• S E V M E K Z A M A N I
    Filmi Üzerine Bir Denemem


    ''Bu bir pipo değildir.''

    Rene Magritte, 20. yy'ın ikinci çeyreğinin başında ''İmgelerin İhaneti'' ismini verdiği tablosuna bu mottoyu da dahil etmiştir. Tablo bir pipo resmi ve bu resmin altında yer alan ''bu bir pipo değildir'' yazısından oluşur. Peki bu bir pipo değilse nedir? Yolcuğumuz başlasın...

    Sonbahardayız. Sisli, puslu, melankolik bir hava. Rüzgarlı. Dalgalar sahilleri dövüyor. Loş ve kapalı bir gökyüzü. Yağmur. Devamlı yağmur yağıyor. Müzik ve yağmur. Yağmurlu bir lirizm. Necip Fazıl'ın ''Delilik vehminden üstün / Karanlık kovulmaz düşüncelerden. / Cinlerin beynimde yaptığı düğün / Sulardan, seslerden ve gecelerden'' dizeleri gibi dehşet verici her şey. Her şey dünyanın en mukassi zamanlarında Fransa'da doğup gelişen Şairene Gerçekçilik akımının motifleri gibi. Baudelaire şiiriyle bitişik bohem çerçeve içinde bir marazi atmosfer.

    Natürmort siyah ve beyaz. Mekan ise dışarıyla ilişini kesmiş, çevresi örtük, izole, sessiz, şiirler içinde bir ada. Sevmek Zamanı bizi böyle bir tablonun içine çekiyor. Kurşun kalemle yağmur çiziyor durmadan.

    Sevmek ve zaman. Önce sevmek... Düşünsel ve yazınsal bir arkeolojik kazıdayız. Hem Doğu'nun, hem de Batı'nın kültür dünyasında resme yani surete yani imgeye aşık olmanın anlatısı... Sonra zaman... Sonbahardan kışa doğru dramatik ve pesimist bir süregidiş.
    Hikayenin fezlekesi şudur: Boyacı Halil, Büyükada'da boyasını yaptığı bir köşkün duvarında asılı duran Meral'in resmine aşık olur. Bir sene boyunca köşke gelerek, resmin karşısına geçer ve saatlerce resmi seyreder. Günün birinde resmine aşık olduğu kızla karşılaşır. Filmin anlatısı bu andan sonra aşkın ontolojik sorgusu, sınırları ve imkansızlığı tema'sı üstüne inşa edilir.

    Surete aşık olan Halil, tasavvufi bir yol açar önümüzde. Meral'in resmini bir güven ve anı tazeleme mekanı olan ''ev''de adeta tefekkür ederek temaşa eder. Maddi bir resimden, Halil'in imgeler dünyasında renkli fırça darbeleri yedikçe aşk vücut bulur. Rene Magritte olsa bu resmin altına ''Bu Meral değildir.'' yazarak bir tablo yaratırdı.
    Arkeolojik kazımızda tasavvuf felsefesinin ya da halk ve divan edebiyatının hava akımında modern yazınımızda da esin rüzgarları bizi bir yerlere sürüklüyor. Sözgelimi Sergüzeşt'te ressam Celal Bey, Dilber'in resimlerini yaparken ona aşık olur. Lakin en çok Kürk Mantolu Madonna romanını ansıyoruz. Almanya'da bir sergide gördüğü bir kadın portresine vurularak, o portrede 'hayalindeki bütün kadınların bir terkibini ve imtizacını' gören Raif Efendi'yi...
    Sonra Amerika'da 1944 yapımlı Laura filminde Dedektif Mark'ın gördüğü büyüleyici tablo sonrası saplantılı hali...
    Yüzyılın sonlarında Orhan Pamuk'un senaryosunu yazdığı Ömer Kavur'un Gizli Yüz filmi...

