• Yazar: Medine T.
    Hikaye Adı : Umut Candır!
    Link: #30165955 - #30656389

    Adım Filiz, 30 yaşında bir psikoloğum. Herkesin derdine derman oldum da kendi derdime bir çare bulamadım. Sahi, neydi derdim? Doğru ya, şu mesele!

    Mesele şuydu ki; evlenme yaşına çoktan gelmiştim, hatta yaşım geçiyordu bile. Ben böyle düşünmüyordum elbette. Ama her ne hikmetse benim dışında herkes böyle düşünüyordu! Bir taraftan annem, diğer taraftan komşularım, arkadaşlarım hepsi ağız birliği etmiş gibi evlilik konusunda beni sıkıştırıyorlardı. Onlara göre 30 yaş, tam evlenme yaşıydı. Bunun daha çocuk doğurması vardı. 35 yaşından sonra çocuk sahibi olmak zor olurdu, o yüzden elimi çabuk tutmalıydım. Elini çabuk tutmakmış! Yok, daha neler! Onlara kalsa sanki manava gidip elma, armut seçer gibi koca seçeceğim. Basacağım nikâhı. Sonra ne mi olacak? Benim dışımda herkes mutlu olacak, rahatlayacak. Onların derdi sadece evlilikti. Onlar için kiminle evlendiğimin bir önemi yoktu. İşi gücü olan biri olsun da kim olursa olsundu. Benim derdim ise hem sevebileceğim hem de beni sevebilecek biriyle henüz karşılaşmamış olmamdı.

    - Kızım, yemek hazır.
    - Tamam, anne, gelirim birazdan.
    - N’oldu sana? Canın sıkılmış sanki.
    - Bir şey yok.
    - Emin misin?
    - Eminim. Sadece yorgunum.
    - Tamam, öyle olsun. Haydi, bekliyorum, çabuk gel.
    - …

    İnsan da iştah bırakıyor musunuz acaba! Aman be, evlilikmiş! Yemeğimi yer, işime bakarım. Ohh miss! Elimi yıkayıp yemek yiyeyim artık.

    - Geçen günkü buluşma nasıldı?
    - Hangi buluşma?
    - Hangi buluşma olacak, Melahat’ın kayınının arkadaşıyla olan buluşma.
    - Anladım, sen onu diyorsun. Adam daha konuşmayı bilmiyor. Lafı ağzında geveleyip duruyor. Üstelik cimrinin tekiydi. Kendisi bir güzel yedi, içti. Ama iş hesaba gelince mırın kırın etti. Ben de hesabı ödeyip suratına bile bakmadan çıktım, gittim.
    - Sen de illa bir şey buluyorsun, sana da bir şeyi beğendiremiyoruz! Aman, ne halin varsa gör!
    - …

    Sonunda odama gelebildim. Benim gibi sabırlı birini bile çıldırtabiliyorlar! Laf da anlatılmıyor ki! Herkes tutturmuş evlilik de evlilik diye! Çok istiyorsanız siz evlenin! Benden size ne ya, size ne! Bunları yüzlerine söyleyemiyorum tabii! Ah, bir söyleyebilsem!

    - Alo.
    - Alo. Filiz, nasılsın? Bu akşam 8’de okul, eski mezunların katılacağı bir yemek düzenliyor. Benim de son anda haberim oldu. Ayşe, Fatma, Hayriye’de geliyor. Sen de gelmek ister misin?
    - İyiyim. Sen? Eski mezunlarla yemek mi?
    - Ben de iyiyim. Evet, eski mezunlarla yemek.
    - Bilemedim ki, aslında…
    - Yetiştirmen gereken bir işin var mı?
    - Yok.
    - O zaman kesinlikle gelmelisin. Bence çok güzel olacak. Eminim, çok eğleneceğiz.
    - Madem öyle diyorsun, gelirim.
    - O halde akşam 7’de seni alırız.
    - Olur.
    - Görüşürüz.
    - Görüşürüz.

    Bu yemek de nereden çıktı şimdi? Halim de yok keyfimde… Bir an boş bulunup geleceğimi söyledim. Şimdi gitmesem ayıp olur. Aman gideyim ya. Hem bana da bir değişiklik olur. Bir bakayım, giyebileceğim neler varmış. Bu olmaz, fazla kısa. Bu da olmaz, rengi fazla parlak. İşte, buldum! Kırmızı, kolsuz, havuz yaka bir elbise! İyi olur mu bu? Olur, canım, neden olmasın? Aman olmuyorsa da olduğu kadardır artık. Ne demişler “farkımız tarzımızdır.”

