• 368 syf.
    "Özellikle özgürlüğün düşmanları için sızlanan duyarlılık beni kuşkulandırır."

    Maximillen Robespierre

    _____________


    Fransa'da 1989'ta devrimin iki yüzüncü yıldönümü yaşanırken yapılan bir ankete göre Fransızlar'ın üzerinde en olumsuz imajı olan kişi Robespierre çıkmıştır. 16. Louis ve onun şirret eşi Marie-Antoinnette'yi bile geçmiş yani. Bu sonucu 1789-91 hatta 1792 yıllarında bir Fransız'a söyleyecek olsalar zannederim Fransız şaka yapıldığını zannedip gülerdi. Peki bu Robespierre kim?

    1758'de Fransa'nın Arras şehrinde doğmuş. Baba aileyi terk ediyor, anne Rob, altı yaşındayken ölüyor. Din okulunu yarıda bırakıyor. Bursla Paris'te öğrenimini tamamlayarak ata mesleği olmuş avukatlığa başlıyor. Aldığı davalarda gösterdiği başarılarla ünleniyor. "İnsanlar özgür doğarlar ama her yerde zincirlere vurulmuştur," sözüyle tanıdığımız Rousseau'dan etkilenip onu, akıl hocası olarak görüyor. Arras'ta Kraliyet Akademisi'ne giriyor. Bu sıralarda Fransa'da ortam giderek gerginleşiyor.

    Dönemin Fransa'sı İngiltere karşısında yakın zamanda aldığı yenilgiden dolayı prestij kaybetmiştir. Bunun intikamını almak için İngiltere'ye karşı bağımsızlık için ayaklanan Amerikan kolonilerine paranın musluğunu sonuna kadar açarlar ve hedeflerine ulaşırlar. Bu savaşlarda birçok Fransız aydını da bulunmuştur. Bunlardan biri olan Lafayette ileride İnsan Hakları ve Yurttaşlık Bildirgesi'nin mimarı olacaktır. Bu açıdan kralın onur kurtarma çabası aslında kendi ayağına sıktığı kurşunlar olacaktır. Bu durumun getirdiği birincil zarar ise halihazırda kötü durumdaki ekonomiyi tam anlamıyla iflas noktasına getirmesi olur. Birkaç tane reformcu bakanın önerileri ise aristokrasi, Ruhban sınıfı ve kraliyet ailesinin kendi harcamalarında ve imtiyazlarinda kısıtlamalara gitmek istememeleri nedeniyle başarısız olur. Ortaçağ'dan kalma hiyerarşik toplumsal yapı da artık çatırdamaya başlamış. Tepede Tanrıdan yetki aldığına inanılan Kral'ın otoritesi giderek zayıflamakta, bunun altında bulunan aristokrasi giderek atıl hale gelmiş ve gelişime katkı vermez olmuş buna karşın oldukça imtiyaza sahip, sözüm ona işi uhrevi olan Ruhban sınıfı ise toprak sahibi olmak konusunda aristokratlarla yarışır olmuş. Bu iki zengin sınıf tek kuruş vergi de vermiyorlar. Vergi veren sınıflar burjuvalar ve köylülerdir. Coğrafi keşif ve ardından gelen gelişmeler neticesinde giderek güçlenen ve kral tarafından daha üst kademelerde yer yer görevler verilen burjuvalar, bunlara karşın hala ekonomiye verdikleri katkılar oranında hak kazanamamışlardır. Köylülerin hali ise ne sen sor ne ben söyleyeyim. Bunların neticesinde artan hoşnutsuzluklara dayanamayan kral, yüzyıldır toplanmayan Zümreler Genel Meclisi'ni toplamaya karar verir. Robespierre de Arras'tan seçilerek bu mecliste kendine yer bulur. Yalnız, Arras'taki aristokratlar ve din adamlarıyla çoktan papaz olmuştur düşünceleri nedeniyle. Sıra başkentte papaz olmaktadır.

    Bu doğrultuda ilk konuşmasında piskoposların servetini eleştirerek hızlı bir giriş yapar. İşler kralın beklemediği gibi gider ve meclis "Ulusal Kurucu Meclis" adını alır. 14 Temmuz 1789'da Bastille'ye yürüyen halkın üzerine ateş açılması nedeniyle yüz vatandaş hayatını kaybeder. Bununla birlikte despotizmin simgesi Bastille düşer. Rivayete göre, dakik ve düzenli hayatıyla bilinen ünlü filozof Kant, bu haberi her gün aynı saatte yaptığı öğle yürüyüşü esnasında alır ve hemen yürüyüşünü yarıda keserek evine döner. Saatin kaç olduğunu Kant'a bakarak anlayan şehir halkı haliyle bu duruma çok şaşırır. Avrupa'da çok önemli bir şey olmuş olmalı derler. Haklılar, çünkü Avrupa için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

    Kral, sarayından alınıp Paris'e getirilir. Bu sırada krala eşlik edenlerden birisi de Robespierre'dir. Ardından Fransa'nın her yerinden köylü ayaklanmaları ve belediye devrimleri haberleri gelir. Halk, aristokratların şatolarını yakarlar. Bu döneme "Büyük Korku Dönemi" adı verilir. 27 Ağustos'ta Lafayette tarafından İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi yayınlanır. Egemenlik ulusa ait olmaya doğru ilerlemektedir. Robespierre mecliste bir konuşmasında, kralın veto yetkisine karşı çıkar. Kısa süre sonra ise meclis krala mutlak değil süreli veto hakkı tanımakla yetinir. Karışıklıklar devam eder, Parisli kadınlar Versay'ı basarlar. Kral ailesi Paris'e getirilir. Meclis sıkıyönetim ilan eder. Bu sırada Robespierre, diğer birçok devrimcinin aksine "pasif" yurttaşların meclis seçimlerinden dışlanmasına karşı çıkar. Diğerleri oy vermenin mülkiyet gibi bazı sahip olunan niteliklere bağlı olmasını isterler. Robespierre ise genel oy ilkesinden yanadır. Çünkü onun için "Eşitlik tüm iyiliklerin kaynağıdır; aşırı eşit­sizlikse tüm kötülüklerin kaynağıdır." Meclis Kilise'nin mülklerini ulusun emrine verir. Robespierre, Yahudiler, aktörler ve Protestanların yurttaşlık haklarını savunur. Kısa süre sonra Protestanlara dinsel özgürlük verilir. Seferad Yahudilerine eşit haklar verilir. Robespierre bu esnada yaşanan köylü ayaklanmalarından yana taraf olur. Meclis din adamlarına yönelik reformlarına bir yenisini ekleyerek manastır yeminini yasaklar. Robespierre, derebeylerinin kamu arazilerindeki haklarına karşı çıkar. Aynı ayın sonunda Jakoben Kulübünün başkanı seçilir. Gücü ve saygınlığı giderek artan Robespierre, kralın savaş ilan etme hakkına karşı çıkar ve öte yandan Ruhbanların evlenmesini destekler. Her fikrinde olduğu gibi bu fikirlerinden dolayi da çeşitli çevrelerden tepkiler alır ama o, hedefine odaklanmıştır. Meclis kalıtsal soyluluğu ve unvanları kaldırırken bu aynı zamanda Robespierre'in ve diğer devrimcilerin zaferidir. Robespierre'in uyarılarına rağmen sömürgelerdeki kölelerin durumunda yeterli pozisyon alınamadığı için köleler isyan eder ve kanlı çatışmalar yaşanır. Ruhban sınıfı giderken sivilleştirilir ama bu yöndeki bir adım olan yeni yemine uymayan rahipler olur. Bunlara cezalar verilir, bir kısmı sürülür. Robespierre her ne kadar din konusunda dogmaya ve hurafelere, ruhbanın öncü ve söz sahibi rolüne karşı olsa da diğer radikal devrimciler gibi dine hepten karşı değildir. Zira ileride Jakoben kulübünde Tanrıya inandığını açıkladığı için tepki de çekecektir. Arkadaşlarına ve diğer devrimcilere şunları söyler bu konuda: "İnsanların değer verdi­ği dini önyargılarla doğrudan çatışmak iyi bir şey değil; en iyisi, zamanın insanları olgunlaştırması ve hissettirmeden önyargıların ötesine taşıması­dır." 1791 yılına gelindiğinde Robespierre; temsilcilere mülk kısıtlamalarina karşı çıkar, konuşma özgürlüğünü savunur, ulusal muhafız üyeliğinin açık olmasını ister, miras yasalarının değiştirilmesini destekler. Bilhassa sonuncu girişiminden dolayi şahsi saldırılara maruz kalır. Çünkü kendisi de bir piç olduğu için özellikle bu yasayı istediği söylenir. Robespierre devrimin ilkelerinden taviz vermeden savunmasını ve mücadelesini sürdürdükçe bu saldırıların geldiği noktaların sayısı da şiddeti de artacaktır. Robespierre gösteri haklarını ve basın hürriyetini savunur. Kendisine ve bir arkadaşına basından şiddetli saldırılar olmasına rağmen de muhalifleri aynı şekilde saldırılara maruz kalırken de tavrını değiştirmez. Bu kararlı ve tutarlı duruşu muhalifleri de dahil herkesin takdirini toplar. Onun adı "Dürüst Adam"dır artık. Kolonilerdeki özgür "renkli derilileri" destekler. Arras'tan beri karşı çıktığı ölüm cezasına karşı olan duruşunu mecliste de sürdürür. Bu konuda şunları söyler: "Tek bir suçsuzu kurban etmektense yüz suçluyu cezasız bırakmanın daha iyidir." Aynı ay içinde Robespierre'in istediği gibi kolonilerdeki özgür siyahların çocuklarına eşit haklar verilir.

    Paris savcılığına seçilir. Bu sırada ise kral Paris'ten kaçma girişiminde bulunur. Herkes Vahdettin gibi uzman değil bu işlerde, Kral ülkeden çıkmadan yakalanır. Robespierre bu durumu fırsata çevirir ve haklı olarak, kralın tahttan indirilmesi çağrısında bulunur. Her an dış tehdit korkusu yaşayan ve bu yönde komploların döndüğü bir ortamda kralın kaçış girişimi, tüm bunları somutlaştırmış olur. Buna rağmen kralın tahtta kalmasını isteyenler de vardır. Şimdilik onların dediği olur. Bu sırada kral, 1791 Anayasasını onaylamaya mecbur kalır. Robespierre'in bir isteği daha gerçekleşir, Fransa'ya katılmak isteyen iki bölge ilhak edilir. Eskenaz Yahudilerine eşit haklar verildiği sıralarda Robespierre, halk derneklerinin kamusal tartışmalara müdahil olmasını yasaklayan bir kanuna karşı çıkar.

