• "eğer arzu, ıstırabı getiriyorsa, belki akıllıca arzu etmediğimizdendir ya da arzu ettiğimiz şeyi ustaca elde etmesini bilmediğimizdendir. kafalarımızı dua seccadelerine gömüp saklayacağımız yerde, tahriklere karşı çevremize duvarlar öreceğimiz yerde, arzularımızı doyurma konusunda ustalaşsak daha iyi değil mi? selamet denilen şey zayıflar içindir. benim inancım bu. ben selamet istemiyorum. ben hayat istiyorum. hayatın da tümünü istiyorum. sefaletini de, harikuladeliğini de. eğer tanrılar zevkten vergi istiyorsa öderim.(altı çizilesi cümle) ama vergilerine her seferinde itiraz ederim, karşı çıkarım. woden ya da şiva ya da buda ya da o hristiyan adam...neydi adı?... onlar buna saygı göstermiyorsa, o zaman onların gazabına da razıyım. hiç değilse bu zengin, yuvarlak gezegende, önüme serdikleri şöleni tatmış olurum, dişsiz bir tavşan gibi ondan kaçmamış olurum. en güzel şeylerin bu dünyaya sırf bizi denemek için, büyük ödülü almamızı daha zorlaştırmak için getirildiğine inanmıyorum. boşluğun güvenliğini de istemiyorum. hayatı bu kılığa sokmak insanlara da tanrılara da yakışmaz."
  • Dudaklarında bir garip türkü,
    Sevdiğimiz kadınların soluklarından
    Daha güzel, daha doyulmaz.
    Sonsuz uykusuna dalan ruhlara
    Bundan muhteşem ninni olamaz.
    Cemil Meriç
    Sayfa 142 - İletişim Yayınları
  • Seher vakti habersizce girdi gara ekspres 
    kar içindeydi 
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım 
    peronda benden başka da kimseler yoktu 
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri 
    perdesi aralıktı 
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı 
    üst ranzada uyuyanı göremedim 
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini 
    baktım arkasından 
    üst ranzada ben uyuyorum 
                               Varşova'da Biristol Oteli'nde 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu 
    oysa karyolam tahtaydı dardı 
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    ak boynu uzundu yuvarlaktı 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    oysa karyolası tahtaydı dardı 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu 
    oysa karyolalar tahtaydı dardı 
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan 
    asansör bozulmuş yine 
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri 
    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına 
    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir 
              gül açıldı ağır ağır 
    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde 
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden 
    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan 
    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum 
              yudum şehirlerimizin hasretini 
    iki şey var ancak ölümle unutulur 
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü 
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık 
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
    çıktılar önüme ansızın 
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı 
    bir mangaydılar 
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri 
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri 
    elleri ellerinde otomatikleri vardı 
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu 
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu 
    hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu 
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler 
    yürüdük 
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    gözlerinden belli diyemem 
    başları yok ki gözleri olsun 
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    belli çizmelerinden 
    korku belli mi olur çizmelerden 
    oluyordu onlarınki 
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız 
    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara 
    her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar 
    hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler 
    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor 
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok 
    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez 
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek 
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli 
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce 
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi 
    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim 
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak 
                bir fırancala gibi 
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına 
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca 
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri 
    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler 
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı 
    girdim büyük salona genç bir kadınla 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu 
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi 
    ve sen bundan dolayı 
    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin 
    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne 
    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada 
    ak boynun uzundu yuvarlaktı 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu 
    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında 
    onu oraya sen koydun 
    bir taş kuyunun dibindeki suydu 
    bakıyorum eğilip 
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz 
    sesleniyorum 
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları 
    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde 
    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın 
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin 
    cıgaranın ucunda senin 
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda 
    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi 
    aklından geçenlerdeydi ayrılık 
                     benden gizlediklerinde gizlemediklerinde 
    ayrılık rahatlığındaydı senin 
                                             senin güvenindeydi bana 
    büyük korkundaydı ayrılık 
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın 
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin 
    ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin 
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem 
              tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize 
    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında 
    vakıt hızla akıyordu geriye doğru 
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu 
    ardımızdan koşuyordu önümüze 
    Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola- 
                şıyor 
    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını 
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynu- 
               yor Katolik öğrencilerle 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz 
    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın 
    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte 
          ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara 
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur 
    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece 
               yarısını çaldı 
    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi 
                                           şehre yaklaşan düşmanı verdi haber 
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın 
    borazan iç rahatlığıyla öldü 
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını 
                düşündüm 
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur 
               iskelesi gibi arkada kaldı 
    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres 
    yağmurlar içindeydi Pırağ 
    bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı 
    kapağını açtım 
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna 
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres 
    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık 
    yağmurlar içindeydi Pırağ 
    sen yoksun 
    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada 
    üst ranza bomboş 
    sen yoksun 
    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı 
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı 
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse 
    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından 
    sokaklar bomboş 
    bütün pencerelerde perdeler inik 
    tıramvaylar bomboş geçiyor 
                                                 biletçileri vatmanları bile yok 
    kahveler bomboş 
                                lokantalar barlar da öyle 
    vitrinler bomboş 
                       ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap 
                       ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu 
                       ne bir karanfil 
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat 
                artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor 
                            gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp 
                            her lokmayı 
    vakıtları yakalamak istiyorum 
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının 
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada 
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı 
    üst ranzada uyuyanı göremedim 
    ben değilim bir uyuyan varsa orda 
    belki de üst ranza boş 
    Moskova'ydı üst ranzadaki belki 
    duman basmış Leh toprağını 
                                Birest'i de basmış 
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor 
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar 
    Berlin'den  beri kompartımanda bir başımayım 
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah 
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim 
    garson kız tanıdı beni 
    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da 
    garda genç bir kadın beni karşıladı 
    beli karınca belinden ince 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    tuttum elinden yürüdük 
    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata 
    o yıl erken gelmişti bahar 
    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi 
    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık 
    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa 
            ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin 
            sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini 
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan 
    ama yine de ansızın yitirdim seni 
    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun 
    bulvarlar karlı 
    seninkiler yok ayak izleri arasında 
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım 
    milisyonerlere sordum 
    görmediniz mi 
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz 
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır 
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor 
    görmedik 
    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç 
                  mavna 
    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları 
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına sesleneme- 
                  dim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı 
                  yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu 
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan 
    görmedik 
    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara 
    ve yalnız kadınlara soruyorum 
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar 
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife 
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık 
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan 
                bana ne 
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz 
    görmediniz mi 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman 
    Pırağ'da aldı 
    görmedik 
    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben 
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm 
              kopuyor 
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor 
               önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni 
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum 
    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin 
    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı 
                konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri 
                sancılar içindeydi ve dünya güzeldi 
    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin 
    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara 
    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum 
    görmedik 
    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi 
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan 
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda 
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım 
    birbirimizi birde tanıdık 
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile 
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik 
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor 
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir 
    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı 
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım 
    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü 
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak 
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya 
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki 
    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış 
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden 
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum 
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına 
    sevdim seveceği bütün kadınları 
    yazdım yazacağı bütün şiirleri 
    yattım yatacağı bütün hapislerde 
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden 
    hastalandım bütün hastalıklarıyla 
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri 
    bütün yitireceklerini yitirdim 
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi 
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman 
    görmedim
  • Dinler yaratmadığımız ve değiştiremeyeceğimiz bir ahlaki kanunlar sistemine tabi olduğumuzu öne sürer. Dindar bir Yahudi bu ahlaki kanunlar sisteminin Tanrı tarafından yaratıldığını ve kutsal kitaba aktarıldığını söyler. Bir Hindu bu kanunların Vedalar'da biz insanlara açıklandığına ve Brahma, Vişnu ve Şiva'da karşılık bulduğuna inanır. Budizm ve Daoizmden tutun komünizm, Nazizm ve liberalizme kadar tüm dinler, doğaüstü tabir edilen bu kanunların özünde doğa kanunları olduğunu ve o ya da bu tanrı tarafından yazılmadığını iddia eder. Doğal olarak her inanç, Buda ve Laozi'den Marx ve Hitler'e kadar, başka başka kahin ve peygamberler tarafından ortaya çıkarılmış ve aktarılmış bir dizi farklı doğa kanununa inanır.
  • Peki ya sıva tozlarının girdaplar oluşturarak uçuştuğu, moloz yığınlarının üstünde tek tük söğüt ağaçlarını barındıran, bombardımana tutulmuş bölgeler, bambardımanların açtığı geniş alanlara serpilmiş ahşap kulübelerin bulunduğu yerler?
    George Orwell
    Sayfa 11 - Can Yayınları, 22.Basım, Kasım 2008
  • Spinoza düşüncesinde Şeyh Bedreddin'in izlerini aramak ilk bakışta anlamsız görünebilir. Çünkü her iki düşünür de iki farklı kültürün mensubudur. Ayrıca Bedrettin 14. yüzyılın sonlarında ve 15. yüzyılın başlarında Anadolu'da, Mısır'da ve Rumeli'de yaşamıştır. Spinoza ise 17. yüzyılda Hollanda'da yaşamış bir fılozoftur. Üstelik Spinoza eserlerinin hiçbirinde Şeyh Bedreddin'den de bahsetmemiştir. Yani her iki düşünür arasında bir tanışıklık yoktur. O zaman bizi bu araştırmaya iten ne idi? Bir gazete makalesinde Hilmi Yavuz, Spinoza Günlerini değerlendirirken, Şeyh Bedreddin'le bağ kurmadan Spinoza'yı arılamanın eksik olacağını ifade eden sözleri ile Hilmi Ziya Ülken'in İslam Felsefesi'nde Şeyh Bedreddin'le Spinoza bağlantısı kurmasıdır. Ayrıca Nazım Hikmet'in Şeyh Bedreddin Desranı'ndan beri Türk Marksist entelektüellerinin Şeyh Bedreddin'e duydukları ilginin "Varidat" okumalarından sonra sıkıntıya düşmesi ve bu sıkıntının Spinoza okumaları ile aşıldığı iddiası da bizim hareket noktamızı oluşturdu. Başlangıç olarak Şeyh Bedrettin ve Spinoza arasında bağlantı kurmak çokta kolay değildi. Ancak hem Spinoza hem de Şeyh Bedreddin'in düşünce ve yaşam mücadelelerini tanıdıkça bu iki düşünürün ortak kaderi paylaştıklarını görmeye başladık. Zannederim bu ortak kader Spinoza'da Bedreddin izlerini görmemize zemin teşkil etmektedir.
    Spinoza'da Bedreddin izini anlamak için her iki düşünürün yaşam hikayelerine ve düşünce yapılarına bakmamız gerekir. Bu amacımızı gerçekleştirmek için Şeyh Bedreddin'in "Varidat" ve Spinoza'nın "Etika"sını araştırmamıza temel aldık. Özellikle Tanrı, evren ve insan anlayışları arasındaki benzerlikler öne çıkardığımız sorunlardır.

