• Kapitalist bir yapıda, sömürü ve emperyalizm bir tercih sorunu değildir. Sistemin doğal sonucudur.
  • Immanuel Wallerstein

    Dünya Sistemi Kuramı

    1930 yılında New York’ta doğdu. Öğrenimini Columbia Üniversitesi’nde tamamladı. 68 hareketi içinde yer aldı. 1970’lere kadar çalışmaları Afrika kıtasının ekonomik ve politik meseleleri üzerine odaklanmıştır.
    1994-1998 yılları arasında Uluslararası Sosyoloji Derneği’nin başkanlığını yapmıştır.
    Wallerstein’ın Modern Dünya Sistemi adlı çalışması, toplumsal değişme konusunda sosyal bilimler yazınında bugüne kadar geliştirilen en önemli yaklaşımlarından biri olarak kabul edilmektedir.
    Dünya sistemi yaklaşımında temel olarak bütüncül bir bakış açısıyla kapitalizmin, ulusal temelden ziyade ulus-devletleri aşan, küresel çapta örgütlenişini ve bir dünya sistemi olarak yayılmasını analiz etmiştir. Wallerstein’a göre 16. yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan kapitalizm sürekli bir sermaye birikimi arayışı ile dünya çapında yayılmış; kendine has bir işbölümü olan bir dünya ekonomisi yaratmıştır. Bu dünya ekonomisi merkez, çevre ve yarı çevre arasında eşit olmayan ve hiyerarşik işbölümü ile varlığını sürdürmektedir.
    Wallerstein’ın entelektüel duruşundaki en önemli noktalardan biri değerden arınmış bir tarihsel çalışma yapmanın imkânsız olduğunu iddia etmesidir. Ona göre her bir kavramsal çerçevenin seçimi doğrudan politik duruşa göre belirlenir. Gerçeğin ne olduğuna dair geliştirilen her iddia aslında bir değere bağlı olarak geliştirilen iddiadır.

    Wallerstein’ın Sosyal Bilim Anlayışı
    Bir Geçiş Çağında Entelektüeller adlı çalışmasında “iki kültür” olarak da adlandırdığı bilimsel bilgi ve felsefi/beşeri bilgi ayrımının aslında modern dünya sisteminin ideolojik çerçevesine uygun olarak icat edilen bir kavram olduğunu iddia eder.
    Wallerstein’a göre değerden arınmış ya da değer-tarafsız akademisyen/bilim insanı miti, eşit haklara sahip yurttaşlar, serbest Pazar ve egemen devletlerle birlikte modern dünya sisteminin işleyişi için gerekli olan mitler arasında yer alır.
    Batı ya da Avrupa merkezli sosyal bilim anlayışının değiştirilmesi gerektiğini iddia eder. Wallerstein’a göre böylesi bir anlayış kendisi dışında kalan coğrafyalardaki ekonomik-tarihi süreci kavramsallaştıramamakta, adeta bu toplumları tarihsiz toplumlar olarak göstermektedir.
    Wallerstein sosyal bilimler içindeki ayrımların (modern-geleneksel, gelişmiş-geri kalmış vs.) yapay olarak oluşturulmuş ayrımlar olduğunu belirtir ve dünya sistemi analizinde bu ayrımları ortadan kaldıracak yöntemsel önermelerde bulunur.
    Wallerstein kendisinin entelektüel gelişimini etkileyen düşünürler arasında Karl Marx, ikisi de iktisatçı olan Joseph Schumpeter (1883-1950) ve Karl Polanyi (1886-1964) ve Fransız tarihçi Fernand Braudel’i (1902-1985) sıralamaktadır.
    Fernand Braudel, Anneles Okulu’nun kurucularındandır. Anneles Okulu temel olarak olay ya da vaka merkezli çalışmalar yerine tarihsel yapıların uzun dönemde incelenmesi yaklaşımını getirerek tarih alanında yapılan çalışmaları tamamıyla değiştirmiştir. Braudel’e göre uzun dönem- longue durée, değişimin yavaş olduğu tarihsel süreçtir.
    Braudel gibi Wallerstein’ın çalışmaları da uzun dönemleri kapsamaktadır.
    Benzer biçimde Wallerstein modern kapitalizmin kökenlerini ve kapitalist yayılmanın neden ve sonuçlarını küresel düzeyde açıklamaya çalışmıştır. Son olarak, Wallerstein da Braudel gibi disiplinler arasındaki ayrıma özellikle tarih ve sosyolojiyi birbirinden ayıran geleneksel yönteme karşı çıkmıştır.
    Wallerstein, bu yanlış ikili karşıtlık yerine beşeri bilimlerle ilişkilendirilen idiografik epistemoloji ve fen bilimleri ile ilişkilendirilen nomotetik epistemolojinin birlikte kullanılmasını önerir.
    Wallerstein, Polanyi ve Schumpeter gibi ekonomik gelişmenin tarihsel bir açıklamasını yapar. Ekonomik gelişmelerle toplumun diğer alanlarındaki dönüşümlerin ilişkisini kurmaktadır.
    Wallerstein’ın geliştirdiği model ister tekil ulus devletler olsun isterse de dünya sistemi olsun bütün toplumsal sistemlerin çatışma temelinde oluştuğu, varlığını sürdürdüğü ve yıkılacağı varsayımına dayanmaktadır. Marx’ta temel sömürü ilişkisi burjuvazi ve proleterya-işçi sınıfı arasındaki ilişkidir. Fakat Wallerstein,
    Marx’tan farklı olarak bu sömürü ilişkilerini ulus devletleri aşan bir dünya sistemi içinde merkez, çevre ve yarı çevre arasındaki ilişkiler olarak ele almıştır.

    DÜNYA SİSTEMİ ANALİZİ
    Dünya sistemi “kapitalist iktisadi sistemin merkezden periferiye (çevreye) doğru büyümesini ve bu büyümenin kapitalist toplumlar ile pre-kapitalist toplumlar üzerindeki benzer etkilerini anlatan bir tarihsel açıklama” olarak tanımlanır.
    Wallerstein’a göre 19. yüzyılda devlet ve toplum kavramları birbirlerinin karşıtı olarak kurulmuştur. Bunun sonucunda ise ulus devletlerin toplumsal hayatın kurulduğu temel yapılar olduğuna dair yaygın bir düşünme biçimi gelişmiştir.
    Devletlerin sınırları içindeki faktörler -toplumsal, kültürel- içsel faktörler olarak, dışındakiler ise dışsal faktörler olarak ele alınır. Wallerstein bu durumun hem toplumsal tarihin yanlış açıklanmasına hem de gelecekteki değişimlere dair yapılacak yanlış varsayımlara neden olacağını iddia eder.
    Bu nedenle, Wallerstein devlet ve toplum yerine tarihsel bir sistem olan “dünya sistemini analiz birimi olarak önerir. Ayrıca tarihsel olarak kavranan bir dünya sistemi ile modern toplumsal değişme incelenebilir ve açıklanabilir.
    Wallerstein’a göre dünya bağımsız toplumların ya da ulus devletlerin toplamından başka bir şeydir. Bu nedenle dünya sistemi sosyal bilimcilerin temel analiz birimi olmalıdır. Bütüncül olarak ele aldığı dünya sistemleri aşiret toplumlarından ya da uluslardan farklıdır. Dünya sistemleri kendi sınırları içinde çeşitli kültürleri ve uyumlu bir bütün oluşturabilmek için en küçük birimlerin içine dâhil olabileceği genişleyen bir uluslararası işbölümünü barındırır.