    Ne kadar kalabalıkmış burası. Doğrusu bu kadar kalabalık olacağını hiç tahmin etmemiştim, boğulurum ben burada. En iyisi biraz oturayım, sonra da gideyim.

    - Merhaba, ben Filiz.
    - Merhaba, ben Can. Memnun oldum.
    - Ben de memnun oldum.

    Oh be, evdeyim! Hemen yatağıma uzansam iyi olacak. Nasıl da yorulmuşum! Başta gitmeye pek hevesli değildim ama iyi ki gitmişim, keyifli vakit geçirdim. Gülümsüyor muyum ben? Neden? Günüm güzel geçtiği için mi? Yoksa sebebi Can Bey mi? “Bey” deme bana demişti. O zaman Can mı diyeceğim? Hâlbuki hiç alışık değilim böyle şeylere. Bana ne kadar çok soru sordu. Ailemi de sordu. İlk kez gördüğüm birine ailemi anlatacak değilim ya. Bana fazla ilgi gösterdi sanki, yoksa sadece sandım mı? O bakışlarına ne demeli? Ne de güzel bakıyordu, böyle tatlı, içten… Başkalarıyla konuşurken bile gözü bendeydi. Neden acaba? Yok, hayır. O yüzden değildir herhalde. Ya öyleyse? Hayır, değildir elbette. Bu konuda kafamı karıştırmasam çok iyi ederim. Yine kendi kendime gelin güvey olup üzülmek istemiyorum artık. Bunu bir kez daha yaşayamam. Birçok kez, hem de üst üste yaşadım zaten. Yeter artık! Bundan sonra yaşamayacağım, işte o kadar! Kibar biriymiş yalnız. Beni eve bıraktı. Tanımadığım birinin arabasına asla binmem ama binmiş bulundum. Bunu neden yaptım, bilmiyorum. Pekiyi ya, numaramı isteyince neden verdim? Çok kibar bir şekilde istediği için mi? Yok canım, daha neler! Ee, neden o zaman? Ne bileyim. Onu hayatımda ilk kez görmeme rağmen bir yakınlık, bir sıcaklık hissettim. Neden böyle hissettim? İlk defa böyle bir şey yaşadığım için ben de hiçbir şey anlamadım. Nereden çıktın karşıma bilmiyorum ki. Radyoyu açayım da kafam dağılsın en iyisi.

    “Taa uzak yollardan
    Koştum geldim senin kollarına”

    Ne geceydi ama! Güzelce uyudum, dinlendim. Kendimi çok iyi hissediyorum. Kahvaltımı yapıp bir an önce işe gitmeliyim. Mesaj mı? Bir bakayım neymiş. O yazmış! İş çıkışı kahve içmeye davet ediyor! Olur. Olur mu? Aklımd (Aman be! Kalem yazmıyor. Bir de “tükenmez kalem” derler. Tükendi işte! Yazan bir kalem bulup kaldığım yerden devam edeyim. Kalemim hazır. Evet, nerede kalmıştım. İşte, buldum!) Aklımdan geçen oydu, mesaj olarak yazmayacaktım ki! N’olacak şimdi? Mesajımı gördü mü acaba? Çok hevesli mi göründüm? Off! Nasıl yazabildim öyle bir şey? Bir an dalgınlığıma geldi. Hâlbuki sadece aklımdan geçen bir şeydi o. Aklımdan geçen bir şey, öyle mi? Neden aklımdan geçiyor ki, neden!? Herhalde çok meraklıyım yine aynı şeyleri yaşamaya, değil mi? Saat kaç olmuş! İşe geç kalıyorum, bir an önce çıkmam lazım!

    - Hoş geldin, Filiz. Filiz demem de bir sakınca var mı?
    - Hoş buldum. Hayır, nasıl istersen…
    - Günün nasıl geçti?
    - Yorucu ama iyi geçti. Senin günün nasıl geçti?
    - Benimki de iyi geçti.
    - …
    - …
    - Konuşacak bir şey bulamıyorum, yorgunluktan herhalde.
    - Ben de bulamıyorum. Benimki de yorgunluktan olsa gerek.
    - Aa! Bu şarkıyı çok severim. Sen de sever misin?
    - Bu tür şarkıları dinlemem ama bu güzelmiş.