    Yazılı kaynaklarda yaşamı, doğumu ve ölümü hakkında farklı açıklamalar olan Şeyh Bedreddin, Edirne yakınlarında Simavna'da 1359'da Kadı İsrail'in oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bir hristiyandı. Annesinin sahip olduğu kültür, bakış açısında önemli etki yapmıştır. hristiyanlar konusunda diğer müslümanlardan farklı bir bilince sahiptir. Bunun somut örneği ise yaşamının sonraki dönemlerinde hristiyan müritlerinin olmasını gösterebiliriz. Bursa, Konya ve Kahire'de eğitim görmüş. Mısır'da öğrenim gördüğü dönemde medrese eğitimi sürecinde İslam düşüncesini özellikle İbn-ül Arabi'nin "Vahdet-i Vücud" anlayışını yakından takip ermiş ve kendi tasavvuf düşüncesini oluşturan "Varidat"ı bu anlayış üzerine oluşturmaya çalışmıştır. Doğu mistisizmi, Yahudi Kabala felsefesi onun sufi bakış açısında etkisi görülen düşüncelerdir. Mısır'da bulunduğu dönemde Şeyh Hüseyin Ahlat'ın tarikatını seçmiş ve daha sonra Şeyhlik mertebesiyle kendisi bu yolun temsilcisi olmuştur. Bedreddin Mısır dönüşü Anadolu'daki siyasi çalkantıları yakından izlemiş. Bir bilgin olarak hem Timur'la hem de Beyazıt'la görüşme olanağı bulmuştur. Osmanlılarda ki Fetret Devri döneminde Musa Çelebi'nin tarafını tutmuş bunun karşılığı olarak da Rumeli’de kazasker görevinde bulunmuştur. Musa Çelebi'nin mücadeleyi kaybetmesi ile Mehmet Çelebi tarafından İznik'e sürülmüştür. Burada bulunduğu dönemde hem Osmanlı siyasi ve ekonomik yapısındaki bozulmaları takip etmiş hem de kurduğu tarikatla bölgedeki insanları yönlendirmiştir. Bu yönlendirmeleri müritleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal tarafından Aydın-Manisa bölgesindeki ayaklanmaları ortaya çıkarmıştır. Daha sonra tekrar Rumeli'ye geçmiş buradaki halk hareketlerine de öncülük ermiş ancak hareketi başarısız olunca yakalanmış 1420'de Serez'de asılarak idam edilmiştir. Şeyh Bedreddin'in asılmasına sebep olan ve o dönem Osmanlı uleması tarafından kendisine isnat edilen suçlar arasında, hainlik, dinden çıkma, mülkiyet ortaklığı isteme, cennet ve cehennemi reddetme, ahrete inanmama gibi birçok suç vardır ( Yalkaya, 2001 ), ( Göl pınarlı, 1966 ).