    Boyacı Halil, Platon'un felsefesinde mağaranın içinde sanki bir kadın resmiyle idealar aleminden kokular alır gibidir. Necip Fazıl'ın kelimeleriyle;.. gönlü semavi ülkelere uçmak dilerken, ayağı yerdeki gölgelere takılacaktır.
    -Bir de Stendhal sendromu mu vardı?-

    Boyacı Halil bir resme aşık olmuştur. Düş ve hayalden örülü bir hayat yaratmıştır kendine. Platonik bir aşk... Sevgi öznesi resimdir. Bir kadının resmi. O resmin imgesi. Resim bir temsil. Bir görüntü. Bu temsilden asıla, görüntüden ruha zıplayış. Fotoğrafın bir kutsallığı vardır. Sevdiğimiz insanların fotoğraflarını özenle saklarız. Onları özlediğimizde veya hatırladığımızda fotoğraflarına bakarız. Fotoğraf bir anı dondurmuştur. Fotoğrafta sonsuzluğu tutarız. Bu anlamda ''sevmek zamanı'' aşık olunan bir resimdeki zamandır. Fakat dondurulan an sevilen kadının gözlerinde dirilir ve yekpare geniş bir ana yayılır. Yani Asaf Halet'in mısrasıyla ''ve zaman / zamanın dışında''dır. Temsilin aslı ile karşılaşan Halil, hayallerinin ve yarattığı aşkın yitip gitmesinden korkar. (Oysa ki Meral'i resminden bile kat kat daha güzel bulur. ''Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa'') İç ve dış, gerçek ve hayalin karşılaşmasından doğan zıtlık anlatısından yararlanılır. Halil, Meral'e şöyle söyler: ''Bu korku sevdiğim şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku.'' Resim Halil'i olduğu gibi kabul etmiştir. Ona daima iyilikle, dostlukla bakar. Oysa resmin aslıdaki kadın Halil'i olduğu gibi kabul edebilecek mi, ebediyen ona böyle iyilikle bakacak mıdır? Halil bu durumu şöyle dile getirir: ''Senin ellerini tutmak istemiyorum. Sonra çekersin o ellerini benden.'' Resimde ya da fotoğrafta aşkı sonsuza dek saklama ve ebedilikle mühürleme gizi vardır. Sevmek Zamanı'ndaki 'zaman' ebediliğe aşkla duyulan hasrettir.

    Halil nasıl ki Meral'in resmine aşık olmuşsa Meral de aslında Halil'in kendisine değil, onun o büyük sevdasına aşık olur. Meral, resmi götürüp Halil'e verdikten sonra, resmin bulunduğu çerçeveye kondurduğu mektupta Halil'e şöyle seslenir: ''İnsanların gerçekten aşık olamayacaklarını sanırdım. Senin resmime karşı tutkun bütün inançlarımı yıktı. Ben de sana aşık oldum.'' Fakat Halil, Meral'in kendisi ile yüzleşince ona aşık olmadığını sadece resmine aşık olduğunu söyler. Resmi (temsili) Meral'den ayırır ve resmi Meral'in değil kendi varlığının bir parçası olarak görür. Resmin arkasında yaşayan sahiden bir Meral var mıdır? Aşk tek kişilik midir? Aşk bizim bir tasavvurumuz ve tahayyülümüz müdür? İmgelerin ihaneti bu konunun neresindedir?Resimdeki ''pipo'' mudur? Tutku ve saplantı derecesindeki bu marazi aşk (kara sevda) felsefik ve psikanalitik alt metinleriyle zengin çağrışımlar uyandırıyor.