    Tarihler 1 Ekim 1791'i gösterdiğinde meclis artık "Yasama Meclisi" adını almış, 20 Eylül 1792'ye kadar da bu yönde görevde kalacaktır. Bu sırada başlıca tartışma konusu Fransa savaş açsın mı açmasın mı tartışmasıdır. Jakobenlerin rakibi olan ve daha ılımlı olup, devrimler konusunda kralla uzlaşmacı tavra sahip, yer yer karşı devrimcilere kayan, devrimi halka yaymak değil kendi çıkarlarının doğrultusunda sınırlandırmak isteyen Jirodenler, ısrarla savaş açmak isterler. Bu da onların en büyük hatası olacak. Robespierre buna şiddetle karşı çıkar. Jirodenlerin Amerikan bağımsızlık savaşını örnek göstermelerini de gülünç bulur. Ancak dinletemez, sonuçta Fransa Avusturya'ya savaş ilan eder. İçeride de çatışmalar ve yer yer ayaklanmalar devam etmektedir. Bunlardan birinde yiyecek ayaklanmasında, Etampes Belediye Başkanı Simonneau öldürülür. Meclis onu över, Robespierre buna karşı çıkar. Çünkü bu başkan halkı aç bırakmış ve onlara haksızlık yapmıştır. Devam eden savaşta Fransa onur kırıcı mağlubiyetler yaşar. Bunun sorumlusu görülen Jiroden temsilcileri meclisten kovulur. Prusya da Avusturya'nın yanında savaşa dahil olur. Fransa için çember daralır. Bu daralma aynı zamanda kral için de geçerlidir. Halk onun düşmandan yana olduğunu düşünmeye başlar ve onun bulunduğu yere saldırırlar. Öncesinde Avusturya'nın yayınladığı Brunswik Manifestosu ve Robespierre'in kralın indirilmesi yönündeki konuşmaları bu gelişmeyi hazırlar. Manifestoda Fransa'ya gözdağı verilir. Bu onur kırıcı belge Fransız milliyetçiliğini arttırır. Robespierre ise konuşmasında, "kralın dokunulmazlığı bir uydurmadır" diyerek Louis'nin tahttan indirilmesini savunur. Neticede kral tahttan indirildi. Lafayette'nin Avusturyalılar tarafına geçmesi, devrime karşı sürekli komplolar olduğunu düşünen ve dile getiren Robespierre'in haklılık kazanmasına neden olur. Korku hakimiyetini artırır. Verdun Prusyalılar tarafından ele geçirilir. Bunun üzerine korku halkta yogun öfkeyle kendini gösterir. Zincirinden boşalan bu öfkenin önünde Robespierre de duramaz. Her ne kadar onun emri altında olduğu söylense de buna dair bir kanıt yoktur. Sonuçta "Eylül Katliamı" adı verilen katliam yaşanır: Paris hapishaneleri basılır ve yüzlerce din adamı ve diğer kralcı mahkumlar giyotine götürülürler.

    Robespierre'in çağrıları yanıt bulur ve 20 Eylül 1792'de "Ulusal Konvansiyon" Meclisi kurulur. Aynı gün cepheden zafer haberi gelir. 21 Eylül'de ise Fransa'da Cumhuriyet ilan edilir. Konvansiyon'da cepheleşmeler olurken cepheden zafer haberleri gelmeye devam eder. Bu arada kralın yargılanmasına sıra gelir. Daha önceden idama karşı olmakla öne çıkan Robespierre'in bu sefer kralın idamını istediğine şahit olunur. Hatta bununla ileride dalga da geçilecektir. O, şunları söyler: "Ne ceza vereceğiz Louis'ye? .. Şahsen ben, yasalarınızla çok aşırı miktarda verilen ölüm cezasından iğreniyorum ve Louis'ye karşı ne sevgi ne de nefret hisse­diyorum; ben sadece suçlarından nefret ediyorum. Ölüm cezasının kaldırılmasını teklif etmiştim ... bu ceza ancak, bireylerin ya da toplumun güvenliği için gerekli olduğu durumlarda haklı görülebilir. Ama Louis ölmeli, çünkü vatanın yaşaması gerekli." Kendisiyle çelişiyor gibi gözükse de Fransa'nın dört bir yandan düşman tarafından kuşatıldığı, daha düne kadar İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yayınlayan ismin bile düşman tarafına geçtiği, daha yeni kralın şu anki düşmanın da kaçmak istediği, güvenin ve düzenin yerle bir olduğu, her gün ülkenin bir yerinde ayaklanmanın olduğu bir ortamda vatan için kralın kellesini istemek gayet normaldir. Şimdiye kadar o kellenin yerinde durması hatadır hatta. Nihayet 21 Ocak'ta 16. Louis giyotine gönderilir. Bu olayın hemen ardından Fransa, İngiltere ve Hollanda'ya savaş ilan eder. Manifesto tüm halk üzerinde olmasa da vatansever Cumhuriyetçiler üzerinde ters etki yaparak onların meclis etrafında bir olup düşmana karşı güçlü direnç göstermesine neden olmuştur. 300 bin kişi askere alınır. Böyle bir ortamda halen halkın yiyecek ayaklanmasında bulunması, Robespierre'in ilk defa ayaklanmadan yana olmamasına neden olur. Devrimci Mahkemeler yeniden kurulur. Yanısıra Gözetim Komiteleri kurulur. Robespierre güçlü merkezi bir hükümet kurulması çağrısında bulunur. Çünkü bir yandan da federatif isyanlar yaşanır. İspanya'ya da savaş ilan edilir ve bu esnada Vendee İsyanı bastırılır. Bir yandan da halkın durumunu rahatlatacak birtakım yasalar çıkarılır. Beklenilmeyen bir ismin daha Avusturya tarafına geçişi öfkeyi artırır. Kamu Güvenliği Komitesi kurulur. Robespierre yeni İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi taslağını hazırlayıp sunar. Tamamı değilse de büyük kısmı aynen kabul edilir. Avusturyalılara katılan isimlerin Jirondenlerden oluşu onları hedef tahtasına oturtur. Zira içte de kendi siyasi hesaplarını daha öne koymaları hayli tepki çeker. Onlara karşı isyan çıkar. Ardından da önde gelenleri meclisten atılır. Federatif isyanlarin bastırılmasi hükümeti güçlendirir. Güçlenen hükümet 1793 Anayasası'nı ilan eder: "Fransız Cumhuriyeti bir bütündür ve bölü­nemez."

    Din adamlarının birçoğunun devrimlere uymadıkları için görevden uzaklaştırılması eğitimde zayıflığa neden olur. Robespierre bunun için laik bir eğitim anlayışı oturtmak için Halk Eğitim Planı'nı sunar. Bu esnada Paris'te, ünlü bir Jakoben gazeteci Marat suikast sonucu hayatını kaybederi. Marat, oldukça radikalliğiyle tanınıyordu. Sürekli birilerinin ölümü istemesiyle ün yapmıştı. Robespierre onunla adının yan yana anılmasından rahatsız olmaya başlamıştı. Devrimi onun gibilerin kana susamışlığının zarar vereceğini düşünüyordu. Bu esnada Toulon'da Britanya kuşatmasını zayıf bir birlikte sahip olmasına karşın kıran genç komutan Napolyon ilk başarısını gösteriyordu. Onun Robespierre ile arasının iyi olduğu söylenir ve ileride bu yüzden az kala kendi canından olacaktır Napolyon. Bilhassa Napolyon'un başarılı savaşları ile güçlenen hükümet, zorlu 1793 yılını atlatmak adına radikal tedbirlere gider. Robespierre ise bu sırada Konvansiyon'un başkanı olmuştur. Yakın arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, ihanetler, her şeyden daha çok önem verdigi Cumhuriyet'in iç ve dış tehditler sonucunda yıkılma tehlikesi, 1789 devriminin kazanımlarının yok edilmek istenmesi Robespierre'in radikal kararlar almasına neden oldu. Buna sık sık yaşadığı hastalıklar da eklenince şüpheciliği arttı ve her yerde komplo görmeye başladı. Sonuç olarak birtakım kararlar aldı:

    - Devrimci Mahkeme'deki da­valar, jüri üyelerinin "vicdanları rahatsa" üç günden uzun sürmemeliydi ve şüphelilere tutuklanmalarının sebebi konusunda açıklama yapmaya gerek yoktur. (S.184)
    - Umutsuz bir askeri kriz ve silahlı bir karşıdevrim koşullarında 17 Eylül tarihli Şüpheliler Kanunu artık açıkça, "davra­nışları, ilişkileri, sözleri ya da yazılarıyla tiranlığın, federalizmin ve öz­gürlük düşmanlarının partizanı olduğunu gösterenler"i gözaltına almak ya da korkutmak için kullanılacaktı. Gözetim komiteleri tarafından tutuklanan "şüpheliler" arasında sözleri, eylemleri ya da statüsü ancien regime'i çağrıştıranlar, karşıdevrimci sözleri ve eylemleriyle hükümeti eleştirenler ya da mal stoklayanlar vardı. (S.185)
    - Devrimci mahkemelere şüpheciliği artan Robespierre, kendi tanıdıklarını atar. Bir süre sonra bu mahkemelerde tek ceza idam olarak belirlenir. Artık halkın en büyük aktivitesi, giyotin karşısında popcorn yemektir.

    Robespierre ise bu durumu şu iki sözünde anlatır ve temellendirir:
    "Anayasal bir hükümetin birincil hedefi yurttaşın özgürlüğü, devrimci hükümetinse halkın özgürlüğüdür. Anayasal bir hükümette, bireysel özgürlükleri devletin tecavüz­lerden korumak hemen hemen yeterlidir; devrimci bir hükümetteyse devlet kendini, saldıran hiziplerden korumak zorundadır. Devrimci hükümetin, iyi yurttaşlarına devle­ti koruma borcu vardır; halk düşmanlarınaysa ölümden başka borcu yoktur." (S.198)
    "Bu durumda, siyasetinizin ilk kuralı, halkı akılla, halkın düşmanlarınıysa 'terör"le yönlendirmek olmalıdır. Barış zamanında halk yönetiminin ana kaynağı erdemse de, devrim sırasında bu hem erdem hem terördür: Erdem olmazsa terör öldürücüdür; terör olmadan erdem güçsüzdür. Terör, hızlı, sert, katı bir adaletten başka bir şey değildir …" (S.203)

    Giyotine gidecekler arasına beklenilmeyen bir isim de eklenecektir: Danton. 14 ay öncesine kadar birbirlerine çok sıkı mektuplar atan bu iki devrimci karşı karşıya gelmiştir. Danton'a göre Robespierre diktatörlüğe gidiyor, Robespierre'ye göre Danton komplolar peşindedir. Sonuçta Danton tutuklanır. Aynı, o sırada Paris'te diğer 6 bin insan, tüm ülkede ise 80 bin insan gibi. Yani her 350 kişiden biri gibi! Nihayetinde Danton giyotine gönderilir. Onun ölmeden önce, "Devrim çocuklarını yiyor" sözü meşhur olur ve "Her devrim kendi çocuklarını yer," şeklinde söylenir hale gelir. Bu arada Robespierre'in her ne kadar giyotinin başında resimleri yapılsa da kendisi hiçbir idama katılmaz, idamların ve idam kararlarının kaçında bizzat kendi parmağı var bilinmiyor. Ancak başkan o olunca günah keçisi de otomatikman o oluyor. Tabiki büyük sorumluluğu söz konusu, o yadsınamaz. Robespierre, Yüce Varlık Kültü adını verdiği bir proje ile dine yaklaşır ve bu onun diktatörlüğe gidişi olarak yorumlanır. Jirodenler ve diğer muhalifler şiddetli propagandaya başlar. Arada önemli bir kanun geçer, bu kanun Fransız kolonilerinde köleliğin kaldırılmasıdır. Robespierre'e suikast girişiminde bulunulur. Robespierre hem fiziken hem ruhen çökmüş durumdadır. Artık her şeyden ve herkesten şüphe etmekte ve korkmaktadır. 27 Haziran'da Konvansiyon'da konuşulmasına dahi izin verilmez. Ve diğer dokuz kişiyle birlikte tutuklanır. Hapiste çenesine yediği kurşunla alt çenesi zedelenir. Kimisi intihar etmek istedi dese de çoğu kişi buna ihtimal vermez. Sadece 17 saat sonra "Dürüst Adam" giyotine yatırılır. Bundan önce cellat çenesindeki bandajı çeker ve meydanı Robespierre'in acı çığlığı kaplar. Popcorn yemesini hızlandıran halk keyiflenir. Robespierre'in ise alt çenesi yere düşmüştür. Ardından da giyotinde kellesi yere düşer.