    Ne de güzel gülümsüyor. Ben de mi gülümsüyorum yoksa? Evet, gülümsüyormuşum. Bana bakışları öncekinden farklı gibi ama bu bakışlarını da çok sevdim. Çok derin, çok anlamlı… O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?

    - Biliyorum.
    - …
    - …
    - Utandım.
    - Neden?
    - İçimden konuşuyorum sanıyordum, meğer dışımdan söylemişim. Her şeyi duydun.
    - Ben sadece bir cümle duydum.
    - Sadece bir cümle mi?
    - Evet. “O güzel bakışlarına dalıp çıkamasam hiç korkmam biliyor musun?”

    “Haykırsam göklere,
    Artık yanımda beni benden çok seven.
    Dünyalar benim olsa yine de istemem,
    Yalnız sensin benim yüzümü güldüren.”

    ----


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • Bir zamanlar Türkmen boylarında ezberinde Karacaoğlan, Dadaloğlu, Yunus’tan birkaç dize olmayan çok az olurdu.
    Sohbetin sonu da genellikle bu ozanların dörtlükleri ile biterdi ve benim çocukluğum da işte böyle bir Türkmen boyunda geçti.
    Bir gün dayım lime lime olmuş bir Karacaoğlan kitabı verdiğinde galiba “o yaşlı gocaların tekrarlayıp durduğu manileri mi okuyacağım” diye düşünmüş olmalıyım ki, o kitabı okumadığım gibi, sahipte çıkmadım.
    Fakat ondan sonra aldığım bütün şiir kitapları, okuduğum tüm şiirler ve şairlerin bir Karacaoğlan, bir Dadaloğlu, bir Yunus etmediğini görünce Karacaoğlan üzerine yazılan tüm kitapları aradım, buldum, okudum fakat o kıyametini bilmediğim kitabı hiçbir yerde bulamadım.
    Bana göre Karacaoğlan’ı okumayan birsinin insanı, doğayı, çevreyi, dağları, ovaları, yer adlarını, Türkçeyi, bitkileri, canlı türlerini, insan ve doğa sevgisini yeteri kadar tanıması mümkün değildir.