    Dünya İmparatorlukları ve Dünya Ekonomileri
    Wallerstein tarihsel olarak bakıldığında dünya imparatorlukları ve dünya ekonomileri olmak üzere iki tane dünya sisteminin var olduğunu belirtir.
    Dünya imparatorlukları kendi bütünlüklerini kurdukları askeri ve politik hâkimiyet üzerinden sağlamaktadırlar ve yönetim biçimleri de bu anlayışa dayanmaktadır.
    Dünya ekonomileri ekonomik değişim üzerine yapılandırılmıştır ve bu durum politik olarak tanımlanmış sınırların ve herhangi bir devletin kontrolünün dışındadır. Dolayısıyla dünya ekonomilerindeki bütünleşmeyi sağlayan güç siyaset değil ekonomidir.
    Siyasal bütünleşmeden yoksun olmak dünya ekonomileri için avantajlı bir durumdur. Çünkü merkezi denetimin yokluğundan ötürü, ekonomik aktörlerin daha fazla hareket özgürlüğü vardır, bu da onların servet biriktirme ve küresel ölçekte birikimi geliştirme fırsatlarını güçlendirir.
    Wallerstein’ın dünya sistem analizinin belli başlı ilkeleri:
    1. İşbölümü ve sınıfsal bölünmeler evrensel olgulardır. Wallerstein 20. yüzyılda bu durumun tarihsel gelişiminin ve kapitalist sistemin yayılmasının detaylı analizini yapmıştır.
    2. Hâkim olan unsur siyaset değil ekonomidir. Politik bölünmeler ekonomik gereksinmelere hizmet eder ve politik hâkimiyet gelişmeye engel bile olabilir.
    3. Dünya sistemi merkez, yarıçevre ve çevreden oluşmaktadır. Bu ayrımlar ulusal gibi görünmekle beraber aslında daha çok bölgesel ayrımlardır.
    4. Değişim süreklidir ama tek yönlü ve doğrusal değildir.

    KAPİTALİST DÜNYA EKONOMİSİ
    Wallerstein’in dünya sistemi yaklaşımında kapitalizm on altıncı yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve oradan giderek yayılan bir dünya sistemi olarak analiz edilir.
    Kapitalist dünya ekonomisi kârın maksimize edilmesi amacıyla üretimin yapıldığı tek üretim biçimidir.
    Wallerstein 16. yüzyılda modern dünya kapitalist sisteminin ortaya çıkışını üç durumla açıklar:
    1. Keşifler ve sömürgeleştirme sonucunda dünya coğrafyasının yayılması, genişlemesi
    2. Farklı coğrafi bölgelerde farklı emek kontrol yöntemlerinin gelişmesi
    3. Uluslararası ekonomik ticarette, kendi avantajları adına, istedikleri koşulları zorla kabul ettirme gücüne sahip olan yeni güçlü devletlerin gelişmesi.
    Batı’nın Batılı olmayan çeperleri (çevreyi) sömürerek daha büyük bir üstünlük elde ettiği düşüncesi, Wallerstein’ın sentezinin temelini oluşturmaktadır.
    Sömürgeleştirilen topraklardaki kaynaklara el konulması Avrupa’yı zenginleştirirken aynı zamanda dünya üzerindeki denetim alanlarının genişlemesini sağlamıştır. Bu durum Wallerstein’ın çevre diye adlandırdığı yoksul, geri kalmış ve kendi gelişimini neredeyse sağlayamayacak olan toplumların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
    Kapitalist dünya ekonomisinin en çok sömürülen parçası çevredir ve kapitalizmin zenginliği merkez ülkelerdeki işçi sınıfının sömürüsüne değil çevre ülkelerin sömürüsüne bağlıdır.
    Kapitalist devletler, piyasaya karışmaktan sakınan devletler değil, kârları azamileştirmeye yardım eden devletlerdir. Kendi kapitalistlerini koruyamayan devletler, kapitalist dünya sisteminin bir parçası olarak kaldıkları sürece sermayelerini kaybederler. Kapitalizmin başarısı çekirdek ile çeper arasında bir işbölümünün yaratılmasına ve sürdürülmesine bağlıdır.

    Merkez, Çevre ve Yarı Çevre
    Tarihsel olarak bakıldığında ilk olarak Kuzeybatı Avrupa merkez konumuna gelmiştir. Günümüzde ise Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Japonya ve benzer endüstrileşmiş ulus devletler merkez konumdadırlar. Dünya zenginliğinin büyük bir kısmı merkezin kontrolü altındadır.
    Çevre, hammaddeleri nedeniyle sömürülür ve bu hammaddeler merkeze ihraç edilir. Bugün, dünyadaki en kötü çalışma koşulları çevre ülkelerdedir. Başlangıçta Doğu Avrupa çevre konumundayken günümüzde Afrika, Karayipler, Orta Amerika ve diğer üçüncü dünya ülkeleri çevre konumundadırlar. Çevrede ilerleme ve gelişmenin olmamasının nedeni, onların ekonomik ve politik olarak merkeze bağımlı olmalarıdır. Bir başka deyişle çevrenin geri kalmışlığı uygulanan ekonomi politikalarının sonucudur. Bu ekonomi politikaları çevreyi sadece hammadde ihraç edici konumda tutmaya ve ürettikleri kârın kendileri tarafından kullanılmasını engellemeye yöneliktir.
    Dünya sistemi içinde çevre bir ülkenin yarı çevre konuma geçmesi uyguladığı gelişme stratejilerine bağlıdır. Dünya pazarlarının daralma dönemlerinde, kırılgan yapılarından dolayı çevre ülkelerinin ekonomisi çok çabuk bozulur. Wallerstein bu durumun çevre ülkeler için yarı çevre olabilmek adına bazı durumlarda bir fırsat olabileceğini belirtir. Böyle bir süreç ithalata dayalı üretim programlarıyla aşılabilir.
    Merkez ülkelerde yeni gelişen endüstrilerin korunması, tekelcilik karşıtı yasalar gibi girişimciliğin üzerindeki siyasi sınırlamalar, buradaki girişimcileri başka yerlerde yatırım yapmaya yöneltir.
    Wallerstein son strateji olarak sıkı bir şekilde uygulanan ve ekonomik bağımsızlığın da içinde olduğu bir gelişme stratejisinin, yalnızca ekonomik gelişmeyi değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi gelişmeyi de sağlayabilme olanağının olduğunu belirtir. Fakat Wallerstein böylesi bir stratejinin ancak çok az çevre ülke için uygulanabilir olduğunu belirtir.
    Yarı çevre ekonomik ve politik olarak merkezden güçsüz ama çevreden daha güçlü konumdadır. İlk olarak Akdeniz Bölgesi yarı çevre olarak gösterilmektedir.
    Günümüzde ise Doğu Avrupa, Meksika ve Güney Amerika’nın bazı bölümleri yarı çevre konumundadırlar. Yarı çevre modern dünya sisteminde politik istikrarın sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Çevreden merkeze doğru oluşabilecek bazı politik protestoları karşı tampon görevi görür ve böylelikle tamamıyla kutuplaşmış bir dünya sisteminin gelişmesini engeller.
    Yarı çevre konumundan merkez konumuna geçişteki kilit nokta, bir ülkenin daha düşük üretim maliyetleri ile üretim yapabilmesini sağlayabilecek gelişmiş teknolojiye yaslanabilecek bir pazara sahip olmasıdır.
    Yarı çevre bir ülkenin pazarını genişletmesi için:
    1) Ulusal sınırlarını genişletebilir,
    2) İthal ürünlere karşı uygulayacağı gümrük tarifeleriyle iç pazarı elinde tutabilir,
    3) Ulusal ürünlere sağlanan destekleme politikaları ile üretim maliyetlerini düşürebilir.
    4) Devlet ya da diğer kurumlar, ideoloji ve propaganda aracılığı ile yerel tüketicinin zevklerini, beğenilerini yönlendirebilir.

