• 112 syf.
    Sanırım ilköğretim çocuklarına tavsiye ediliyor bu kitap, öğretmenleri tarafından. Çocuk kitabı sananlar olabilir bu yüzden. Oysa şu yaşımda (birkaç sene önce okudum ama otuzlar demek oluyor bu) okumama rağmen gönül rahatlığıyla bu kitaba küçük kaldığımı söyleyebilirim.

    Yeri gelmişken bir şey daha söyleyeceğim. Zaten çarpık çurpuk olan eğitim sistemimizle ilgili. Bu söyleyeceğim tam olarak benim değil aslında. Ben de bunu büyük hocalardan duymuştum. Şöyle ki:

    Gelişmeye çalışan ülkeler eğitim yatırımını alt düzeye yapmalıdır. İlerlemiş ülkelerin aksine gelişmeye çalışan ülkelerin lisans ve üstüne yaptığı yatırım kesinlikle bekleneni vermeyecektir. Şekil A: Türkiye. Bakınız bu ülkenin %33'ü lisans mezunu. Gelişmiş ülkelerden bile fazla:) Oysa kaliteyi görüyorsunuz. Halbuki ilköğretime aynı ilgiyi gösterseniz her şey farklı olacak.

    Ayrıca şunu da ekleyeyim. Hemen hemen hepimiz ilköğretim görüyoruz. Bu sayede toplumun %100'üne yakın bir taban eğitim alınmış olacaktır. Siz yukarıdakilerle uğraşmaya devam ettiğiniz sürece aslında asıl eğitilmesi gerekenler neredeyse hiçbir şey almadan ortalıkta dolaşan kalabalığı oluşturuyor. Trafikte, sokakta, markette ya da her an ülkenin bir yerinde karşılaştığınız insanlar bu, en alt düzey eğitimi bile doğru almadıkları için: bu haldeyiz.

    Okumaya niyetli olan zaten okuyacaktır (lisans ve üstünü kastediyorum). Asıl derdimiz okumaya niyeti olmayanları niyetlendirmek. Başka bir deyişle daha onlar küçükken en azından asgari bir eğitim potansiyelini onlara sunmak, kabul ettirmek ve içlerine sindirmek.

    Bir de şunu unutmayalım. Kimin işine geliyor bu ülkede eğitimin düzgün olmaması? Kesinlikle siyasetçilerin. Çünkü eğitim arttıkça kişi anlamaya, sorgulamaya, daha iyisini istemeye, sürüden ayrılmaya ve birey olmaya çalışacaktır. Soruyorum size. Cahil kalabalığın oyu mu daha ucuzdur yoksa eğitimiyle çok daha ilerlemiş insanların oyu mu?

    Eğitimde kalite olmasın, ilk, orta, yüksek, her düzeyde diplomalı insanlar olsun. Ama eğitim kaliteli olmasın. İnsanların diplomaları olsun fakat cahil olsunlar. Bunu kim ister? Kolay oylara talip olanlardan başka!!!

    Kısaca; eğitimimizi arttırmamızı sağlayacak olanlar (siyasiler) asıl cahil kalmamızı isteyenler olabilir gibi görünüyor. Zira koyun her zaman, çobandan daha kolay itaat edecektir.