    Örneğin, Kömür gözlü, Küpeleri kulağında mum gibi yanan, Ceren bakışlı, Yanağı gamzeli, Boğum boğum al kınalı, Gül alıp reyhan veren, Gövel ördek gibi, Çırpına çırpına yüzen, Dividi kalemi elinde, Hünkâra arzuhal yazan, Selvi dalına benzeyen, Ala gözlü, Başı al valalı, Seherde açılan gül gibi, Usul boylu, Gözleri sürmeli, Gerdanı benli, Ilgıt ılgıt esen yel gibi, Bahçe gülüne benzeyen, El göğüste hizmet eden, Cihana emsali gelmemiş, Aynı doğana benzeyen, Top zülüflü, Karakaşlı, Tomurcuk memeli, Eğik başlı, Yavru şahine benzeyen, Evliya hırkası giyinen, Huri gibi, Boyu uzun, Kaşı kara, Ak saya giyinmiş, Nergis bakışlı, Ay yüzlü, Ayın on dördü gibi, Gül yüzlü, Al Yanaklı, Menevşe Bakışlı, Ak benizli, Kırmızı kolçalı, Altın burmalı, Garbi değmiş kavak gibi sallanan, Yavru şahin bakışlı, Yanağı ay tekeri, Ağzı oğul balı gibi, İncecik belli, Ala gözü söbe, Ağca ceren gibi çölde gezen, Türlü libas giyinen, Tülü maya gibi salınan, Keman kaşlı, “Terlisin sevdiğim sil” diyen, Yüzü çifte benli, Dişleri inci tanesi, Bülbül gibi daldan dala konan, Çift memeleri koynuna iz eden, Tatlı dilli, Trablus şallı, Eğnine alınan mor giyinen, Sağ elinde tas ile suya giden, İnce belli, Frenk şekeri gibi, Zemheride gül gibi açılan, Günde beş kere zülfünü bağlayan, Cenneti âlânın nuru, Yavru ceren bakışlı, Kınalı keklik gibi seken, İnci ile mercan dizen, Al şalvarlı, Halka halka zülüflü, Yaz olanda sıtma tutan, Güz olanda terlemeye yatan, Kokuya benzeyen, Ak elleri deste deste güllü, Melil mahzun gezen, Bacasında baykuşlar öten, Deli eden, Yeni doğan gün gibi, Kapısında çalılar biten, Ak topuklu, Has bahçe içinde top nergiz gibi, Halılar dokuyan, Bülbüller gibi şakıyan, Top yanaklı, Servi boylu, Gerdanı benli, Menekşe gözlü, İnce belikli, Altına al üstüne mavi giymiş, Diline doyulmaz, Karın üstüne kan damlamış gibi, Gayet nazlı, Ak göğsü yalaz düğmeli, Telli yemeni giyen, Atlas tumanlı, Kaşları göz ile cenk eden, Kirpiği hançer gibi, Keklik gibi taştan taşa seken, Kırmızı donlu, Çok merhametli, Binden ziyade beni olan, Bu gün dünden güzel olan, Öpülürken dişlenen, Sırma cepkenli, Hilal kaşlı, Dudağına diline bal bulaşmış, İnce kemerli, Eşi menendi olmayan, Güzel seven, Kıl ördek boyunlu, Habeş benli, Bir karış gerdanlı, Tavus kuşu gibi göğsü nakışlı, Göller içinde kuğuya benzeyen, Saçağı dizde bir kuşak kuşanmış, Laleden kırmızı gülden de güzel, Ak göğsünde namaz kılınan, Serçe gibi seken, Göğsün düğmesi sıkça dikilmiş, Ördek gibi yüzen, Kırk beş belikli, Elbistan yanaklı, Ak eline kan gibi kına yakan, Eline el değmemiş, Boyu uzun beli ince, Huma kuşu gibi, Ellenmiş bellenmiş olmayan, Sırma kaşlı, Reyhan gibi kokan, Salına salına gelen, Dostunun halini bilen, Sırma belikli, Koynunda çifte meme besleyen, Söyledikçe şirin dilleri ballanan, Göğsü çifte benli, Elma yanaklı, Uzun boylu, Çitte belikli, Dudu dilli, Kırmızı önlüklü, Turunç memeli, Çağırıp bergüzar veren, Siyah zülfünü mah yüzünde gezdiren, Suna gözlü, Kadife şalvarlı, Güvercin duruşlu, Entarisi Frenk renkli, Kaşın eğmiş, Elleri göğsünde, Göğsü ilikli, Kudretten sürmeli, Saçları topuğunu döven, Hüma bakışlı, Peynir dilli, Seherde suya giden, İnce bele cevahir kemer takan, Huriye benzeyen, Burnu hırızmalı, Ayağı halhallı, Topuğu benli, İnce bele kol isteyen, Ceylan bakışlı, Al yanağı bal gibi, Misk gibi kokan, İnim inim ağlayan, Kalem kaşlı bir güzel gördünüz mü?
    Elbette gördünüz, hem de kaç kez. Belki de o güzel size göz süzdü, gerdan da kırdı ama Karacaoğlan okumadıysanız siz onu hiç fark etmediniz.
    Sevgiliyi bu ve bunun gibi, daha yüzlerce eşsiz betimlemelerle anlatan ozan dere, ırmak, pınar, ova, yayla, gül, lale, nergiz, sümbül, zambak, bülbül, turna, hüma kuşu, ceren, at gibi, doğadaki tüm canlı ve bitkileri de sevgiliden ayrı tutmaz, onları da sevgiliyi övdüğü kadar över.

    Yücesinde sığınlar gezen, Ah ettikçe dumanı tüten, Derin göllerinde bahriler yüzen, Mor sümbüllü, Pınarları çağlayan, Çimeni güllere karışmış, Başında dudu kumru öten, Lale sümbül biten, Başı karlı, Lalesi yetişmiş, Sümbülü taze, Kuzular meleşince gidilen, Engininde şahin süzülen, Kocaman ardıçlı, Soğuk pınarlı, Başında kaval çalınan, Garbi esince buzu eriyen, Başında can otu biten, Yücesinde koç yiğitler gezinen, Seyfisi top olmuş, Yükseği kartal yuvalı, Yel vurunca karları eriyen, Kuzu meleşen, Karları erimeyen, Kışın azgın yüzlü, Başında kurtlar uluyan, Türlü libas giyinen, Yükseğine çıkılmayan, Üstü boz topraklı, Kaplan meşeli, Toprağına taşına altın yağan, Ara yerde yıkılası, Kararıp pusaran, Menevşesi gülü kokan, Biri bin olan, Kışın yolu kapanan, Başı pare pare dumanlı, Nazlı yârin başından aştığı, Cennete benzeyen, Kaplan gezen, Ceren meleşen, Derde dert katan, Balta değip ormanları kuruyan, Gazel olup yaprakları çürüyen, Top top olup geyikleri yürüyen, Avcıların avını aldığı, Sarp kayaları delinesi, Od düşüp döne döne yanası, Bağrı yanık aşığa dönesi, Yarinden, eşinden ayrılası, Tomurcuk güllerini yad ellerin derdiği, Gül memeli eşinden ayrılası, Çıkıp yücesine seyran edilen, Siyeci bozulan, Bağları viran olan, Arab atların aştığı, Yârin emanetini borandan, kıştan saklayan, Ördekler gelmediği için gölleri perişan olan, Kamalaklı, Karaardıçlı dağlar gördünüz mü?
    Tabi ki gördünüz ama ne var o dağların yücesinde hiç merak etmediğinizden, muhtemelen önünden geçip gittiniz.
    Oysa Karacaoğlan okusaydınız başında kartallar süzülen o dağlara elbette gider görürdünüz.

