• ...Ölümü, bu kişinin ne kadar eşsiz benzersiz olduğunu açıkça anlatır bize; varlığının, bir zamanlar, bütünüyle var kıldığı, yokluğunun, kendi bakımından ortadan kaldırdığı dünya kadar uçsuz bucaksız hale gelir bu ölü; yaşamamızda daha çok yer tutması, gide gide yaşamamızın tümünü kaplaması gerekirdi gibi gelir bize. Kendimizi sıyırırız sonra bu sersemleyişten: O da, öbürleri arasında, öbürleri gibi bir bireydi, o kadar, diyoruz. Ancak, kimsecikler için elimizden geleni -hiçbir zaman- yapmadığımızdan, (kendi elimizle çizdiğimiz, tartışılabilecek sınırlar içerisinde bile elimizden geleni yapmadığımızdan,) kendimize, gene de, bol bol sitem edecek sebepler buluruz. Şu son yıllarda, annemin karşısında, özellikle savsaklamalardan, yapılması gerekeni geri bırakmaktan, çekimsemelerden suçluyduk. Kendisine adadığımız bu günler, gecelerle; orada bulunuşumuzun ona verdiği erinçle; korkuya, acıya karşı kazanılan utkularla; bu suçlarımızı bağışlattık gibi geldi bize. Direngen uyanıklığımız olmasaydı, çok daha fazla acı çekerdi annem.
    Çünkü, başka ölümlerle karşılaştırılınca, ölümü gerçekten zahmetsiz, sessiz oldu. Beni canavarların eline bırakmayın. Kimseciklere böyle bir çağrımda bulunamayacak olanları düşünüyordum: Kendini savunmasız kalmış duymak, yazgısız, tamamıyla, aldırışsız hekimlere aşırı ölçüde çalıştırılan, yorgun, bezgin hemşirelerin elinde olmak, ne korkunç şey! Yılgıya kapıldıkları zaman alınlarına kimse elini koymayacak; ağrılarla kıvranmaya başlar başlamaz yatıştırıcı ilaçlar verilmeyecek; yokluğun sessizliğini dolduracak yalan dolu gevezelikler yapılmayacak. Yirmi dört saat içinde kırk yıl birden yaşlanmış... Bu cümle de uzun süre aklımdan çıkmamıştı . Bugün, hala, korkunç can çekişmeler oluyor.
  • ATİNALI SOLON VE ŞİİRLERİ

    Antik Yunanistan’ın yedi büyük bilgesinden biri Atinalı Solon’muş. Diğerleri: Miletli Thales, Lindoslu Cleobulos, Spartalı Chilon, Prieneli Bias, Korinthli Periander, Midillili Pittacus.

    Aristokrat bir aileden gelen Solon bu bilgeliği sayesinde, ilerleyen zamanlarda Atina’da büyük de bir siyasetçi olmuş. Kendisine duyulan saygı ve güvenin kaynağı ve Solon’un Yunan tarihinde bir yıldız gibi parlamasına neden olan olayı anlatmakta fayda var. Zannedersem İ.Ö. IIV. Yüzyılda Salamis Adası için Atinalılarla Megaralılar amansız bir mücadeleye tutuşmuş. Atinalılar bir türlü galip gelemiyor, ağır yenilgiler alıyorlarmış. Artık savaş nedeni ile verilen kayıplar ve sürdürülen savaşın külfeti Atina kentinin belini büker olmuş. Bu sebeple savaş kışkırtıcılığına ölüm cezası getirip, Salamis Adası’ndan umudu kesmişler. Fakat Solon buna aldırmadan haberci kılığına girerek halkın arasına karışmış ve Salamis elegisini okumuş. Coşkuya kapılan halk Salamis Adasına yeniden bir sefer düzenlemeye karar vererek muvaffak olunca, Solon da tarih sahnesine çıkıvermiş. Ne garip ki hayat tamamen bir kumar.


    Salamis Elegisinden Geriye Kalanlar

    Atinalı olacağıma keşke yurdumu değiştirerek
    Pholegandroslu yahut Sikinoslu olsaydım!
    Yakında herkes şöyle diyecek: işte şu Salamis’i
    Elden bırakan yiğitlerden biri.

    ***

    Haydi Salamis’e! Bu sevimli ada için döğüşerek
    Korkaklık lekesini üstümüzden atmaya.

    Salamis seferi zaferle sonuçlanınca Solon artık Atina’da önemli bir adam oluvermiş. İ.Ö. 594 yılında Atina karmaşık bir halde, tiranlığa doğru sürüklenirken Solon’u kanunlar koymak üzere göreve getirmişler. Zenginle fakir arasındaki farkın gitgide açıldığı bir dönemde Solon bir nevi arabulucu olarak işe başlamış. Atina’da çıkardığı kanunlarla Yunan demokrasisinin temelini atmış. Fakat adil olayım derken ne zengini ne fakiri memnun edebilmiş. İki tarafa da yaranamayarak her iki kesimden de ağır eleştiriler almış. Şimdi birkaç şiirinden parçalar verelim:

    Halka açıkça birkaç acı söz söylemek gerekirse
    Şimdi ellerinde geçenleri gözleriyle
    Uykularında bile görmemişlerdi
    Bütün asiller ve baştakiler
    Beni öğmeli, beni dost bilmelilerdi
    (başka birine aynı yetki verilseydi)
    Halkın dizginlerini tutamazdı, hem de sürü
    Çalkalayıp kaymağını almadan durup dinlenmezdi.
    Bense döğüşen iki düşman safı arasında
    Bir sınır taşı gibi çakıldım durdum.

