Ali Rıza MALKOÇ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası'ı inceledi.
19 Nis 19:09 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

KİTAP İNCELEME YAZISI

Kitap adı : Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası
Yazar Adı : Prof. Dr. Mustafa Akdağ
Yayıncı : YKY Yapı Kredi Yayınları
Baskı : 3. Baskı, şubat 2017, 511 sayfa

Bu kitaptan sonra sırasıyla; Türkiye’de çağdaşlaşma (Niyazi Berkes), Türkiye’nin yakın tarihi (İlber Ortaylı), Türk Siyasi Tarihi (Kemal H. Karpat), Atatürk ve aydınlanma (Kemal Arı), Değişen dünyada sosyoloji (Veysel Bozkurt), Sosyoloji Notları (Cemil Meriç) Tek tanrılı dinlerde barış ve şiddet ikilemi
(Kadir Albayrak), Sahabe dönemi iktidar kavgası (Ahmet Akbulut), 20. Yüzyıl Tarihi (Fahir Armaoğlu)
Kitaplarını da okuyabilirseniz, tarihten ibret ve ders çıkarma ve geleceği planlayabilmek için olağanüstü performans gösterebilirsiniz.

Osmanlı Devleti’ni, tarihsel dönemlere ayırdığımızda karşımıza;
1.Kuruluş devri: (1299 - 1453)
2.Yükselme devri:(1453 - 1579)
3.Duraklama devri:(1579 - 1683)
4.Gerileme devri:(1699 - 1792)
5.Dağılma ve yıkılış devri:(1792 - 1918)
Şeklinde bir tablo çıkıyor.

İstanbul’un fethinden yaklaşık 100 yıl sonra, duraklama devrine girildiğini gözlemliyoruz.
Demek ki, başarı ve güç bir rahatlık, rehavet dönemini ateşlemiş gibi görülüyor.
İşte bu kitap, bu dönemde, Celali isyanları ve devamında gelen diğer güçten düşürücü ayrılıkları, nedenlerini ve sonuçlarını irdeliyor.
Nereden, nasıl, niçin düştüğümüzü bugün iyi tahlil edebilirsek, 100 yılda bir tarihin aynı içerikte tekrar etmesini önlemiş oluruz.

Ekonomik, idari ve toplumsal yapının zayıflaması, Celalî isyanlarına zemin hazırlamıştır.
BU çeteleşme yönetimin baş belası olmuştur. Anadolu’da, “celallenmek” deyimi de buradan gelmektedir. Ticaret kervan yollarının başka yöne kayması ve fetihlerden gelen ganimetlerin kesilmesiyle, duraklama dönemine girilmiştir.
Devlet zorda kalınca vergi yükünü artırmış, üretemeyen ve vergi ödeyemeyen halk da zorunlu olarak başka yerlere göç etmiştir.
Bu ekonomik, siyasi, idari daralmanın sorumlusu yönetimin acziyeti ve öngörüsüzlüğüdür, isyan edenler başkaldıranlar da toplumu kaosa sürüklediklerinden suçludurlar elbette.
Bizlere genelde dizi film, roman ve diğer anlatımlarda geçmiş dönemlerin, başarıları, fetihleri, kazanımları, hamle yaptığı ve insaniyet yönü aktarılır. Coşku ve heyecan için bunlar elbette gerekli.
Oysa ki, tarihten ders çıkarabilmemiz için, aksayan yönlerini de bilmemiz gerekiyor.
Yani ayın, bizim göremediğimiz bir de karanlık yüzü her zaman var.
16. yüzyılda, Osmanlı devletinde, ortaya çıkan toplumsal sorunları, kısaca listelersek;
Faiz, tefecilik, baskıcı eğitim anlayışı, tahıl kıtlığı, yağmalama, fuhuş, yönetim zafiyeti, finans sıkıntısı, finans yönetimi, şehzadelerin taht kavgası, mezhep ayrımcılığı, kavmiyetçilik, kayırmacılık, yetkiyi kötüye kullanma, çıkarcılık, rüşvet, çeteleşme, ağır vergi yükü, işsizlik ve zorunlu göçler…
Büyük dağın ziyaretçisi de çok olur, dumanı da yükü de.
Dönemin düşünce, idari, siyasi, bilimsel bakış açılarını göz ardı ettiğimizden, kazanımlarımızı da kaybetmeye başladık. Finans ve yönetimi çok ciddi, riskli ve devletin sorumluluğunda olmalıdır.
İngilizlerin ülkemizde Osmanlı Bankası adında bir banka kurması ilginç bir ihmalkârlık örneğidir.