    Son olarak, bu kitabın ilköğretim öğrencilerine okutulmaya çalışılmasını yukarıdaki görüşlerime paralel olarak çok doğru buluyorum.
  • 544 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Adolf şanslı bir çocuktu çünkü kendisinden önce dünyaya gelen 2 kardeşi Gustav ve Ida daha bebekten hayatlarını kaybetmiş ve Adolf’ten sonra dünyaya gelen Edmund ise 6 yaşına kadar hayatta kalabilmişti. Kaderin bir cilvesi midir bilinmez ama her şey 1889’da başladı. Adolf, babasının yolundan gitmek istemeyen, babasına karşı direnen bir çocuktu. Babası gibi memur olmak istemiyordu. Müziğe ve resime meraklıydı. Matematik ve fizikte başarısızlık, tarih ve coğrafya derslerinde başarı gösteriyordu. Liderlik vasfı daha çocukken kendini göstermeye başlamıştı. Hitap konusunda Allah vergisi bir yeteneği vardı. Ve bu özelliği sayesinde ileride Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin lideri olmayı başaracak, milyonları arkasından sürükleyecek ve nice ölümlere sebebiyet verecekti. O, insanların kitaplardan çok sözle elde edildiğine inanıyordu. Kitapda da bahsettiği gibi haklıydı; dünyanın altını üstüne getiren büyük hadiselerin hepsi, yazıyla değil sözle meydana getirilmişti. İnsanlar, tembellikleri ve acizlikleri nedeniyle okumayı sevmedikleri için cellatlarına aşık olmuşlar, kendi felaketlerini getiren liderleri başa geçirmişlerdir. Böylece kendi sonlarını da gene kendileri tayin etmişlerdir. Hitler de bunu iyi kullanmış ve kitle halindeki insanın tembel olduğunu bildiği için sadece kendi fikirlerine inanan insanlara hitap etmek yerine genele hitap etmeyi tercih etmiştir. Ancak bunu yaparken de Irkçı Nasyonal söyleminden asla taviz vermemiştir. Ona göre ne kadar şiddetli ve hitabi olursanız o kadar çok taraftar kazanırdınız. Propagandanın gücüne inanmış ancak onun sadece taraftar getirdiğini de bilmiştir. Ona gerekense parti üyeleridir. Zira taraftar ve üye arasındaki yegane fark, taraftar sempati beslerken üyeler davaları için var güçleriyle çalışacaklardır. Bunun için de sağlam bir teşkilat gereklidir. Çalışma şekli itibariyle rol model olarak, ülkesinde yok edilmesi gereken birer gereksiz yaşam formu olarak gördüğü Yahudilerin destekledikleri Marksistleri almıştır. Marksistler, propagandayı esaslı bir şekilde bilip, kullanmışlar ve Alman milletini, milli benliğinden uzaklaştırmışlardır. Baktığınızda Hitler’in başlangıçtaki fikirleri oldukça mantıklı. Mesela Alman kavmi kendi evlatlarını bir araya toplamalıdır; tarih dersinin amacı yalnızca tarihleri öğretmek değil, tarihi olayları doğuran ve gerektiren şeyleri öğrenmek ve araştırmaktır; çocuğun ahlaken ve fiziksel gelişimi için ailedeki huzurun önemine değer vermesi gibi durumlara hangimiz karşı çıkabiliriz ki. Ancak bir de işin diğer bir boyutu var tabi. İşçinin isteklerine kısmen cevap vermenin onların direnme gücünü kıracağını bilmesi; halkın siyasi zekasının, kendi dertlerine derman olacak yetenekli siyasileri bulup meclise göndermeye ehil olmadığını bilmesi ve bunu kullanması; ari ırk ideolojisini katı bir şekilde savunması hiçbir insanın kabul edebileceği türden şeyler değildir. Yahudilere karşı beslediği kin ve nefret, insanlıktan nasibini almamış bir canavar haline dönüşmesine sebep olmuştur. Evet, o bir canavardı. Durdurulması ve yok edilmesi gereken bir canavar. Ama siyasi zekasına gerçekten hayranlık duymamak elde değil. Bugün baktığımızda demokrasilerde iktidarları elinde bulunduran partiler ve siyasiler, Hitler’in politikalarını uyguluyorlar. Hemen Nasyonal Sosyalizm ya da Ari ırk politikaları aklınıza gelmesin. Kavgam kitabının özellikle ilk 60 sayfasını okursanız, kendinize en yakın demokrasinin işleyiş tarzıyla karşı karşıya kalırsınız. Bu durum da beni oldukça şaşırttı açıkçası. Sanki birileri bu kitabı iyice okuyup analiz etmiş ve kendi siyasal jargonuna uydurmuş. Hitler öldü mü kaldı mı tartışmaları devam ede dursun, biz içinde bulunduğumuz istikrasızlıktan çıkabilmek için okumalı, okumalı ve okumalıyız. Churchill haklıydı; “Eğer kavgamı ciddiye alarak okusaydık, II.Dünya Savaşı’nın çıkmasına engel olurduk.”
  • Politik mastürbasyon ne demek,
    onu öğreniyoruz.
    Koskoca siyasi mücadeleyi ‘’Tamam’’ / ‘’Devam’’ kelimelerine sığdırarak.
    Sanki en çok tweeti atan kazanacak...