    Baruch Spinoza, İspanya ve Portekiz'den gelerek Amsterdam'a sığınan hristiyanlığı zorlamalardan dolayı kabullenmiş gibi görünen ve Marranolar olarak bilinen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1632'de Amsterdam'da doğmuştur. Ticaretle uğraşan babası aynı zamanda Amsterdam'daki sinagogun ve Yahudi okulunun müdürlüğünü de yapmıştı. Ailesi Spinoza'nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bunu gerçekleştirmesi için de onu küçük yaşta sinagoga göndermişler. O burada İbraniceyi öğrenmiş, Yahudi ve İslam teologlarının düşüncelerini tanımıştır. Özellikle daha sonra "Etika''yı yazmasında etkisi olan Musa İbn Meymun (Maimonides) okumaları ile hem İslam felsefesini hem de İbn-i Rüşt'ün düşünceleri aracılığı ile Aristoteles ve Platon'u öğrenmişti. Ayrıca Spinoza eğitimi sırasında Talmut ve Yahudi Kabala düşüncesini de yakından tanımıştır. Daha sonra Descartes etkisiyle şekillenen düşüncelerini ifade etmeye başladığında Yahudi cemaat mahkemesi tarafından materyalist ve Tevrat'ı küçük görmekle suçlanmıştır. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından düşüncelerinin sapkınlığı ve ateizme yönelme suçuyla ağır bir şekilde suçlanarak Yahudi cemaatinden kovulmuş. Katoliklerdeki aforoz benzeri bir şekilde cezası asla affedilmez bir şekilde karara bağlanmıştı. Bu durum karşısında Amsterdam'ı terk etti. Bu sırada "Etika"sını yazmaya başladı. Bir ara bazı arkadaşları dolayıyla politik kutuplaşmalara sebep oldu diye tepki aldı. Bu tepkiler Fransızlarla yaptığı bir görüşmeden sonra ajanlık suçlamasına kadar uzandı. "Etika''yı 1675'de tamamlamasına rağmen üzerindeki tartışmalardan dolayı yayınlayamadı. 1677'de Lahey'de öldükten sonra eserleri arkadaşları tarafından yayınlandı (Fransez, 2004), (Scruton, 2002).