    Wallerstein dünya sisteminde yaşanan dönüşümlerin analizini yaparken K-döngüsü ya da Kondratieff döngüsü olarak adlandırılan yaklaşımı kullanır.
    Her bir Kondratieff döngüsü yaklaşık olarak 50-60 yıl sürer; büyüme ve durgunluk dönemleri sırayla birbirini takip eder. Sömürü ve birikim her bir dönemde temel itici gücü oluşturur. Buna göre her bir dönemde şunlar gerçekleşir:
    1) hâkim olan kapitalist biçim değişir,
    2) işbölümü yayıldıkça coğrafi sistem genişler ve
    3) merkez ve çevre de özgül devletler ortaya çıkar.

    Wallerstein’a göre dünya sisteminde dört dönemden söz edilebilir:
    Birinci dönem 1450 ile 1640 yılları arasında gerçekleşmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği feodalizm ve dünya imparatorluklarından ulus devletlere geçiştir.
    Bu dönemde tarımsal kapitalizm hâkimdir.
    İkinci dönem 1640 ile 1750 yılları arasında yaşanmıştır ve bu süre içinde 80 yıl süren durgunluk dönemi olmuştur. Kolonileşme ile coğrafi yayılma gerçekleşmiştir.
    Üçüncü dönemin başlangıcında endüstri devrimi yer almıştır.
    Endüstriyel kapitalizm hâkim olan biçimdir
    Dördüncü dönemde İngiltere başta sömürgecilik karşıtı hareketler olmak üzere birkaç faktörden dolayı merkez konumunu kaybetmiş ve yerine Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri merkez konumunu elde etmiştir.
    Hegemonik ya da lider konumunda olan devletlerin sınırlı bir ömrü vardır.
    Hegemonik devlet, kendi konumunu koruyabilmek için önce askeri gücüne başvurmak durumunda kalır.
    Wallerstein’a göre ise askeri gücün kullanılması, yalnızca güçsüzlüğün işareti değildir aynı zamanda gelecekte ortaya çıkacak olan çöküşünde işaretidir. Wallerstein bu kavramsallaştırmasını Amerika Birleşik Devletleri’nin 1960’lardan sonra gerilemeye başlayan konumunu açıklamak için kullanır. O tarihten itibaren kapitalist özgürlüğün artmasıyla beraber küresel şirketler güçlenmeye başlamıştır.

    GEÇİŞ SÜRECİ OLARAK KÜRESELLEŞME
    Günümüz devletleri sosyal hizmet sunma anlamında bir kriz yaşamaktadırlar. Devletler vergi indirimi baskısı ile bu hizmetlerin sürdürülmesi arasında sıkışıp kalmışlardır. Bütün bunlar ise sermaye birikimi krizine ve bunalımına yol açmaktadır.
    Wallerstein’a göre dünya sistemi kapitalist işbölümü ile birbirine bağlanmıştır. İşbölümünün en temel özelliği ise sömürüye dayanmasıdır. Sömürü kapitalizme esas bir durumdur.
    Merkez ülkelerdeki işçilerin sömürüsünün işçi hareketleri, yasalar vb. nedenlerle sınırlı olması girişimcileri sömürünün daha yüksek olduğu diğer işgücü piyasalarına yöneltir. Wallerstein bu durumu sömürünün ihraç edilmesi olarak tanımlar.
    Kapitalizmin işleyişi güçlü devletler aracılığı ile sağlanabilir.
    Wallerstein, tamamen serbest pazarların olduğu bir sistemde kâr sağlanamayacağını iddia eder.
    Kapitalizmin gerçek anlamda kâr yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu şey nispi tekellerdir.
    Öyle bir durum yaratmalısınız ki çok fazla sayıda satıcı olmamalı ve bu satıcıların statüleri az çok korunabilmeli. Bu serbest bir pazar değildir; kapitalizm devlete muhtaç. İşin aslı, devletler kapitalizme bu şekilde yardım etme yeteneklerini artık gerçek anlamda yitirmeye başlıyorlar.
    Günümüzde dünya sistemi duraklama dönemindedir ve bu duraklama dönemini aşmasını engelleyen üç tane yapısal kriz bulunmaktadır.
    Bunlardan birincisi, dünya üzerinde sömürünün ihraç edilmesini sağlayacak yer kalmamıştır, sistem coğrafi olarak yayılmanın sınırlarına ulaşmıştır.
    İkinci olarak, krizden çıkmanın yollarında birisi ya ücret artışlarıyla ya da vergi indirimi yoluyla orta sınıfın harcama gücünü artırmak olarak görülmektedir.
    Fakat orta sınıfın bu artan ücretlerinin maliyetleri devletler ve şirketler için çok yüksek olmaya başlamıştır.
    Üçüncü sırada yapısal kriz olarak daha önce dışsal maliyetler olarak bahsedilen hammaddenin tükenmesi ve çevre kirliliği yer almaktadır. Çevre kirliliği ile baş edebilmenin maliyetleri hükümetler için oldukça yüksek olmaktadır.
    1968 isyanını önemli bir dönüm noktası olarak ele alır. Ona göre bugünkü dünya sisteminin sonu o tarihlerde başlamıştır. Bu süreç, Kondratieff döngüsüne göre geçiş ve belirsizlik dönemidir.
    Wallerstein, bu geçiş döneminin belirsizliğine dair yapısal ve kültürel göstergelerden söz eder. Kültürel gösterge olarak fen bilimlerinde kaos kuramının, sosyal bilimlerde ise postmodern sosyal teorinin ortaya çıkışı geçiş döneminin belirsizliğine işaret etmektedir.
    Geçiş döneminin belirsizlik ve karmaşıklığını işaret eden iki tane yapısal gösterge vardır. Bunlar finansal spekülasyon ve küresel düzeyde örgütlenen yeni sistem karşıtı hareketlerdir. Üretim maliyetlerinin artması nedeniyle kâr oranlarının düşmesi, yatırımcıları üretim alanından finans alanına yöneltmiştir.
    Wallerstein sistem karşıtı hareketleri üç tane eski ve üç tane yeni olmak üzere iki grupta incelemiştir. Eski sistem karşıtı hareketler 1848 ile 1968 yılları arasında gerçekleşmiştir ve bu grupta yer alan hareketlerin üçü de iktidara gelmiş hareketlerdir. Batı’da sosyal demokratlar, Doğu’da komünistler ve Güney’de ulusal kurtuluş/bağımsızlık hareketleri eski toplumsal hareketler olarak iktidarın ele geçirilmesini hedefleyen hareketlerdir. 1968’den sonra ise yeni sistem karşıtı hareketler ortaya çıkmıştır.
    Bunlar Batı’da “yeni toplumsal hareketler” Doğu’da “anti-bürokratik” hareketler ve Güney’de “Batılılaşma karşıtı” hareketlerdir.
    Wallerstein “sistem karşıt hareketler”in başarılı olabilmeleri için, geçiş sürecinden sonra ne tür alternatif yeni toplumlar ortaya çıkabileceği konusunda entelektüellerin ve akademisyenlerin önemli bir role sahip olduklarını vurgulamaktadır.