    Daha ötesinde Meral'in silüetine duyulan aşk, İstanbul silüeti ile birleşir. Filmin bir sahnesinde Meral'in yüzü ve İstanbul silüeti pencere camında kucaklaşırlar. Bu anlamda filmin bir karakteri de İstanbul'dur. İstanbul bir kadının yüzünde temsil edilir. (Adı bende gizli bir kadındı İstanbul / Yılmaz Erdoğan) Filmin anlatısında melodramda görülen bazı zıtlıklar kullanılmıştır. Geleneksel / modernist zıtlığı bunlardan biridir. Halil Büyükada'da gelenekselliği temsil eder. Meral İstanbul'daki yaşamında modernisttir. Halil'in arkadaşı Mustafa tasavvufi bir esinle ''derviş'' mahlasını kullanır. Ve yine klasik edebiyattaki aşık olan kişiye yardım eden ''bilge'' kişidir. Derviş Mustafa'nın çaldığı ud sahneleri ve başta Kemani Tatyos Efendi'nin kürdilihicazkar saz semaisi olmak üzere klasik müzik motifleri gelenekselliğe yapılan atıflardır. Buna karşılık Meral'in Halil'in kendi vücuduna ilgi duymamasının (o yaşa kadar her istediği yerine getirilirken reddedilmesinin) hayal kırıklığı ile yataktaki sahnelerinde handiyse orgazmı çağrıştıran birtakım hareketler yaparken elinde Ovidius'un Sevişme Yolu kitabı ve Bach plakları vardır. Bütün bunlar Türkiye modernleşmesinin uzantılarıdır. Ayrıca Yeşilçam melodramlarında sıkça işlenen '' zengin kız / fakir oğlan '' anlatısı da felsefe zemininde ele alınır. Halil bir işçidir, Meral ise burjuvadır. Ancak Meral'in babası Yeşilçam klişelerinde sıkça rastlanan kötü kalpli bir zengin sanayici değildir, Halil ile dostane konuşan biridir ve kendisinin de söylediği gibi klasik kız babalarına benzemez. Bu anlamda Yeşilçam melodramlarına Metin Erksan bir çelme takmıştır. Dahası Metin Erksan melodramatik aşkı farklı bir biçimde kurgulayıp yeniden üretmiş, onu biraz da trajik hale getirmiş, abartılı aşk sözcükleri yerine kısa diyalogları ve sessizliği tercih etmiştir. Lakin neticede Meral'in babasının maddi koşulları Halil'e hatırlatması filmin ''şairane'' lirizmine eklenen ''gerçekçi''liktir. Her ne kadar filmin başında Halil yağmurda sırılsıklam ıslanırken şemsiyesiz dolaşmayan Meral, daha sonraki sahnelerde aşkı için karda yalınayak yürüyecek, Halil ile el ele yağmurda ıslanacak ve Meral tüm bunları kabul edecekse de, maddi koşullar aşkı imkansızlaştıracak ve vuslatı erteleyerek hikayeyi sürükleyecektir.

    Sonbaharda haftasonunda bir adada baş başa gelişen romantik/melankolik bir aşk, kışın sert ve gerçekçi yüzüyle rastlaşır. Yine de yağmurun herkesin üstüne aynı kuvvetle yağması kayda değer bir noktadır. Halil'in ''zorunlu'' ayrılma kararından sonra Meral'in kendisini seven ve kendi statüsündeki Başar ile evlenme kararı alması, aşık - maşuk arasına giren ''rakip'' vurgusudur. Bundan sonra Halil zahiri ve çıkıntılı gerçeklikten kaçıp hayalindeki hakikate sığınacaktır. Böylece aşık olduğu kadının resminin yanına görünüp kaybolan Meral'den sonra adeta ikame olarak gelinlik giymiş bir mankeni koyarak kayığa atlayıp göle açılır.
    Göl, filmin başında gösterilen mekandır.

    Final sahnesinde, büyükada sahnelerindeki hırçın rüzgar ve kıyıya vuran dalgalar yerine; dingin ve sakin bir göl tablosu vardır. Gelinliği ile Meral Halil'e koşar. Kayığa atlar. Suretlerini ve ikamelerini sırayla yok edip bir hakikat olarak Halil'in karşısında durur. Yunan Mitolojisindeki Zeus'un tanrısal arabasına bindirdiği tahtaya gelinlik giydirip Hera'nın bunu dışarıya fırlatmasını andıran bir sahne ile Meral önce resmini, sonra gelinlikli mankeni göle atar. Suretten gerçek varlığa / özneye ulaşma halidir bu. Artık sevgi öznesi Meral'dir. Artık sadece Meral vardır. Aşkta fani olma halinin doruğudur. Birleşme gerçekleşmişken Başar gelip ikisini de ağlayarak vurur.
    Vuslat aşkı bitirmemiş, yok olmak pahasına ebedileştirmiştir.

    Halil, Meral'e bir keresinde şöyle demiş miydi: ''Sana dünyada hiçbir erkeğin hiçbir kadını sevemeyeceği kadar aşığım. Sana aşık olarak kalmak istiyorum. İşte hepsi bu kadar.''

    Luis Aragon, ''Ölmek kolaydır sevmekten'' diyor.