    Bu kısa yaşam öyküleri gösteriyor ki Şeyh Bedreddin ile Spinoza arasında göz ardı edilemeyecek benzerlikler var. Öncelikle her iki düşünür de egemen güçler tarafından dışlanmıştır. Bedreddin Sünni gelenek, Spinoza ise Yahudi Sinolog'u tarafından dinsizlikle suçlanmış, biri idam diğeri aforoz edilmiştir. Düşüncelerinin şekillenmesindeki etki zannedildiği kadar kaynak itibariyle birbirinden çok uzak değil. Her ne kadar iki farklı kültürün temsilcisi olarak başlangıçta zikretsek de Şeyh Bedreddin'in kendini şekillendirmesinde etkili olan İslam teolojisi, mistik felsefe ve kabala düşüncesinin Spinoza'nın da düşüncelerini temellendirmesinde etkisi vardır. Bunun en önemli iki örneğinden biri İbn Meymun'un fıkirleri, diğeri ise Spinoza her ne kadar eleştirse de kabala düşüncesinin Tanrı'nın içkinliği fikridir. Yani kaynak itibariyle Şeyh Bedreddin'i etkileyen düşünceler buna bağlı olarak da Bedrettin'in düşünce dünyası izlerini Spinoza'ya taşımıştır diyebiliriz.