    SONUÇ
    Wallerstein yaygın mal üretimi, kâr amacıyla yapılan girişimler, ücretli emek ve yüksek teknoloji gibi unsurları ön-kapitalizm olarak adlandırmaktadır. O’na göre bu unsurların varlığı tarihsel bir sistemi kapitalist bir sistem olarak tanımlamak için yeterli değildir. Kapitalizmin ayırt edici özelliği, kesintisiz sermaye birikimi ve bu birikimin yapılmasını sağlayan bir yapıya sahip olmasıdır. 16. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan bu sistem bütün dünyaya yayılmıştır.
    Wallerstein’ın yaklaşımı Robert Brenner tarafından eleştirilmiştir. Brenner’a göre Wallerstein’ın açıklamada temel sorun sınıf ilişkilerine yer verilmemesidir.
    Wallerstein’a getirilen bir başka eleştiri modern dünya sistemi üzerine yaptığı çalışmalarda kültürel farklılıklara yer vermemesidir.
    Wallerstein önemli olanın ekonomi siyaset ya da kültür gibi ayrı ayrı alanları incelemek olmadığını; bütün bunların tek bir sürecin parçası olduğunu belirtmektedir.
    Wallerstein’a göre modern dünyayı inceleyen üç ana bilim dalı vardır: ekonomi, pazarı, siyaset bilim, devleti; sosyoloji de sivil toplumu çalışır... Bugünün ana entelektüel sorunlarından biri bütün bunlardan bileşik süreçler olarak bahsedebileceğimiz bir dil oluşturmaktır.

    ---
    Çağdaş Sosyoloji Kuramları
    Editör: Prof.Dr. Aylin Görgün Baran & Prof. Dr. Serap Suğur
  • 1. Olanak Belgesi: Evren/Varlık, olabilirler türündendir. Açıkçası varlık ve yokluğu eşittir. Varolduğu gibi, olmayabilirdi de. Varolurken de, sonsuz oluş biçimlerinden herhangi birinin olması olasıdır. En az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir. Her olabilir ise kendi dışında bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce varolmayı, sonra da varolma biçimini olmamaya ve olması olası diğer biçimlere yeğleyen birisi vardır. O da Allah'tır "cc".



    2. Değişim Belgesi: Evren değişkendir, durmadan değişiyor. Değişen herşey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezeli/başlangıçsız olamaz. Evet, maddenin termodinamik yasasına göre sürekli yokluğa doğru kayması, evrenin, uzayın durmadan genişlemesi, güneşin hızla tükenişe doğru yol alması gibi olaylar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; nedensiz sonuç ve sanatkarsız sanat olamaz. Nedenler ise zincirleme sürerek sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezeli olmayıp sonradan oluşan ve bir ilk nedene gereksinim duyan şu evrenin de bir değiştiricisi vardır. O da Allah'tır.



    3. Düzen Belgesi: Her varlık kendi parçalarıyla bir uyum ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün evren de kendisini oluşturan varlık parçalarıyla bir uyum ve bütünlük içindedir. Bu ise bir düzen ve düzenliliğin varlığını gösteren yanıltmaz bir kanıttır, ve bir Düzenleyici'ye tanıklık eder ki, O da ancak Allah'tır.



    4. Sanat Belgesi: Atomdan insana, hücreden yıldızlar topluluğuna kadar bütün evrende ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa evrendeki her eser: çok büyük sanat değerine sahiptir; çok değerlidir; çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır; çok sayıda olmaktadır; karışık ve çeşit çeşittir; süreklidir... Oysa, görünüşe göre, kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve değer olmaması gerekir. Ancak yapan Allah olursa, o zaman herşey değişir ve zıtlar biraraya gelir...



    5. Hikmet/İncelik ve Amaç Belgesi: Her varlıkta kendine özgü bir amaç izlendiği göze çarpmakta ve bir zerrede bile boş, amaçsızlık, anlamsızlık ve savurganlık sayılacak herhangi bir durum gözlenmemektedir. Oysa, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve olaylarda bilinç ve kavrayış var değildir ki, bu amaçlar zinciri izlenebilsin. Öyle ise, evrendeki bu bilinçli işleyişi, bu hikmet ve amaçları ancak Allah'a dayandırmakla akla yatkın, doğru bir yol tutmuş olabiliriz.



    6. Yardımlaşma Belgesi: Birbirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün yaratıklar birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç ilişki bulunmayan iki ayrı varlık türü, böyle bir yardımlaşmada aynı bütünün parçaları gibi birbirini destekleyip tamamlayabiliyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak elbirliği içinde ve aynı amaç çevresinde toplanıp bitkilerin yardımına koşuyor ve bu durum yinelenip duruyor. Akıl ve bilinçten yoksun bu varlıkların, aklı ve bilinci şaşkınlık içinde bırakan bu işleri, perde arkasında Varlığı Gerekli bir Zat'ın hikmet dolu bir işini gözler önüne sermektedir. Açıkçası bütün evren, bu yardımlaşma diliyle "Allah" demektedir.



    7. Temizlik Belgesi: İnsandan toprağa, yerden göğün derinliklerine kadar bütün evrendeki temizlik, başlı başına bir kanıt olarak, bize Kuddüs/Temiz adıyla adlanmış bir Zat(cc)'ı anlatmaktadır. Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgar, yağmur ve kar.. denizlerdeki buzdağları ve balıklar.. üstümüzde gökyüzü, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler hep Kuddüs isminden haber vermekte ve o Kutsal Varlığı göstermektedir.