    ______________


    Robespierre sadece 1 yıl hükümette bulundu. Ama bu 1 yıl devrimin en kritik zamanıydı. Avrupa'nın pek çok devleti Fransız devriminin ilkelerini kendileri için tehdit olarak görerek dört bir yandan ülkeyi işgale başlamıştı. Çoğu devrimci ilkelerden ziyade kendi kazanımlarını öncelikli konuma yerleştirmişti. Hala kralcı olanlar çoktu. Halkın çoğunluğu ise devrimin ilkelerini zaten anlamaktan uzak ve kendilerince haklı olarak kendi hayatlarının kalitesini düşünüyordu. Manipülasyona oldukça hazır haldelerdi. Öyle ki daha düne kadar "Yaşasın Dürüst Adam" diye yere göğe sığdıramadıklari Robespierre'i anında çizebiliyorlardı. Hiç umulmadık isimler düşmanın yanına geçmekteydi. Düzeni sağlamak, vatani kurtarmak ve devrimin kazanımlarını korumak için olağanüstü önlemler şarttı ama bunu yapmak için sorumluluk almak ateşten gömlek giymek demekti. Robespierre bu gömleği giydi. Bedelini ise fiziken ve ruhen çökerek ve nihayetinde ise giyotine gönderilerek ödedi. O öldürüldükten sonra onu eleştirenler bu sefer insanları giyotine göndermeye başladı. Pek çok Robespierreci intihar etmeyi tercih etti. Daha düne kadar Robespierre'yi mutlak suretle destekleyenler "kandırıldık" demeye ve onu şeytan ilan etmeye başladı. Devrimin günah keçisi ilan edildi. Bir yıllık iktidarı "Terör" dönemi olarak anıldı. Onun hakkında olumlu ilk biyografiler ancak 1860'larda yazılabildi. Şu an işçi sınıfının sevmesine karşın bilhassa Paris'te adını nefretle anmaya pek çok insan devam etmektedir. Günümüzün terörünü onun yönetimiyle özdeşleştiren pek çok kanal ve insan var. Öyle ki onu Usame Bin Ladin'le bir tutan önde gelen yayın kuruluşları var. Onun değeri ise bilhassa faşizmin zirve yaptığı İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında bilinir hale geldi. Şu an kitabını da okuduğum Fransız Devrim Tarihçisi Sorbonne Profesörü Georges Lefevbre onun hakkında şunları söyler: "Robespierre, demokrasiyi ve genel oy hakkını savunan ilk insan olarak … Fransa'da aristokrasinin hakimiyetini yok eden 1789 Devrimi'nin yiğit savunucusu olarak tanımlanabilir. O koşullar yüzünden, normalde nefret ettiği -ölüm cezası ve basına sansür gibi- eylemlere zorlanmış büyük ve barışçı bir insandı." Kendisi hakkında ilk olumlu biyografi yazan isim ise şunları söyler: "Sadece demokrasinin kurucularından biri değil, dünyada yaşamış en yararlı insanlardan biriydi. Bir kusuru vardı: 22 Prairal Yasası büyük bir hataydı, onun Terör'ü birdenbire sona erdirme arzusundan doğan büyük bir hata." Bu kitabın yazarının değerlendirmesi de şu şekildedir: "Sonuçta; Fransız Devrimi 1789'un -halk egemenliği, anayasal devlet, yasal ve dini eşitlik, sınıf ayrıcalıklarına ve derebeyliğe son veren gibi- çok önemli vaatlerini 1793-94'te Cumhuriyet düşmanlarına karşı içgüdüsel ve başarılı tepkilerle korumayı başardı."

    Kitabın bir yerinde büyük adam kimdir diye soruluyordu. Cevap olarak da bu dünyanın güçlülerine "Haksızlık yaptın," deme cesaretini gösterendir deniyordu. Robespierre tüm hatalarına karşın tüm güçlülere hep bunu demeyi bilmiş ve sadece demekle de kalmamıştır. Bu "büyük" adam ve "büyük" devrimci öldüğünde henüz 36 yaşındaydı. Klavye başında veya insanın olduğu yerde kendisine en ufak bir şey dokunmuyorken devrimcilik yapması kolaydır. Böyle yapılan devrimcilikte kan akmaz tabii ve kan akmamasi için ne ideal fikirler ve dünyalar çizilir tozpembe. Ama önemli olan Avrupa'nın göbeğinde ve Avrupa'nın en büyük devletinde kaç yüzyıllık düzenine karşı ve onun yıkıntılarının içindeki kaosta tüm düşmanlara karşı büyük bir karmaşanın içinde devrimcilik yapabilmektir. Ve böyle bir ortamda tozpembeliği kimse beklemesin. Kendi tarihimize bakalım: 600 yıllık imparatorluk artık yok hükmünde ve yurt diye bir şey kalmamış, bu bilinç bile birçok insanda yok. Askerden kaçan kaçana… Halkın önemli bölümünün halen kendisine biat ettiği sultan kendi saltanatıni kurtarmak için düşmanla kol kola, bir avuç vatansever subay kelle koltukta bu halkı bilinçlendirip onları var olma savaşına hazırlıyor. Sakarya önünde Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal önderliğinde 22 gün 22 gece göğüs göğüse savaşıyor ama zannediyor muyuz tüm halk ordaydi. Bu savaşın adı boşuna Subaylar Savaşı değil, askerin çoğu kaçmıştı. Onları suçlamak değil gaye, onlar yüzyıllardir ezilen, üzerlerinden geçinilen, cahil bırakılan insanlar… Savaş bitince onları bu hale düşüren sistemle ve sistemin başında olanlarla hesaplaşilmaya başlandığında devrimlere karşı çıkan onca insan hem de savaşta üst düzey komutan olanlar vardı. Kendilerince gerekçeleri vardı. Hiçbiri kesinlikle hain değil. Ama 2020'den bakıp onları mağdur mazlum göstermek veya Fransız Devrimi'nde akan kanın yanında devede kulak kalacak idam kararlarını büyüterek ve bunları tamamen haksız olarak görmek kolay iş. Bir gecede cahil kaldık demek kolay iş. Zor olan yüzyıllardir cahil kalmış bir halkı aydınlatmaktir tüm güçlüklere göğüs gererek. Bunun için ateşten gömleği giyenler Türkiye'de Atatürk olur ismi, Fransa'da Robespierre, Latin Amerika'da El Libertador, Küba'da Che Guevara ve Castro, Rusya'da Lenin, İskoçya'da William Wallace
    ve daha niceleri… Tabi, teşbihte hata olmaz derler, bunu da belirteyim. Hepsi birebir aynı şeyleri yaptılar ve birebir aynıdırlar anlamı çıkarılmasın.

    Ama hepsi krala, padişaha ve nicelerine karşın "Yaşasın halk", "Yaşasın özgürlük" diyebilmişlerdir.

    Son söz olarak Robespierre'in şu sözleri alıntılamak istiyorum. Buraya kadar okuyan onları da okur, fazla gelmez sanırım:

    Robespierre'in Şubat 1794'te yaptığı konuşmadan bir bölüm:

    "...Kralcılar için hoşgörü, kimileri için ağlamak, düşmanlarımız için merhamet diyorlar! Hayır! Merhamet masumlar içindir, merhamet zayıflar içindir, merhamet talihsizler içindir, merhamet insanlık içindir.

    Toplum yalnızca barışsever yurttaşlarını korur. Cumhuriyetin tek yurttaşları cumhuriyetçilerdir. Bu yüzden kralcılar, komplocular, yalnızca yabancıdırlar, daha doğrusu düşmandırlar. Özgürlüğün tiranlığa karşı yürüttüğü bu korkunç savaş bölünmez bir bütün değil midir? İçerideki düşmanlarımız, dışarıdaki düşmanlarımızın müttefikleri değiller mi? Ülkemizi parçalayan suikastçiler, halka hakim olanların vicdanlarını satın alan entrikacılar; vicdanlarını satan hainler; halkın çıkarlarını karalamak, erdemlerini öldürmek, ihtilaf çıkartmak ve ahlaki karşı devrim aracılığıyla siyasi karşı devrimi hazırlamak için çalışan kiralık kişiler; bu adamların tümü hizmet ettikleri tiranlardan daha mı az tehlikelidirler?"

    Robespierre'in idamından önce yaptığı son konuşmasından bir bölüm:

    "Ey halk, sen ki korkulansın, pohpohlanansın ve küçümsenensin; sen, egemen olarak kabul edilip köle gibi davranılansın; adaletin bulunmadığı yerde yöneticilerin tutkularının hüküm sürdüğünü ve halkın sadece zincirlerini değiştirdiğini unutma!

    Senin için kamusal erdemlere karşı mücadele eden, senin kendi sorunlarında senden daha fazla söz sahibi olan, senden kütle olarak korkan ve yüzüne kütle olarak gülen ama seni tüm iyi yurttaşların şahsında bireysel olarak medeni haklarından yasaklayanlar olduğunu ve bu alçakların birliğinin ortasında yaşadığını unutma!"


    "Alçaklar bize halka ihanet yasasını, diktatör olarak adlandırılma pahasına böyle dayatıyorlar.

    Bu yasaya boyun eğecek miyiz? Hayır!



    İyi okumalar.
  • 317 syf.
    ·17 günde·Beğendi·10/10
    + Dışa bağımlı mıyız?
    - Yok canım! Ne bağımlılığı? Onlar bize bağımlı. Bizimkisi dudak tiryakiliği.
    Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.
                          /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk


    Çocuklarınızı Padişahçı değil Milliyetçi yetiştiriniz.   
                                 /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Bu millet bağımsızlıktan yoksun yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.
                         /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir.
                     /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    “Ben, yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir mil­letin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli istiklâl bence hayat mesele­sidir.”
                 /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye konusunda üzerinde en çok durduğu şey, onun bağımsızlığıdır (istiklâli). Türk gençliğine hitabesinde ‘Muhafaza ve müdafaa’ mecburiyetinden söz ettiği iki şeyden birisi (ve birincisi) Türk ‘istiklâli’dir. 1919 Mayısı’nda, ne diyor: “Türk’ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır. Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!”