    Şeyh Bedreddin ve Spinoza' nın Tanrı, Evren ve İnsan anlayışlarındaki benzerliği "Varidat" ve "Etika'' okumalarından hareketle açmaya çalışacağız. Öncelikle Tanrı nedir? Sorusunun karşılığını aradığımızda Bedreddin bu soruyu şöyle yanıtlıyor: "Tanrı, bütün işlerin özünden doğması, olgunluk nitelikleriyle nitelenmiş bulunması yüzünden salt (mutlak) varlıktır, ona Tanrı denmesi bundandır... Tanrı bütün varlık türlerinde görünür, o bir'dir." (V. 28) Tanrı'nın özü bütün nesnelerden beridir, buna karşılık gene ne varsa ondadır, o da bütün nesnelerdedir. Tanrıdan başka bir varlık yoktur. Binlerce görüntüden belirse bile o bir'dir." (V. 31 ). Tanrı "... Özü gereği tümel ve tikel oluştan öncedir" (V. 38). Tanrı mutlak varlıktır o varlık olarak her aşamanın üstündedir," bütün nesneler ondan var olmuştur, her şey odur, o her şeydir" (V. 39). Mutlak varlık kendi içinde zorunlu olan varlıktır. Var olan yalnız Tanrı'dır.

    Spinoza'da ise "Etik"in birinci bölümü Tanrı hakkındadır. O, Tanrı'dan mutlak olarak sonsuz bir varlığı, yani, her biri sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden oluşan bir tözü (subtance) anlıyorum" (E. I; Tanım VI) der. Onda "Herhangi sonsuz ve sınırsız öz yansıtan sonsuz niteliklerden kurulmuş töz ya da Tanrı zorunlu olarak vardır" (E. I; Ö. XI). "Tanrıdan başka töz olamaz ve tasarlanamaz'' (E. I; Ö. XIV). "Var olan her şey Tanrı'da vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz" (E. I; Ö. XV). Spinoza Tanrı'yı sonsuz ve sınırsız bir özü ifade eden töz olarak tanımlar ve şunu savunur böyle bir varlığın var oluşunu engelleyecek hiçbir neden veya akıl bahşedilmesi olanaklı olmadığı için bundan Tanrı'nın zorunlu olarak var olduğu çıkar. (Scruton, 2002; s.52).

    Tanrı evren ilişkisine gelince; Şeyh Bedreddin evreni Tanrı'nın görünüş alanına çıkışı olarak tanımlar. Onun var oluşu görünüş olmasıdır. Evren tanrısal bir varlıktır. Varlık olması nedeniyle "evren soyu, türü bakımından kesin olarak önsözdür (kadimdir, ezelidir), önüne ön yoktur, onun sonradan ortaya çıkışı özü gereğidir, zaman yönünden değildir" (V.15). Evren hangi anlamda alınırsa alınsın, yalnız tanrı ile vardır. Evrende bulunan, görünen ne varsa tanrıdır (Eyuboğlu, 2010). "Her nesne gerçekten tanrıdır. Öyleyse onlardan biri 'ben tanrıyım' derse doğrudur. Çünkü her varlık tanrıdan gelmektedir. Her nesnede varlık özü vardır, hiçbir koşula bağlanmaksızın her varlığa tanrı denmiştir... Gerçekte her şey birdir" (V. 28). "Tanrı bütün varlıklarda görünüş alanına çıkar; bürün varlıklarda onda görünür" (V. 31). "Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır... bütün evrenler özde gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozanda (zerre de, atomda) vardır (V. 4). Evren ve Tanrı ayrımı ise onda tek bir tözün iki yönüdür. Bu durumsa Bedreddin tarafından şöyle ifade edilir; "Mutlak varlık olan tanrının her aşamada iki yönü vardır. Bunlardan biri etkilemektir, tanrı bu durumda etkileyendir. Öteki etki altında kalıştır, tanrı bu durumda da etkilenendir. İlk durumda varlık tanrı, ikinci durumda evrendir" (V.37). Bedreddin'in tanrısı evrendir. O, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (deus siva narure) başka bir şey olmadığını savunmaktadır (Çoban, 20 1 1 , s.2 1 O).