Siyasal bilimler, politik kavgaya indirgendiğinde, milletin, halkın malı olmaktan çıkıyor ve ayrıştırıcı baş unsur haline dönüşüyor.
Günümüzde bu tür eserlerden toplumsal ve bireysel fayda adına nasıl bir ders çıkarmamız gerekiyor?
Politik söylemlerle, yaşamımıza rota çizmemeliyiz. Çünkü kısır bir ikbal uğruna söylenmiş ve geçerlilik tarihi belli olmayan bir yargıdır, kanıdır, irade beyanıdır.
Bir gün sonra geri alınabileceği gibi, bir yıl sonra da ters köşeye yatabilirsiniz.
Bilim insanlarının gözlem, tahlil, sentez ve önerileri daha az yanıltıcıdır.
Bilim insanlarını, "solcu, dinci, ırkçı, komünist, dinsiz" diye kategorize edenleri dikkate almayınız. Gerçek bir bilim insanı ise, siyasi görüş ve inancıyla sosyal fayda üretmez.
Bilim insanı, "Dün dündür, bugün bugündür" diye hata, günah, yanılgı ve kurnazlığına karşı, karşısındakini aptal yerine koyan slogan üretmez. "Yanıldım, yeni verilere ulaştım, önceki bulgu ve teorilerimden vaz geçiyorum, yenisi ortaya çıkıncaya kadar, en doğrusu bu" diye gönülleri ve vicdanları rahatlatan söylemler geliştirirler.
Bilimi ve diğer zorunlu gelişmeleri 400 yıl önce ciddiye alsaydık bugün süper güçlere el, avuç, kucak açan durumda olmazdık.
Bilimi, dini ve çağı yanlış anlayıp uygulayanlar, haçlılar ve Moğollardan daha fazla zarar vermişlerdir, bulundukları zaman ve zemine.
Okuyanlar, anlayanlar, anlatanlar, okumayı düşünenler, okuduğunu uygulayanlar, vicdanı ve aklını merkeze alanlar; aldansa da aldatmayı düşünmeyen bir topluluk olacaklardır her zaman.
19.04.2018
Ali Rıza Malkoç
#armozdeyis

Erdem Gül, Allah ile Aldatmak'ı inceledi.
19 Oca 12:33 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Allah ile Aldatmak, Türkiye'yi Kemiren İhanet
Yaşar Nuri Öztürk

Dün akşam şu sevgili din tüccarlarının icraatlerini izlerken, daha önce okuduğum Yaşar hocamın kitabına tekrar başvurma ihtiyacı duydum... Allah ile aldatanlar.. Allah rahmet eylesin Yaşar hocanın dilinde tüy bitti bizi uyaracağım diye ama maalesef aynı tas aynı hamam..

Şöyle bir tarihimize, coğrafyamıza ve de o zor ise (okuyup araştırmak yani) çevremize bakarsak şunu kesinlikle görürüz ve maalesef ki gene göreceğiz; tüm cemaat ve dinci -dini kullanan, satan- kimseler kendi hesaplarına ters düşenleri “kafir, din düşmanı” ilan ederek siyasal ve ekonomik üstünlük elde etmekte ve de karşılarındakilerin etkilerini, gücünü kırmaktadırlar.. Ve tabii ki bu cehaletten ve hatta gafletten olmaktadır..

Bazıları din istismarının başlıca nedeninin; Türk halkının dinine derin saygısı ve İslamiyete duyduğu teslimiyet duygusu sebebiyle eleştiri yapamadığını ve Yaşar hocamın da belirttiği gibi Allah ile aldatanlara karşı aklını kullanmadığını söylerler.. Bunlara katılmakla beraber bence önce ve en birinci sebep olarak Kuran’ı okumamak ve araştırma yapmamaktan kaynaklandığını düşünüyorum.. Çünkü okumak velev ki faydalı şeyler okumak insanlarımız için sıkıcı, yorucu ve hatta zaman kaybı olarak görülüyor.. Oysa ki Kuran’ın da ilk emri “Oku”’dur...

Bu kitabı diğer dini bilgiler veren kitaplardan farklı kılan Yaşar hocamın çok güzel bir araştırma yapıp hem tarihsel hem de güncel olaylar ekseninde Allah ile nasıl aldatıldığımızı ortaya koymasıdır..

Bugünlerde şu günlerde demeyeceğim, her zaman mutlaka okunması gereken mükemmel bir kitap... Dinini bilmeyen, tarihini bilmeyen, kendisini bilmeyen milletimize ülkemize karşı, içimizdeki hainler ile dış mihrakların ortak el ele nasıl bizlere oyun oynadıklarını göreceksiniz.. Ha tabii ki her şeyde olduğu gibi gene okumaya gerek yok çünkü biz zaten biliyoruz bunları.

Genede siz lütfen alın okuyun, okutun ve hatta kitaplığınızda Nutuk'un yanında yerini ayırın... Tam baş ucu kitabı..

oe, bir alıntı ekledi.
10 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Cemaatçilik bugün Demokrasi açısından hem ülkenin hem de medyanın bir numaralı sorunu.
Ülkenin bir numaralı sorunu, çünkü siyasal iktidar, her türlü Dmokratik ve laik, sosyal hukuk devleti kaygılarını bir yana bırakmış, tam bir cemaatçi yaklaşımla yönetiyor ülkeyi.
Medyanın bir numaralı sorunu, çünkü hem birçok yayın organı hem de pek çok köşe yazarı, olaylara cemaatçi bir açıdan yaklaşıyor.
Böylece Türkiye'de Demokrasi dediğimiz çok partili yoz rejim gittikçe bir Dinci Oligarşi'ye dönüşüyor.

Demokrasimizle Yüzleşmek, Emre Kongar (Sayfa 128)Demokrasimizle Yüzleşmek, Emre Kongar (Sayfa 128)
gece kuşağı, İran Devrimi - Din, Anti-Emperyalizm ve Sol'u inceledi.
 08 Eki 2017 · Kitabı okudu · 39 günde · 5/10 puan

Kitabı derleyen Dr. Serpil (Üşür) Sancar'ın giriş yazısındaki tanımlamasına göre; "İran'da yaşanan süreç Pehlevi'nin monarşik diktatörlüğünün yerini mollaların teokratik "popülist" diktatörlüğünün alması sürecidir."... "Teokratik Şii İslamcılığı, kapitalizmin ekonomik işleyişine dokunmadan, ona yerel özelliklere uygun bir siyasal ve ideolojik üst-yapı getirmiştir..."

"Bu derleme, İran Devriminin bazı yönlerini kavramayı kolaylaştıracağı umulan çalışmalardan bir seçme olarak oluşturulmuştur."

Kitapta bulunan makaleler;

İram devrimi: Eşitsiz gelişme ve dinci popülizm. Fred Halliday.
Rantiye devlet ve İran devriminde Şii İslam. Thoda Skocpol
Skocpol üzerine yorumlar, Eqbal Ahmad
Scocpol üzerine yorumlar. Nikki R. Keddie
Anti Emperyalizm mi, Sosyalizm mi? İran'da devrim ve sol. Val Moghadam.
İran'da Şii ulema ve devlet. Mansur Muaddel.

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
02 Eki 2017 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi

Mina Urgan’ın anılarında bilinmeyen yönleriyle Neyzen Tevfik
Doğal çevremle, yani bohem sanatçılar
ve solcu aydınlarla hiçbir ilişkisi olmadığından, Neyzen Tevfik’i,
üniversite öğrencisiyken, salt
bir rastlantı sonucu tanıdım.
Yağmurlu bir kış günü, her zaman olduğu
gibi, Eminefendi’ye gidemeyeceğim için, Şehzadebaşı’nda öğleyin sandviçlerimi yiyebilecek bir kahvehane arıyordum.

Bir de baktım, Yavrunun Çayhanesi
adını taşıyan, içine ancak üç dört masa sığabilecek küçücük bir yer.
Gençliğimde bile sayısı azalan, artık
tümüyle yok olan gerçek bir çayhaneydi bu. Kahve, gazoz filan değil,
ancak çay içebilirdiniz orada.
Çayı da çok güzeldi.

Yaşlı başlı sahibine neden “Yavru”
denildiğini hiçbir zaman öğrenemediğim çayhaneye oturduktan birkaç dakika
sonra, içeriye bir ihtiyar girdi.
Hem meteliksiz olduğu, hem de kılık kıyafetine metelik vermediği,
her halinden belliydi. Sırtında eski
bir mintan, bunun üstünde bir çeşit hırka; başına şimdiki dincilerinkine hiç
benzemeyen acayip bir takke geçirmişti. Elinde, kılıfa geçirilmiş sopaya
benzeyen bir şey tutuyordu.

1879’da Bodrum’da doğduğunu;
daha çocukken “limon almaya bakkala gidiyorum” diyerek evden çıktığını;
oralara bir daha hiç geri dönmediğini
daha sonraları öğrendim.

Daha kim olduğunu bilmediğim,
ama gözümü yüzünden ayıramadığım adam, çayhane sahibine bir şey anlatıyordu. Anlattığı, basitin basiti bir durumdu: Sabahleyin, kömür sobası tütmüş,
odaya duman dolmuş, sobayı
bir türlü yakamamış.
Gelgelelim, kısık sesiyle bunu öyle
bir biçimde anlatıyordu ki, bu sıradan aksilik bir Sophokles tragedyasına dönüşüyor,
onu dinlerken gözyaşlarımı zor tutuyordum.

Adam bana baktı; bir süre sustu.
Sonra kılıcını kınından?
Çekercesine, neyini kılıfından çekti.
İşte o zaman anladım onun
Neyzen Tevfik olduğunu.
İnanılmaz güzellikte bir müzik yayıldı Yavrunun küçücük çayhanesine.
Radyoda ney dinlemiştim ara sıra;
ama onun neyinden çıkan ses bambaşkaydı. Neyzen neyini kılıfına koyarken,
benim dilim tutulmuştu, büyülenmiştim sanki. Sonunda, kekeleyerek, “kimin parçası bu?” diye sorabildim.
“Bir ere âşık olup, Kanuni Sultan Süleyman’ın ordusunun peşinden Viyana kapılarına
kadar giden ve orada ölen bir kadının”
dedi Neyzen. Hoşuma gideceğini bildiğinden, bu trajik öyküyü hemen o sırada uydurmuştu. Viyana kapılarına kadar giden kadının değil, Neyzen’in çoğu parçalan gibi bu da kendi doğaçlaması olduğunu daha
sonraları anladım. Çünkü Neyzen,
genellikle başkalarının müziğini değil,
ancak kendi müziğini üflerdi neyine.

Neyzen Tevfik’in nasıl geçindiği, nasıl yaşadığı, nerede barındığı konusunda
hiçbir zaman kesin bir bilgim olmadı.
Ancak şundan bundan birçok
şey duymuştum:
“Kendi sürünmek istediği için sürünüyor” diyorlardı. “Radyodan ona bir maaş bağlanabilirdi. Bal gibi geçinebilirdi.
Ne olacak, adam alkolik zaten” diyorlardı. Alkolik olmasa da, bu Bektaşi dervişinin hiçbir kurumun isteklerine boyun eğmeyeceğini; ancak kendi canı isteyince neyini üfleyeceğini bilmiyorlardı.

Kaldı ki, Neyzen Tevfik alkolik değil,
tıpkı Edgar Alan Poe gibi dipsomandı. (Ailemde ve yakm çevremde içki sorunu olduğundan, biraz bilgi edindim bu konuda.) Alkolik, normal yaşamını sürdürebilmek; örneğin yıkanıp, giyinip, işine gidebilmek için, bir miktar alkol almak gereksinimini
duyan kişidir. Sabahtan başlayıp, bütün
gün içer. Ne var ki, ölçüyü kaçırmaz-sa,
fazla içmezse, çalışma yaşamını
az çok sürdürebilir.
(Akşamcı, gündüzleri içkiye hiç dokunmayan; ancak akşamları belirli bir saatten
sonra içmeye başlayandır.)

Dipsomanların durumu ise, alkoliklerinkinden beterdir. “Dipso” içmek isteği/ “mania” da delilik anlamına geldiğine göre, dipsornaniyi delice içmek hastalığı diye tanımlayabiliriz. Dipsomanlar, haftalarca, kimi zaman
aylarca, hiç alkol almazlar.
Sonra durup dururken içki nöbeti başlar.
Hiç ara vermeden, çılgınca, ölesiye içerler.
Bu alkol delirmesi, genellikle bir “fugue”
yani bir kaçışla sonuçlanır.
Adamı evinden kilometrelerce uzakta, bilinçsiz bir durumda bulurlar.
Örneğin Beyoğlu’nda oturan biri,
Şile yolunda bir hendekte bulunur.

Neyzen Tevfik, dipsomania nöbetinin başlayabileceğini bazen önceden sezerdi. Bana anlattığına göre, iradesini kullanır,
kendi isteğiyle Bakırköy Akıl Hastahanesine gider, “başlayacak; beni hemen kapatın”
derdi ağlayarak.
Hastahanede onu kaç kez görmeye gittim.
Bir kral muamelesi görürdü orada.
Ona özel bir oda verilirdi, her isteği
yerine getirilirdi.
“Berber gelsin” derdi; berber hemen gelirdi. “Başhekim gelsin” derdi; Başhekim
Dr. Fahri Celal hemen gelirdi.

Neyzen Tevfik’in benim açımdan
en şaşırtıcı yanı, böylesine hüzünlü
bir müzik yaratabilen insanın, aynı
zamanda siyasal ve toplumsal olayları yakından izleyen bir taşlama ustası olması; çok ince bir duyarlılıkla keskin bir gülmece yeteneğini kişiliğinde birleştirmesiydi.
Ney üfler, dinleyeni ağlatır;
sonra peşpeşe espriler patlatır,
insanı katıla katıla güldürürdü.
Bir defasında, onu kızdırmak için,
sevmediği bir milletvekilinin yakında başbakan olacağı haberini uydurdum.
Bana şöyle bir baktı; “beter olur inşallah” dedi. Doğaçlama söylediği taşlamalar
dilden dile dolaşırdı.
Şu satırları yazdığım sırada,
kökten-dinci bir milletvekili sayesinde
TBMM üyeleriyle “deyyus” küfrü arasında
bir bağlantı kurulduğu için, “mebus”
ile “deyyus” sözcüklerinin kafiye düştüğü
bir örnek veriyorum Neyzen’den:

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler.
Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
Künyeni almak için Partiye ettim telefon;
Bizdeki kayda göre şimdi mebus dediler.

Bir Dinozorun Anıları, Mina Urgan (YKY - Dördüncü Bölüm)Bir Dinozorun Anıları, Mina Urgan (YKY - Dördüncü Bölüm)
Peyroux, bir alıntı ekledi.
13 Tem 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ergenekon ve Balyoz davalarıyla esas olarak bürokrasideki ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki son Kemalist kadronun önemli bölümü tasfiye edildi. Cumhuriyetçi muhalefet ezilerek, sol ve sosyalist muhalefet ise lekelenerek itibarsızlaştırılmaya ve böylece etkisizleştirilmeye çalışıldı. Bu davalar, siyasal, ideolojik ve toplumsal bakımdan yeni bir hegemonya kurmanın; rejimi değiştirmenin ve dinci-faşizan bir karşıdevrimin aracı olarak kullanıldı.

Türkiye Neden Feda Edildi, Merdan Yanardağ (Destek Yayınları)Türkiye Neden Feda Edildi, Merdan Yanardağ (Destek Yayınları)
Laz Mühendis, bir alıntı ekledi.
14 Haz 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Geleneksel fıkıh üzülerek söyleyelim ki şiddet üreten bir fıkıhtır. Ortadoğu despotizmleri bu despotizmlere fatura edilen şiddet ve terör oluşumları bu fıkhın ikrahçı zemininde boy atmaktadır. Taliban ve benzeri dinci siyaset anlayışları ve genelde siyasal İslam denen ikrah şiddet eksenli yapılanmaların tümü bu geleneksel şiddetçi fıkıh anlayışından beslenmektedir.

Allah ile Aldatmak, Yaşar Nuri Öztürk (Sayfa 83 - pdf)Allah ile Aldatmak, Yaşar Nuri Öztürk (Sayfa 83 - pdf)
Yasin YALÇIN, Kar'ı inceledi.
10 Mar 2017 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu yazı içerik hakkında bilgi içermektedir.

Kitap hakkında söylenecek çok şey var ve ben hepsini söyleyeceğim. O yüzden biraz uzun bir inceleme olacak. Kitaplar genelde bizim anladıklarımızdan çok daha fazla anlamlar barındırırlar. Ama biz basit okuyucular yazarın kafasındakileri, yaptığı edebiyatı ve dil oyunlarını nadiren anlarız. Ben bu sefer birçoğunu anladığımı düşünüyorum. Çünkü gerçekten derinlemesine, hissederek, yaşayarak okudum Kar'ı. Pamuk'un ilk ve son siyasi romanı. Benim de okuduğum ilk siyasi roman.

Roman Almanya'da siyasi sürgün olarak yaşayan Ka'nın yıllar sonra kar içinde Kars'a gelmesiyle başlıyor. Ka, kar ve Kars üçlüsünü bir araya getiren yazar bizlere bir yandan edebiyat ziyafeti çektirirken bir yandan da Türkiye'de o dönemde yükselen "siyasal İslamcı" hareketi, başörtü sorununu, her genç gibi aşık olan imam hatiplileri, "dinci gerici"lere karşı olduğunu iddia eden askeri darbecileri anlatıyor. Anlatıcının kitabın ortalarına doğru Orhan Pamuk'un kendisi olduğunu anlıyoruz.

Ka başörtüsünü açmadıkları için üniversiteye alınmayan ve bu yüzden intihar eden kızların hikayesini öğrenebilmek ve gazetede yazabilmek için geliyor karlar içindeki Kars'a. Ama burada hiç beklemediği şeyler yaşıyor. Yıllardır yapamadığı bir şeyi yapıyor. Şiir yazıyor ve aşık oluyor. Ka Kars'ın buz tutmuş yollarını adımlarken Kars'ta cinayetler işleniyor, yerel askeri darbeler yapılıyor, şeyhler cemaatlerini toplayıp sohbetler yapıyorlar, imam hatipli öğrenciler roman yazmaya çalışıyor ve sürekli yağmakta olan kar hepsinin üzerini örtüyor. Bütün bu olanları gerçek dünyadan koparıyor ve ancak kar altında gerçekleşebilecek kadar sessiz, yeni bir gerçeklik kuruyor.

