımız, yani "koltuk değneklerimiz" kalır. Yaşadıklarımız değil de yaşamak istediklerimiz, yaşayamadıklarımız kalır geriye. Paradoks bu, değil mi? Olsun, hem hakikat hem paradoks olan yaşamdan geriye kalanlar, "yaşamış olduğumuz"un izleri, hatta kanıtları olabilirler, ama "yaşam"ın tek gereksinmediği şey de "gerekçe"ler, kanıtlar değil midir? Bir söz vardır halk arasında: "Kağıt parçası kadar hükmümüz yok! " Doğrudur, çünkü o kağıt parçasını üreten, yaratan hayatın kendisi, üreticiliğini de, yaratıcılığını da "ölümcül" oluşuna borçlu değil mi? Yaratıcı, çünkü ölümcül! Yaşamdan geriye kalanlar var, fakat geriye yaşam kalmıyor!
    *
    *
    *
    Cioran'ın Tanrı'sı, "mutlak" bir varlık değildir, ama yine de büyük harfle yazılır: Olmadığı halde var olan bir Tanrı'dır o! Böylesine imkansız bir gerilimin varoluşudur Tanrı... İnsanın çaresizliğidir, sürüp giden mutsuzluğuna başka anlamlar, farklı nitelikler yükleyerek yaşattığı, yücelttiği acıların toplamıdır. Morg ve Piramitler arasında bir fark yoktur. Dahası bu "farksızlık" Varlık ve Yokluk için de söz konusudur. Can çekişen birinin ya da bir ayyaşın kulağına fısıldayabilecek küçük bir "hakikatimiz" olabilseydi, başka hiçbir kitap yazmaya değmezdi... Hakikat ya da hayat, bir peygamberin kıvılcım ve gizem saçan sözlerinden daha çok, yorgun bur savaşçının gözlerinden okunur!
    *
    *
    *
    Yapıtlarını anadilinin dışında, başka bir dille üreten yazarlar çoktur. Ve kuşkusuz her birinin türlü nedenleri vardır kendilerince, Peki Cioran, anadili Rumence'yi terkedip Fransızca'ya niçin "sığınmış"tır? Sadece Fransızca'ya değil, tüm modern" münzevi"lerin "çöl"üne, Paris'e de? Daha çok okunmak, tanımak isteği mi? Sanmıyorum. Onun kaygısı "social" olmaktan öte "existential" bir kaygıydı. Onun sorunsalı şu ya bu hayat, şu ülke değil hayatın, dünyanın kendisiydi. Saçmalık ve yabancılaşma idi. İşte bu saçmalık ve yabancılık da en "anlamlı" biçimde ancak bir Yabancı Dil 'de kurgulanabilirdi! Anadilde "yalnızım "yalnızım ve yabancıyım!" derken bile insan, kendi soluğu ile ısındığını bilir, hiç değilse anadili ona "yabancı" davranmaz. Sanırım Cioran yabancı dili, yabancılığı için, "yersiz yurtsuzluğu" için seçmiştir. Trajedinin bile bir mantığı vardır, ama hayatın yoktur, çünkü saçmadır Cioran için. B öyle bir saçmalıkta acının anlamı olmadığı gibi, avunma olanağı da, gereği de yoktur. Çünkü özgürlük de yoktur. Eğer özgürlük, en yalın anlamıyla "kendine bağlılık" ise, bu saçma dünyada, insanın kendine bağlılığının olanağı da, anlamı da kalmaz. Gerçek özgürlük, insanın doğmadan önceki yaşamındadır, doğarken her şeyi ile birlikte özgürlüğü de yitmiştir onun. Ne suç ne günah ilgilendirmez onu. İşte bunun için, "Tanrı ya da insanlardan gelecek hiçbir sitem Cioran'ı yaralayamaz, onun vicdanı hiç doğmamış gibi rahattır!" Evet, böyle der Cioran... Ama kardeşi Aurel, l948'de Romanya'da antikomünist bir komplo iddiasıyla tutuklanıp yedi yıl hapse mahkum olurken, o kendini sorumlu tutacaktır: Ona yazdığı mektuplardan dolayı... "Her şey"i "hiçbir şey" olarak algılayan çağımızın bu "uykusuz" adamı, "ölümün, içinde geviş getirip hayatı sindirdiğini" hissederek yaşadı. Hayatı da umursadı, ölümü de... En iyisinin, hiç kimsenin elinde olmayan "hiç doğmamak" olduğunu düşünüyor ve aptal bir gülümsemeye takılıp kalacağını da bile bile varoluşuna bir anlam arıyordu. Uzun gezilerinin birinde, Normandiya kırlarında rastladığı bir cenaze töreninde ayaküstü sohbet ettiği bir köylü, ona hayatın da, her şeyin de anlamını iki sözcükle anlatıvermişti: "Evet bayım, bu kadar... Hepsi bu... "
    Kenan Sarıalioğlu
    12 Ekim 1997
    Eski Cezaevi
  • Kokuşmuş düzenler bir müddet sonra kendi kendilerini bitirmeye başlar düşüncesindeyim. Tarih bu bağlamda tekerrür eder...