    #80571992

    "Yaşamak isteyen milletimizin isteği tek kelimede özetlenebilir ve gayet meşrudur: Bağımsızlık. Avrupa’nın yöneticilerden ve sermayedar­lardan ayrı olan asıl milletleri, bizim hayatımızı bile çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız milleti ile, İtalyan milleti ile, hatta İngiliz milleti ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu milletlerin seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin istila ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkaramamalarındandır.”(Başbuğ Mustafa Kemal)

    ●●●

    Bu kitap çok değerli yazarlarımız;

    Attila İlhan
    Uğur Mumcu
    Doğan Avcıoğlu
    Niyazi Berkeş
    Şevket Süreya Aydemir
    Niyazi Besan
    Mehmet Ali Aybar
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    taraflarından hazırlanmış çok önemli bir kaynak arşividir.
    Her şeyden evvel haber verelim ki, bu küçük eser, bir polemik kitabı değildir. Muharririn siyasî hayatında bir dönüm noktasını da işaret etmiyor.
    Kitap konu olarak ilk emperyalizm ve dışa bağımlılık konularını ele alıyor.
    Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün kendi kaleminden ve ağzından sözlerle de örneklendiriliyor bu durum.
    #80045009
    #80045247
    #80046562
    #80057872
    #80244228
    Her bakımdan dışa bağımlılık Türk milleti için tehlikelidir ve tartışma kabul etmez.

    " Öteden beri bile bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisatta elimizi kolu­muzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan mevki sahibi kimseler memnun­du. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat hakikati halde milleti manen miskinlik çukuruna atmışlardır. Bunlar iktisadi mahkumiyeti anlamayan bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün mil­letimiz hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlamıştır..." (Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

    Gerek kültürel yozlaşma gerek ekonomik doktrinlerle dışarıya olan yönelim Türk milletinin tanksız, tüfeksiz yok olması demektir.
    Bu durumu kitapta emeği geçen Uğur Mumcu 'nun şu videosuyla tasdikleyebiliriz.
    https://youtu.be/154MEZz0nn8

    Vatan parsellenemez!
    Bölünemez!
    Belli bir sınıfın manda ve himayesine verilemez!
    Canım Abim
    Tayfun Turan 'ın
    #65298966 incelemesinde kendi yorumunca başlıkta belirttiği gibi:

    "Bizim yaramızı Amerikan sargısı tutamaz..."

    Gerçekten de çok güzel bir ifade kullanmış Tayfun abim.

    Bir yanda; halk, açlık ve sefalet içinde savaşın eşiğine yaklaşırken kendini deve kuşu misali saraya kapatmış olan "Hasta Adam"

    Öte yanda; Batmakta olan devlet, parçalanmakta olan millet ve İtalya,Fransa, Yunanistan ve İngiltere'ye parsellenmiş VATAN!

    Aziz Türk Milletini bu rezil hallere sokarak , Amerikan Mandalığına doğru sürükleyen ;bu vaziyeti Türk Milletine yakıştıran alçakça tutum artık bir Milli Mücadeleyi tetikleyecektir ve bunun için de öyle yiğit bir öncü gereklidir ki bu öncü; #82071532

    Muhteşem zeka ve üstün savaş kabiliyetiyle Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ten başka kimse değildir.

    Hani der ya Hüseyin Nihal Atsız ;

    "Saraylarda süremem, dağlarda sürdüğümü;
    Bin Cihana değişmem, şu öksüz Türklüğümü."

    İşte bu Türlük  ateşinin ilk kıvılcımları uyanmaya başlamıştır;
    19 Mayıs 1919•Bir milletin kaderinin dönüm noktası...

    Bizi uçurumun eşiğinden üstün teşkilat yeteneğiyle dile kolay bir kısa zamanda çekip çıkartmış ,büyük işler başararak toplumu refah seviyesine ulaştırmış ve Cumhuriyet'i ilan ederek devrimlerle taçlandırılmış;
    Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'e bugün de hâlâ hakaretler ,çirkin yergiler ve iftiralar atılmakta. Bu acı durum günümüzde de bizi çok yaraladığı gibi o dönemde de bu aydın insanların beyninde soru işaretleri oluşturmaya başlamış ve bu eseri,bu çalışmayı bizlere hazırlamışlardır.
    #80382999
    Atatürkçülük çok saptırılan bir düşünce olmuştur. Özellikle Başbuğ'un aramızdan ebediyete intikal etmesi (10.11.1938)ve İnönü'nün başa geçmesiyle, ilkelerinin yoğun tahribata uğradığı ve üstüne basa basa Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün:
    "Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir."
     Sözünün aksine bir politika sergilenmiştir. #80595192

    *Mustafa Kemal, ülkemizi çağ­daş uygarlık düzeyine çıkaracağız dediği sırada, iç içe iki şeyi amaçlar; birincisi çağdaş ekonomik altyapıya sahip olmak, İkincisi bu altyapının içerdiği topluma ulaşmak! *(kitaptan alıntı)

    Yani bu alıntıda da şunu anlıyoruz İlimde ve bilimde Batıyı takip et. Fakat özünü kendi milli benliğini unutma.
    Batıya yaklaştığımızı zannettiğimizde asıl maneviyatımız olan
    Doğudan uzaklaşıyoruz. *(Başbuğ Mustafa Kemal)

    Bu vatan şalvarla,kasketle kurtarıldı...
    Toplumun gerçeklerini hiçe sayan hiçbir uygarlık, uygarlık değildir.

    Malesef ki Başbuğ 'un vefatından sonra İnönü ve Bayar dönemi rezalet bir şekilde Milliyetçi Yeniliklerin sonunu yıldırım hızında hazırlamıştır.(Menderes olayları var bi de tabi.. Bu kitapta da sıkça bahsi geçiyor .. ben hiç girmeyim bile Menderesle ve 27 Mayis Darbesiyle  ilgili bu kitap dışında Temel Görüşler 'i de öneririm)

    Atatürk 'ü Batıcı göstermişlerdir. Yahu Altı ilkesinden birinin milliyetçilik olmasını hadi yok say.
    Batıcı demek : Batının çıkarlarını ulusunun çıkarlarından daha çok düşünen demektir.

    Eğer Başbuğ 'un derdi Batı olsaydı. Neden 19 Mayıs 1919'da Samsun'a gitti. Zaten az daha bekleseydik onun bunun kucağında bi devlet olma arefesindeydik. Sultan Vahdettin sağ olsun(!)
    Atatürk ulusunu ,köy halkını çok seven bir liderdi.
    *Cumhuriyeti biz böyle kazandık * Şu resimdeki gibi.
    https://images.app.goo.gl/FS7RNP4NrWnGrWa86

    Köylü milletin efendisidir* Gazi Mustafa Kemal Atatürk

    Kuvayı-Milliye neymiş aç oku sonra gel burda bi tarafın yiyorsa Atama iftira at.
    Bırak halkı devletin bile silah kullanma yetkisi yokken benim yiğit Anadolu halkım ellerinde tencere kazan sokağa çıktı.

    ●●●


    Türkiye Cumhuriyeti Milliyetçi aydınlar tarafından kurulmuştur.
    Cumhuriyet Halk Fırkası Vatanperver bir partidir. Fakat ne yazık ki İsmet Inönü'nün sebep olduğu tahribat yüzünden 27 Mayıs 'a ve Milliyetçi Hareket Partisine ihtiyaç duyulmuştur. Atatürk’ün devrimlerini geçekleştirme amacı olarak kurduğu parti, halkın değil, eşrafın partisi haline gelmiştir.
    Mehmet Rıfat Börekçi gibi din adamları, Hamdullah Suphi gibi Eğitim Bakanlarıyla kurulan Türkçü sistemimiz ne idüğü belirsiz "sosyalizm ve kemalizm" gibi kavramların eline teslim edilmiştir.

    Sayın Türkçü yazar Caner Kara"nın da dediği gibi
    #73251397

    Bu kitapta tüm bu olayları inceleyebileceksiniz. Aynı zamanda
    Başbuğ 'a atılmış itiraflara teker teker cevap bulabileceksiniz:
    -Atatürk din adamlarını mı astırdı?
    -Atatürk Bolşeviklerle ittifak mı kurdu?
    -Atatürk Batı yandaşı mıydı?
    -Atatürk 'ün devrimleri sosyalist mi yoksa milliyetçi ve demokratik devrimler midir?
    -Atatürk panislamist midir?
    -Sünni-şii çatışması neden olmuştur?
    -Atatürk Kürt düşmanı mıdır?
    -Atatürk Sivas Alevilerini mi öldürttü?
    -Atatürk hangi ekonomik doktrinden yanaydı?

    Başbuğ vefat ettikten sonra ;Atatürkçülük adı altında yapılan iğrençlikler Atatürk'ün ve esas Atatürkçülüğün çarpıtılmasına sebep olmuştur.


    Eserdeki esas amaç Atatürkçülük fikrini en doğrusuyla genç nesillere ve aydınlatılmamış halka aktarmaktır. Kitapta da denildiği gibi

    "Atatürkçülük bir fikirden öte bizim tarihimiz."



    “Osmanlı Devleti gerçekte ve uygulamada bağımsızlıktan yoksun duruma düşürülmüştü. Bir devlet ki, kendi uyruklarına koyduğu vergiyi yurdunda yaşayıp kazanan yabancılara uygulayamaz; gümrük işlerini, vergilerini ülke ve milletin isteklerine ve çıkarlarına göre düzenlemesi yasaktır. Bir devlet ki, sınırları içinde suç işleyen yabancıları yargılaya­maz. cezalandıramaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denemez"(Başbuğ Mustafa Kemal)

    **Cengizhan da der ya üç kere iflas edenin cezası idamdır. (İdam teşbih amaçlı)
    Atatürk bunun ikincisine bile izin vermemiştir.
    Bakın kitapta geçen  şu olay en güzel tescili

    ...Fakat Franklin Bouillon ile anlaşmak bu kez de kolay olmayacaktır. Fransız Temsilcisinin kapitülasyonların kalkabileceğine aklı yatmamaktadır. Fethi Okyar’la birlikte görüşmeleri yürüten o günlerdeki Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk, anılarında şöyle yazar

    “Çok uğraştık. Hayli çetin ve sert evreler de geçirdik. Örneğin, biz azınlıkların hakları sorununda Milli Misak’taki formülümüzden ayrılmıyorduk, ayrılamazdık. Bir gün Franklin Bouillon çok kızdı. Bana:- Siz kapitülasyonları kaldıracağınızı mı aklınızdan geçiriyorsunuz? dedi.