    “Büyük işlerde herkese yaranmak zordur” diyen Solon kanunları yazmayı bitirince, Atina’dan uzaklaşmış ve bir süre başka diyarları gezmiş. Daha sonra Atina’ya gelen Solon tiranlık tehlikesinin baş gösterdiği görerek yine bazı şiirler yazarak halkı uyarmış.

    Buluttan karla dolu düşer.
    Parlak şimşekten gök gürlemesi doğar.
    Büyüklerin hırsı devleti uçuruma sürükler
    Halk farkına varmadan müstebidin kölesi olur.
    Pek aşırı güçleneni sonradan başlamak zordur.
    Her şeyi vaktinde düşünmek gerekir.

    Lakin bu sözleri kalabalıklara kar etmemiş olacak ki devam eden dönemde “ Kısa bir zaman benim deliliğimi size gösterecek; hakikat ortaya çıkınca deli miymişim göreceksiniz” diyerek halka sitem etmiş. Lakin Solon deli değilmiş. Zira söyledikleri bir bir çıkarak Atina’da tiranlık başlamış. Bu süreden sonra da eleştirilere devam etmiş lakin bilgeliği ve nüfuzu yüzünden ömrünün bu son yıllarında kimse ona dokunamamış.

    Solon’un şiirlerinden pek çoğunun kaybolup günümüze ulaşan miktarının pek az olması üzücü. Buna rağmen yaklaşık yirmi sayfa civarında olan bu kitaptan, demokrasi ve adalet gibi değerler üzerine çok ciddi dersler çıkardığımı söyleyebilirim. Bu kitaptaki şiirler, farazi meseleler üzerine değil. Hepsi Solon gibi bilge bir insanın yaşamından izler taşıyor. Bilgeliğin uğradığı değişmez akıkbete Solon’un da uğradığını görüyorsunuz. Yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış bir politikacının, bugünün politikacılarından daha üstün değerleri savunması, söylemlerindeki ciddiyet, canlılık, doluluk, kararlılık ve coşkunluk ise neden Yunan Medeniyetinin insanlık için önemli olduğunu gösteren bir husus.

    Çeviri Üzerine

    Cumhuriyetin Türk insanına en büyük katkısını, kişilerin ilk yıllarda sahip olduğu devrimci kararlılık ve azim sayesinde yaptığını söyleyebilirim. Elimde birinci baskısı bulunan bu kitap 1945’te basılmış. Bütün dünyanın birbirini boğazladığı bir dönemde Cumhurbaşkanı İnönü ve Maarif vekili Yücel’in başı çekerek başlattığı aydınlanma hareketi neticesinde pek çok eser, Türk münevverleri tarafından Türkçeye kazandırılmış. Kuşkusuz Türk insanı, kendisine bu kazanımları sağlayan kişileri adını asla unutmayacaktır. Bunlardan biri de kitabın çevirmeni Suat Yakup Baydur. Bu kitabı da 32 yıllık kısa hayatının sanırım 24. yılında çevirmiş. Bu durum gerçekten şaşırtıcı. Üstelik Baydur’un çevirileri, diğerleri ile kıyas edilince ciddi bir üstünlük taşımaktadır. Şimdi durumu kavramanız açından Hesiodos’un İşler ve Günler şiirinden iki çeviri sunacağım:

    1. ÇEVİRİ
    Utanma, fakir adamdan asla ayrılmaz,
    Utanma mutsuzluklar gelir, mutluluk ise dürüstlükle..
    Zengin olmak için başkasının malına göz dikme.
    Tanrılar zenginliğini çalışarak elde etmeni isterler.
    Haksız kazanç ya da utanmazlık çöktüğünde üzerine,
    Şereften mahrum kalırsın, zorla da zengin olabilirsin.
    Ya da kötü konuşarak
    Ancak tanrılar bunun görürler ve mallarını alırlar.

    S.Y.BAYDUR ÇEVİRİSİ
    Kötü bir utanç yoksula yoldaşlık eder.
    Utanç insanlara hem dokunur hem de yarar.
    Utanç yoksullarda, pervasızlık zenginlerde bulunur.
    Malın çalınmışı değil, Tanrı vergisi olanı hayırlıdır.
    Bir kimse büyük varlık toplarsa yumruk gücüyle
    Ya da diliyle, yağma ederse çok kez olduğu gibi
    Kazanç hırsı aklını yanıltınca
    İnsanların, utanmazlık utancı susturunca;
    Karartıverirler Tanrılar bahtını, kalmaz evinin bereketi



    Maalesef Baydur, 53’te bir deniz kazası sonucu vefat etmiş. Liselerde, Latince ve Helence derslerinin verilmesinin önemine işaret eden bu Türk münevveri, kim bilir daha uzun yaşasa daha ne eseler çevirecek ve milletimize ne faydalar sağlayacaktı. Neticede Solon’un başka çevirisi bulunmasa da, gönül rahatlığı ile okunabilecek bir çeviri olduğunu düşünüyorum.

    SON

    Bahsini ettiğim üzere yaşanmışlık dolu bu şiirlerde, sona yaklaşan şairin son üzerine sözleri de var. O halde bize de kapanışı o sözlerle yapmak düşer:

    Gözyaşsız ölüm bana nasibolmasın.
    Ölümüm dostlarıma acı ve göz yaşı bıraksın.