    Annaç, Asrık, Aşkar, Babal, Balaban, Bahri, Baz, Bıldır, Libas, Bedir, Belik, Bergüzar, Bor, Boymul, Cığ, Cırnak, Cüda, Cündi, Çarh, Çeşm, Dağlamak, Davlumbaz, Devre, Didar, Domur, Dulda, Dür, Edik, Eğin, Eğmel, Eke, Emmi, Kayıl, Kavil, Keleş, Kelli, Kemha, Kerem, Kıcı, Kıvı, Kirmen, Kib ü Kar, Koçmak, Kulunç, Konalga, Kor, Koyak, Köşek, Göynük, Kutnu, Küffar, Leb, Libas, Mağrip, Mah, Mahana, Mahfi, Mail olmak, Manca, Maral, Maşrık, Maya, Meles, Melil, Menend, Mestane, Meyil, Mihman, Miri, Mizan, Muhannes, Mürde, Nâçar, Nâgehan, Name, Nar, Nas, Naşi, Nazar, Nevcivan, Nikap, Niyaz, Oflaz, Ola, Onmak, Onulmaz, Örd, Örek, Öşek, Özge, Penah, Perçem, Peyke, Pervane, Pervaz, Pohur, Pısmak, Pus, Pusarmak, Pür, Püren, Rasaf, Rayıha, Reyhan, Revan,',Rüsvay, Sak, Sağrı, Sal, Salak, Sandal, Savran, Savat, Savay, Savsala, Saya, Senk, Sehil, Sıdk, Sufat, Sığın, Sıktırma, Seyfi, Sin, Siyeç, Sokunmak, Soyka, Suna, Söbe, Süllem, Şahbaz, Şakird, Şar, Şavk, Şekva, Şem, Şems, Şeyda, Şıvga, Şelek, Şitil, Şol, Şor, Taam, Tamu, Tatar, Tavk, Taylak, Tehne, Temren, Tezmek, Tımar, Toklu, Tor, Toy, Tuman, Turaç, Turalamak, Tülek, Tülümaya, Uğrun Uğrun, Uluk, Urd, Urum, Üryan Us, Uz, Ün, Üsküf, Üzülmek, Vala, Vuslat, Yad, Yağlık, Yalaz, Yele, Yalaf, Yanal, Yaşın, Yad, Yavıklamak, Yeğin, Yekte, Yelgin, Yemeni, Yerinmek, Yıkmak, Yıkışmak, Yitik, Yolak, Yoz, Yüğrük-Yörük, Yuka, Yumuşlu, Yunaklık, Yuvalamak, Zağlı, Zâr, Zeban, Zemheri, Zerbap, Zıbın, Zehgir, Zibil, Zulâl, Zülüf.

    Ya bu kelimeler ile aşinalığınız nasıl?
    Belki siz bunların ne manaya geldiğini biliyorsunuz fakat çocuklarınız Karacaoğlan okumazsa, bunları çocuklarınıza kim öğretecek?
    Şayet bir gün Karacaoğlan okumaya karar verirseniz, derleyicisinin kim olduğu da çok önemli.
    Zira Karacaoğlan’ın şiirleri ile hiç ilgisi olmayan o kadar çok Karacaoğlan derlemesi var ki.
    Bunlardan birini alır okursanız, okuduğunuza pişman olur Karacaoğlan şiirlerini sevemezsiniz.
    Cahit Öztelli, Mustafa Necati Karaer ve Dr. Müjgân Cumbur’un derlediği Karacaoğlan derlemeleri en iyi derlemeler fakat bunlardan da iyisini bilenler beni de bilgilendirirlerse çok sevinirim.
  • Merhaba arkadaşlar,

    Yazı bana ait olmayıp her ne kadar alıntı olsa da geride “anne, baba, kardeş, eş, çoluk çocuk, sevgili ve hasılı bir CAN” bırakan ve hatta “HİÇ KİMSE BIRAKAMAYAN” tüm şehitlerimiz için alıntı olsun. Dilerim yazar bu dileklerime katılır ve beni olgun karşılar.