    Ben de:- Milli Mücadele arazi için yapılmıyor. Osmanlı topraklarının dörtte üçünü oralardaki halkın iradesine bıraktık. Biz ancak bağımsızlık için mücadele ediyoruz. Zaman zaman sert meclis dediğiniz Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığının devletlerce kabulünü görmedikçe kılıcını kınına koyamaz, cevabını verdim.

    Fethi Okyar 'tuzağa Düşüyor*

    Bunun üzerine görüşmeyi kestik. Ben gittim, üç gün hastayım diye evden çıkmadım. Üçüncü gün Bakanlar Kurulu toplandı. “Paşa seni istiyor” diye haber geldi, gittim. O zamanki Meclis binasının başkanlık odasında arkadaşlar toplanmışlardı. Mustafa Kemal Paşa, Başkanlık makamında idi. Görüşmeyi açtı:

    - Fethi Bey, bir formül kabul ettirmiş. Okusun da dinleyelim, dedi.Fethi Bey formülü okudu. Azınlıklara her hususta çoğunluğun hak­larına eşit haklar sağlanıyordu. Fethi Bey:

    - Herkes kanun gözünde eşit ve aynı haklara sahip değil mi? diye açıklamalar yaptı.Hemen arkasından Reis Paşa, formülü oya koydu. Arkadaşların hepsi kabul ettiler. En sonra:

    - Sen ne diyorsun Dışişleri Bakanı? diye benim oyumu sordular. Ben:

    - Arkadaşlar oybirliği ile formülü kabul ettiler. Bu karari yürütecek ve uygulayacak bir başka Dışişleri Bakanı bulunmasını rica ediyorum, dedim.Reis Paşa - Neden siz bu formülü beğenmiyorsunuz?

    Ben - Evet Paşam, beğenmiyorum.

    Reis Paşa - Neden?

    ...hukuk eşitliği, medeni hukuktadır. Bu yönden söyledikleri tamamen doğrudur. Fakat uğraştığımız bireylerin hukuku değil, cemaatin hukukudur, yani siyasal hukuktur. Örneğin çoğunluğa mensup bireyler­le azınlıktan olan bireylerin karşılıklı oturdukları yerlerde azınlığın, yani azlık topluluğun bir oran çerçevesinde olsun polis ve jandarması, şehir, kasaba ve köy yönetimlerinde kendini temsil ettirmek hakkı ola­cak mıdır?

    Reis Paşa - Hayır... Bu, söz konusu değildir.


    Ben - İşte bu nedenle arkadaşlarımdan ayrılıyor, formülü kabul etmiyorum.

    Reis Paşa - Öyle ise. Dışişleri Bakanı ile arkadaşları arasında bir sorunda anlaşmazlık var. Bunun çözülmesi, şimdiki kanunumuza göre, Meclis’e aittir. Görüşme son bulmuştur.Hepimiz ayağa kalktık. Odadan çıkıp M eclis’e gidiyorduk. Mustafa Kemal Paşa, beni yanına çağırdı. Yavaşçacık:- Fethi Bey’i delegelikten çekin. Bundan sonra siz yalnız konuşur­sunuz, dedi..

    Buradan da anlaşılıyor ki Atatürk silah arkadaşlarının görüşünü alan bir insandı, dediğim dedik bir DESPOT değildi...Bir de Lozan 'a kusur bulma var tabi!!
    Lozan neymiş emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmüş.
    Bak bakalım nasıl yağ sürmek?
    Başta Atatürk ve Amerikan mandasına girme görüşünü bırakarak  onun çizgisine girmiş İsmet Paşa olmak üzere tam bağımsızlıktan yana Milliciler, bütün güçlükleri göğüsleyerek bu umutları boşa çıkartırlar. Milli özel sanayi kurma çabalarının verimsizliğini kısa sürede görerek, “Planlı Devletçilik"e yönelirler. İlk Beş Yıllık Kalkınma Platformu  güç dönemde hayli başarıyla uygularlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk plancıları, ekonomik bağımsızlığın temeli olan ağır sanayii kur­maya yönelmiş yeni ve geniş kapsamlı plan hazırlıklarına koyulurlar. Toprak Reformu ve Köy Enstitülerinde, halk desteğini sağlamaya çalışırlar.

    Bu yukarıdaki kitaptan alıntı ve Cumhuriyetten sonraki tüm gelişmeler..
    Tabi biz bu köy enstitülerini kominist yetişiyor iddiasıyla kapattık ama(!)
    Esas Türkçü yazarların çıktığı köy adamlarının yetiştiği yerlerdi...

    Savcılara ve hakimlere söylenecek bir şey yok. “Kanun bu, uyguluy­oruz,” diyebilirler. Gerçekten, 141. ve 142. maddeler, komünizmle mücadele bahanesiyle, en masum sosyal tenkitleri ağır şekilde ceza­landıracak niteliktedir.


    Bugün çetin davaların altında, aciz içinde bocalayanlar, hiç değilse yarını güçleştirmeye kalkışmasınlar. Fakat ne gam. Asıl haklı olanlar belki de sancısız doğum olmaz diyenlerdir.

    Her şeyi geçtim sağlam olan ne var Lozan'dan başka?
    Ya da her sorun bitti tek Lozan mı kaldı uğraşacağınız?
    Daha iyisini kim yaptı?
    Lozana Hezimettir iddiasını atan kişi kendi tarihini bilmiyor demektir...

    Herkesin oybirliğiyle kabul ettiği üzere, Atatürk, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bağımsız bir Türkiye kurma yolunda çaba göster­miştir. Cumhuriyet'in kuruluşundan 42 yıl sonra dahi, bu amaca ulaş­maktan baş döndürücü bir uzaklıkta bulunduğumuza göre, laf ebeliğini bırakıp, çağdaş uygarlık düzeyine hangi yoldan hızla erişebileceğimizi araştırmamız gerekir. Günümüzde, en geri ülkeler arasında sayılan Türkiyemiz’de, başka türlü bir Atatürkçülük düşünülemez.

    Atatürkçüler, halkçılık yolunun Londra Asfaltı gibi dümdüz olmadığını hatırlayarak, hiçbir imkanı reddetmeden bu duman perdesi­ni kaldırma uğrunda enerjilerini teksif etmelidirler. Halkın uyanış ve bilinçlenmesi, bu duman perdesi yırtılmadıkça, çok ve pek çok zaman isteyecektir.

    Atatürkçülüğün özünde, tam bağımsızlık vardır. Atatürk’ün deyimiyle tam bağımsızlık, “piyasada, mâliyede, ekonomide, adalette, askerlikte, kültürde ve bu gibi konularda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir.” Ve Atatürk şöyle devam etmekte­dir: “Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla, bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Sosyalistler, gerçek anlamıyla böyle bir bağımsızlığın peşinde koşmaktadırlar.

    Büyük liderin ilkelerine bağlılıkları, gardrop değiştirmekten öteye gitmeyen ve Atatürkçü olmadıkları yavaş yavaş anlaşılmaya başlayan smokinli gericilerin dışında, bütün Atatürkçüler, bugünkü durumdan kurtulmak için, toprak reformu, ciddi bir planlama ve halktan yana bir devletçilik gibi köklü değişikliklerin zorunluluğu konusunda bir­leşmektedirler

    Kemalizm devrimciliği arkadaki gemileri yakmaktır; ileriye yönelme azmini şid­detlendirmek, artık geriye dönmek yok, demektir, yığınları ilerleme ateşi ile tutuşturmak demektir.

    Bu esasa dayanarak yaptığımız devrimler Türk devrimi değil ancak Türk evrimi oluyor. Milli ,geleneksel duyguların hiçe sayıldığı sırf Batı esaslı ve harsa bağlı kalınmayan bir medeniyet ithali olmuş oluyor.

    Atatürk'ün kendisi, ideolojilere karşı dikkate değer bir ilgisizlik göstermiştir. Daha doğrusu ideolojilere karşı deneyci bir davranış takın­mıştır. Fakat onun temsil ettiği büyük tarihsel ve toplumsal olaya geleneksel batı ideolojilerinden birini sokmaya çalışanlar başarılı ola­mamışlar, ona taşımadığı eğilimler yakıştırmışlardır.

    Ha bir de bu dine bağlı olma -olmama mevzusu var.
    Yahu bağımsızlığına kavuşan ülkeleri geri ne yıktı bi bak.
    Hindistan Pakistan da kavuştu bağımsızlığına.
    Ama neden çabucak daha beter hâle geldi.
    Hala eski geleneklerine bağlı kaldığı için.

    O yüzden Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk biz de o ülkelere benzemeyelim diye laikliği getirdi.

    Bi de şu şapka takmadı diye asılan iskilipli atıf efendiyi gel de ben sana başka yerde anlatayım.

    Hani şu badeci akıllarınız sarhoş ruhunuz pek müsait değil belki anlamaya ama Atatürk olmasaydı dinin de olmazdı.

    Değişen birşey yok
    Bu Sultan Vahdettin zamanında milliyetçilik yapmayın mandaydı seçin naraları atanlar.
    Bugün tv programlarında sözde din hocasının biri çıkar Türkçülük haramdır naraları atıyor...

    O zamanlardaki Iskilipli Atıflar
    Kadir Mısıroğlu oluyor günümüzde
    İhsan Şenocaklar
    Nureddin Yıldızlar
    Muskacılar
    Badeciler oluyor vs. vs.

    Değişmeyen tek şey beyin yapınız.

    O bugün çıkıp da Atatürk 'ün adını mercimek kadar aklınla lekelemeye çalıştığın cami (Ayasofya cami oldu) kimin sayesinde bu topraklarda sapasağlam duruyor...

    Maaşını alırken Türk parasıyla alıyorsun bi kere Paşamın resmi var.
    Kusura bakma ama senin Atam'a hakaret etme rahatlığını bile Atam sağladı.
    Bi de dini âlet ettiniz!!  Yazık yani..
    Ben senin yerinde olsam iki rekat namaz kılarım. Rahmet okuyup gönderirim.
    Ama nerdee sende o beyin!!

    AH ATAM AH! KIRDILAR OKLARINI

    SENİ ÇOK ARIYORUZ...

    Ah Atam ah!
    Bir de altı ilkene sahip çıkamama durumumuz yok mu..
    Kahrediyor insanı..

    Milliyetçilik -> Irkçılığa !!!!!!
    Laiklik ->Batıcılığa
    Devletçilik -> Kapitalizme

    Ünlem koyduğum yere şu alıntıyı yeterli görüyorum
    #80434793

    [İngilizlerin oyununa gelip Kürdistan emelinde olan Kürt de vardı..
    Bizim yanımızda savaşan Kürt de..
    Bize hainlik eden hatta Atatürk'ün kurduğu meclise kadar girecek
    Türk de vardı..
    Kendini mandalığa teslim eden Orbay da Muhtar da Türktü
    Hatta bi çok Türk Anadoluda zararlı cemiyet kurma peşindeydi..
    Hatta Sultan Vahdettin de TÜRK  Kanuni ve TÜRK Fatihin torunu ...
    Ama yanımızda savaşan Anadolu Türkleri de var..
    Halime Kaptanlar,Şerife Bacılar...
    Sen hiç Çanakkale şehitlerinin gömülürken Türk Kürt diye ayrıldığını gördün mü?
    Ya da Seyit Onbaşı hangi milletten diye sorguluyor musun?
    Çerkes Hasan'ıyla meşhur bir Tarihimiz var...]