    Atinalı Solon
  • İlk evladım Köksal 1969 yılında
    ikinci evladım Serdar 1971
    üçüncü yavrum Hakan 1973
    dördüncü oğlum da 1975 yılında dünyaya merhaba demişti.

    13 Kasım Cumartesi 1976 gününden bir gün evvel Serdar'ın dişi çok ağrıyordu. Sabaha kadar ağlamış hiç yatmamıştı. En küçük oğlumu abisine (Köksal) bırakarak Serdar'ı dişçiye götürmeye karar verdik. Serdar babasına çok düşkün bir çocuktu. Dişçiye babasıyla önceden gitmiş fakat çok zorluk çıkarmıştı. Bu sefer ben de beraber gitmeye karar verdim. Babasına naz ettiği için beni dinler diye düşündük ve evden çıktık. Bir saat içinde dönecektik.

    Evimiz İzmir'de Narlıdere'de yol güzergâhında idi. Otobüs durağında beklerken Köksal bize el sallayıp kardeşimi merak etmeyin ben bakarım demişti. Ve bu onu son görüşümüz olmuştu. Biz ayrıldıktan sonra üst komşumuz gelip yavrumu bakkala göndermiş. O esnada balkon kapısı açık olduğundan rüzgar dış kapıyı kapatmış. Yavrum ağlayarak "Teyze kardeşim içeride uyuyor annemler evde yoklar" demiş. Komşu "Merak etme sen bakkala git" demiş. Yavrum bakkaldan döndükten sonra ikinci katta oturan birisini yardıma çağırmışlar. Yavrumu, beşinci kattaki evin balkonundan bizim döndüncü kattaki evimizin balkonuna beline çamaşır ipi bağlayıp indirmek istemişler. İp kopunca yavrum feryatla beşinci kattan taşların üzerine düşmüş. Hemen hataneye kaldırmışlar. Biz gittiğimizde, Doktor Hanım bizi yanına sokmak istemedi ve ben ağlamayacağımı söyleyip ısrar edince izin verdi. Oğlumun yattığı oda üç dört metre uzağımdaydı, fakat yürürken bana kilometrelerce uzaklıktaymış gibi gelmişti. İnanın bunları buraya yazarken o günleri, o küllenmiş acılarımı tekrar tam da yüreğimin ortasında hissediyorum. Evladımı yatakta görünce şok geçirdim. Yarabbim evladım ne hale gelmişti. Tanınmaz haldeydi.

    Allah'ım hiçbir anne ve babaya bizim gördüğümüz manzarayı göstermesin. Bir saat önce evde sapağlam bıraktığım Köksal'ım oğlum ne hale gelmişti. Çok ama çok acı bir durumdu. Dayanmak mümkün değildi. Yavrumun kafası sargılar içinde, gözleri dışarı fırlamış, yüzü mosmor, kolları ve bacakları kırılmış, beli de kırıktı. Çok derinden inliyor, arada bir nefes alamıyordu. Bağırmamak için kendimi zor tutuyordum. Elini ellerimin arasına aldım. Sanki daha da yakındım ona. Herkesten farklı o benim parçamdı, oğlumdu ve nefes almakta çok zorlanıyordu. 'Allah'ım! Bir nefes, ne olur Allah'ım bir nefes' diye haykırıyordum. Artık kendimi tutamıyordum. Bir nefes bir nefes Allah'ım diye dua ederken, haykırırken, yavrumu ilk göz ağrımı eli elimde kaybettim. Oğlum gitti sıcaklığı kaldı avuçlarımda ilk günkü gibi. Ah ceylan gözlü Köksalım seni ne çabuk kaybetmiştim.

    İşte o zaman anlamıştım bir nefesin değerini. Yarabbim insan hayatında, saatlerin, saniyelerin, ne kadar önemli bir yeri var, ne yazık ki biz insanlar bunun değerini bilmiyoruz. Yavrum ellerimin arasından uçup gitmişti. 8 yaşında yavrumu ne çabuk da kaybetmiştim. Doktor hanım beni teselli etmeye çalışıyordu. Oğlumun yaşamasının imkanız olduğunu, yaşasaydı bile tüm vücudunun tamamen felç olacağını bana anlatmaya çalışıyordu. Fakat benim o anda bunları anlamam, inanmam imkansızdı. Evladımı evde sapasağlam bırakmıştım. Şimdi ise bir hastanede tanınmayacak halde bulmuştum. Kendimi kaybetmiş, yaşadıklarımı bir rüya zannediyordum; sanki korkunç bir kabustu, inanamıyodum çünkü o daha ölmek için çok küçüktü. Daha biz ona doyamadan yavrum dünyaya doyamadan bir ihmalin kurbanı olmuştu. Allahım, ne büyük bir acı.