    8. Yüzler Belgesi: Gerçekte bütün yaratıklara genelleştirilmesi olası iken, konuyu somutlaştırmak açısından işin, yalnızca insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en belirgin ayırıcı niteliği durumundaki insan simasını ele alarak konuya yaklaşmış olalım; Herhangi bir insanın yüzü, en ince ayrıntısına kadar kendisinden önce geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kesinlikle benzememektedir. Bu kural kendisinden sonra gelecekler için de olduğu gibi geçerlidir... Bir yönde birbirinin aynı, diğer yönde birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması olası milyarlarca resimden ayırmak ve o herşeyi sonsuz olasılık yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenab-ı Hakk'ı en sağır kulaklara bile duyuracak güçte bir duyurudur. Evet, simada yer alan uzuvları/organları başka simalardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü mutlak biçimde diğer gözlerden ayırıcı bir özellikle donatmak, gözünde perde olmasa bile, sinesinde gönül bulunan her vicdan sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zat(cc)'ı gösterir ve tanıttırır...



    9. Tanrısal Yönlendirme, İçgüdü {Sevk-i İlahi} Belgesi: Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyor. Arı, çok kısa zamanda sanat harikası olan peteği, örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir alemde öğretilen bilgiyle ve yaratılıştan gelen bir yetenekle iş görüyorlar. Oysa insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek zorundadır; hem de varlıklar arasında yeteneklilik bakımından en kusursuz yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu özellikleri veren doğrudan kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zat'tır ki, onlara böyle bağışta bulunmuştur. Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlahi bir sevkten başka ne ile açıklayabiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu olağanüstülük, ancak ve ancak Allah'ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna akli ve mantıki bir açıklama gözüyle bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, yalnızca bir safsatadan ileriye gidemez...



    10. Yaratılış ve Tarih Belgesi: Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna karşılık kötü ve çirkine karşı da bir nefret duygusunun varlığı, tersi hiç kimsenin düşüncesinden bile geçmeyecek açıklıkta bir gerçektir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlaklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki yönelişleri, ahlaksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı sağlayan yapıları bakımından tanıklık etmektedir. Ki, insana iyiyi, güzeli emreden, onu kötülük ve çirkin davranışlardan da yasaklayan düzenin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zat'tır. Bu Zat da, hiç kuşkusuz Allah'tır. Dinler tarihi tanıktır ki, beşeriyet/insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Batıl, hatta gülünç bile olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zorunluluk ve gereksinimdir; o yaratılışta vardır. İnsan yaratılışına bu gereksinimi yerleştiren Zat'la, bize inanmayı emreden Zat, aynı Zat'tır. Ve o da Allah'tır.



    11. Duygular Belgesi: İnsan, binlerce duyguyla donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir ortamdan çağrı niteliği taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki, o doğrudan doğruya Yaradan'ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan sonsuzluk duygusudur. Bu duygu nedeniyle insan sürekli sonsuzluk için didinir ve çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu gerçek manada doyuramaz. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun etkisiyle verilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiçbiri, bu sonsuzluğu sunamaz. Oysa, bunun varlığı ortadadır, yalanlanması da olası değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zat tarafından verilmiştir.. Ve, sonsuz yaşamı da yine O verecektir.



    12. Birlik Belgesi: On yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir kez bile doğru söylediklerini duymamış olmamıza karşın, "ihtimal/belki" der onlara inanırız; ortada birlik durumu vardır. Oysa, sözünü ettiğimiz ittifak/birlik, binlerce Elçi, yüzbinlerce ermiş ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Çeşitli zamanlarda ve ayrı ayrı bölgelerde yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, "Allah vardır" gerçeğidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına değer verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere bile yalan söyledikleri duyulmamış Nebiler/Elçiler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denir?



    13. Kur'an Belgesi: Kur'an-ı Kerim'in Kelamullah (Allah Kelamı/Sözü) olduğunu kanıtlayan bütün deliller, aynı zamanda Allah'ın varlığının da belgeleri durumundadır. Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna ilişkin yüzlerce delil vardır ve bunlar, konuyla ilgili İslam kaynaklarında en ince ayrıntısına kadar açıklanmıştır. Biz konunun kanıt yönünü o çalışmalara aktarmakla yetiniyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine özgü dilleriyle "Allah vardır" derler.



    14. Elçiler Belgesi: Elçilerin ve özellikle Elçiler Önderinin {Hz.Muhammed'in} "sav" elçiliğini kanıtlayan bütün deliller de, yine Allah'ı anlatan belgelere eklenmelidir. Zira Elçilerin varlıklarının amacı, Tevhid, açıkçası Allah'ın varlık ve birliğini duyurmaktır. Öyleyse, her elçinin kendi elçiliğini kanıtlayan bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Allah'ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların elçiliğini kanıtlayan deliller şu andaki konumuz dışında kaldığından, teker teker üzerinde durmayacağız. Şimdilik yalnızca şunu belirtelim ki, bir elçinin hak nebi olduğunu gösteren bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta ondan da öte bir kuvvetle "Allah vardır ve birdir" demektedir.



    15. Hayat-Ruh ve Vicdan {Yaşam-Benlik ve Duyunç} Belgesi: Yaşam görünür bir bilinmez!.. Evet, o görünür nedenlerle açıklanamayacak kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc'e tanıklık etmesi bakımından da açıktır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve duyurur. O, bilinmez oluşuyla bilim adamlarını, açıklığıyla da halktan insanları büyüleyen sihirli bir olaydır. Ve yaşam adeta hal diliyle: "Beni var edip yaratan ancak Allah'tır" der.. İçeriğini bilmemekle birlikte, varlığından kimsenin kuşku duymadığı ruhumuzun ve onun işlevlerinin bedenimizi yönetiş biçimi de, yine Allah'ı bildiren delillerdendir. Dünyada Emir Alemi'ni temsil eden cevher/öz ruhtur ve ruh, bu aleme ancak ilerlemek ve gelişmek, olgunlaşmak için gelmiştir. Hikmetin sonuca etkisi konumuzun dışında olduğu için, biz burada yalnızca onun tanıklık ettiği noktaya değinmekle yetiniyoruz.

    Evet, madde alemiyle içeriği noktasında hiçbir ilişkisi olmayan ruhun kendine özgü bir alemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya bağlı tutuluşu ve bunun da belli bir yazgıyla yürütülüşü, kuşkusuz Allah'ı gösteren önemli delillerden biridir. Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve görünür bir neden yokken Rabbe dönüşler ve O'na yönelişler ve bu olayların milyonlara ulaşan sayıda yinelenişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk'ı bulmanın en önemli araçlarından biri durumunda bulunan vicdan, kendi Yaratıcısı'na tutkundur ve bütün varlığıyla O'nunla bağlantı halindedir. Ruhlara sorulan "Yaradanınız Ben değil miyim?" sorusunun yanıltmaz tanıklarından biri de, vicdan değil midir? İşte vicdan, bu tanıklığın hakkına uyma zorunluluğunun yönlendirmesi ile "Allah" demektedir...