    Saygılar…

    https://www.youtube.com/watch?v=d3HBIMD7FiU

    -ELİNİ ÇEKMEZSEN KARIŞMAM.

    Çekmemiştim elimi. Demir kapının parmağımla birlikte kapandığını ve sonrasına hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde babamın siyah-krem MZ motorunda bozuk bir yolda eğrile eğrile gidiyorduk bir yerlere. Parmağımdan kan damlıyordu. Yok yok damlamıyor, akıyordu. Uzun geniş merdivenli hastaneye geldikten sonrasını da hatırlamıyorum. Küçüktüm daha. Taş çatlasın 4 yaşında.

    NE GARİP. NEYSE Kİ SOL ELİMİN İŞARET PARMAĞI ÜZERİNDEKİ DİKİŞ İZİ DURUYOR HALA. HATIRLADIN MI VERDİĞİN İLK ACIYI?

    Seni mi anlatayım şimdi beni mi? Bizden sonrakiler yokken senle ben vardık. Birlikte gittik okula. Ergen halimiz babamın iflasıyla geçti. Aniden dipsiz bir yoksulluğa düşmüştük. Sen içine kapadın, ben penceremi açtım. Sen İbrahim Tatlıses dinledin, ben ilahi söyledim. Doğduk ve ayrıldık aslında. Sen içine döndün ben dışıma. Üniversite sınava sonuçlarımızın geldiği gün vardı ya; ben, “barajı geçmişim” çığlığını atarken bahçede, sen merdivene çökmüş “bunu da geçememişim” deyip cebine kim bilir kaçıncı hüsranını atıyordun. Anlamamıştım.

    SENİ Mİ ANLATIYORUM BENİ Mİ?

    Sen evimizin ilk göz ağrısıydın, ben neydim bilmiyorum, hala da bilmiyorum. Ortanca olmak bu olsa gerek. Sıfatsızdım üstüne bir de kız çocuğu. Hala ismim neden Bilge bilmiyorum mesela. Her ismin hikâyesi var ya ondan dedim işte. Laf olsun diye.
    İŞTE BURADAN SONRA SENİ Mİ ANLATAYIM BENİ Mİ?
    Rizeli bir kız sevmiştin. Ne güzel sevmiştin. Ne güzel evlenmiştin sonra. Bu arada unutmadan; kızın okula başladı bu sene. Oğlun aynı sen. Birden büyüdü. O sabah, herhangi bir sabah, hangi sabah hatırlamıyorum, babamın sesi seni söylüyordu bana. Harf harf senin gidişin çınlıyordu. Beyni nasıl kanar insanın, kanar mı beyni insanın? diye diye dolandım odadan odaya. O sabah her ses çığlık çığlık yüzün oldu. Her görüntü “yok lan!” deyişinle uzadı gitti.

    BU BİR BOŞLUK BU BİR SANCI AMA TARİFİ YOK ÖLÇEĞİ YOK.

    Çok uzaktık be sana. Memleketin taa bir ucu. Gel gel bitmedi o yol ya da git git. Annem elindeki teşbihi yutarken babam taş çiğniyordu. Ben ne yapıyordum o sırada? Hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey yüzün. Sonra evin. Bize garip gelen resimlerin, ahşap oymaların, kül tablaların, sanat kitapların, objelerin, şövalen, en son yaptığın deri çantan ve gitarın. Sabah erken uyanıp çay demlemen.

    “İNSAN BURADA ÖLÜR MÜ LAN?” DİYE DİYE İNLEDİĞİM ZİGANA GEÇİDİ, MAÇKA VE RİZE YAMAÇLARI. İNSAN HER YERDE ÖLÜRMÜŞ MEĞER.

    Mavi kanatlı bir uçurtma oldun birden. Hep sessizce Hüseynik söylerdin. “Böyle canlar teneşire yakışmaz” diyemezdin. Dedin de aslında, o an güldün oğluna. Fırçadaki her renk bir ses oldu. Her çizgi “bilmem bu feleğin bana çevri ne” diye bas bas bağırdı. Her kalem içini döktü ağladı güldü sustu da duyalmadı. Altı ay önce bugün birden başın ağrıdı. Ensenden. Konuşamadın düştün. Düşmedin öldün. BENİ KÖR KUYULARDA MERDİVENSİZ, DENİZLER ORTASINDA YELKENSİZ BIRAKANIM OLDUN.

    Kızın diyordum okula başladı. “Babam öldü ya Bilge hala” diye cümleye başladığında neresinden tutacağımı şaşırdığım bir dünyanın eşiğine yığılıyorum. Her gece balkonda seninle karşılıklı oturup çay içtiğini hayal ederek uykusuz kalan yengemi gördükçe yeryüzünün gözü kararıp başı dönüyor, toprak kusuyor. Afet oluyor her yer.
    BU SON OLSUN DEDİĞİMİZ ACILAR RUTİNDİR. Allah bir daha böyle acı yaşamasınlar hikâyedir. Ama sen ikimizdin. Benden önce gelen e giden. Babamın cam vazosuydun. Oğlunu kaybetmiş bir babanın, bir dergideki “bir oğul kaybettim bin oğul kazındım” sözünün altına “hiç bin oğul bir oğul etmez” diye yazan bir babanın oğluydun.
    Yanına geldim bugün. Annem Yasin oku dedi. Ama sen Kitaro istedin. Çay bahçelerinin ortasında senden açan çiçeklerinle birlikte “Silk Road” dinledik. “Nasıl oralar?” dedim. Sustun. “KEŞKE” DEDİM PARMAĞIM KOPSAYDI O GÜN; ŞİMDİ SUSMASAYDIN.

    İzdiham Dergisi, Sayı:32, Yazan:Bilge Çipe

    HÜSEYNİK

    Hüseynik'ten Çıktım Şeher Yoluna
    Can Ağrısı Tesir Etti Koluma
    Yaradanım Merhamet Et Kuluna

    Yazık Oldu Yazık Şu Genç Ömrüme
    Bilmem Şu Feleğin Bana Kastı Ne

    Telgırafın Direkleri Sayılmaz
    Ati Hanım Baygın Düşmüş Ayılmaz
    Böyle Canlar Teneşire Konulmaz

    Yazık Oldu Yazık Şu Genç Ömrüme
    Bilmem Şu Feleğin Bana Kastı Ne

    Lütfü Gelsin Telgırafın Başına
    Bir Tel Versin Musul'da Kardaşıma
    Bu Gençlikte Neler Geldi Başıma

    Yazık Oldu Yazık Şu Genç Ömrüme
    Bilmem Şu Feleğin Bana Kastı Ne

    Elazığ-Hafız Osman Öge
  • Aklın kaleminden kırk kurallı aşk
    — "Mevlâna.... İslâm âleminin Shakespeare''i!" (s. 38)
    Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere- kapatır ve bir kenara koyardım.

    Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını çizdim, sonra da Elif Şafak''ın Aşk''ını okumaya devam ettim.

    Sırf siyah ölümün hatırına... bir vazife duygusuyla... ızdırab içinde... ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak...

    Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi.

    Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış durumdayız.

    Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil. Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu (''hain'' edebiyatı) türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız.

    O hâlde nedir sorun?

    Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi.

    BİLGİ YOK, YORUM ÇOK

    Elif Şafak''ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını, mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî''ye yüklerken hiç mi sızlamamış?

    — Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı.

    (Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!)

    Şems, güya diyesiymiş ki: "Bu kurallar benim için tabiat kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir." (s. 63)

    Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ filozoflarından Francis Bacon''ın veya John Locke''un bir şakirdi mi konuşuyor, yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi?

    Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını söyleniyor: "Bu Allah''tan rol çalmak olur!" (s. 120)

    Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: "Bizim tek mezhebimiz var: Allah." (s. 78)

    Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî''nin başına gelenler?! O da güya şöyle demiş: "Hırkamda Allah var!" (s. 200)

    O da ne öyle, hâşâ, "Cebimde akreb var!" der gibi!

    * * *
    Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik!

    Türkçe Hz. Mevlâna''nın mürşidi Seyyid Burhaneddin''e lâyık görülen şu ifadeye bir bakalım:

    — "... ve Kur''an-ı Kerim''de yazan bir hükmü hatırlattım: Mümin müminin aynasıdır." (s. 98

    Oysa Kur''an''da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü Şems-i Tebrizî Makalât''ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih''inde bu hadîsi şerh ediyorlar.

    Tam da burada, "Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsik?" diyen Sakallı Celâl''in kulakları çınlasın!

    * * *
    Hakikaten Aşk''ın en büyük eksikliği ciddiyet!

    Meselâ Mevlâna''nın mübarek oğlu Sultan Veled''in hissesine düşen hezeyanlardan biri de şu:

    — "Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış." (s. 258)

    Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları yanlışlarına yetmiyor bile.

    * * *
    Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems''in irşadıyla hidayete eren bir fahişe.

    Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında "Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!" şeklindeki şaşkınlıklarını hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor:

    — "Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha''yı suçlayabilir ki?"

    (s. 381)

    Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur''an''ın sahibi!

    Kur''anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin bütününü dikkate almamış ve Aziz''in karısının/Züleyha''nın(!) Hz. Yusuf''la birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin ''aşk'' kısmı, gerçekte nedamet sahnesinden sonra başlar; ''nefs-i emmare'' itirafından sonra.... yani kötülüğü emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra...

    Bütün dinler ''yasak aşk'' (zina) meselesini ciddiye alırlar. Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar. Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler.

    Elif Hanım''a tavsiyem, Issız Adam''ın gözü yaşlı seyircilerinin etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur''an''ın anlatımı bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara hakettikleri dikkati vermeleri...

    Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî va-azlar döktürmesini bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik. Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal!

    ELMALILI HAMDİ YAZIR versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ

    — "Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik."

    (s. 243)

    Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın; sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur''an ayetlerini, hem de iniş sırasına göre, incelerken tahayyül edin.

    Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür. Çünkü "Kur''an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek" tamamen mo-dern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil, hayali dahi...

    Geçelim.

    Genç kız Mevlâna''nın yerinde Şems-i Tebrizî''yi bulunca, çaresiz derdini ona açar:

    — "Nisa suresi" dedim yavaşça. "İçime sinmeyen birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı. Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor."

    Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz?

    Şöyle:

    — "Öyle mi, bak sen!" (s. 244)

    Kimya''nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar:

    — "Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var mı?".

    — "Evet var!" diye cevap verir Kimya: "Aynı ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda ''uzaklaş ya da uzaklaştır'' diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?"

    Bak sen! (Bu tepkisi bana Şems''ten sirayet etti!)

    İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor:

    — "Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?" (s. 245)

    "Hoppala bu da nereden çıktı?" demiyoruz ve bu Yeşilçam repliğinin ardından, Şems''in bütün ciddiyetini takınarak, Kur''an''ı, çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre...

    Böylece Elif Şafak''ın, tıpkı "Aşkın Kırk Kuralı" gibi, yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği "Kur''an Yorumunda Dört Akıntı Teorisi"ni Şems''ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.)

    ELİF ŞAFAK - YAŞAR NURİ ÖZTÜRK ELELE

    Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde!

    * * *
    Şems''in, Kimya''ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon, yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır''ın Meal''inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani sevgili Kimya''mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk''ün çevirisinden.

    Roman''ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş, ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.)

    Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur''an yorumlarında geçmişi 20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen Şems-i Tebrizî''nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de Kur''an''ın batınî yorumu bahanesiyle!

    Değil öyle 13. yüzyıla, 1980''lere bile geri çe-kilemez bir çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz.

    Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin, tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da Kur''an''ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî''nin ruhaniyeti nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam vermekte zorlanıyorum.

    Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna''ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!?

    * * *
    Elif Hanım, romanınızı tüm dikkatimle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.

    Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch!

    Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!

    Ne büyük zavallılık!

    Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!

    * * *
    Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı''ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır.

    Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide''in DAR KAPI''sını hatırlamamak mümkün mü?

    Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi.

    Kim demiş ki Tanrı''ya âşık olmak için O''na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmakta kuş gibi ürkek davrananların arasından...

    Tanrı''ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı''nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!

    Şükür ki Şems''in ''Hırka''sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: "Bana göre arayan Tanrı''dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı." (Şems-i Tebrizî, Makalât)
  • "Zaten aşka kin kadar yakın bir his yoktur... "( derken bile 'aşk' kelimesiyle 'kin' kelimesini birbirine yakın yazan usta kalem Halid Ziya)
    Halid Ziya Uşaklıgil
    Sayfa 302 - Özgür Yayınevi