    Ben 26 yaşında iki evlat acısı, annemin ve babamın acısını görmüştüm. Ama bu acı çok derin bir acıydı. Sanki ciğerlerim yerinden kopuyordu. İnsan 26 yaşında bu kadar acıyı kaldıramaz. Çok çırpınıyordum, çok çaresizdim. Oğlum'un düşerken kafasını çarptığı taşta saçlarını bulmuştum. Evladım ellerimin arasından uçup gitmişti, sadece bir tutam saçı elimdeydi. O saçlarını gece gündüz benden alamıyorlardı, çok üzülüyordum. Zaman zaman kendimi kaybediyordum.​

    Eşim ve yakınlarım beni psikiyatriste götürdüler. Doktor benim çaresizliğimi anlayıp bu kadar acı çekmemin yaşım itibariyle normal olduğunu söyledi. Bana en iyi ilacın zaman olduğunu, adece uyku ilacı vermelerini söylemiş. Allah'ım ani ölümü hiçbir kuluna göstermesin. Hele evlat acısını. Yavrumu sapasağlam evde bırakmıştım, birkaç saat içinde kaybetmiştim. Annemin ve babamın yokluğunu o zaman daha çok hissetmiştim. Bir anda kendimi yapayalnız, çaresiz hissettim. Allah'ım, bu dayanılmaz bir acıydı. O zaman bana bütün olanlar kötü bir rüya gibi geliyordu. Olamaz, böyle bir acı yaşanamazdı. Doktor olan komşumuz sürekli yatıştırıcı iğne yapıyordu. Ben yine herşeyin farkında idim. Tam Hakan'ı unutmaya çalışırken bu acı bana çok büyük haksızlık. Çok defa yaşamak istemiyordum, çok ağır bir yüktü çekdiğim ızdırap. Dayanamıyordum. Ölmek, evladıma kavuşmak istiyordum fakat eşim, komşular ve akrabalar buna izin vermiyorlardı. Çok acı çekmesine rağmen eşim bana destek oluyor, komşular ve akrabalar moral vermeye çalışıyorlardı. Fakat ben kendimi bir türlü toparlayamıyordum. Kendi kendime 'benim iki çocuğum daha var, eşim, yuvam var. Allahım bana sabır ver" diyordum. Fakat elimde olmadan çok özlüyordum. Mezarı Narlıdere'de, evimizin karşısındaydı. Sabahlara kadar balkonda oturup mezarını seyrediyordum. Sanki onu karanlıktan koruyordum. Sabah olunca hemen mezarının yanına gidip, akşama kadar oturup ağlıyordum. Eşim ve komşular beni zorla eve getiriyorlardı. Bu durum günlerce, aylarca sürdu. Ben nasıl unutabilirdim ki? Sapasağlam evladım bir anda ellerimin arasından uçup gitmişti. Bir daha asla göremeyecektim. Ev anılarıyla dolu, nasıl dayanabilirim? Çantasını, kitaplarını, önlüğünü ve de akşam olunca boş yatağını görmek çok acıydı, kendimi kaybediyordum.

    Yavrum kara toprakta yatıyor, bense boş yatağında teselli arıyordum, işte o zaman beni kimseler teselli edemiyordu. Yakınlarım baktılar olmayacak özel eşyalarını saklayıp, odasını kilitlediler, aylarca açmadılar. Ne kadar yalvarsam da odasının anahtarını vermiyorlardı. Sadece yatağını koklamak istiyordum, çok çok özlüyordum. Demek ki zaman her şeyin ilacıymış. Üç yıl boyunca sürekli mezarına gidiyor akşama kadar oturuyordum. Mezar taşını okşuyor, onunla konuşup rahatlıyordum. Ben ne kadar konuşsam ağlasam da yavrum beni hiç duymuyordu, duyamadı, o artık yanımda yoktu, yine de oğlumla sanki hasret gideriyordum. Mezarına gitmediğim günler onu çok özlüyordum, sanki yavrum orada yalnız kalıyor beni bekliyor zannediyordum. Belki düşüyordur. Belki de karanlıktan korkuyordur diye sabahlara kadar balkonda oturuyor, onu koruyordum. Hep mezarını seyrediyordum. Sanki beni çağırıyor gibi geliyordu.​

    Eşim baktı olacak gibi değil, tayin istedi ve oradan ayrıldık. Şehir değiştirmenin faydalı olacağını düşündü. Kars-Ardahan'a tayini çıkmıştı. Ayrılırken çok acı çekmiştim. Oğlum sanki peşimizden ağlıyordu. Onu, orada bırakmak benim için çok zordu. Fakat iki yavruma sarılıp onlarda teselli buluyordum. Yıllar geçtikçe acılarım biraz küllenmiş, biraz hafiflemişti. Fakat unutmamıştım. Heralde hiçbir zaman da unutamam. Zaman zaman eli elimde öldüğü halde öldüğüne inanamıyordum. Sanki aniden çıkıp gelecekti. Yollarda ona benzeyen çocukları görünce çok üzülüyordum. Yıllar geçtikçe kabullendim. Acıyla yaşamasını öğrenmiştim. Zaten siz acıyı değil acı sizi seçer..

    Allah'ım insanları ne kadar güçlü yaratmış. Ne acılara dayanıyoruz. Annemi babamı çok zamansız kaybetmiştim.
    O elim kaza, canım yavrum, ilk göz ağrım Köksal'ımızı bizden koparmıştı. Menenjit Hakan'ımı bizden almıştı ve bir daha asla göremeyecektik. İkisini de..

    Bu kazaya sebebiyet verenlere ne mi oldu? İki yıl süren mahkeme sonunda, tedbirsizlikten ölüme sebebiyet verme diye iki yıl hapis cezası verildi. O da para cezasına çevrildi. Böylece yavrum başkaları tarafından suçsuz yere öldü. Biz ailece çok üzüntüler yaşadık, hala da yaşıyoruz. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Oğlum öldükten sonra ne yazık ki insan hayatının ülkemizde ne kadar ucuz olduğunu iyice anladım. Bir anne olarak olayların önüne geçemedim diyerek zaman zaman kendime yüklendim ama nafile..