    Hâlâ ne kemiğinin (!) peşine düştük?


    Sosyalistlere ve sosyalizme içinde Marx'ın adı geçiyor diye karşı çıkanlar Atatürk 'ün oklarına sığınarak başka işler yapılmasına hiç karşı çıkmayıp sessiz sessiz izlediler. Uğur Mumcu 'nun da bahsettiği Milliyetçilik Anonim Şirketleri (Ülkü Ocakları)
    adı altında tefecilik, adam kayırma, devletin başına kendinden olmayanı geçirmeme ,yolsuzluk, gaspla oy toplamak, sözde SAĞCI  (köylünün işçinin hakkını emeğini SAĞICI) bir hava yaratarak solu antimilliyetçi göstermek, ulusal solcuları kominist göstermek gibi vb. Durumlar BAŞBUĞ 'UN ADINI KİRLETMEDİ AMA NE KİRLETTİ?

    DOĞRULARI YAZAN KOMÜNISTLER(ULUSAL SOLCULARA O DÖNEM YERLEŞTİRME İSİMLER TAKIYORLARDI BU DA ONLARDAN BİRİ)

    DEVLETÇİLİK VE MİLLİYETÇÎLIK
    OLDU SANA MİLLİ KAPİTALİZM
    HALK AÇ SUSUZ
    MİLLETİN EFENDİSİ OLAN KÖYLÜ AÇ SUSUZ
    SEN HÂLÂ KANDIR İNSANLARI...

    Sosyal bilimlerde yeni bir çığır açan ve insanların her türlü tutsak­lıktan kurtarılarak en geniş özgürlüğe kavuşturulmasını isteyen Marks'ı savunmak haddimiz değildir. Ama emperyalizmin hizmetindeki teorisyenler, temelinde Marks yatıyor diye, sosyalizmin Atatürkçülüğe aykırı olduğunu ilan etmektedirler! Bu noktada sosyal­istlerin ne istediklerini hatırlatmakta fayda vardır.Sosyalistler, her şeyden önce, Atatürk’ün sağladığı, fakat sağcı poli tikacılann hovardaca sattıkları haklarımızı yeniden kazanma yolunda mücadele vermektedirler.
    #81221814
    Bu ülke emperyalizmden çektiği kadar;
    Amerikan dolarını görünce Başbuğ 'u unutan ülkücülerden
    Laikliği batıcılık sanan ,kravat giymeyle modern olduğunu sanan solculardan(!)
    Bi de ortalığı karıştıran dincilerden çekti bu ülke...

    Zaten Atatürkçülük dışında eğer bir fikir ve bu fikrin öncüsü bizi kurtaracak olsaydı o kadar çok jönTÜRKten ve fikir akımından biri elimizden tutardı.
    Ne Namık Kemal,Ne Ziya Gökalp ,Ne Turancılık, Ne Ümmetçilik...
    #81206293
    Tek başarılı olan Atatürk Milliyetçiliği olmuştur.


    Ve bu milliyetçiliğin özeti :

    Türk Milliyetine ve Türk Vatanına yararlı olan herkesi korumaktır.
    Irka bakılmadan.  Soya bakılmadan. Elbette ki kendi tarihini ,ırkını, nereden geldiğini unutmadan fakat bunu günlük işlerinde ve karar alırken bir kenara koyarak.

    Ülkemize Nobel ödülü kazandırmış Aziz Sancar 'ın kürt asıllı olduğunu unutmayın!

    Bunun haricinde askerine ,polisine taş atıp da kolları rahat gezeni BARINDIRMAYACAKSIN. Fikir özgürlüğü adı altında -bir bayrak adı altında toplanmaya inanmıyorum diyen koministi - BARINDIRMAYACAKSIN.
    #82384322


    Nereye baksak senin izin var...

    -Gece geç yatıp okula uykulu geldiğimiz zaman başımızı koyduğumuz sırada,

    -Kendi isteğimiz ve rızamız doğrultusunda aldığımız kararlarda,

    -Devrimlerde,

    -Özgürce dolaştığımız kaldırımlarda,

    -Sokak ve Cadde adlarında,

    -Türk Parasında,

    -Limanlarımızda, denizlerimizde,

    -İZMİR'DE,

    -CONKBAYIRI VE ANAFARTALAR 'DA,

    -ERZURUM'DA ,

    -SAKARYA'DA,

    -TRABLUSGARB 'DA,

    -MUSUL'DA KERKÜK 'DE,

    -SURİYE CEPHESİNDE,

    -ŞARKTA VE GARBDA,

    -YÜKSELEN EZAN SESLERİNDE,

    -SOFYA'DA

    -MANASTIR'DA

    -SELANİK'TE

    -ÇANKAYA'DA

    KISACASI BAKTIĞIMIZ HER YERDE ...
    ATTIĞIMIZ HER ADIMDA..
    VATANIN HER YERİNDE İMZAN VAR...

    Üstün kişisel özelliklerine değinsek bir de ..

    Foks, Alp ve Alber isimli köpeklerini
    Sakarya isimli atını
    Ve tüm hayvanlara olan sevgini...

    Ülkü Adatepe, Sabiha Gökçen ,Afet İnan,Rukiye Ergin ve daha birçok manevi kız evladına verdiğin önemi ve onların eğitiminde katkıda bulunmanla Pilot ve egitimciler çıkardığını,
    Ve önemle kız çocuklarımızın okutulması gerektiğini belirttiğini,

    Ağacı kesmemek için evin altına raylar döşetip koca meskeni yerinden oynatırken doğaya verdiğin önemi,

    Sofya'da katıldığın baloda giydiğin yeniçeri kıyafetleriyle
    Hem geleneksel,
    Latife Hanımla ,Müzeyyen Senar'la ve manevi kızlarınla dans ederken hem de nasıl modern olduğunu,

    "Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır."

    "En büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır"

    "Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder."

    ".Türkiye’yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak... Bütün millete sağlam bir maneviyat vermek..."

    Diyerek ilime ve eğitime verdiğin önemi,

    "Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."

    "Dünyada her şey kadının eseridir. Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar." Diyerek kadına verdiğin önemi ,

    Efendiler… Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat, sanatçı olamazsınız..!
    Diyerek sanata verdiğin önemi,

    Yüzmeyi,güreşi, ciriti  çok sevmenle ve "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur." Diyerek spora ve sağlığa  verdiğin önemi,

    Ve aynı zamanda "Ben sporcunun zeki,çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim" derkenki tutumunu,

    .... hangisini anlatsak az kalır..


    ...
    Senin gibisi yüz yılda bir gelir dediler
    Yüz yıl geçti hani neredesin Atam...

    Sensiz yüreğimiz karanlık bir dehliz
    Türkler özünü unuttu ;Hepsi ya yürüyen bir Arap ya İngiliz...
    ...


    Çağımızda hiçbir isim Atatürk'ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır. -Observer,İngiltere




    ●SEN Kİ TÜM TÜRK MİLLETİNİN KADERİNİ UÇURUMUN EŞİĞİNDEN ÇEK ÇIKAR.

    ●SEN Kİ OSMANLI (AMA HANGİ OSMANLI)DEVLETİNİN BAŞINDAKİ ADAM ULUSUNU DÜŞÜNMEK BİR YANA KENDİSİNİ BİLE DIŞARIYA(!) PEŞKEF ÇEKERKEN ,TÜM KÖYLÜNÜN SORUMLULUĞUNU ÜSTLENEREK BU YOLA BAŞ KOY.

    ●SEN Kİ 16 MAYIS GÜNÜ İZMİR'DEN ÇIKARDIĞIN O AZİZ O ŞANLI VAPURU DURDURMAK İSTEYEN KAÇ KURŞUN, KAÇ TOP VE SABOTE EDİLEN ONCA PLANA RAĞMEN KARARLILIKLA YILMA!

    ●SEN Kİ PADİŞAHIN EMİRLERİNE DEĞİL MİLLETİN KADERİNE, HALKIN ACI ÇIĞLIKLARINA KULAK VERDİN DİYE AĞIR İFTİRALARA UĞRA, CEZAYA ÇARPTRIL.

    ●SEN Kİ YİNE DE BUNA DA ALDIRIŞ ETMEDEN YÜRÜ FAKAT BU SEFER DE WASHINGTONİST= WASHİNGTON VE ÇETELERI MANASINI VERECEK ŞEKİLDE SENİ ÇETE BAŞI OLARAK GÖSTERMEK İÇİN SENİ VE SENİ DESTEKLEYENLERE "KEMALİST"
    DAMGASINI YAPIŞTIRANLARIN ZİLLETİNE KATLANMAK MECBURİYETİNDE KAL!

    ●SEN Kİ BU YOLA BAŞTA KAZIM KARABEKİR PAŞA OLMAK ÜZERE  TÜM TÜRK MİLLİYETÇİLERİYLE BERABER YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM DİYEREK BAŞ KOY. YETMESİN HÜKÜMET (DAMAT FERİT DENYOSU) KÜRDÜSTAN EMELİ İÇİNDE OLAN BEDİRHAN KAMURAN ZIMBIRTILARINI DESTEKLESİN, SAİT MOLLA DENEN(İNGİLİZ KUKLASI) ADAMLARI KORUSUN. YETMESİN BİR DE SAHTE FETVALARLA ADIN DİN DÜŞMANI ÇIKSIN.

    ●SEN Kİ CONKBAYIRINDA GÖĞSÜNDEN VURUL, SANA ONCA SUİKASTLAR HAZIRLANSIN...
    ●MECLİSE KADAR CASUSLAR GİRSİN...
    ●VE TÜM BUNLARA RAĞMEN YILLARDIR HOR GÖRÜL, ELEŞTİREL TUTUM(NEYİ BEĞENEMEDİLERSE) ADI ALTINDA HAKARETLERE UĞRA, YOK SAYIL...

    -EE MUSTAFA KEMAL OLMAK KOLAY DEĞİL!!-

    Neyse ne yaparlarsa yapsınlar değişmeyecek ikililer vardır;

    Karpuz-Peynir

    Çekirdek-cola

    Künefe-dondurma

    Kuru fasulye- pilav

    GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - TÜRKİYE CUMHURİYETİ

    Ve senin sadece Ülkü, Sabiha,Sığırtmaç Mustafaların yok..
    Bizler de senin evlatlarınız ve bizler sağ olduğumuz müddetçe ne seni unuttururuz, ne unutturmalarına müsade ederiz..

                                                 ~ Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür,nesiller...
                                 