    16. Isı Yasası: Termodinamiğin ikinci kanunu olan ısı kanunu kainatta ısının tedricen azaldığını yani ısı kaynağı olan varlıkların ısısını yitirerek mutlak sıfır derecesine gitmekte olduklarını açıklar. O zaman enerji tükenecek ve hayat sona erecektir. Yanmakta olan güneş, parlayan yıldızlar ve canlıların vatanı olan yeryüzü... Bunların hepsi belirli bir zamanda yaratılmış olan varlıklardır. Çünkü bunların tümünde mevcut olan enerji tükenmeye doğru gitmektedir. Bu olgu da onların belli bir zamanda başlamış yani yaratılmış olduklarını gösterir. Eğer kainat yaratılmışsa, bir yaratıksa, ezeli bir yaratıcıya muhtaç demektir. Çünkü arada bir yaratıcı kabul etsek, o zaman da onun da yaratıcısı olması gerekir ki bu da saçmadır. Kabul etmek zorunda olduğumuz bu yaratıcının, herşeyi kapsayan bilgi sahibi, hiçbir şeyle sınırlanmayan bir kudret sahibi ve ezeli olması gerekir. Açıkladığımız kanuna göre kainatta mevcut olan ısının varlığı, kainatın ezeli olması ihtimalini imkansız kılmaktadır.Kainatta ısı varsa, ona ısı verici düşünmek zaruridir. Zira soğumuş haldeki maddede ısı, kendiliğinden oluşmaz. Kainat ezeli olsaydı, sıcak halde değil, soğuk halde bulunurdu.



    17. Güneş Enerjisi: Eğer yıldızlar ezeli olsalardı tükenmekte olan bugünkü durumlarında olurlar mıydı? Ömürlerini tüketip sönmüş olmazlar mıydı? Bununla birlikte güneşin, enerjiye dönüşüm sebebiyle kütlesinden bir miktar kaybettiğini biliyoruz. Fakat kütledeki bu azalma o kadar küçüktür ki uzay boşluğuna kıyasla yıldızların küçüklüğü gibidir. Burada anlatmak istediğimiz şudur: Yıldızlar bütünüyle ışık ve ısı yayımı az da olsa kütlelerinden madem ki bir miktar kaybetmektedirler ve bu kesindir, bu halde onlar ezeli ve ebedi olsalardı şimdiye dek çoktan yok olup gitmeleri, yani bütünüyle enerjiye dönüşüp kitlelerini yitirmeleri gerekmez miydi?



    18. Yaşam: İnkarcılar şöyle derler: Hayatın oluşumu basit olayların tesadüfi birleşimi sonucudur. Sonra bu basit bileşimler birbirleriyle birleşerek, evrimleşerek şu anda mevcut bulunan hayatı oluşturmuştur. Fakat buna dair ellerinde delil var mıdır? Bu konuda ortaya koymaları gereken en büyük delil de şu olmalıdır: Hayatı oluşturan tüm elementler, geçmişte olduğu gibi bugün de vardır ve onlar bunu kullanabilirler. Geçmişte tesadüflerin yaptığını söyledikleri şeyi bugün kendileri bilinçli olarak yapsınlar! Hayatı hangi elementlerin oluşturduğu biliniyor... Bunların birleşim oranları biliniyor... Hayatın oluşması için ne gibi ortamın gerektiği de biliniyor... O halde ilk oluştuğu gibi hayatı laboratuvarda yaratmaları gerekmez mi? Bunları bir araya getirseler bile hayatın insan iradesiyle doğduğunu iddia edebilirler mi?

    DNA: {İnsanın genetik şifresini taşıyan} bir DNA herbiri 24 cilt tutan 2500 ansiklopedinin kapsadığı bilgiyi kapsar... En ilkel elektronik beyinlerin dahi bir yapıcı olmadan oluşamayacağını kabul eden insan, nasıl bu kadar muazzam bir sistemin tesadüfen oluştuğunu söyleyebilir? Bütün bunları, iradeden, düşünceden, akıldan yoksun, kör, sağır ve dahası canlı olmayan maddenin yarattığını, oluşturduğunu iddia etmek hangi akla, hangi mantığa, hangi ilmi düşünceye sığar? Maddenin, kendi kendine göz, kulak ve kalp gibi oluşumlar göstermesi, aklın alacağı, izah edilebilecek bir durum değildir. Herbiri belirli bir işlevi yüklenmiş olan bu organlar belli bir amaç için yaratılmışlardır. Bunları kullandığımız aletlere benzetebiliriz. Kullandığımız basit aletlerin bir usta, bir yapıcı olmadan yapılamayacağını görürüz ve kabul ederiz de, bunlardan çok daha karmaşık yapı ve işlevler yüklenen organların tesadüfen oluştuğunu söyleriz? Onların şu ısı ve hareket kanunlarına göre faaliyet gördüklerini tespit etmemiz yetmez. Acaba bunları yapan ve belli kanunlara göre hareketlerini takdir ve tayin eden mühendis kimdir?

    Hayatın kökenini tesadüfe bağlayan kişi ile Allah'a bağlayan kişi aklen eşit olabilir mi? Kainat, yaratıcı değildir, ancak yaratılmıştır. Kim kainata ve doğaya yaratıcı sıfatı verirse cahilce ve alçakça Allah'a ortak koşmuş olur. İnsanın iradesi (dileme yeteneği), kudreti (gücü) ve ilmi (bilme yeteneği) onu maddeden ayırıcı özelliklerdir. Maddenin insana bilme, anlama yeteneği vermesi, onu güçlü kılması ve dileme yeteneği ile donatması mümkün değildir. Bütün bunları insana verebilecek tek merci Allah'tır. "Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?" {Zariyat 20-21} İnsanın benliğinde de Allah'ın yaratıcı olduğuna dair birçok deliller mevcuttur. Benliğin (ve ruhun) varlığı bir delildir. İyilik ve kötülük etme yeteneğinin hepsi delildir. Yine evrende mevcut olan benliğimizle ilgili acayip ve madde ile ilgisi olmayan birçok olay da delildir. Gerçekten insan maddeötesi birçok garip şeyler yapmaktadır. Hipnotizma, ruh çağırma, telepati gibi olaylarda kişi vücudundaki maddi göz olmadan bazı şeyleri görebilmektedir...

    Bütün bunlar, bizde maddi olmayan birşeyin var olduğuna, varlığın sınırlarını aştığını, duyumların ve duyumlarla yapılan ölçümlerin onu ihata edemeyeceğini, bunların hepsinin insanın derinliklerine inmekle anlaşılabileceğini ve madde ya da hesaba sığdırılamayacağını gösterir. Organlarının çalışması duran ve ölen insanın sadece maddi varlığını kaybetmediğini, ölen insanda bunun ötesinde maddi olmayan bir parçanın da ayrıldığını, insanın maddi varlığı dışında başka birşeye de sahip olduğunu gösterir. Bu şey nedir? Elbette insanın nefsi ve ruhudur. Topraktan yaratılan ise yine toprağa döner...

    Sonuç olarak: Hayatın başlangıcı, oluşumu Allah'ın varlığına delildir. Hayatın çoğalması da yine Allah'a delildir. Hayatın türlere ayrılması, yayılması Allah'a delildir. Kainatın merkezi olan insan ve ondaki yüce sıfatlar, Allah'ın varlığına delildir. İnsan ruhu, benliği -yaratılışı ve harikulade oluşu- Allah'ın varlığına delildir. Yalnız bu bile Allah'ı bilmek için yeterlidir.