    ( Bu konuda hep susmayi denedim ama anladim ki iki kelime etmesem çatlar ölürüm)
  • 560 syf.
    Hani bir söz vardır “ Adam Olacak Çocuk “ diye. İşte bu sözün bir kulaç daha derinine inip; “ Kahraman Olacak Adam “ diye bilirim Kuşçubaşı Eşref’in gençliğinden yola çıkarak. En büyük bilge hayatın kendisidir diyorum çünkü hayat insanı yaşadıklarıyla yoğurur. Eğer tabi ki buna inancınız var ve ders alıyorsanız. Eşref Bey’in yaşadıkları bu inancı besliyor. Dönemin ortamından etkilenip, Padişaha aykırı hallere girişiyor. Sürgün üstüne sürgün yiyen bir Adam Eşref Bey.

    Tek meselesi istibdat rejiminin gitmesi, yerine hürriyet ortamının gelmesi. Bu doğrultuda elinden geleni ardına koymayıp Arabistan çöllerine sürgün gidiyor Uçan Şeyh. Dönemin kumandanları tarafından bu asi yanı törpülemek adına türlü işkenceler görüyor Kuşçubaşı. Ruhuna işleyen çizikler onu ehlileştirmek şöyle dursun, onu daha da asi yapıyor. Zindandan kaçıp sürre alayını basıyor. Birçok defa zatı şahanelerinin affına mazhar oluyor. Lakin bildiğinden geri durmuyor çünkü hürriyet nabzında atıyor. Dünyanın yarısını geziyor Jön Türklere katılıyor. Dönemin hürriyetperverleri ile İttihat Terakkiyi kuruyorlar 2. Meşrutiyeti ilan ettirip, Padişahı indiriyorlar tahttan. Eşref halis niyetle bakıyor meseleye istibdat bitti Osmanlının çöküşü de bitecek. Yanıldığını idrak etmesi geç olmuyor Trablusgarp savaşında Osmanlı kurmayları üstünlüğü elde etmişken dirayetsiz siyasiler sebebiyle kendilerine inanmış insanları bırakmak durumunda kalıyorlar.

    Zira Balkan harbi patlak veriyor bu defa hiç olmazsa İstanbul düşman postallarıyla kirlenmesin diye Edirne’ye koşuyorlar canhıraş vaziyette… Bulgaristan’ın içlerine kadar ilerliyorlar Batı Trakya’yı geri alıyorlar fakat yine basiretsiz siyasilerin setine çarpıp masa da kaybediyorlar ilk Türk cumhuriyeti, Batı Trakya Türk Cumhuriyetini. Acı tecrübe ile bir kez daha idrak ediyor meselenin 2. Abdülhamit Han’ın istibdadında olmadığını. Her defasında bırakmaya niyetleniyor fakat Vatan yaralı ve şefkatli bir vatan evladı elinden merhem bekliyor. İşte vatanı böyle acı çekerken gidemiyor o her defasında ona koşuyor. Birinci Cihan harbi patlak verince Teşkilatı Mahsusa’nın Arabistan sorumlusu olarak Hicaza gidiyor. Lawrence ile yaman oyunlara girişiyor Arap isyancılarla vuruşuyor. Şerif Hüseyin’in ihanetine engel olmak için çok mücadele veriyor bir avuç kahramanla birlikte. Ve sonunda Esir düşüyor. Kitap bu nokta da son buluyor. Benim için tarihte iz bırakmış birkaç mühim adamdan biri Kuşçubaşı Eşref. Farklı yazarlardan yaşamına dair izler okumuştum. Bence herkesin okuması gereken bir abide şahsiyet. İsmail BİLGİN’in anlatımı gayet güzel, kitabın dili akıcı geriye bir tek az biraz tarihin efsunlu suyundan içmek kalıyor. Kanlarıyla Tarihe can verenler ruhlarınız şad olsun…