    Feylesof
  • Hayat siyah beyazken doğada insan vardı. Mutlu insanlar...
    İhtiyar
  • Siyah Öğretmen: Aman be, boşver! Ben 15'inde yatan maaşıma bakarım.

    Beyaz Öğretmen: Şu konuya akşam çalışıp da gelsem çocuklara daha faydalı olurum.
  • Siyah Öğretmen: Ben bunları zaten biliyorum! Dersimi anlatır, giderim.

    Beyaz Öğretmen: Eğitimci; hayatı boyunca öğrenmeye kendini adamış kişidir. Öğrenme aşkın bittiği an öğretmenliğin de biter.
  • +Hayat tıpkı piyanoya benzer. Beyaz tuşlar mutluluğu gösterir. Siyah tuşlar üzüntüyü gösterir.
    -Ama siyah tuşlar olmadan müzik yapamazsın.
    (E n sevdıgım animeden alıntı)
  • Günaydın herkese.

    +Hayat tıpkı piyanoya benzer. Beyaz tuşlar mutluluğu gösterir. Siyah tuşlar üzüntüyü gösterir.
    -Ama siyah tuşlar olmadan müzik yapamazsın.
    (Animeden alıntı)
  • GİTSİNLER Mİ?DERSİMLİ MERYEM'İN ACI HİKAYESİ

    Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Meryem 1915’te Çemişgezek ilçesine bağlı Sinsor köyünde tüm ailesini kaybeder. Köyün en varlıklı ailelerinden biriyken her şeyini ve bir kızını geride bırakıp kaçmak zorunda kalan aile ile Meryem ömrü boyunca bir daha hiç bağlantı kuramaz.

    Yalnız kalan Meryem’i köyde bir aile yanına alır.

    Evlenecek yaşa gelene kadar bu ailenin yanında kalır.

    Daha sonra aile köyde Sünni mezhebinden eşini kaybetmiş Meryem’den yaşça büyük biri ile Meryem’i evlendirir.

    Nüfus memuruna verilen 5kg. çökelik ve 5kg yağ ile Meryem’e Müslüman Türk kimliği çıkarılır.

    Sahip olduğu yeni inancın gereklerini inandırıcı olabilmek için herkesten çok yerine getirmeye çalışır.

    5 vakit namazını kılan Meryem’in hayatı her bakımda çok değişmiştir, kimliği, dili, dini, ekonomik varlığı yoktu artık.

    Babasının varlıkları başkaları tarafından kullanılırken Meryem fakir bir hayat sürmektedir.

    Gel zaman git zaman Meryem babasına ait konakta başkalarının oturmasına, bağlarının bahçelerinin talan edilmesine dayanamaz ve bu duruma itiraz eder. Yasal yolla ailesinden geriye kalanları almak ister.

    Ancak Meryem eski kimliğini ispatlayamaz. Hâkim de ağaların elinden bu malları alıp Meryem’e vermek istemediğinden Meryem’in eski kimliğini kabul etmez. Uzun süre uğraş veren Meryem’e ailesinden kalanlar iade edilmeyince Meryem Hâkim’e itiraz eder.

    Ben Müslüman değimliyim niye bana yardım etmiyorsunuz deyince Hâkim’de söyle o zaman İslam’ın şartı kaçtır der. Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Hâkim hiç olur mu öyle deyince, Meryem’de 5kg çökelik , 5kg yağ ile bana Müslüman kimliği verdiniz ,başka ne ola ki İslam’ın şartı der.

    Uzun yıllar süren mahkemelerin sonucunda Meryem mallarını geri alamaz.

    Bu süreçte ülkenin her şehrinde sermaye el değiştirmiştir.
    Talan edilen mallar yetmemiş günümüze kadar nerede eski bir kilise var ise köküne kazma sallanmış, yapılar tahrip edilmiştir.

    Sinsor’da ki kilisede zamanla bir harabeye dönüşür zaten Meryem’de ailesini kaybettikten sonra o kiliseye bir daha adımını atamaz.

    Yoksul bir Müslüman olarak hayatına devam eden Meryem beş vakit namazını kılsa da toplumda yaratılan Ermeni algısından nasibini alır. Çocuklarına edilen küfürlerde annelerinin Ermeni olduğu hiç unutulmaz.
    Meryem öteki bir yoksul olarak hayatını sürdürdüğü Sinsor’da hayata gözlerini yumar.