    Hayat çizgimdeki sarsıntıların en büyüğünü şu anda yaşamaktayım. Bu sarsıntı içindeki mücadelem, bir anne için çok acı olduğu kadar çetin de bir yol.. Hem de çok çetin bir yol. Hiç küllenmeyen hiç kabuk tutmayan bir yara.

    Allahuekber, iki yürek dağı..
    Beni Serdar'ıma kavuşturan
    Şükür dağı...

    OĞLUM DÜNYAYA MERHABA DEDİ

    Daha önce de bahsettiğim gibi, 1970'i 1971'e bağlayan 31 aralık gecesi, tüm dünya yeni yılı kutlarken, Sarıkamış'ın Allahuekber dağları'nın eteklerinde bir köy. Rakım ikibin beşyüz metre. Hava çok soğuk, sıfırın altında otuz derece, dışarısı kar ve tipi. Onsekiz yıl bana mutluluk veren, neşe kaynağı oğlum. Yeni yılın ilk saatlerinde dünyaya 'merhaba' dedi. Ne kadar da sevinmiştik. Yeni yılın bize en güzel hediyesiydi. ​

    Eşim işi nedeniyle kaldığımız bu köyde, yollar sekiz ay, kar nedeniyle kapanırdı. Geceleri kurt ulumaları ve köpek havlamalarından başka bir ses duyulmazdı. Bahsettiğim gibi, kışın içme suyumuzu kar eriterek temin ederdik. Bu köy Sarıkamış'a kırkbeş km olmasına rağmen, kışın üç dört saat kızakla tren istasyonuna gider, oradan trenle yaklaşık bir saatte Sarıkamış'a ulaşabilirdik. Ay başlarında eşlerimiz maaş almak için Sarıkamış'a at kızaklarıyla veya yürüyerek giderlerdi. Yollar kapanınca günlerce gelemezlerdi. Çeşitli ihtiyaçlarımızı ancak bu şekilde temin etmeye çalışırdık. Hatta ekmeğimizi bile kendimiz pişirirdik.

    Bu dağ başında beş aile, iki orman muhafaza memuru, şoför, bekçi ve biz kalıyorduk. Üç yılda bu köyde çok anılarım olmuştur. Serdar üç aylıkken '30 mart'ta' eşlerimiz maaş almak için yine Sarıkamış'a gittiler. Dışarısı çok soğuktu. Akşam üzeri kar çok yağun yağmaya başlamıştı. Hava sıcaklığı sıfırın altında otuzbeş derece ve tipi esiyordu. Komşular "gelin hepimiz bir yerde toplanalım, hiçbirimizin eşi yok burada, ne olur ne olmaz ıssız dağ başındayız" dediler. O yıllarda eşkiyalar köylerden koyun falan çalıyorlardı. Bir arada olursak daha güvenli oluruz dediler ve toplandık. Gece olunca iki çocuğumda küçük oldukları için ağlamaya, huzursuz olmaya başladılar. Ben eve gitmek istedim. Çocuklarımın kendi evimizde daha rahat edeceklerini söyledim. Arkadaşlar karşı çıktılar. Kesinlikle dıraşıya çıkamayacağımızı çünkü etrafta kurt olacağını söylediler. Ben ısrar edince kabul ettiler. Benden yaşça büyük olan bu arkadaşlarla, beraber meşale yakarak dışarı çıktık. Gerçekten de dışarıda sürüler halinde kurtlar dolaşıyordu. Bunun gibi çok anılarım olmuştur. Devletimiz bu mahrumiyet yerinde çok kullanışlı ve geniş lojmanlar yaptırmıştı gerçekten. Bu mühendis lojmanı iyiydi fakat ısıtması çok zordu. Soba sürekli yanmasına rağmen camlarının buzu hiç erimiyordu. Kar yüzünden yolu sekiz ay hep kapalı olurdu, adeta dünyayla irtibatımız kopardı.

    Düşünüyorum da o zor şartlarda dahi oğlumuz hiç hasta olmamıştı. Onbir aylıkken yürümeye başlamışti. Yavaş yavaş konuşmayı öğreniyordu. Her şeyiyle çok normal bir çocukluk dönemi geçirmişti. Dört yaşında kızamık hastalığı geçirmişti. Ardahan'da iken dokuz yaşında kabakulak olmuş, çok çabuk iyileşmişti. Çok zeki, sakin bir çocuktu. Yemek konusunda çok seçiciydi. 4 yaşında iken, parmağını kesmişti. Kesik çok küçüktü. Fakat akşama kadar parmağına bakıp bakıp ağlıyordu, ben bir türlü ikna edemiyodum. Akşam babası geldiğinde hemen parmağını göterip yine ağlamaya başladı. Babası parmağındaki yaranın çok küçük olduğunu, ağlamamasını söyleyince ikna olmuştu. Derken ilkokula başlaması, onu ve bizi ne kadar sevindirmişti. Ben acılarımı kalbime gömmüş, oğlumu heyecan ve sevinçle okula götürmüştüm. Öğretmeniyle tanıştık. Öğretmeni şaka ile oğlumdan birden ona kadar saymasını istedi. Oğlum gayet ciddi bir şekilde birden yüze kadar aymıştı. Öğretmeni de ben de çok sevinmiştik. İki üç gün ben okula götürdüm. Daha sonra; "Anne sen benimle gelme, ben kendim giderim" diye tutturdu. Ondan sonra hep kendisi okula gitti ve hiçbir zaman okula geç kalmadı. ​