    19. Duanın Kabulü: Sıkıntıya düşenlerden dilediğini kurtarması, Allah'ın süregelen bir kanunudur. Kafir de olsa, sıkıntıya düştüğünde kalbinden Allah'a yönelerek dua eden kişiye Allah yardım edebilir. Başından bu tür olaylar geçmiş kişilerin anlattıkları anılar, bu yardımı açıklar. Başından bu tür olaylar geçmemiş tek kişi göstermek zordur. Ben, sen, o... Her gün olagelen yüzlerce olaydan size birkaç tanesini örnek olarak anlatalım: Bunlar, kişinin yalnız olmadığını, korunmaya layık olduğunu ve sıkıntıda Allah'ın onu koruduğunu gösterir. Elemli bir kalple Allah'a yönelenin ve O'ndan yardım isteyenin duasının kabul edildiğini gösterir. Allah'ın kişiyi yalnız bırakmasından daha büyük felaket olabilir mi? Bu tür olaylarda insan, Allah'ın kudretinin eserlerini ve duasını kabul edişini müşahede eder. Bu tür olayların hepsi Allah'ın varlığına delildir... Bu konu ile ilgili birkaç olay anlatalım:

    a) 1 Ekim 1944 tarihli R.Digest adlı bağımsız dergide şu başlık vardır: "İbadet ve duaya inanmıyor musunuz?" "Duanın etkisine ve inkar edilmez gücüne bugün artık inanıyoruz. Sıkıntı ve dehşet karşısında insanların kendileri dışında yüce bir güce yönelmeleri garipsenemez. Asıl garipsenecek şey, böyle bir durumun yadırganmasıdır. Korkunç bir anı gördüğümüzde biz de aynısını yaparız..." Major Allan Landberg -New Jersey doğumlu- Avustralya civarında denizde dokuz arkadaşıyla birlikte uçarken düştüklerini ve başlarına gelenleri şöyle anlatıyor: İki kauçuk sala binme ve kurtulma ümidi arama ihtimalimiz vardı ama yapmadık. Çünkü yanımızda ne ekmek ne de su kalmamıştı. Bütün havacılar endişe içindeydiler. Uçağın geri savunmacısı çavuş "Albert Herhander" dua ediyor ve biz de ona iştirak ediyorduk. Yakıcı güneş altında başımıza gelecekleri bekliyorduk. Dudaklarımız çatladı, dilimiz şişti. Duasına devam eden "Albert" ile duaya bile mecalimiz kalmadı. Üç gün sonra akşam üzeri bir karaltı gördük. Sonra yaklaşınca gözlerimize inanamadık. Bunlar, çırılçıplak Avustralya yerlileriydi. Siyah derili, kıvırcık saçlı bu adamlar, mercan avlamak için geldiklerini, yollarının burası olmadığını, kendilerini bu yöne meçhul bir etkenin sevkettiğini, buna da hayret ettiklerini söylediler. Böylece kurtulmuştuk.

    b) Şam Radyosu, 10.1.1965 yılında öğleden sonra saat 2.45'te, İngiltere'de yayınlanan bir tıp dergisine dayanan bir yayın yapıyordu. Sözkonusu dergi, olayı bizzat yaşayan doktorun imzasıyla hadiseyi yayınlamıştı. Müzmin bir hastalıktan dolayı hastanede tam 13 yıl yatan genç adam bu süre içinde yapılan tüm tedaviler sonuçsuz kaldığı için doktorlar usanmışlardı. Olayı nakleden doktor, hastayı son defa muayene etmiş, ümit olmadığını görmüştü. Çaresizlik içinde hasta doktora: - Ümit yok değil mi doktor? diye sordu. Doktor: - Ümit artık yalnızca göktedir. Duayı dene. Dua etmeyi biliyor musun? Hastalığı on üç yıl devam eden genç, ilk olarak dua ediyordu. Bir hafta sonra hastasını ziyaret eden doktor, onu rahat ve iyileşmiş olarak buldu. Doktorların bir türlü altedemedikleri hastalığın geçmiş olduğunu hayretler içinde gördü.

    c) 1951-1954 yılı Süveyş Kanalı gerilla saldırılarına katılan bir Mısır'lı genç anlatıyor. Üç gerilla olarak stratejik bir alandan geçen bir demiryolunu havaya uçurmak için yola çıkmışlardı. Gece aydınlıktı. Gökyüzü berraktı ve çok uzaktan farkedilebilirlerdi. Düşman bunları görüp ateş açabilirdi. Arkadaşlarından biri ellerini açıp "Allah'ım bize bulut gönder" deyince, biraz sonra nereden geldiği belli olmayan bir bulut gelip etrafı karanlığa boğdu ve ayın önünü kapattı. Planladıkları harekatı başarıp, sağ-salim geri döndüler. Üç düşman devletin Mısır'a hücumu sırasında olanları her birimiz işitmişizdir. Portsaid kenti alevler içinde yanarken halk içten dua etmiş, bunun üzerine yağmur yağarak bütün yangınları söndürmüştü. Bütün bunlar halkın konuştuğu günlük meselelerdir.

    Bu konuda başından bir olay geçmemiş tek müslüman yoktur. Bütün imkanlar ortadan kalkınca, çaresiz olarak Allah'a sığınır. O zaman da dua kabul olunur ve sıkıntı giderilir. Bunun en belirgin örneği, kuraklık anında çıkılan yağmur duasıdır. Tabiidir ki bunun tevbe, namaz ve dua gibi yapılması gerekli rükünleri de vardır. Resulullah(sav)'den günümüze kadar insanlar bu hususta birçok olay nakletmiştir ve birçok kişi de kabul edilen dualarını anlatmaktadırlar. Tarihçi eleştirmenlere rağmen bu tür olayların varlığı ve devam etmekte oluşu sürekli olarak anlatılagelmektedir. Duanın kabulü belgesi, şartları vuku buldukça sürekli bir biçimde olagelmektedir, ve olacaktır. Bunların hepsi, dua edenlerin dualarını işiten ve kabul eden yüce bir varlığın bulunduğuna işaret eder. Bu varlık, müslüman ya da kafir, kim olursa olsun, dua edenin duasını kabul eder. İhtiyaç halindeki bir müslümanın duası her türlü ahvalde kabul edilir. Ve tabii duanın kabulü onun hayrına idiyse...



    20. Elektron Hareketi: Hareket halindeki herşey belli bir zamanda ve mekanda başlayan hareketle bu eylemine başlamıştır. Bütün elektron ve kütleler dairevi bir hareket halindedirler. Her elektron ve kütlenin de bu hareketinin belirli bir zamanda ve mekanda başlaması gerekmektedir. O halde bu başlangıç noktası bize varlıkların başlangıç anını yani yaratılma zamanını verecektir. Bu düşünceden hareketle kainatın bir yaratıcı tarafından belli bir zamanda yaratılmış olduğu sonucuna ulaşırız. Bu ise yoktan yaratmadır. Yoksa hiçbir şey kendiliğinden yoktan var olmaz.



    Kaynak: İnancın Gölgesinde-Nil ve İslam'da Allah'a İnanmak-Yenda (sadeleştirerek)
  • Endüstri toplumlarında narsisizmin artmasının ilk nedeni, insanların birbirlerinden soyutlanmaları, yabancılaşmaları ve düşmanca hislere, ayrılıklara kapılmalarıdır. Bu düşmanca tavır, uygulanan ekonomik sistemin kaçınılmaz bir sonucudur.
    Riski başkalarına aktarmak ve kendi kazancını diğerlerinin sırtından, onların zararı pahasına çıkarmak üzere kurulmuş bir ekonomik düzen, insanları da birbirlerine rakip kılmıştır.
    İnsan karşısındakini ezmek yerine, ona saygı göstermedikçe, onu yok etmek yerine, önem vermeyi düşünmedikçe ve sahip olmak yerine, paylaşmayı gerçekleştirmeye hazır olmadıkça, narsisizm artarak büyür. Narsisizmin gelişmesinde en önemli etken, son yıllarda endüstri toplumlarında üretimin kutsallaştırılmasıdır. İnsan kendini yeni Tanrı olarak ilan etmiştir sanki. Yeni yarattığı dünya, eskiden yaratılmış hammaddelerin kullanılması sonucunda üretilen eşyalarla doludur. Modern insan, mikro ve makro kozmosun gizlerini bulup açıkladı.Evrenin ve atomun gizli yanlarını keşfetti, dünyamızın evrende ne denli küçük bir yer tuttuğunu da serdi gözler önüne, bu buluşları yapan bilim insanlarının nesneleri objektif bir gözle, oldukları gibi, yani narsisizmden uzak bir biçimde değerlendirmeleri gereliyordu. Ama tüketiciler, bir bilim insanının yapısına sahip olmak zorunda değiller, diğer teknik adamlar ve pratisyenler de öyle. İnsanlığın büyük bir bölümü, icat edilen yeni teknik uyarınca, yeni teoriler geliştirip kendi becerilerine hayran olurlar. Modern insanların bu yaratışlar, yani üretimleri konusunda olağanüstü gururlu olmaları böyle doğar. Kendini Tanrı gibi sanmaya başlar ve insanlarca yeniden düzenlenen dünyayı gördükçe kendi büyüklüğünü hisseder.
    İkinci yaratılışına olan hayranlığı, aslında kendine hayran oluşudur insanoğlunun. Kömür ve petrol enerjilerinin kullanımı, yeni devreye giren atom enerjisi ve zekâsının sonsuz yetenekleri, onun kendine baktığı bir ayna olmuşlardır önünde. Bu ayna insana onun güzelliğini değil, gücünü ve buluş yeteneğini göstermektedir. İnsanlık gölde kendi güzelliğini seyrederken boğulan Narcissus gibi, bu aynaya bakarak boğulacakmıdır acaba?
  • https://youtu.be/ys7hv-xT0jw

    "Üzgünüm ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu benim işim değil. Ne kimseyi idare etmek ne de ülkeleri fethetmek istiyorum. Elimden gelse, herkese, ister Yahudi, ister zenci, ister beyaz olsun tüm insanlara yardım etmek isterim.
    Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz. Bütün insanlar böyledir. Karşımızdakinin mutluluğunu görmek isteriz, üzüntüsünü değil. Birbirimizden nefret etmek ve birbirimizi hor görmek istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketlidir.
    Hayatın bize çizdiği yol özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir, ama biz bu yolu yitirdik. Hırs insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefaletin ve kanın içine sürükledi. Hızımızı arttırdık ama bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamızı ise katı ve acımasız. Çok düşünüyoruz ama az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa gereksinimimiz var. Zekadan çok iyilik ve anlayışa gereksinimimiz var. Bu değerler olmasa hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz.
    Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı. Bunlar, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmaya, evrensel kardeşliği oluşturmaya ve hepimizin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, milyonlarca acı çeken kadın, erkek ve çocuğa, suçsuz insanları hapse atan, işkence eden bir sistemin kurbanlarına ulaşıyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: "Kendinizi ümitsizliğe kaptırmayın." Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecektir, diktatörler ölecek ve halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. İnsanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük asla yok olmayacaktır.
    Askerler! Sizleri aldatan, sizleri köle gibi kullanan, ne yapmanız gerektiğini, nasıl düşünmeniz gerektiğini ve nasıl ölmemiz gerektiğini söyleyen bu zalimlere asla boyun eğmeyin. Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Kafaları ve kalpleri bir makine gibi olan bu adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz. Sizler insansınız! Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır! Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder... sevilmeyenler ve anormal olanlar!
    Askerler! Kölelik uğruna savaşmayın! Özgürlük için savaşın! St Luke'un İncil'inin on yedinci bölümünde cennetin tek bir adamda ya da bir grup insanda değil tüm insanların içinde olduğu yazılıdır. Siz insanlar güçlüsünüz. Makineleri yapacak güce sahipsiniz. Mutluluğu yaratacak güç sizdedir! Bu hayatı özgür ve güzel kılacak güce sizler sahipsiniz. Bu hayatı olağanüstü bir maceraya çevirecek olan yine sizlersiniz. Öyleyse, demokrasi adına bu gücü kullanalım ve birleşelim. Yeni bir dünya için savaşalım. Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım.
    Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!
    Hannah beni duyuyor musun? Nerede olursan ol, başını kaldırıp bak! Bak, Hannah. Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz. Başını kaldırıp bak. Hannah! İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak Hannah! Bir bak!"
  • Kast sistemine bağlı olan Hindular da kozmik sistemin bir kastı ötekinden daha üstün yarattığına inanır. Meşhur bir Hindu yaradılış mitine göre, tanrılar dünyayı Purusa adındaki tarih öncesi bir varlıktan yarattılar. Bu mite göre, güneş Purusa'nin gözünden, ay beyninden, Brahmanlar (rahipler) ağzından, Kşatriyalar (savaşçılar) kollarından, Vaişyalar (köylüler ve tüccarlar) bacaklarından ve Şudralar (hizmetkarlar) Purusa'nın ayaklarından yaratılmıştır. Bu açıklamayı kabul eden biri doğal olarak Brahminler ile Şudralar arasındaki farkın adeta güneşle ay arasındaki fark kadar doğal ve ebedi olduğunu düşünürler. Eski Çinliler de, tanrıça Nü Wa'nın aristokratları kaliteli sarı topraktan, sıradan insanlarıysa kahverengi topraktan yaptığına inanırlardı.

    Kastlar arasındaki farklar, Kuzey Hindistan'da üç bin yıl kadar önce insanlar tarafından icat edilen yasaların ve normların sonucudur. Aristoteles'in savunduğunun aksine, köleler ve özgür insanlar arasında bilinen herhangi bir biyolojik fark yoktur. İnsan yasa ve normları, kimi insanları sahip, kimileriniyse köle yapmıştır. Siyahilerle beyazlar arasında ten rengi ve saç tipi gibi birtakım biyolojik farklar vardır ama bu farkların zeka veya ahlakla ilgisi olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur.