• Orhan PAMUK bence çok iyi bir matematikçidir.
    Çünkü, bir romanı oluşturan (karakterler, olaylar, mekanlar vb) öğeler onun romanlarında muhteşem bir plan ve diziliş içerisindedir.
    Ve bu dizilimi hesaplamak ancak sayısal bir zekanın eseri olabilir.
    Tüm bunların haricinde de tek derdi sadece iyi bir roman yazmaktır.
    Orhan Pamuk'un onu bir yandan belirli bir zümreye hapsederek sınırlandıran bir yandan da karmaşıklaştıran tüm düşünceleri reddediyorum.
    Orhan PAMUK en yalın haliyle sadece "ÇOK İYİ BİR ROMANCIDIR"
    KAR romanın da ise Türkiye'nin karmaşık siyasal düğümleri belki de ülkenin genelinden bakarak anlatmanın zor olacağını düşünen yazarımız tarafından Kars şehri üzerinden incelenmiştir (özellikle incelenmiştir diyorum zira bu düğümleri çözmek gibi, onlara üflemek gibi veya romanı okuyanı ideolojik olarak etkilemek gibi dertleri yoktur)
    Ka, Kar, Kars
    Ka...
    Kendisi siyasi bir sürgün olarak gittiği Almanya'dan Kars'a elinde bir gazeteci kimliğiyle gelerek görünende o dönem şehirde yaşayan genç kızların intihar olaylarını araştırmak ama esasen eski okul arkadaşı olan İpek ile evlenerek Almanya'ya dönmek niyetindeki şairimizın isim ve soyisminin kısaltmış halidir.
    Roman minimal Türkiye olarak değerlendirilen Kars şehrindeki din düşmanı ve dinci hareketlerin, Atatürkçülerin, derin devlet yapılanmalarının, tarikatların, askeri güçlerin, siyasi oyunların, gazete, medya ve sanat dünyasının, Türklerin, Kürtlerin ve diğer etnik grupların aralarındaki dinamizmi, gücü eline geçirenin bir diğerine neler ettiğini, neler etmeyi planladığını yazarın kendi ideolojik düşünleri üzerine çıkmayı başararak anlatmıştır.
    Bunun yanı sıra; mutluluk, korku, mutlu olma korkusu, inanç, aşk, seks gibi iç dünyamıza hakim olan kavramları da karakterlerimiz üzerinden incelemiştir.
    Okumalar sırasında 90lı yılları bir kere daha kasvet ve mutsuzlukla hatırladım. Çocukluğuma denk gelen bu dönemi yetişkin bir zihinle tekrar görme fırsatım olmuş oldu.
    İyi Okumalar.
    Kendime Hamiş: İncelemelerde bile yıllardır kullandığın evrak dilini (resmi yazışma dili) terk edemiyorsun, kendine gel :)
  • Üç ahmet var: çocuk ahmet. Ergen ahmet. Genç ahmet. ‍‍ Çocuk ahmet; herkesin imrendiği, anasının ve nenesinin övüncü bir çocukken boz ömer ile cemal'ın cinsel istismarına uğrayıp hayata küstü. Ne olaylara şahit olmadı ki çocuk ahmet? Babasının dayak yiyip hastanelik olması bardağı taşıran son damla oldu babası duramadı köyde. Ninesinin yavlvarmalarına karşı şehre göçtüler. Şehir hayatı iyi geldi çocuk ahmet'e.🤓 Ergen ahmet; derslerinde çok başarılı.🤓 En büyük hayali: kaymakam olmak. Hastaneyi sağcılar ele geçirdi. Dinci geçinen daşduraklı hilmi babasına rahat vermedi. Babası daşduraklı hilmi' nin gözüne girmek için namaz kılmaya başladı. Annesini,kendisini,kardeşlerini namaz kılmaya zorladı. Ahmetin imam olmasını istedi. Ahmet istemedi. hatip'e vermek istedi ahmet istemedi. Evin tadı tuzu kaçtı.. Ahmet ve şerife sonunda liseye girdiler. Genç ahmet; siyasal bilgilere girdi. Parkeli abilerle tanışması hayatını değiştirdi. Bizim kaymakam olmak isteyen kara ahmetimiz genç bir devrimci olur.

    İlk iki kitabını kahkahalar atarak okuyan ben bu kitabı ne yazık ki kahkalar atarak okuyamadım. Amerika'nın 6.Filosu, gençlerin 6. Filoyu protesto etmesi,polisin orantısız şiddeti,kanla pazar,öğrenci kıyımları,solcu gençlere kominist yaftasının yapıştırılması,grevler,fabrika işgalleri ve faşizm.

    Ağaların buna cımbıldak muhtarda dahil Sırtını demokrat partiye ve adalet partisine dayayıp zenginleşmesi. Kitabın solculuk bildirisi olduğunu söyleyenler var. Beğenmeyenler var. Bende diyorum ki; diğer iki kitabına nazaran iyi olmayabilir, vasat bulabilirsiniz ama ilk iki kitapta anlatılan çocuk ahmetti. Burda anlatılan genç bir devrimci ahmet. Ve seri bitti. İrazcam benim dertli irazcam.. seni unutamayacağım... Seni dostlarınla ve düşmanlarınla köyünde bırakıyorum. Umarım dediğini yapar, o cımbıldak iktidar yalakası muhtarın yeni evini yakarsın. Yaparsın sen🤣
  • KİTAP İNCELEME YAZISI

    Kitap adı : Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası
    Yazar Adı : Prof. Dr. Mustafa Akdağ
    Yayıncı : YKY Yapı Kredi Yayınları
    Baskı : 3. Baskı, şubat 2017, 511 sayfa

    Bu kitaptan sonra sırasıyla; Türkiye’de çağdaşlaşma (Niyazi Berkes), Türkiye’nin yakın tarihi (İlber Ortaylı), Türk Siyasi Tarihi (Kemal H. Karpat), Atatürk ve aydınlanma (Kemal Arı), Değişen dünyada sosyoloji (Veysel Bozkurt), Sosyoloji Notları (Cemil Meriç) Tek tanrılı dinlerde barış ve şiddet ikilemi
    (Kadir Albayrak), Sahabe dönemi iktidar kavgası (Ahmet Akbulut), 20. Yüzyıl Tarihi (Fahir Armaoğlu)
    Kitaplarını da okuyabilirseniz, tarihten ibret ve ders çıkarma ve geleceği planlayabilmek için olağanüstü performans gösterebilirsiniz.

    Osmanlı Devleti’ni, tarihsel dönemlere ayırdığımızda karşımıza;
    1.Kuruluş devri: (1299 - 1453)
    2.Yükselme devri:(1453 - 1579)
    3.Duraklama devri:(1579 - 1683)
    4.Gerileme devri:(1699 - 1792)
    5.Dağılma ve yıkılış devri:(1792 - 1918)
    Şeklinde bir tablo çıkıyor.

    İstanbul’un fethinden yaklaşık 100 yıl sonra, duraklama devrine girildiğini gözlemliyoruz.
    Demek ki, başarı ve güç bir rahatlık, rehavet dönemini ateşlemiş gibi görülüyor.
    İşte bu kitap, bu dönemde, Celali isyanları ve devamında gelen diğer güçten düşürücü ayrılıkları, nedenlerini ve sonuçlarını irdeliyor.
    Nereden, nasıl, niçin düştüğümüzü bugün iyi tahlil edebilirsek, 100 yılda bir tarihin aynı içerikte tekrar etmesini önlemiş oluruz.

    Ekonomik, idari ve toplumsal yapının zayıflaması, Celalî isyanlarına zemin hazırlamıştır.
    BU çeteleşme yönetimin baş belası olmuştur. Anadolu’da, “celallenmek” deyimi de buradan gelmektedir. Ticaret kervan yollarının başka yöne kayması ve fetihlerden gelen ganimetlerin kesilmesiyle, duraklama dönemine girilmiştir.
    Devlet zorda kalınca vergi yükünü artırmış, üretemeyen ve vergi ödeyemeyen halk da zorunlu olarak başka yerlere göç etmiştir.
    Bu ekonomik, siyasi, idari daralmanın sorumlusu yönetimin acziyeti ve öngörüsüzlüğüdür, isyan edenler başkaldıranlar da toplumu kaosa sürüklediklerinden suçludurlar elbette.
    Bizlere genelde dizi film, roman ve diğer anlatımlarda geçmiş dönemlerin, başarıları, fetihleri, kazanımları, hamle yaptığı ve insaniyet yönü aktarılır. Coşku ve heyecan için bunlar elbette gerekli.
    Oysa ki, tarihten ders çıkarabilmemiz için, aksayan yönlerini de bilmemiz gerekiyor.
    Yani ayın, bizim göremediğimiz bir de karanlık yüzü her zaman var.
    16. yüzyılda, Osmanlı devletinde, ortaya çıkan toplumsal sorunları, kısaca listelersek;
    Faiz, tefecilik, baskıcı eğitim anlayışı, tahıl kıtlığı, yağmalama, fuhuş, yönetim zafiyeti, finans sıkıntısı, finans yönetimi, şehzadelerin taht kavgası, mezhep ayrımcılığı, kavmiyetçilik, kayırmacılık, yetkiyi kötüye kullanma, çıkarcılık, rüşvet, çeteleşme, ağır vergi yükü, işsizlik ve zorunlu göçler…
    Büyük dağın ziyaretçisi de çok olur, dumanı da yükü de.
    Dönemin düşünce, idari, siyasi, bilimsel bakış açılarını göz ardı ettiğimizden, kazanımlarımızı da kaybetmeye başladık. Finans ve yönetimi çok ciddi, riskli ve devletin sorumluluğunda olmalıdır.
    İngilizlerin ülkemizde Osmanlı Bankası adında bir banka kurması ilginç bir ihmalkârlık örneğidir.

    Siyasal bilimler, politik kavgaya indirgendiğinde, milletin, halkın malı olmaktan çıkıyor ve ayrıştırıcı baş unsur haline dönüşüyor.
    Günümüzde bu tür eserlerden toplumsal ve bireysel fayda adına nasıl bir ders çıkarmamız gerekiyor?
    Politik söylemlerle, yaşamımıza rota çizmemeliyiz. Çünkü kısır bir ikbal uğruna söylenmiş ve geçerlilik tarihi belli olmayan bir yargıdır, kanıdır, irade beyanıdır.
    Bir gün sonra geri alınabileceği gibi, bir yıl sonra da ters köşeye yatabilirsiniz.
    Bilim insanlarının gözlem, tahlil, sentez ve önerileri daha az yanıltıcıdır.
    Bilim insanlarını, "solcu, dinci, ırkçı, komünist, dinsiz" diye kategorize edenleri dikkate almayınız. Gerçek bir bilim insanı ise, siyasi görüş ve inancıyla sosyal fayda üretmez.
    Bilim insanı, "Dün dündür, bugün bugündür" diye hata, günah, yanılgı ve kurnazlığına karşı, karşısındakini aptal yerine koyan slogan üretmez. "Yanıldım, yeni verilere ulaştım, önceki bulgu ve teorilerimden vaz geçiyorum, yenisi ortaya çıkıncaya kadar, en doğrusu bu" diye gönülleri ve vicdanları rahatlatan söylemler geliştirirler.
    Bilimi ve diğer zorunlu gelişmeleri 400 yıl önce ciddiye alsaydık bugün süper güçlere el, avuç, kucak açan durumda olmazdık.
    Bilimi, dini ve çağı yanlış anlayıp uygulayanlar, haçlılar ve Moğollardan daha fazla zarar vermişlerdir, bulundukları zaman ve zemine.
    Okuyanlar, anlayanlar, anlatanlar, okumayı düşünenler, okuduğunu uygulayanlar, vicdanı ve aklını merkeze alanlar; aldansa da aldatmayı düşünmeyen bir topluluk olacaklardır her zaman.
    19.04.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozdeyis
  • Allah ile Aldatmak, Türkiye'yi Kemiren İhanet
    Yaşar Nuri Öztürk

    Dün akşam şu sevgili din tüccarlarının icraatlerini izlerken, daha önce okuduğum Yaşar hocamın kitabına tekrar başvurma ihtiyacı duydum... Allah ile aldatanlar.. Allah rahmet eylesin Yaşar hocanın dilinde tüy bitti bizi uyaracağım diye ama maalesef aynı tas aynı hamam..

    Şöyle bir tarihimize, coğrafyamıza ve de o zor ise (okuyup araştırmak yani) çevremize bakarsak şunu kesinlikle görürüz ve maalesef ki gene göreceğiz; tüm cemaat ve dinci -dini kullanan, satan- kimseler kendi hesaplarına ters düşenleri “kafir, din düşmanı” ilan ederek siyasal ve ekonomik üstünlük elde etmekte ve de karşılarındakilerin etkilerini, gücünü kırmaktadırlar.. Ve tabii ki bu cehaletten ve hatta gafletten olmaktadır..

    Bazıları din istismarının başlıca nedeninin; Türk halkının dinine derin saygısı ve İslamiyete duyduğu teslimiyet duygusu sebebiyle eleştiri yapamadığını ve Yaşar hocamın da belirttiği gibi Allah ile aldatanlara karşı aklını kullanmadığını söylerler.. Bunlara katılmakla beraber bence önce ve en birinci sebep olarak Kuran’ı okumamak ve araştırma yapmamaktan kaynaklandığını düşünüyorum.. Çünkü okumak velev ki faydalı şeyler okumak insanlarımız için sıkıcı, yorucu ve hatta zaman kaybı olarak görülüyor.. Oysa ki Kuran’ın da ilk emri “Oku”’dur...

    Bu kitabı diğer dini bilgiler veren kitaplardan farklı kılan Yaşar hocamın çok güzel bir araştırma yapıp hem tarihsel hem de güncel olaylar ekseninde Allah ile nasıl aldatıldığımızı ortaya koymasıdır..

    Bugünlerde şu günlerde demeyeceğim, her zaman mutlaka okunması gereken mükemmel bir kitap... Dinini bilmeyen, tarihini bilmeyen, kendisini bilmeyen milletimize ülkemize karşı, içimizdeki hainler ile dış mihrakların ortak el ele nasıl bizlere oyun oynadıklarını göreceksiniz.. Ha tabii ki her şeyde olduğu gibi gene okumaya gerek yok çünkü biz zaten biliyoruz bunları.

    Genede siz lütfen alın okuyun, okutun ve hatta kitaplığınızda Nutuk'un yanında yerini ayırın... Tam baş ucu kitabı..
  • Cemaatçilik bugün Demokrasi açısından hem ülkenin hem de medyanın bir numaralı sorunu.
    Ülkenin bir numaralı sorunu, çünkü siyasal iktidar, her türlü Dmokratik ve laik, sosyal hukuk devleti kaygılarını bir yana bırakmış, tam bir cemaatçi yaklaşımla yönetiyor ülkeyi.
    Medyanın bir numaralı sorunu, çünkü hem birçok yayın organı hem de pek çok köşe yazarı, olaylara cemaatçi bir açıdan yaklaşıyor.
    Böylece Türkiye'de Demokrasi dediğimiz çok partili yoz rejim gittikçe bir Dinci Oligarşi'ye dönüşüyor.
  • Kitabı derleyen Dr. Serpil (Üşür) Sancar'ın giriş yazısındaki tanımlamasına göre; "İran'da yaşanan süreç Pehlevi'nin monarşik diktatörlüğünün yerini mollaların teokratik "popülist" diktatörlüğünün alması sürecidir."... "Teokratik Şii İslamcılığı, kapitalizmin ekonomik işleyişine dokunmadan, ona yerel özelliklere uygun bir siyasal ve ideolojik üst-yapı getirmiştir..."

    "Bu derleme, İran Devriminin bazı yönlerini kavramayı kolaylaştıracağı umulan çalışmalardan bir seçme olarak oluşturulmuştur."