                                        ꧁ SON ꧂
  • Bölüm I – Maksatlar, tanımlar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması, genel yükümlülükler

    Madde 1 – Sözleşmenin Maksatları

    1 Bu sözleşmenin maksatları şunlardır:

    a kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak;

    b kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak;

    c kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak;

    d kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak;

    e Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak. 2 Tarafların söz konusu Sözleşmenin hükümlerini etkili bir biçimde uygulamalarını sağlama amacıyla bu Sözleşmede spesifik bir izleme mekanizması oluşturulmuştur.

    Madde 2 – Sözleşmenin Kapsamı

    1 Bu Sözleşme, aile içi şiddet de dahil olmak üzere, kadınları orantısız bir biçimde etkileyen, kadına karşı her türlü şiddet için geçerli olacaktır.



    2 Taraflar bu Sözleşmeyi tüm aile içi şiddet mağdurları için uygulamaya teşvik edilir. Taraflar bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasında toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın mağdurlarına özel olarak dikkat göstereceklerdir.

    3 Bu Sözleşme, barış zamanında ve silahlı çatışma durumlarında geçerli olacaktır.

    Madde 3 – Tanımlar

    Bu Sözleşme maksatlarıyla:

    a “kadına karşı şiddetten”, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim, ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsinler, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;

    b “aile içi şiddet”, eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgahı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;

    c “toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır;

    d “kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”, bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır;

    e “mağdur”, a ve b fıkralarında belirtilen davranışlara maruz kalan herhangi bir şahıs olarak anlaşılacaktır;

    f “kadın” terimi, 18 yaşından küçük kızları da kapsayacaktır.

    Madde 4 – Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması

    1 Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.

    2 Taraflar, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı kınayacak ve ayrımcılığı önlemek üzere, özellikle aşağıdakiler dahil olmak üzere, gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır:

    – ulusal anayasalarında veya ilgili diğer mevzuata kadın erkek eşitliği ilkesini dahil edecek ve bu ilkenin uygulamada gerçekleştirilmesini temin edeceklerdir;

    – yerine göre, yaptırımların uygulanması yolu da dahil olmak üzere, kadınlara karşı ayrımcılığı yasaklayacaklardır;

    – kadınlara karşı ayrımcılık yapan yasa ve uygulamaları yürürlükten kaldıracaklardır.

    3 Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin deceklerdir.

    4 Kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel tedbirler, bu Sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacaktır.


    Madde 5 – Devletin yükümlülükleri ve titizlikle yapması gereken inceleme ve araştırmalar

    1 Taraflar kadınlara karşı herhangi bir şiddet eylemine girişmekten imtina edecek ve devlet yetkililerinin, görevlilerinin, organlarının, kurumlarının ve Devlet adına hareket eden diğer aktörlerin bu yükümlülüğe uygun bir biçimde hareket etmelerini temin edeceklerdir.

    2 Taraflar, devlet dışı aktörlerce gerçekleştirilen ve bu Sözleşmenin kapsamı dahilindeki şiddet eylemlerinin önlenmesi, soruşturulması, cezalandırılması, ve bu eylemler nedeniyle tazminat verilmesi konusunda azami dikkat ve özenin sarfedilmesi için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.


    Madde 6 – Toplumsal cinsiyet konusunda hassasiyet gerektiren politikalar

    Taraflar bu Sözleşmenin uygulanmasına ve sözleşme hükümlerinin etkilerinin değerlendirilmesine bir toplumsal cinsiyet bakış açısı katacak ve kadınlarla erkekler arasında eşitliğe ve kadınların güçlendirilmesine ilişkin politikalarını yaygınlaştıracak ve etkili bir biçimde uygulayacaklardır.
  • İstanbul Sözleşmesini Okudum -1-

    İstanbul Sözleşmesi üzerinden ciddi bir tartışma var. Özellikle Pınar Gültekin’in vahşice katledilmesinden sonra “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” sloganı ile sözleşme karşıtlarına karşı ciddi bir kampanya yürütülmekte. Aslında İstanbul Sözleşmesi artık tamamen siyasi bir mecraya çekilmeye çalışılıyor. Bağırmadan, çağırmadan, kavga etmeden delillere dayalı olarak konuşmak gerekirken bir kısım çevrelerce siyasi bir takım menfaatler uğruna kutuplaştırma çabasına gidiliyor. Bu kutuplaştırma çabaları artık öyle bir noktaya geldi ki: sözleşme karşıtlarının asla sözleşmeyi okumadıkları yalanını bayraklaştırıp asıl hedefin sözleşmeden çıktıktan sonra rahatlıkla kadınlara şiddet uygulamak olduğu iftirasını atabiliyorlar. Bunu yaparken zerrece yüzleri kızarmıyor. Çünkü bunu bir dava addetmiş durumdalar. Yanlış anlaşılmasın dava derken kadın cinayetlerini engelleme davası değil; her hal ve şartta İslam’ı ve müslümanları suçlu gösterme davasıdır bu. Eğer öyle olmasaydı Pınar Gültekin’i katleden cani, bir bar işlettiği halde Pınar’ın katledilmesinden İslam sorumlu tutulur muydu? Biz kimseyi ve hiçbir kesimi toptan temize çıkarma ya da toptan karalama derdinde değiliz. Söz konusu insansa her şeyin mümkün olabileceğinin farkındayız. Bundan dolayı kimseye kefil olmak gibi bir gaflete düşmeyiz.

    İstanbul Sözleşmesi bu kutuplaştırma siyasetinden tamamen ayrı olarak ele alınmalıdır. Eğer gerçekten kadın cinayetleri ve kadın şiddetinin bitirilmesi konusunda samimiysek algı operasyonlarına takılmadan ilgili uzmanlardan bu konuyu öğrenmeliyiz. Ben bir psikolojik danışman olarak sözleşmeyi defalarca okudum, sayısız uzmanla görüş alışverişinde bulundum. Konu ile alakalı sayısız bilimsel kitap, makale, araştırma okudum ve bunların üzerinde çalıştım. Resmi kaynaklardan, istatistiklerden faydalandım ve sonuç olarak psikolojik açıdan bu sözleşmenin ciddi problemler taşıdığına kanaat getirdim. Bir hukukçu olmadığım için işin hukuki boyutuna değil; psikolojik boyutuna dikkat çekeceğim. Şimdi, sözleşmeyi destekleyenlerin dayandıkları genel argümanları ve ardından sözleşmede bir uzman nelere itiraz ediyorum bakalım.

    İstanbul Sözleşmesi Karşıtları Sözleşmeyi Okumuyor! mu?

    Aslında çok büyük bir algı operasyonu içeren bu iddia temelde malum çevrelerin müslümanlar hakkındaki “yobaz, cahil, gerici” gibi etiketlerinden kaynaklanıyor. Çünkü İstanbul Sözleşmesi’ni iptal talebiyle Türkiye gündemine taşıyan aydın dindar kesimdi. Durum bu olunca malum çevrenin yıllanmış önyargıları devreye girerek “bu yobaz cahiller sözleşmeyi okumadan konuşuyor!” düşüncesiyle böyle bir tezvirata başladılar. Bu tezviratı destekleyen bir gazete İstanbul Sözleşmesini savunurken bir karikatür yayınladı. Bu karikatürde cübbeli, sakallı, şalvarlı bir adamın eline bıçak ve sopa verilmiş “Seni yeneceğim İstanbul Sözleşmesi!” diye bağırdığı tasvir ediliyordu. Bu karikatür açıkça müslümanlarla özdeşleşen bir giyim tarzının ön plana çıkarılması ve eldeki bıçak ve sopayla da “yobaz müslüman şiddet yanlısıdır” algısını oluşturmaya çalışmaktadır. Oysa aynı gazete, karikatürün hemen yanında Pınar Gültekin’in fotoğrafını koymuştu. Ne trajiktir ki Pınar’ı öldüren cani, sakalsız, seküler bir hayat tarzını benimsemiş, bar işleten biriydi yani gazetenin ideolojisine göre gayet medeniydi! Hakikat bu olmasına rağmen suçlu yine sünnet üzere giyinen müslümandı. Bir kısım modernist yönelimli müslümanlar da onların bu sinsi oyununa bilerek ve ya bilmeyerek alet oluyorlar.

    Oysa sözleşmenin iptal talebi birçok uzman ve akademisyen tarafından ciddi deliller üzerine bina edilerek Türkiye gündemine taşındı. Bahsi geçen uzmanların aidiyetleri ya da dünyaya bakış açıları önemli değil. Çünkü objektif deliller ortada. Çürütebilen varsa buyursun çürütsün. Zaten bu kara propaganda ve iftiraların nedeni de budur. Çürütemeyince saldırganlaşıyorlar ve karakter suikastine kalkışıyorlar. Keşke size sunduğumuz delillerin yarısını bize karşı sunabilseydiniz. İşte o zaman medeni şekilde tartışabilirdik. Oysa şuan elinizde süslü slogan ve bol miktarda ajitasyon malzemesinden başka bir şey yok.

    Biran sözleşme karşıtlarının hiç birinin sözleşmeyi okumadığını düşünelim. Peki sözleşmeyi destekleyenlerin hepsi istisnasız olarak sözleşmenin her bir maddesini okudu mu? Bu garantiyi kim verebilir?

    İstanbul Sözleşmesi 24 Kasım 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 5. oturumunda gündeme alındı. Görüşmeler 22.50’de başladı, 23.16’da bitti. Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan Sözleşme; tüm partilerin uzlaşmasıyla 26 dakikada mecliste onaylandı. O dönem milletvekili olan ve sözleşmeye evet oyu veren Sayın Mehmet Metiner kısa bir süre önce açık yüreklilikle İstanbul Sözleşmesi oylaması için aynen şu ifadeleri kullandı: “Eminim ki oy veren vekil arkadaşlarımızın kahir ekseriyeti neye oy verdiklerini bilmeden el kaldırdılar. Sırf parti grup başkanvekilleri el kaldırdıkları için.(…) Kendi adıma itirafta bulunuyorum, yanlış yaptık.” Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere bırakın sözleşmeyi savunan herkesin okumasını, meclis gibi en kritik noktada görev alan milletvekillerimiz bile sözleşmeyi okumadan onaylamışlar. Bu açık gerçeklere rağmen hala kimin okuyup kimin okumadığının çetelesini tutmaya kalkarsanız zararlı çıkacak olanın kim olduğu ortada değil mi?

    İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! mı?

    Sözleşmeyi canhıraş savunan çevrelerin sosyal medya sloganı haline gelen bu cümle aslında hiçbir delile dayanmayan bir slogan. Zira Özgecan Aslan, Şule Çet, Emine Bulut, Pınar Gültekin ve daha nice kadınımız vahşice katledilirken İstanbul Sözleşmesi yürürlükteydi. Yani burada ciddi bir manipülasyon var. Bu fikri savunanlara İstanbul Sözleşmesi’nin yaşattığına yani kadın cinayetlerini azalttığına dair tek bir istatistik verin dediğimizde ortaya bir tek istatistik bile koyamıyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun akıllara zarar bir grafiği var. Bu grafikte sözleşmenin kabul edildiği 2011 yılında 121 kadınımız cinayete kurban giderken bu sayı her yıl artarak 2019 yılında 474 oluyor. Mezkûr platform bu tabloyu “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” ve “İstanbul Sözleşmesi şart” tagları altında sözleşmeyi savunmak adına paylaşıyor. Oysa bu tablo “İstanbul Sözleşmesi öldürür” tagı altında paylaşılmış olsa ortada çelişki olmayacaktı. İnsanların akıllarıyla dalga geçmek işte bu kadar basit! Halkımız bu zevata prim vermemeli daima aklıselime uymalı ve delille konuşanları dinlemeli. Sürekli bağırmak delilsizliğin en büyük göstergesidir.