    Öğretmeni daha sonra benim apartman komşum olmuştu. Serdar'dan çok memnundu. Çok zeki, çalışkan olduğunu, defterlerini çok düzgün kullandığını, çok tertipli bir çocuk olduğunu bana anlatırdı. Sınıfta, sanki büyümüş de küçülmüş bir hali olduğunu, diğer çocuklardan farklı olduğunu söylerdi. Evet evde de öyleydi. Tertipli, düzenli bir çocuktu. Okuldan eve geldiğinde hemen önlüğünü çıkarıp, düzenli bir şekilde asar, pantolonunu çıkarıp, pijamasını giyerdi. Hiç üstü başı dağınık bir halde okuldan geldiğini görmedim. Çok temiz gelirdi. Prensipli bir çocuktu. Derslerine çalışması, oyun saatleri hiç şaşmazdı. Okuldan gelir, yemeğini yer, dışarı çıkıp arkadaşlarıyla bir iki saat oynar sonra dersine çalışırdı.

    O yıllarda televizyon kanalı tek kanaldı. Akşam üzerleri, TRT'de çizgi film olurdu. Dersini bitirip çizgi film seyrederdi. Akşam yemeğini yedikten sonra erkenden uyurdu. Bir gün okulda aşı olurken bayılmıştı. Öğretmeni eve göndermişti. Ben korktuğunu zannettim. Fakat bana korkmadığını, aşı yapılırken alkol kokusundan bayıldığını söyledi. Keşke o zaman doktora götürseydim diye hep düşünüyorum. Alkol kokusundan bayılması, bu kadar düzenli ve çalışkan olması normal miydi diye zaman zaman hep düşünürüm. Sabahları erkenden kalkıp camda beklerdi. Hava aydınlansın, saat yedi olsun da okula gideyim diye. Bazen hasta olurdu, grip v.s. Okula gitmemesini söylerdim, kabul etmez ağlardı. Ben dersimi yaptım gitmem lazım derdi.

    Kardeşine ben evde olmadığım zaman çok iyi bakardı. Bir gün ben evde yokken sobanın üzerindeki çaydanlık çok kaynamış, taşıyormuş. Serdar hemen alt kattaki komşuyu çağırmış, "teyze annem evde yok sobanın üzerindeki çaydanlık çok kaynıyor kardeşim korkuyor" demiş. Ben geldiğimde komşuyla kapıda karşılaştım. Komşum "çok zeki bir oğlunuz var kardeşi için endişelenmiş" dedi. İzmir'deki evimiz dördüncü kattaydı. Apartmanın önünde ana cadde, arkada bahçe vardı. Zaman zaman kardeşini bahçeye götürür oyun oynarlardı. Kardeşinin yanından hiç ayrılmazdı. Yola çıkar araba çarpar diye çok endişelenirdi. ​

    İlkokul dördüncü ve beşinci sınıflarını Ardahan'da okudu. Oturduğumuz lojmanın çok yakınından 'kura nehri' geçiyordu. Sıcak bir yaz günüydü. Israrla arkadaşlarıyla nehirde yüzmeye gideceklerini söyledi. Gitmesini, fakat nehire girmemesini söyledim. Sevinerek gitti. Nehir çok derin ve genişdi. Her yıl birkaç kişi boğuluyordu. Biraz sonra yanına gittim. Arkadaşları nehirde yüzüyorlardı, Serdar kıyıda oturmuş onları seyrediyordu. Beni görünce; "anneciğim sen izin vermediğin için nehire girmedim, ne olur ben de yüzeyim" dediğinde "tamam git arkadaşların gibi kenarda yüz" dedim. Serdar nehire girdi. O esnada nehir kenarında bayanlar halı kilim yıkıyordu. Ben onlarla konuşurken yaşlı bir teyze kovasını Serdar'a uzatıp biraz su istemiş. Oğlum kovayı doldururken akıntı kovayı sürüklemiş Serdar peşinden yakalamak için giderken akıntıya kapılmıştı. "Anne!" diye bağırmaıyla kendimi nehire attım, oğlum hızla benden uzaklaşıyordu. Bir anda gözden kayboldu. Tekrar göründü. Çırpınıyordu. Tekrar gözden kaybettim. Bir an saçlarını fark ettim, saçlarından yakaladım, süratle kollarından yakalayıp yukarı çektim. Kıyıda insanların bağrışmalarını duyuyordum. İki kişi bize yardıma koşmuşlar fakat yetişememişler. Neyseki kıyıya çıkmıştık. İkimiz de çok korkmuştuk. Serdar bir daha o nehire hiç gitmedi.