    "Önce Ermeniler gitsin,
    İstanbul'u İstanbul yapan değerleriyle;
    Dolmabahçe Sarayı'nı,
    Çırağan'ı,
    Kuleli'yi,
    Selimiye Kışlası'nı,
    Malta Köşkü'nü,
    Beyazıt Kulesi'ni,
    Dünyanın hayranlıkla bakakaldığı mimarilerini de alıp gitsinler.
    Giderken Ermeniler,
    Güllü Agop'u,
    Ara Güler'i,
    Mıgırdıç Magrosyan'ı,
    Onno Tunç'u,
    Garo Mafyan'ı,
    Adile Naşit'i,
    Cem Karaca'yı da unutmasınlar.
    İpek puşularını,
    Potinlerini,
    Nacarlarını,
    Vodistlerini,
    Çilingirlerini,
    Çömleklerini,
    Bakırlarını da alsınlar yanlarına Ermeniler.
    Topiği,
    Kuzu kapamayı,
    Çılbırı,
    Ciğer bohçasını da alsınlar...

    Kürtler de gitsin
    Kilimlerini, keçelerini,
    İlmek ilmek dokudukları halılarını denk edip gitsinler.
    Yaşar Kemal'i,
    Ahmet Kaya'yı,
    Yılmaz Güney'i,
    Ahmed Arif'i,
    Aynur Doğan'ı sakın unutmasınlar.
    Cigerxun'u,
    Ahmede Xani'yi,
    Mem u Zin'i,
    Balıklı Gölü,
    Aynzeliha'yı,
    Surları, burçları
    Deliloyu,
    Halayı,
    Çaçanayı,
    Şemameyi de yanlarına alsınlar.
    Zazalar da gitsin
    "Homa zanu kafır kamu" diyerek.

    Süryaniler de terk etsinler bu toprakları
    Telkariyi,
    Basmayı,
    Nahit ustalarını,
    Dokumalarını,
    Dayr-ul Zaferan'ı da alsınlar yanlarına.
    Ha, Coşkun Sabah'ı da unutmasınlar!

    Rumlar da gitsin
    Giderken cumbalı ahşap evlerini,
    Arnavut kaldırımlarını,
    Ve Selanik türkülerini,
    O güzelim Rum meyhanelerini,
    Rakılarını, mezelerini de alıp gitsinler Rumlar.

    Bulgarlar da gitsin
    Şarkılarını, türkülerini
    "Ayletme Beni"yi,
    "Arda Boyları"nı,
    Akıtmalarını,
    Börek, çörek, bozalarını,
    Komik aksanlarını,
    Naim Süleymanoğlu'nu,
    Sabahattin Ali'yi unutmasınlar.

    Çerkesler de terk etmeli bu toprakları
    Ama terk ederken
    Türkan Şoray'ı,
    Nazım Hikmet'i,
    İsterlerse Çerkes Etem'i de götürsünler.

    Lazlar;
    Fıkralarını,
    Takalarını,
    Horonu,
    Hamsiyi,
    Muhlamayı,
    Hatta Kazım Koyuncu'yu da götürsünler.

    Romanlar toplasınlar sazlarını, darbukalarını, çadırlarını
    Alıp gitsinler Neşet Ertaş'ı, Adnan Şenses'i
    Engin hoşgörülerini,
    Hamam sefalarını...
    O mozaiğin bütün renkleri gitsin
    Kalsın siyah-beyaz.
    O aşure kazanının bütün çeşitleri yok olsun
    Kaynasın o bulamaç.

    Kalın bir başınıza
    Bir dağ kadar sessiz
    Bir çöl kadar ıssız
    Bir bulut kadar ağlamaklı
    Bozkırın ortasında tek başına açan bir çiçek,
    Yapayalnız bir ağaç gibi...
    Irkınız,
    Diliniz,
    Dininizle bir tek siz kalın.
    Sonra birbirinizin yüzüne bakarak uzunn uzunnn...

    "O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
    "O Kürdü, o Ermeni'yi dövmeyecektik" diyerek"

    Servet Günay