    Spinoza ise, tanrı-evren ilişkisini töz kavramı içinde ele alır. O, evrende varlığına tanık olduğumuz şeylerin bir tek temel varlık ya da tözün değişik görüntüleri olduğunu ve bu tözünde zorunlu olarak sonsuz olduğu görüşündedir. Dolayısıyla doğada başka töz olmaz. Tanrı da doğadan ayrık değil, tersine doğa ile özdeştir. Onun deyimi ile " evrende aynı doğası ya da aynı niteliği olan iki ya da birçok töz olamaz'' (E.1; Ö. V). "Evrende yayılmış olan bütün tikel şeyler Tanrı'nın niteliklerinin duygulanışlarından ve tavırlarından başka bir şey değildirler" (E.1; Ö. XXII). "Tanrının bir niteliğinin mutlak doğasından çıkan bütün şeyler, hem sonsuzdurlar hem de her zaman vardırlar ve böyle olmaları gerekir yani onlar bağlı oldukları sıfata göre ezeli ve sonsuzdur" (E.1; Ö. XXI)

    Görüldüğü gibi Tanrı ile aynı şey olan Doğa, kendi kendisinin ve her şeyin nedenidir. Aynı zamanda Tanrı, kendinde olan tüm şeylerin üretici dinamiğidir. Tanrı aynı zamanda da hem üreten hem de üretilendir (Fransez; 2004; s. 1 47). Bu durumu Spinoza'nın ünlü ikilemiyle söyleyecek olursak, Tanrı aynı zamanda hem "Natura Naturans" (Yaratıcı Doğa) hem de "Natura Naturata" (Yaratılmış Doğa) (E. I; S. 29)'dır. Spinoza Tanrı ile evreni bir tutar. Tanrının iki niteliğine vurgu yapar düşünce ve uzam. "Düşence Tanrının bir niteliğidir, yani Tanrı düşünen varlıktır" (E. Il; Ö. I). "Uzam tanrının bir niteliğidir; yani Tanrı uzamlı varlıktır" (E.II; Ö. II).

    "Varidat" ve "Etika''yı merkeze almak koşuluyla her iki düşünürün benzer yönlerini aradığımız diğer bir sorusu ise; Tanrı ve Evren anlayışlarına paralel olarak insanın konumu nedir? sorusudur. Şeyh Bedreddin'de insan özü ve taşıdığı yetenekler bakımından tanrının benzeridir. Tanrının birtakım özelliklerini taşıyan yalnız insandır... “Adem, yüce tanrının örneği biçiminde yaratılmıştır. Onun görüş biçimi tanrıyı yansıtır. Bu tanrıya benzeyiş özelliği yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz” (V. 8)." insandaki anlayış ve eylemler başka varlıklarda soyut ve daha üstün varlıklarda bulunmaz. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen ululuklar, yücelikler öteki varlıklarda yoktur. Çünkü insan, tanrının en yüce görünüşünün ortaya çıkrığı bir varlık aşamasıdır" (V. 91 ). " . . . bütün işler Hak'tandır, görüntüler onun araçlarıdır, kul görünümünde yalnız Hak vardır" (V. 1 3). Bunun anlamı ise insan tanrıdır, "Hak'' tır, "İnsanla öteki diriler arasında varlığı oluşturan bileşim bakımından ayrılık vardır, bu ayrılık da özde değildir... hayvanda 'hayvan' olan öz neyse insanda da 'insan' olan öz odur; ayrılık yalnız yetenek bakımındandır" (V. 32). Spinoza ise, "Etika'' da insanı Tanrı'nın iki niteliği olan uzam ve düşünceye karşılık olan beden-ruh ilişkisi açısından değerlendirir. Onda "insan, can (ruh) ve ten (beden) den ibarettir" (E. il; Ö.S.XIII). "İnsanın özü tanrının niteliklerinin bazı tavırlarıyla yani düşünme tavrıyla kurulmuştur" (E. l; Ö. KXI). "Burada şu sonuç çıkar ki, insan ruhu Tanrı'nın sonsuz zihnin bir parçasıdır" (E. il; Ö. S.Xl). İnsan ruhunu teşkil eden fikrin objesi cisimdir (beden), yani eylem halinde var olan uzamın bir tavrından başka bir şey değildir" (E. il; Ö. XIII). Spinoza'da ruh bedenle birleşmiştir, çünkü beden ruhun objesidir ve bu nedenle ruh fikri kendi objesiyle birleşmelidir. Ruh bedenle birleşmiş olduğu gibi asıl ruh olan Tanrı'yla da birleşmiş olmalı görüşündedir. Yani "asıl ruh bedenle nasıl birleşmişse, bu ruh fikri de ruhla aynı suretle birleşmiştir" (E. Il; Ö. XXI).