    İlkokul beşinci sınıftayken çok güzel bir uçak yapmıştı. Bize göstermeden oturduğumuz lojmanın yanındaki boş binada günlerce uğraşmış. Bir gün arkadaşlarıyla beraber uçağı eve getirdi. Kapıyı açtığımda çok şaşırdım. Gerçekten yaklaşık iki metre boyunda bir uçaktı. Uçağı, ince demir tellerle yapmış, üzerini kağıtla kaplamıştı. Hiçbir ayrıntısını unutmamıştı. Uçağı salonda bulunan on iki kişilik masanın üzerine koyduk. Günlerce uçağı inceleyip "bunu nasıl uçururum" diye düşünüyordu. Kardeşinin oyuncak treninin küçük bir motoru vardı onu çıkarıp uçağa monte etti. Uçağın sadece pervanesini döndürebiliyordu. Eve gelen miafirler şaşkınlıkla uçağına bakıp, "imkanız bunu oğlunuz yapamaz" diyorlardı. Uçağı nasıl yaptığını sordum. Çünkü hiç uçağa binmemişti. Bana gazetede resmini gördüğünü, ona bakıp düşünerek yaptığını söyledi. Onbir yaşındaki bir çocuk için çok büyük bir başarıydı diye düşünüyorum. Zaman zaman okula gidip durumunu soruyordum. İlkokul öğretmeni "çok çalışkan ve zeki bir öğrencim, bu çocuğun geleceği çok başarılı olacak, umarım iyi bir bilim adamı olur" demişti.

    Hep saatinde okula giderdi. Dersleri çok iyiydi. Karneleri hep pekiyi doluydu. İlkokulu pekiyi derecesiyle bitirmişti. Ve ortaokul... Yine çok çalışkandı. Orta birinci sınıfı taktirle geçmişti. Babasının tayini nedeniyle, orta okul ikinci sınıfa, Artvin'in Ardanuç kazasında devam ediyordu. Yine çok ders çalışıyordu. Biraz da müziğe yönelsin diye babası ona saz almıştı. Belki öğrenir, biraz da ders çalışmasına ara verir diye. Çünkü onun dünyası ders çalışıp kitap okumasıydı. Arada bir bizim zorlamamızla, arkadaşlarıyla top oynardı. Basketbolu çok severdi. Orta ikinci sınıfta iken kendi kendine saz çalmayı öğrenmişti. Orta okulu taktirle bitirmiş babası ona bisiklet almıştı. Hergün küçük kardeşine, "gel, sana bisitklet sürmeyi öğreteyim" derdi. Kardeşi korkup binemezdi. Ona nihayet bisiklet sürmeyi öğretmişti. O yıl liseleye kaydolmuş, okula devam ediyordu. Yarı yılın sonunda o zamanki özdebir'in sınavlarına öğretmenleri onu da yazmışlar. Bu sınav öss'ye girecek öğrencilerin deneme sınavı imiş. Bir gün eve sevinerek geldi. Bu sınavda okuldaki arkadaşlarından daha başarılı olmuş ve en yüksek puanı almıştı. ​

    Öğretmeniyle görüştüğümde "çok zeki ve çalışkan bir oğlunuz var. Biz de deneme sınavına girdik. Oğlunuz kadar başarı gösteremedik. Bizim puanımız onunkinden düşük. Zaten sınava onu biz kaydettirdik" dediklerinde çok sevinmiştim. Okuldan eve öğlen yemeğine geldiğinde masaya kitaplarıyla otururdu. Bir yandan yemek yer, bir yandan yine kitap okurdu. Gece geç saatlere kadar ders çalışıyordu. Okulda çalışkan, öğretmenlerine çok saygılı bir öğrenciydi. Çok arkadaşı yoktu, birkaç arkadaşı vardı. Çok seçici davranırdı. Kendi gibi saygılı çalışkan arkadaşları vardı. Ben bunları düşündükçe, hala inanamıyorum oğlumun hasta olduğuna. Fakat insansın ve annesin, ne yapsan da geçmişi geri getiremiyorsun. Keşke zamanı durdurabilsem. Serdar ilk hasta olduğunda onsekiz yaşında genç bir fidandı. Şimdi otuziki yaşında yetişkin ve kaybolan yılları acıyla, korkuyla, şüpheyle ve ev ile hastahane odasında geçen gençlik yılları.. Keşke zamanı durdurabilsem, oğlum baharını yeniden yaşasa ama yazıkki bu mümkün değil, kaybolan yılları ona geri veremiyoruz. Ne biten baharını, ne de kaybettiği başarı dolu yıllarını.. Ne yazık ki artık farkında olmadan kaybetmişti. Zaman zaman "bana ne oldu söyleyin? Ben böyle bir insan mıydım? Neden artık başarısız bir insanım? Neden hep korku ve şüphe içindeyim? Söyleyin!" diye bize soruyordu. Ne yazık ki ona hiçbir şey söyleyemiyorduk.

    Yaz tatili gelmiş, yine sınıfını taktirle geçmişti. Yazın da test kitaplarına çalışıyordu. Odasını temizlerken, "kitaplarıma dokunma" derdi. "Oğlum artık okullar tatil, biraz çık dolaş, arkadaşların ile oyna" derdim. O, biraz çıkıp arkadaşlarıyla oynar, yine gelip ders çalışırdı. Babası baktı olmayacak bilgisayar aldı, belki buna yönelir diye. Sonra okullar açıldı. Yine çok ders çalışıyordu. Bir gün okuldan bir bayan öğretmen geldi. Bir kahve içtikten sonra bana, "okuldaki öğretmen arkadaşlar ve benim sizden bir ricamız olacak. Serdar derste bazen bize öyle sorular soruyor ki biz bilemiyoruz. Öğrencilere mahcup olmamak için "Serdar biz bu sorunun cevabını biliyoruz fakat sen anlat, arkadaşların da öğrensin diyoruz. Ve Serdar sınıfta tahtaya kalkıp sorduğu sorunun cevabını kendisi veriyor. Biz de böylelikle sorunun cevabını Serdar'dan öğreniyoruz. Çünkü çoğumuz yeni mezun öğretmenleriz" dedi. Ben ve babası ona okulda fazla soru sormamasını, herkesin herşeyi bilemeyeceğini anlattık. İlkokul öğretmeninden de böyle serzenişler olurdu. Çok soru sorduğunu, sorduğu soruların ilkokul düzeyinde olmadığını söylerdi. Serdar bazen geldiğinde "anne ben ne yapacağım? Öğretmenim sorduğum soruya cevap vermiyor" diye sitem ettiğinde, "babana sor, bana sor" dediğimde, "öğretmenimin bilmediğini siz de bilemezsiniz" derdi. Onun çocuk gözünde her şeyi öğretmeni bilirdi. Ortaokul ve lisede üt sınıfların çözemediği matematik ve fen sorularını öğretmenleri Serdar'a çözdürürlerdi.

    Lise ikinci sınıfın son ayında Serdar'da bir durgunluk başlamıştı fakat biz üstünde durmadık. Çok ders çalışmasına bağlıyorduk. Ne yazık ki evladımıza kader ağlarını örüyormuş, o zaman anlayamadık. Yavrum yavaş yavaş çok durgun, dalgın bir hal alıyordu. Hep neşesizdi yüz ifadesi çok değişmişti, kederli bir hali vardı. Zaman zaman soruyordum: "Neden böyle dalgınsın, söyle oğlum neyin var" dediğimde, hiçbir şeyim yok anne, sana öyle geliyor" derdi. ​
  • .Hüzünlü bir kadın olup çıktım iyice.Kimsenin beni anlamayışına bile sitem edecek halim kalmadı .Kırgınım işte.Hiçbir güzellik düzeltemiyor bu acıyı.Günler geçtikçe daha da çöküyorum sanırım.Bir sigara düşün yandıkça savruluyor külleri.Parmak uçlarım bir tek harflere uzanıyor ve baş başa kalıyoruz gecenin bir saati.Diyorum ki tam bitti bu acı ama saniye geçmeden sarıyor etrafımı hüsran dolu bulutlar.Ve odamı karartıyor bir şarkı.Ahmet Kaya söylüyor bu defa:
    ''Olmasaydı sonumuz böyle.''
  • Kaç gün kaybetmişim? Ne zaman dalmışım o suyun içine? Ne zaman “tamam, daha fazla nefesimi tutamıyorum” diyip çıkmışım sudan? Evet, hesaba göre 3010 gün kaybetmişim. Daha doğrusu 3010 gün kaybetmek değil de, yaşamamış olmak… 3010 gün yaşamamışım. Peki, o kadar güne yetişebilecek miyim şimdi? 3010 gün boyunca okuma ihtimalimin olduğu kitaplar, görme ihtimalimin olduğu olaylar, yaşama ihtimalim olan günler var ya normal bir hayatın getirdiği… O geride kaldığım dilimleri ne kadar zamanda telafi edebilirim acaba?

    Bir muhasebeci mi tutsam?
    Hayatlarını savurup gidiyor ya insanlar hep bir yerlere, buna bir çözüm bulunmalı. Mesela, devlet adam başına bir hayat muhasebecisi tahsis etmeli. Sürekli dürtmeli o sıkıcı muhasebeci insanı “bu günün boşa geçti, kalk, yarın iki günlük yaşaman lazım gününü” diye.

    Her hayat da dolu dolu yaşanacak diye bir kaide yok, biliyorum. Ama işte bazen de oturup geride kaldığı günlere bakınca insan, “niye geri kalayım ki, belki en büyük kazayı geçirip ölecektim ben, uzun zaman yazacaktı gazeteler bu acayip ölüm şeklini, ya da belki hayatımda görebileceğim en güzel bebeği doğuracaktım” diyor kendine.

    Zaten başımıza da ne geliyorsa, kendi kendimize söylediklerimizden geliyor ya… İnsan bir susturabilse içini, ne dert kalır ne tasa…

    Şimdi benim içim de bana öyle sitem ediyor “yaşatmadığın günler oldu beni, ben de gezmek görmek istiyordum, ben de o acayip tatlardaki kahvelerden içmek istiyordum, ben de onu istiyordum. Başkasının içinde olsam ne güzel yaşatırdı beni”.

    Bazen sürekli şikâyet eden, günü 3 saat yemek yapmakla geçen, “sonra çocuklar gelir okuldan, onlara ders yaptırmak lazım, akşam oluyor yavaş yavaş, sofrayı kur, kocan gelir, yemekleri sıcak tut, güzel de bir çay demle… Ama ben de istiyorum açık hava sinemasına gideyim, çekirdek çitleyeyim, bir deniz kıyısında, sayfiye bir yerde tatil yapayım” diye içinden dırdırlanan, hep çok basit özlemlerle yanıp tutuşan orta halli memur karısına dönüyor işte içim. “Ben de istiyorum bütün bunları” diye alıp eline örgüsünü, karşımdaki koltuğa çörekleniveriyor.

    Ne diyeyim şimdi ben bu kadına? Ne söyleyeyim, nereye götüreyim?