    Kitapta bulunan makaleler;

    İram devrimi: Eşitsiz gelişme ve dinci popülizm. Fred Halliday.
    Rantiye devlet ve İran devriminde Şii İslam. Thoda Skocpol
    Skocpol üzerine yorumlar, Eqbal Ahmad
    Scocpol üzerine yorumlar. Nikki R. Keddie
    Anti Emperyalizm mi, Sosyalizm mi? İran'da devrim ve sol. Val Moghadam.
    İran'da Şii ulema ve devlet. Mansur Muaddel.
  • Doğal çevremle, yani bohem sanatçılar
    ve solcu aydınlarla hiçbir ilişkisi olmadığından, Neyzen Tevfik’i,
    üniversite öğrencisiyken, salt
    bir rastlantı sonucu tanıdım.
    Yağmurlu bir kış günü, her zaman olduğu
    gibi, Eminefendi’ye gidemeyeceğim için, Şehzadebaşı’nda öğleyin sandviçlerimi yiyebilecek bir kahvehane arıyordum.

    Bir de baktım, Yavrunun Çayhanesi
    adını taşıyan, içine ancak üç dört masa sığabilecek küçücük bir yer.
    Gençliğimde bile sayısı azalan, artık
    tümüyle yok olan gerçek bir çayhaneydi bu. Kahve, gazoz filan değil,
    ancak çay içebilirdiniz orada.
    Çayı da çok güzeldi.

    Yaşlı başlı sahibine neden “Yavru”
    denildiğini hiçbir zaman öğrenemediğim çayhaneye oturduktan birkaç dakika
    sonra, içeriye bir ihtiyar girdi.
    Hem meteliksiz olduğu, hem de kılık kıyafetine metelik vermediği,
    her halinden belliydi. Sırtında eski
    bir mintan, bunun üstünde bir çeşit hırka; başına şimdiki dincilerinkine hiç
    benzemeyen acayip bir takke geçirmişti. Elinde, kılıfa geçirilmiş sopaya
    benzeyen bir şey tutuyordu.

    1879’da Bodrum’da doğduğunu;
    daha çocukken “limon almaya bakkala gidiyorum” diyerek evden çıktığını;
    oralara bir daha hiç geri dönmediğini
    daha sonraları öğrendim.

    Daha kim olduğunu bilmediğim,
    ama gözümü yüzünden ayıramadığım adam, çayhane sahibine bir şey anlatıyordu. Anlattığı, basitin basiti bir durumdu: Sabahleyin, kömür sobası tütmüş,
    odaya duman dolmuş, sobayı
    bir türlü yakamamış.
    Gelgelelim, kısık sesiyle bunu öyle
    bir biçimde anlatıyordu ki, bu sıradan aksilik bir Sophokles tragedyasına dönüşüyor,
    onu dinlerken gözyaşlarımı zor tutuyordum.

    Adam bana baktı; bir süre sustu.
    Sonra kılıcını kınından?
    Çekercesine, neyini kılıfından çekti.
    İşte o zaman anladım onun
    Neyzen Tevfik olduğunu.
    İnanılmaz güzellikte bir müzik yayıldı Yavrunun küçücük çayhanesine.
    Radyoda ney dinlemiştim ara sıra;
    ama onun neyinden çıkan ses bambaşkaydı. Neyzen neyini kılıfına koyarken,
    benim dilim tutulmuştu, büyülenmiştim sanki. Sonunda, kekeleyerek, “kimin parçası bu?” diye sorabildim.
    “Bir ere âşık olup, Kanuni Sultan Süleyman’ın ordusunun peşinden Viyana kapılarına
    kadar giden ve orada ölen bir kadının”
    dedi Neyzen. Hoşuma gideceğini bildiğinden, bu trajik öyküyü hemen o sırada uydurmuştu. Viyana kapılarına kadar giden kadının değil, Neyzen’in çoğu parçalan gibi bu da kendi doğaçlaması olduğunu daha
    sonraları anladım. Çünkü Neyzen,
    genellikle başkalarının müziğini değil,
    ancak kendi müziğini üflerdi neyine.

    Neyzen Tevfik’in nasıl geçindiği, nasıl yaşadığı, nerede barındığı konusunda
    hiçbir zaman kesin bir bilgim olmadı.
    Ancak şundan bundan birçok
    şey duymuştum:
    “Kendi sürünmek istediği için sürünüyor” diyorlardı. “Radyodan ona bir maaş bağlanabilirdi. Bal gibi geçinebilirdi.
    Ne olacak, adam alkolik zaten” diyorlardı. Alkolik olmasa da, bu Bektaşi dervişinin hiçbir kurumun isteklerine boyun eğmeyeceğini; ancak kendi canı isteyince neyini üfleyeceğini bilmiyorlardı.

    Kaldı ki, Neyzen Tevfik alkolik değil,
    tıpkı Edgar Alan Poe gibi dipsomandı. (Ailemde ve yakm çevremde içki sorunu olduğundan, biraz bilgi edindim bu konuda.) Alkolik, normal yaşamını sürdürebilmek; örneğin yıkanıp, giyinip, işine gidebilmek için, bir miktar alkol almak gereksinimini
    duyan kişidir. Sabahtan başlayıp, bütün
    gün içer. Ne var ki, ölçüyü kaçırmaz-sa,
    fazla içmezse, çalışma yaşamını
    az çok sürdürebilir.
    (Akşamcı, gündüzleri içkiye hiç dokunmayan; ancak akşamları belirli bir saatten
    sonra içmeye başlayandır.)

    Dipsomanların durumu ise, alkoliklerinkinden beterdir. “Dipso” içmek isteği/ “mania” da delilik anlamına geldiğine göre, dipsornaniyi delice içmek hastalığı diye tanımlayabiliriz. Dipsomanlar, haftalarca, kimi zaman
    aylarca, hiç alkol almazlar.
    Sonra durup dururken içki nöbeti başlar.
    Hiç ara vermeden, çılgınca, ölesiye içerler.
    Bu alkol delirmesi, genellikle bir “fugue”
    yani bir kaçışla sonuçlanır.
    Adamı evinden kilometrelerce uzakta, bilinçsiz bir durumda bulurlar.
    Örneğin Beyoğlu’nda oturan biri,
    Şile yolunda bir hendekte bulunur.

    Neyzen Tevfik, dipsomania nöbetinin başlayabileceğini bazen önceden sezerdi. Bana anlattığına göre, iradesini kullanır,
    kendi isteğiyle Bakırköy Akıl Hastahanesine gider, “başlayacak; beni hemen kapatın”
    derdi ağlayarak.
    Hastahanede onu kaç kez görmeye gittim.
    Bir kral muamelesi görürdü orada.
    Ona özel bir oda verilirdi, her isteği
    yerine getirilirdi.
    “Berber gelsin” derdi; berber hemen gelirdi. “Başhekim gelsin” derdi; Başhekim
    Dr. Fahri Celal hemen gelirdi.

    Neyzen Tevfik’in benim açımdan
    en şaşırtıcı yanı, böylesine hüzünlü
    bir müzik yaratabilen insanın, aynı
    zamanda siyasal ve toplumsal olayları yakından izleyen bir taşlama ustası olması; çok ince bir duyarlılıkla keskin bir gülmece yeteneğini kişiliğinde birleştirmesiydi.
    Ney üfler, dinleyeni ağlatır;
    sonra peşpeşe espriler patlatır,
    insanı katıla katıla güldürürdü.
    Bir defasında, onu kızdırmak için,
    sevmediği bir milletvekilinin yakında başbakan olacağı haberini uydurdum.
    Bana şöyle bir baktı; “beter olur inşallah” dedi. Doğaçlama söylediği taşlamalar
    dilden dile dolaşırdı.
    Şu satırları yazdığım sırada,
    kökten-dinci bir milletvekili sayesinde
    TBMM üyeleriyle “deyyus” küfrü arasında
    bir bağlantı kurulduğu için, “mebus”
    ile “deyyus” sözcüklerinin kafiye düştüğü
    bir örnek veriyorum Neyzen’den:

    Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler.
    Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
    Künyeni almak için Partiye ettim telefon;
    Bizdeki kayda göre şimdi mebus dediler.
    Mina Urgan
    YKY - Dördüncü Bölüm