Lacivert, Kadife, İpek, Necip karakterlerine bayıldım. Hepsi de içinde büyük derinlik barındıran insanlar, tıpkı gerçek dünyada olduğu gibi... Romanın içinde Necip ile Fazıl adında, birbirini çok iyi anlayan, bilen, tanıyan iki arkadaşın aynı kıza, Kadife'ye olan aşkını okuyoruz. Fazıl Necip'i çok iyi tanıdığı için Kadife'den uzak durmaya çalışıyor. İşin ilginç kısmı ise şu: Roman boyunca arkadaşı Ka'yı anlatan Orhan Pamuk da yarattığı karakterlerinkine benzeyen bir kadere saplanıyor ve Ka'nın aşık olduğu kadına, güzeller güzeli İpek'e aşık oluyor. Necip'i içinde taşıdığını söyleyen Fazıl, Ka'yı içinde taşıyan Orhan... Orhan Pamuk sonlara doğru öyle detaylar veriyor ki romandaki olayların gerçekten de yaşanmış olabileceğine dair ciddi şüphelerim oluştu. Nihayetinde Masumiyet Müzesi gerçek bir hikayeydi, bu neden olmasın ki?

Pamuk tuhaf bir teknik uygulayarak karakterlerin öleceğini sürpriz yapmadan söylüyor. Ama nasıl ya da ne şekilde öldüğünü söylemiyor ve siz okurken sürekli karakterin ölümüne doğru bir geri sayım yaparken buluyorsunuz kendinizi. Şair Ka'nın yazdığı şiirlerin hiçbirini okuyamıyoruz. Çünkü yazar sınırlarını bilerek şairliğe kalkışmamış. Ka'nın altıgen kar tanesinin köşeleri üzerine dizdiği şiirleri de çok hoşuma gitti.

Gelelim esas anlatmak istediğim meseleye. Orhan Pamuk bu ülkenin en çok tartışılan yazarlarından oldu hep. Bunun sebebini bu romanı okuyunca anlıyorsunuz. İstanbul gibi kozmopolitik bir şehirde büyüyen yazar, sürekli yapılan ayrımcılıktan dem vuruyor. Ama kitapta kullandığı İslamcı, türbancı, siyasal İslamcı gibi ifadelerle kendisi de insanları ötekileştiriyor. Yazar hiçbir karakterini bile isteye aşağılamıyor, hiçbir karakterine haksızlık etmiyor ama dindar kesime olan hoşnutsuzluğu kelimelerinden sızıp ulaşıyor okura. Çünkü kelimelerimiz bizi ele verir çoğunlukla. Romancılığını beğendiğim kadar nefret ediyorum fikirlerinden. Çünkü ayrıştırılmaya değil birleştirilmeye ihtiyacımız var.

Her şeyiyle, edebi açıdan da sürükleyiciliği açısından da dopdolu bir roman Kar. Okuması insanı yoruyor ama kesinlikle tavsiye ederim. Keyifli ve nefretsiz okumalar dilerim.

Tolga Kaan Özdemir, Allah ile Aldatmak'ı inceledi.
20 Kas 2016 · Kitabı okudu · 43 günde · 8/10 puan

Fazla yoruma gerek yok aslında kitap isminden içeriğini belli ediyor ama ben yinede kendi çıkarımlarımı eklemek istiyorum. Gerek siyasi kişiliği gerekse islam hakkındaki keskin yorumlarıyla çok eleştirilse de rahmetli Yaşar bey sadece bizim Türk toplumunun değil bütün islam coğrafyasının ortak problemini ele alıyor. Kitap müslüman kitlelerin nasıl bir süreçle özgürlük pankartı taşıyan kölelere dönüştürüldüğünü,islamın nasıl içinin boşaltılıp siyasal bir kavram haline getirildiğini ve dindarlığın dincilikle karıştırılmaması gerektiğini radikal dinci sembollerin engellenmesi gerektiğini alıntı ve belgelerle ortaya koyuyor. Bugün islam adı verilen dinin temellerinden nasıl ve ne kadar uzaklaştırılmış olduğunu öğrenmek isteyen İslamiyetin yalnız kutsal kitaptan öğrenilmesi gerektiğini düşünenlerin herhangi bir şıh,şeyh veya dervişin yüceltilmesinin şirk olduğunu düşünenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.