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin izlerini ararken vardığımız sonuçları "Varidat" ve "Etika'' dan yola çıkarak örneklemeye çalıştık, vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz; Spinoza'nın felsefe yapmaya başlarken kendine sorduğu soru "Yaşamı kusursuz olarak nasıl yaşarım" sorusudur. Bu sorusuyla o kendisini sürekli mutlu, dingin ve akıllı bir yaşam biçimine götürecek bir var oluş halini sorgulamıştır. Varmayı umduğu en üstün var oluş hali kalıcı ve sonsuz varlığın bir tezahüründen başka bir şey değildir. Bu soru Şeyh Bedreddin'in düşüncesinde sufınin yaşam yoludur. Aynı zamanda Uzak Doğu mistisizminin felsefi öğreti yolu da budur. Çünkü hepsinin amacı insanı ruhsal esenliğe ulaştırmaktır. Bu esenlik tutkulardan özgür, yaşamı sürekli bir duygu haline getiren ebedi mutluluğun hüküm sürdüğü bir var oluş biçimidir. Bu var oluş; Hinduizm’de "Samadhi", Budizm'de "Nirvana", Zen'de "Sorari'', Spinoza'da "Beatituda"ya erişmedir (Fransez, 2004, s.24-25). Bu aynı zamanda tasavvufta "fenafillah''tır. Yani Şeyh Bedreddin "Vahdet-i Vücut" anlayışının son noktasıdır. Bu ise Spinoza'nın hem Doğulu bilginlerle hem de Şeyh Bedreddin'le şaşırtıcı bir benzerliğini gösterir. Hemen belirtelim ki, bu benzerlik Spinoza'nın ne Bedreddin'den ne de Doğu düşüncesinden etkilendiğini doğrudan görmek anlamında değildir. Zaten elimizde Spinoza'nın Bedreddin'i tanıdığına dair hiçbir veri de yoktur. Ancak onaya çıkan her düşünce bir başka düşüncenin onaya çıkmasına ya da kendinden önceki düşüncelerin izlerini taşımasına doğal olarak yatkındır. Zaten bu durumun Spinoza'da farkındadır. O, "Doğasından belli bir etkinin doğmadığı hiçbir şey yoktur" (E. l; O. 36), derken kendisinin de bu kuralın dışında tutulamayacağının da işaretini vermiştir.

    Spinoza'da Şeyh Bedreddin' in izlerini görmemize ışık tutan en önemli örneklerden biride her iki düşünürün de Tanrı, Evren ve İnsanla ilgili metinlerinden aldığımız pasajlarda tek bir tözün bütün varlıkları oluşturduğu fikridir. Bu töz de Tanrı'dır. Tanrı ve doğa birdir. İnsanda Tanrı ve Doğadan bağımsız bir varlığa sahip değildir. Spinoza'da Tanrı'nın iki niceliği olan uzam ve düşünce insanda beden-ruh ilişkisine dönüşmüştür. Onlar da tek bir töz olan Tanrı'dadır. Bedreddin'de ise insan Tanrı'nın görüntüsüdür. Her ikisinde de mutlak ve zorunlu olan bu töze bağlı olarak var olan her şeye içkin (immanent) yasa egemendir. Dünyanın hiçbir aşkın (tarascentendal) boyutu yoktur. Bunu kabul ve yaşamına entegre etmek insanın olgunlaşmasının başlangıcı ve ön koşuludur. Yani Tanrı ve Evren birdir. Şeyh Bedreddin'in tanrısı evrendir, tanrısal güçlerin aslında doğanın yasalarından (devs siva nature) başka bir olmadığını savunmaktadır. Evrenin ne başlangıcı ne de sonu vardır (Çoban, 201 1 , s. 15). Spinoza'nın sonradan akli bir ilke olarak kanıtlamaya çalışağı her ne evrense o tanrıdır, her ne tanrıysa o evrendir anlayışı gibi. Bu anlamda Spinoza panteizmine benzer. Ancak Bedreddin'in panteizmi; pankozmik bir panteizm olarak nitelendirilebilir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da Spinoza' nın felsefesini sunmak için seçtiği yöntemin Bedreddin'in yöntemi ile ilişkisidir. Spinoza "Etik"ini geometrici ve akılcı bir yöntemle sunar. Şeyh Bedreddin ise bu yönteme çok yabancıdır. O, sezgisel yöntemle varlık anlayışını temellendirir. İlhamla Tanrı'nın gönüllere ilettiği bilgi anlamındaki "Varidat" zaten bu durumun açık ifadesidir. Demek ki benzerlik düşüncenin sunuş biçiminde değil özündedir.

    Evren, Tanrı ve İnsan arasındaki bu ilişkinin tek bir tözle izahı her iki düşünür de bir başka benzerliğin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. O da varlıklar arasındaki hiyerarşinin olmaması fikri. Bu ise özellikle toplumsal yaşamda her ikisini de döneminin yerleşik düzenleri ile çatışır hale getirmiştir. Şeyh Bedreddin bu anlayışından hareketle Osmanlı siyasal ve ekonomik sistemindeki sınıfsal farklılıklara karşı çıkmış, bütün insanların eşitliğini mülkiyette ortaklık ve siyasal iktidar paylaşımındaki tavırlarıyla göstermişrir. Bu ise onun daha sonraki dönemlerde devrimci yönü olarak dikkat çekmiştir. Ozellikle 20. yüzyılla birlikte sosyalist ve Marksist Türk aydınları üzerinde etkisi hala devam etmektedir. Aynı şekilde Spinoza'da "doğal şeylerin var olduğu ve eylediği güç Tanrı'nın gücü olduğundan, doğal hakkın ne olduğunu kolaylıkla anlarız... çünkü her doğal şeyin, sayesinde var olduğu ve eylediği güç, Tanrı'nın mutlak biçimde özgür olan gücünden başka bir şey değildir" (TP. II; 13). İfadesi ile özgürlük ve demokrasinin inşasının önünü açmışrır. Ayrıca Spinoza'nın evrenin tümünde egemen olan içkin yasası fikri Marx'ın toplumsal çözümlemelerine kaynak olmuştur.

    Son söz olarak diyebiliriz ki; Spinoza'da Şeyh Bedreddin'in izlerini ararken sadece benzer yönleri görmekle kalmadık aynı zamanda her ikisinin de bazı durumlarda ortak kaderi de yaşadıklarını gördük. Örneğin her ikisinin de eserleri özellikle "Varidat" ve "Etika'' ölümlerinden sonra üne kavuşmuştur. Her ikisi de egemen inanç tarafından dinsizlikle ve bozgunculukla suçlanmış bunun sonucu olarak Şeyh Bedreddin astlarak idam edilmiş Spinoza ise Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiştir. Oysa her ikisi de farklı yöntemden hareket etse de güçlü bir TANRI inancına sahiptir.

    - Müslim Akdemir, Spinoza'da Şeyh Bedreddin izleri

    Kaynaklar
    •Çoban, Barış (2011) Tarih-Ütopya-isyan Şeyh Bedreddin, İstanbul; Su Yayınevi.
    •Eyuboğlu, İsmet Zeki (2010) Şeyh Bedreddin Varidat, İstanbul; Derin Yayınları.
    •Fransez, Moris (2004) Spinoza'nın Tao'su, İstanbul; Yol Yayıncılık.
    •Gölpınarlı, Abdulbaki (1966) Simavna Kadısıoğ/u Şeyh Bedreddin, İstanbul, Eti
    Yayıncılık.
    •Scrutor, Roger, (2002) Spinoza, Çev. Cemal Atila, İstanbul; Altın Kitaplar Yayınevi.
    •Spinoza, (1984) Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, İstanbul; Ülken Yayınları.
    •Spinoza, B. (1997) Ethics, Translated by Andrew Boyle, Everyman.
    •Spinoza, 8. (2000) Political Tredise, Translated by Samuel Shirley, İndianapolis.
    •Yalkaya, M. Şerefettin (2001) Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul; Temel
    Yayınları.