    İstanbul Sözleşmesini Okudum -2: Kadınlara Rahatça Şiddet Uygulamak İçin Sözleşmeye Karşılar(!)


    İstanbul Sözleşmesi’ni savunan bir kesimin iddiası da bu. Öyle bir algı oluşturuyorlar ki sözleşmenin gündeme geldiği 2011 yılından önce şiddet uygulamak suç değilmiş de İstanbul Sözleşmesi ile suç olmuş gibi propaganda yapıyorlar. Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi yürürlüğe girdiğinden beri kadın cinayetlerinin arttığına dair rakamları bir önceki yazımızda vermiştik.

    Konunun biraz daha net anlaşılması adına İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan ve çok katı şekilde uygulayan İskandinav Ülkelerindeki duruma bakalım. İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanma durumunu denetleyen GREVIO adlı bir kurul var. Bu kurul belli aralıklarla sözleşmeye imza atan ülkelerin sözleşmeyi uygulama durumlarını denetleyip rapor yazar. Bu kurula göre İstanbul Sözleşmesinin temel ilkelerini en iyi uygulayan ülkelerin başında İskandinav Ülkeleri geliyor. Peki, İstanbul Sözleşmesi’ni en iyi şekilde uygulayan ve toplumsal cinsiyet kavramına hayati önem atfeden bu ülkelerde kadına yönelik şiddet ne durumda bir göz atalım.

    Amnesty Interntional’ın (Uluslararası Af Örgütü) 3 Nisan 2019’da yayınladığı raporu Euro News şu şekilde haberleştirdi:

    “Cinsiyet Eşitliğinde Zirvedeki İskandinav Ülkelerinde Tecavüz Oranları Korkutucu Seviyede”

    Rapora göre, sadece Finlandiya’da her yıl yaklaşık 50 bin (elli bin) kadın tecavüze uğruyor. Danimarka’da sadece 2017’de tecavüze uğrayan ya da tecavüz girişiminde bulunulmuş kadın sayısı 24 bin. Dahası, bunların 890’ı polise bildirilmiş ve bunların sadece 94’ü mahkûmiyetle sonuçlanmış! Finlandiya’da ise bu rakam sadece 209. 50 bin tecavüz ama 209 mahkûmiyet!

    Uluslararası Af Örgütü’nden Kumi Naidoo, bu dehşet verici tabloyu şu sözlerle yorumluyor: “Cinsiyet eşitliğini sürdüren güçlü kayıtlara sahip İskandinav ülkelerinin şoke edici derecede yüksek tecavüz oranlarına sahip olmaları bir paradoks.”

    İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturan toplumsal cinsiyet eşitliği ideolojisinin yasal anlamda en iyi uygulandığı ülkeler, kadına yönelik şiddette başı çeken ülkeler. Temel Haklar İçin Avrupa Birliği Ajansı’nın (European Union Agency for Fundamental Rights/FRA) 28 AB üyesi ülkede yaptığı araştırmanın sonuçları bunu doğruluyor. Araştırma o güne kadarki en kapsamlı araştırma olması sebebiyle kritik. Toplamda 42 bin kadınla yüz yüze görüşülmüş. Araştırmanın sonuçlarına göre şiddetin en çok görüldüğü ülkeler arasında % 52 ile ilk sırada yer alan Danimarka’yı, % 47 ile Finlandiya, % 46 ile İsveç takip ediyor.

    Demek ki İstanbul Sözleşmesi çok güçlü şekilde uygulansa da şiddet yine oluyor. Bundan anlayacağımız şey açıktır: İstanbul Sözleşmesi’nin kapağında her ne kadar kadına karşı şiddeti önleme ismi taşısa da bu sözleşme, amacına hizmet etmiyor. Artık bu hakikati görmemiz şart! “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” diyenlerin tutunacak tek bir sağlam delili yok. Yukarıda İskandinav Ülkelerine ait verdiğimiz istatistikler aynı zamanda “İstanbul Sözleşmesi yeterince iyi uygulanmıyor” iddiasında olanlara da cevap niteliğindedir. Zira en iyi uygulayan ülkelerin hali de ortadadır.

    İstanbul Sözleşmesine Göre Şiddetin Kaynağı

    Sözleşmeyi savunanların belli başlı argümanlarına cevap verdikten sonra İstanbul Sözleşmesi’nde nelere itiraz ettiğimizi anlatmaya çalışalım. Tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan bu sözleşme isminden anlaşılacağı üzere kadına karşı her türlü şiddeti engellemeyi amaçlamaktadır. Buna herhangi bir itiraz olamaz. Ancak sözleşmenin giriş kısmında şiddetin kaynağı aynen şu sözlerle aktarılmaktadır. “Kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını ve kadına karşı şiddetin, kadınların erkeklere nazaran daha ast bir konuma zorlandıkları en önemli sosyal mekanizmalardan biri olduğunun bilincinde olarak (…)” Açıkça görülüyor ki İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddetin tek kaynağını toplumsal cinsiyet kavramı olarak görüyor. Sözleşmenin tümünü okuduğumuzda da bunu açıkça görebiliyoruz.

    Toplumsal cinsiyetin tanımını yine İstanbul Sözleşmesinden aktaralım: “Toplumsal cinsiyet, herhangi bir toplumun kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özelliklerdir.” Tanımdan açıkça anlaşılan şey, kültürümüzün kadınsı ve erkeksi olarak kodladığı her şeyin bu kavram içine girdiğidir. Sözleşme, kadına yönelik tüm şiddetin işte bu toplumsal cinsiyet kavramından kaynaklı olduğunu savunuyor. Yani kadınlarımızın gördüğü tüm şiddetten dinin, geleneğin, kültürün, tecrübenin şekillendirdiği toplumsal cinsiyet sorumlu tutuluyor. Oysa kadına karşı şiddetin en fazla alkolün etkisi altındayken gerçekleştiği yıllardır yapılan araştırmalarda ispatlandığı halde, sözleşmenin hiçbir yerinde alkolün şiddet üzerindeki rolüne en ufak bir atıf yok. Tüm şiddetten toplumsal cinsiyet rolleri sorumlu tutuluyor. Cinsiyet rollerimizin tamamen problemsiz olduğunu iddia etmiyorum. Sonraki yazılarımızda buna da değineceğiz. Bizim itirazımız, toplumda hayati öneme haiz olan bu rollerin kökünden kazınmaya çalışılmasınadır. Sözleşmenin bu yönü de LGBT lobisine koz veriyor.

    Toplumsal cinsiyet kavramının psikoloji literatüründe tanınması 1968 yılında ABD’li psikanalist Robert Stoller’in “Sex and Gender” kitabıyla oluyor. Kitabında aslında tek cinsiyet tanımının değil; iki cinsiyet tanımının olduğunu savunmaktadır. Cinsiyetin biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) olarak ikiye ayrıldığını yazar. Yani erkek/kadın olarak doğabilirsiniz (sex) ama erkekliği/kadınlığı(gender) toplum size dayatır ve öğrenirsiniz. Toplumsal cinsiyet, “işte bu dayatmadan dolayı problemli bir kavramdır ve toplumun kadın ve erkek rolleri yıkılmalıdır” demek ister Robert Stoller. İşte bu tarihten itibaren hayatımıza girmeye başlayan bu kavram, o günden bu yana bilim camiasında büyük tartışmalara neden oldu. Yani hala üzerinde ittifak edilebilmiş bir kavram değil. Yani bu kavramı zemin yapıp üzerine uluslararası bir hukuk metni inşa etmeniz kesinlikle doğru değil. Çünkü her anlamda ispatlanmaya muhtaç yönleri var bu kavramın. Üstelik son yıllarda toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet ayrımını çürüten deneysel araştırmalar ciddi şekilde çoğalmış durumda.

    Burada birkaç gün önce Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro’nun Polonya’nın İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceklerini açıklarken zikrettiği bir cümleyi hatırlamakta fayda var. Sözleşmede bazı maddelerin ideolojik unsurlara sahip olduğunu savunan Ziobro, sözleşme ile “biyolojik cinsiyete karşı sosyo-kültürel cinsiyetin(toplumsal cinsiyet)” inşa edilmeye çalışıldığını söylerken tam da bu noktaya işaret ediyordu. Çünkü şu haliyle toplumsal cinsiyet kavramı bilimsel olarak tartışmalı olmakla birlikte feminist ve LGBT lobilerinin dayanak noktası olarak hizmet veriyor.

    Sonuç olarak İstanbul Sözleşmesi, şiddetin yegâne kaynağını toplumsal cinsiyet kavramı olarak görür. Birçok bilimsel çalışmada şiddetin asıl kaynakları (başta alkol olmak üzere) açıkça ortada olmasına rağmen tüm fatura bilimsel olarak son derece tartışmalı olan toplumsal cinsiyet kavramına kesiliyor ve diğer şiddet faktörlerine en ufak bir yaptırım teklifinde bile bulunulmuyor. Yani daha olup olmadığı bile belli olmayan bir kavramı siz tüm şiddetin sorumlusu olarak ilan ediyorsunuz. Kaldı ki bu kavramın içine cinsiyet rollerini de dahil ederek onları da öcü gibi gösteriyorsunuz. Durum bu olunca sözleşmenin amacının kadına karşı şiddeti önlemek olduğu iddiasının içi boşalmış oluyor.

    Devam edecek…

    Geçmiş Kurban bayramımız mübarek olsun.

    Dua İle…

    Feyzullah Akdağ
  • Madde 4 – Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması

    1 Taraflar herkesin, özellikle de kadınların, gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz
    kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer
    tedbirleri alacaklardır.

    2 Taraflar, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı kınayacak ve ayrımcılığı önlemek üzere,
    özellikle aşağıdakiler dahil olmak üzere, gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır:
    – ulusal anayasalarında veya ilgili diğer mevzuata kadın erkek eşitliği ilkesini dahil
    edecek ve bu ilkenin uygulamada gerçekleştirilmesini temin edeceklerdir;
    – yerine göre, yaptırımların uygulanması yolu da dahil olmak üzere, kadınlara karşı
    ayrımcılığı yasaklayacaklardır;
    – kadınlara karşı ayrımcılık yapan yasa ve uygulamaları yürürlükten kaldıracaklardır.

    3 Taraflar bu Sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik
    tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal
    veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim,
    toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci
    statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın
    uygulanmasını temin deceklerdir.

    4 Kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel
    tedbirler, bu Sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacaktır.