• Tarkovski söyleşisi: “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor!”


    – Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.

    Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

    – Sizi sinirlendiren şey ne?

    Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

    – Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

    Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

    – Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

    Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

    – Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

    Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

    – Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

    İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

    – Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

    Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

    – Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

    Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

    Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

    Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

    Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

    Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

    Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.

    Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

    Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

    Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

    Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

    Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

    Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

    Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

    Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

    Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

    Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

    Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

    Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

    Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

    Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

    İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

    Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

    Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

    Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

    Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

    Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

    Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

    Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

    Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

    Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

    Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

    Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

    Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

    Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

    Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

    Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

    Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

    Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

    Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

    Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

    İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

    Afedersiniz, sizin adınız ne?

    İrena.

    Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

    Hayır, beni yanlış anladınız.

    Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

    Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

    Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

    Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

    Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

    Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

    Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

    Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

    Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

    Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

    Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

    Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

    Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

    Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

    Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

    Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

    Kim hükmediyor peki?

    O.

    Nerede O?

    (Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

    Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

    Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

    Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

    Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

    Bu Platon’la başlamıştı.

    Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

    Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi izterdiniz?

    Bana karşı önyargılısınız.

    Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

    Şiirsel Sinema – Andrey Tarkovski – Derleyen: John Gianvito
  • Kitaplardan yana hep şanslı oldum. Eğer bir kitabı okumayı canım özel olarak o gün okumak istemişse, elim o kitaba giderken bir şeyler hissetmişsem o kitap O (the) kitaptır. Genç Werther’in Acıları da O kitaplardan biri benim için.
    Oturuyordum, o ise sağ arka çaprazımda ayaktaydı. Üzerinden 20 gün falan geçmişti. Kitabımı açtım. “Ve sen, aynı onun gibi tutkulu istem duyan sevgili can, onun acısından avuntu bul ve ister tecelli olsun, ister kendi suçun yüzünden, kendine daha yakın birini bulamazsan, bu kitapçığı dost edin.” Azıcık, çok azıcık bir süre kitaba bakakaldım ve tekrar okudum. Evet, bana diyordu.

    Ah, Werther! Pamuklara sarılasıca, canım Werther! Karakterleri benimsemek huyum değildir, ama,
    Söz konusu yazar Goethe,
    Werther’in hissettiklerini (sadece Lotte’ye karşı olanlar değil) öyle iyi anlıyordum ki kitabın içinde boğulmamam söz konusu dahi olamazdı.

    —SPOILER (ALINTILI)—

    Evet, Werther sanatçı ruhlu, daha da önemlisi ruhu kör kuyular kadar derin, kalbi Kaf Dağı’nın ardındaki ovalar kadar geniş ve kesinlikle iyi yürekli bir karakter. (Bu noktada belirtmem gerekir ki Werther dönemin -Romantizm- de etkisiyle çok romantik bir yapıya sahip. Mai ve Siyah’ın Ahmet Cemil’inden fazla romantikliği sebebiyle nefret etmişken Werther’e böylesine bayılmamı neye bağlayabilirim bilmiyorum) Çok düşünüyor, çok hissediyor ama küçücük de olsa bir sosyalleşme sorunu mevcut
    (insanlara cazip gelebilecek özelliklerden bende eksik olan nedir bilmiyorum; benden hoşlanan birçok insan var, benimle ilgileniyorlar, ama yollarımız sadece kısa bir süre için kesişiyor ve ben buna üzülüyorum. -sf. 7-)
    bu yüzden de kendi içine yönelmiş
    (Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok, sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu. -sf. 9-)

    Lotte (siyah gözlü!!!) annesinin ölümünden sonra küçük kardeşlerinin bakımını omuzlarına almış bir genç kız. Küçük yaştan beri çocuklarla olan haşır neşirliği ona içsel bir hassasiyet ve ince seziler katmış. Bir de iri siyah gözleri var. Bu arada, gözlerinin karasından bahsetmiş miydim?

    Albert -Lotte’nin nişanlısı- için şunu söyleyebilirim: Werther’i alın, -1 ile çarpın. İşte karşınızda Albert. Bulutların üstünde yürüyen, değişken ve toy Werther’e karşı olgun, mantıkçı ve sabit Albert. Mükemmel bir aşk üçgeni, öyle değil mi?

    Werther’e geri dönelim. Werther genç, kanı deli akıyor. Lotte’yi görüp de beğeniyor, vesaire vesaire. Bildik işler ama bir fark var: bu aşk değil, takıntı. Eskiden doğadan muazzam bir zevk alan
    (Ama bu beni mahvediyor, bu görüntülerin muhteşemliğinin yarattığı gücün altında eziliyorum. -sf. 5-)
    Werther dağa bakıyor Lotte’nin kaşı, taşa bakıyor Lotte’nin siyah gözleri. Sonunda doğadan da zevk alamamaya, hatta acı çekmeye (Böyle mi olacaktı, insanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün kaynağı mı olmalı? -sf. 49) başlıyor, dolayısıyla resim yeteneği de sönüyor ama Werther hala başına geleceklerden habersiz, Lotte’nin hayaliyle sarhoş bir şekilde yaşamına devam eder.
    (Buna sakın gülme. Willhelm, mutluysak, nedeni hayalet gölgeler değil mi? -sf. 37-)
    Lotte’yi gördükçe daha da bağlanır, bağlandıkça daha çok görmek ister. Bu bir kısır döngü (değil) çünkü “İnsan doğası, sınırlı: Sevinç, üzüntü, acıya belli bir dereceye kadar katlanabiliyor ve bunun üstüne çıkınca mahvoluyor. -sf. 41-“ Werther de mahvolmaya başlıyor ve aslında başından beri orada, Werther’in yüreğinde olan, sadece gününü bekleyen bir sis (melankoli+depresyon) dağılmaya başlıyor.
    (Yaşamımı hareketli kılan mayalı hamurdan yoksunum; gece yarıları beni canlı tutan, sabahları beni uykudan uyandıran dürtüden yoksunum. -sf. 64-)
    Okudukça “Bu Werther’se baştaki kimdi, e yok baştaki Werther idiyse bu kim?” demeye başlıyorsunuz. Tabi Werther’in içindeki kazan fokurdadıkça dayanamıyor ve bir karar veriyor: ölüm.
    (Safkan atların bir türünden bahsederler, aşırı koşturulmaktan kızışan atlar, ferahlamak için içgüdüsel olarak bir damarlarını ısırırlarmış. Sık sık ben de kendimi böyle hissediyorum, beni sonsuz bir özgürlüğe kavuşturacak bir damarımı kessem diyorum. -sf. 71-)

    Birçokları Werther’in ölümünü sadece Lotte’ye ve ona olan hislerine bağlıyor ve Werther’in yaptığının ne kadar saçma olduğunu söylüyor. Allahtan Goethe o kadar öngörülü ki onlara cevabını bile kitabın içine saklamış.
    “Siz insanlar, bir şey hakkında konuşurken hemen şöyle söylemek zorunda hissediyorsunuz kendinizi: "Bu aptalca, bu akıllıca, bu iyi, bu kötü!" Bütün bunların ne anlamı var? Sırf bunları söylemek için mi bir olayın içyüzünü araştırıyorsunuz? Onun niçin olduğu, niçin olması gerektiği şekllindeki sebepleri kesinlikle açıklayabiliyor musunuz? Böyle yapsanız yargılarınızda bu kadar aceleci olmazdınız. -sf. 44-“ Werther’in ne kadar saçma davrandığını düşünenlere
    “Mutluluğunun eksikliğini dünyevi bir nedene bağlayabilen aziz mahluk! Hissetmiyorsun, felaketinin paramparça kalbinde, bozulmuş aklında yattığını hissetmiyorsun, dünyanın bütün kralları bir araya gelse bile sana yardım edemez.” Güzel kardeşim değer miydi bir kız için kendini bu kadar harap etmeye diyenlere

    —SPOILER BITTI—

    Söyleyeceğim son şey, kitabın isminin çevirisine dair. İngilizce ismi “The Sorrows of Young Werther” Sorrow eşit değildir acı. Bakalım Sorrow’u Oxford nasıl çevirmiş:
    Bir kayıp, hayal kırıklığı, kişinin kendisine yahut başkalarının başına gelen talihsizlikler üzerine hiisedilen yoğun sıkıntı. Keşke Türkçe edisyonunda da bunu karşılayacak bir kelime tercih edilseydi.

    Gerçekten son bir şey, bu kitabın en az intihar temalı diğer kitaplar gibi çok tehlikeli olduğunu, dolayısıyla da tavsiye edilirken dikkat edilmesi gerektiğine inanıyorum.

    —————(Kapanış)
    Evet arkadaşlar, Genç Werther’in acılarına dair söyleyeceklerim bu kadardı. İncelememi beğendiyseniz altta kalp tuşuna basarak beğenmeyi ve bunun gibi daha çok içerik için kanalıma abone olmay- aman, hemen buradan ( Merve (bu kadar) ) takip etmeyi unutmayın. Sağlıcakla kalın.
  • Bu hikâyeyi sevgili Esra 'ya ithaf ediyorum.

    Bu şehrin dağlarına kar yağdı mı, gurbetçiler memleketine döner, kıraathanelere akın ederdi. Bu şehrin insanları, kıraathane yerine kahve derdi. İş olanağı olmayan bu şehirde kahve sayısı, bu şehrin rakım sayısından kat kat fazlaydı.
    Bu şehre gelmeden önce, bu şehre karşı bir ön yargı, bir öfke besliyordum. Ön yargıyı kıracak bir şey varsa, o da bilgidir. İnsan bilgi sahibi olmadı mı, görmediği şeye inanır, duyduğu kaç şeyden sonra, anlatılan şeye karşı bir ön yargı besler. Bu şehre gelmemin nedeni, tayinimin bu şehre çıkmasaydı. Bilgisayar ekranında bu şehri görünce içimde bir korku oluştu. İçimde oluşan korkunun nedeni, gerek çevrenin anlattıkları, gerek televizyonda gördüğüm haberlerdi. Bu şehre ilk geldiğimde kimseyle muhabbet etmez; ikram ettikleri suyu bile içmezdim.
    Kaldığım evin duvarları, beynimi ezmiş; okuduğum kitaplar, ruhumu hiçliğe sürüklemişti. Ne bir şeyi hissediyor, ne de heyecanlanıyordum. Bir ruhumun olduğuna inanamıyordum; ruhu olan bir insan, bir şeyleri hissederdi; ya hüzünlebirdi ya da mutlu olurdu. Oysa ben kafamın içinde yaşayan bir mahluk olduğum için, düşünerek mutlu olmaya çalışıyordum. Ya intihar edecektim ya da insanlar içine karışacaktım. İntihar edersem, içimdeki sıkıntıyı da kendimle götürecektim; öyle ki insanlar içine girmeye karar verdim. İyi ki girdim, yoksa Apé Usıf'ı nasıl tanırdım, bu şehre olan ön yargımı nasıl kırardım ki...
    Bu şehre artık veda ediyorum. Bu yazıyı da kendime borç bildiğim için, kaleme alıyorum. Ne Apé Usıf'ı unutacağım, ne bu şehrin insanlarını, ne de mor rengini...
    ...............................................................................
    Botlarımı ayağıma çektikten sonra, en yakın kahveye doğru yürümeye başladım. Kar, şehri kaplamıştı, öyle ki yürürken zorlanıyor, düşmemek için adımlarımı dikkatle atıyordum. İçimde bir korku olsa da karın verdiği soğukluk, içimdeki korkuyu bastırıyordu. Başıma bir kaza gelmeden kendimi kahveye atabildim. Neyse ki odun sobası cayır cayır yanıyordu yoksa içimdeki buz kitlelerine çay eritemezdi. Boş bulduğum bir köşeye kendimi atarak, bir çay istedim. Odun sobasının etrafına toplanan insanlar, bir şey unutmuşum gibi bana bakıyordu. Evet, selam vermemiştim. Neden, selam verecektim ki, bu insanlar tanımıyorum, bir de bu insanlar hakkında hiç olumlu cümleler duymadım. Üstünde dumanlar çıkan çayım gelmişti; içim ısınsa da içimdeki korku bir türlü dinmek bilmiyordu. Şalvarlı ihtiyarlar, tütün tabakasını odun sobasının önüne kurmuştu. Bir ihtiyar, elindeki tabakasından bir pel, bir de içine tütün kurduktan sonra, tabakayı bana uzatarak, "Al, bir tane sar," dedi. Sigara kullandığımız söyleyip, teşekkür ettim. Çayımı elime alıp, kahvenin içini gözlerimle kolaçan ettim. Dikkatimi çeken bir ihtiyar oldu: Bıyıkları, neredeyse çenesine varacaktı. Ne dolgun göğüslü bir kız, ne de iri kalçalı bir kadın o kadar ilgimi çekmişti. Elindeki tesbihi sallayıp, kısık sesle bir şeyler mırıldanıyordu. Bu ihtiyarı o kadar merak ettim ki, az önce tabakayı uzatan ihtiyara dönerek, "Bu adam kim, tanıyor musunuz, " dedim. İhtiyar acı acı gülümseyerek, "Apé Usıf," dedi. "Kimseyle konuşmaz, eline tesbihini alır, bir köşeye çekilir; bazen kendi kendine konuşur, bazen kılam söyler." "Peki, neden bıyıklarını o kadar uzatıyor ki, " dedim. "O bıyıklarını hiç kesmez, sevdiği kadın öldükten sonra bıyık bırakmaya başladı," dedi. Neden öldüğünü soracaktım ki, vazgeçtim. Bu soruyu da Apé Usıf'a diyecektim artık. Kalan çayıma son bir yudum attıktan sonra, çay paramı masanın üstüne kurup eve doğru yürümeye başladım.
    ...............................................................................
    Nişanlım, kitabın ilk sayfasına, "Bir insan mor rengini neden bu kadar sevsin ki...Mor renginde ne var ki, biz göremiyoruz. Bu şiir kitabında dikkatimi şeylerden biri de "mor" rengi oldu. Belki senin de dikkatini çeker. Öpüyorum. Hasretle...," bu yazıyı yazarak bir Adnan Yücel kitabını göndermişti. Şiire karşı bir zaafım vardı ama bu şairin adını daha önce hiç duymamıştım. Âpe Usıf'ın hikâyesini o kadar merak ediyordum ki kendimi ihmal ettiğim gibi nişanlımıda ihmal etmiştim. Şiir kitabını da alarak kahvenin yolunu tuttum. İhtiyarlar odun sobasının önünde çember oluşturmuş; Apé Usıf yine aynı yerine oturmuştu. Çay isteyip, sobanın etrafına değil, Apé Usıf'ın yanına oturdum. Kabanıma yerleştirdiğim kitabı çıkararak okumaya başladım. Evet, kendine göre bir üslubu vardı. Gerçekten de mısralarını hem samimi hem de sıcak buldum. Bir şiiri okuduktan sonra, kitabı kapatıp o şiir üzerine düşünmeye başlarım. Gözlerimi kapatıp, az önce okuduğum şiiri düşünecektim ki, bir fısıldama duydum. Gözlerimi açıp sağıma soluma baktım ki, Apé Usıf, "Kulaklarında pamuk mu var, karanlık ülkenin çocuğu? Sana sesleniyorum, duymuyor musun," dedi. Çok şaşırmıştım. Hiç kimseyle konuşmayan Apé Usıf, benimle mi konuşuyordu. Kendimi toparladıktan sonra, "Kusura bakmayın, daldım." "Şu karanlık ülkenin insanları çok dalgındır ya," dedi, ve ardından da sustu. Hem neden karanlık ülkenin insanı diyor ki, o hangi ülkenin insanı ki? "Pardon, neden bana karanlık ülkenin insanı diyorsunuz ki, siz hangi ülkenin insansınız? " dedim. Önce biraz güldü, sonra gözlerini yüreğine indirdi, "Ben mor ülkenin insanıyım. Böyle bir ülke adı duydun mu? dedi. "Yok, dedim. Ne karanlık ülke adı duydum ne de mor ülke adını duydum." Eliyle iki yaptıktan sonra, "Yüreğini aç, anlatayım," dedi. "Karanlık dünyanın insanı, salt parayı düşünür. Para sahibi olmak için savaş açar, ağaç keser, insan öldürür. Mor dünyanın insanı, salt insanı düşünür. Ağaç diker, türkü söyler, şiir yazar, Karanlık dünya insanı, zemheriye tutulmuştur; dört mevsim bahara çalsa da ülkelerine bahar gelmez; zemheri onların içinde yaşıyor, içinde...Mor ülkenin insanı baharı düşler, bahar içine yaşar. Zemheri işlemez, dört mevsim zemheriye çalsa da işlemez. Anladın mı, " dedi. Başımı "anladım" anlamında sallayarak, Bıyıklarınızı neden kesmiyorsunuz, ya da neden bıyık bırakıyorsunuz," dedim. Cevap vermedi. Sustu. Gözlerinin içine baktım, yaş geliyordu. Elindeki tesbihi sıktı. Tesbihi sıktıkça gözünden akan yaş daha da artıyordu. Sonra, anlamını bilmediğim bazı cümleleri, usta bir yorumcu olarak mırıldandı. O ses, içimdeki korkuyu öldürmüştü. Müthiş bir sessizlik, kahveyi kaplamıştı. Gelen tek ses, tesbih taşlarının hışırtısıydı. Âpe Usıf konuşmuyordu, bir yere odaklanmış, boş gözlerle bakıyordu. Genzimi temizleyip, "Hiç tanımıyorum sizi, buradaki insanları da ama sizi kendime yakın buluyorum. Hikâyenizi de merak ediyorum. Rica etsem, bir mahsuru yoksa hikâyenizi anlatabilir misin," dedim, samimi olmayan bir üslupla... Âpe Usıf, acı acı gülümseyerek, "Olur," dedi. Mor bakmayan insanın ruhu, erken çürür, derdi. O, mor ülkesini düşünerek keşfetti. Beni öyle sevdi ki, mor ülkesinin kapısını bana da açtı. O gittikten sonra, mor ülkesinde yalnız; karanlık ülkesinde kimsesiz kaldım.
    Bir amacı vardı: İnsanlık. O amaç uğruna da canını verdi. O bana ruhunu da bıraktı, mor ülkesini de... O hiç ölmedi, ruhu hâlâ yaşıyor, mor ülkesi de...Onun tenine dokunamadığım gün, bıyık bırakmaya başladım." Apé Usıf, yerinden kalktı, kahveden çıkarak uzaklaşmaya başladı. Gidişinden anladım, bir de gözlerinden; karanlık ülkeyi terk ediyordu.
    Artık mor bir renk değil, bir fikir, bir duygu, bir ruh benim için.
  • Kendimi bu zamana ait hissetmiyorum, hissedemiyorum. Bu teknoloji çağı dedikleri ama ortada modern cahillerin gezdiği gezegende eskilere gitmek istiyorum. Her yörenin özel dansları olduğu yerlere, gerçek sevdalara. Her şeyin herkes tarafından önemsendiği zamanlara.
  • ( Derin daktilonun başında yazmaktadır. Açelya’nın sesi fonda duyulur, Derin kahvesini içer. )

    AÇELYA – Ne yazıyorsun aşkım?.
    DERİN – Seni…
    AÇELYA – Ama ben buradayım, arkanda…
    DERİN – Evet biliyorum, hissediyorum.
    AÇELYA – Yazma, dön bana…
    ( Derin arkasına döner, göremeyince daktilonun başına döner… )
    DERİN – Bak yoksun işte, susuyorsun, konuşmuyorsun, var olmuyorsun tam tersi yok
    oluyorsun…
    AÇELYA – Sen öyle düşünüyorsun hayatım… Aslında ben konuşuyorum ama sen beni o zaman
    duymuyorsun, görmüyorsun.
    DERİN – Peki neden?.
    AÇELYA – Bende bilmiyorum… Omuzlarında parmaklarım, hissediyor musun?
    DERİN – Evet…
    AÇELYA – Hissedebiliyorsan, var olduğumun kanıtı değil mi?.
    DERİN – Ama baktığımda yoksan… Bu da yokluğunun bir kanıtı değil mi?.
    AÇELYA – Beni konuşturduğunu düşünme…
    DERİN – O zaman konuşamazsın…
    AÇELYA – Tabu koyuyorsun…
    DERİN – Ben aptalın tekiyim… ( Daktilonun başından kalkar. ) Ne yapıyorsun sen ya? Of… (
    Yavaş yavaş tekrar daktilonun başına oturur Derin… )
    AÇELYA – Neden geldin?.
    DERİN – Bilmiyorum…
    AÇELYA – Çünkü beni daha çok merak ediyorsun, görmek istiyorsun, hissetmek istiyorsun…
    DERİN – Hayır sorunun cevabını buldum. Yalnızlık…
    AÇELYA – Yalnızlık değil bunun cevabı, kolaya kaçma, sen yalnız değilsin…
    DERİN – Tamam delilik o zaman…
    AÇELYA – Kime göre, neye göre?.
    DERİN – İnsanlara göre…
    AÇELYA – Sen insan değil misin?.
    DERİN – Hayır ben deliyim…
    AÇELYA – Bende bir deliye aşığım o halde…
    DERİN – Evet deli dana aşkı yaşıyoruz aşkım…
    AÇELYA – ( Gülümser. ) Mutlu değil misin peki?.
    DERİN – Mutluyum…
    AÇELYA – Peki, sorun ne?.
    DERİN – Sorun deli mutluluğu!. İnsan mutluluğu daha iyi değil mi?.
    AÇELYA – İyi olabilir, kötü mutluluk, kötü de olsa iyi değil mi?.
    DERİN – Ama çok saçma…
    AÇELYA – Bu nasıl bir şey biliyor musun?
    DERİN – Nasıl?.
    AÇELYA – Beni görmek, duymak veya hissetmek için yazman gerekiyormuş gibi
    düşünüyorsun.
    DERİN – Peki ( Daktilonun başından kalkar. Odanın içinde gezinir. ) Nerdesin hani
    göremiyorum, konuşuyor musun?. Ooooff! ( Daktilonun başına döner. ) Gördün mü bak
    göremiyorum?. Sen konuştun mu peki?.
    AÇELYA – Evet konuştum…
    DERİN – Neden duyamıyorum?.
    AÇELYA – Şimdi nasıl duyuyorsun?.
    DERİN – Duymuyorum, kulaklarımın içindesin sadece… Yani dışından girmiyorsun… Off…
    dediğim yere geliyor konu, sen olursan şizofreni bir aşk olursun…
    AÇELYA – Ya gerçeksem? Ya hiç kimse göremiyorsa? Ya herkes yanılıyorsa? Olamaz mı?.
    DERİN – Herkes yanılıyor olamaz!.
    AÇELYA – Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, kimse bir şey düşünmüyor demektir…
    DERİN – Walter Lippman
    AÇELYA – Evet... Onun dediğine göre sende düşünmüyor olursun…
    DERİN – Ama bu saçma düşünce…
    AÇELYA – Farklı sadece…
    DERİN – Çok farklı…
    AÇELYA – Ama farklı… Ben onların olmadığını iddia etmiyorum sana, dikkat ediyorsan?.
    DERİN – Nasıl yani?.
    AÇELYA – Ya onları bilmeden var edebilmişsen ve sadece şu an ben sana hayal ürünü gibi
    geliyorsam?.
    DERİN – Peki bir saniye… Sadece dinleyeceğim ve ben yazana dek sadece sen konuşacaksın.
    Hissettiğim kelimelerini, hemen yazacağım. Sende doğru mu, değil mi cevap vereceksin,
    anlaştık mı?.
    AÇELYA – Tamam anlaştık…( Derin yazmayı bırakır. ) Konuşuyorum…
    DERİN – Konuşuyorum mu dedin?.
    AÇELYA – Evet…
    DERİN – Ya hadi git!.
    AÇELYA – İnanmak istemiyorsun işte…
    DERİN – Aptal olduğuma mı? Evet, haklısın!.
    AÇELYA – Başa dönüyoruz desene…
    DERİN – Ne bekliyorsun benden?
    AÇELYA – Gerçek olduğumu düşünmeni değil, gerçek olduğumu bilmeni istiyorum…
    DERİN – İşte sen benim, deli olmamı istiyorsun?.
    AÇELYA – Tamam ne yaparsan yap…
    DERİN – Neden gittin yanımdan?.
    AÇELYA – Yakınında olmam için bir neden göremiyorum…
    DERİN – Seninle konuşuyorum farkındaysan?.
    AÇELYA – Ben diye bir şey yok burada, sen delisin hayatım, kendi kendine konuşuyorsun…
    DERİN – Gelir misin yanıma?.
    AÇELYA – Gelmiyorum…
    DERİN – Üüf! Alttan alır mısın biraz?.
    AÇELYA – Beni çok yoruyorsun…
    DERİN – Biliyorum, özür dilerim, affettin mi beni?. ( Açelya cevap vermez. ) Lütfen…
    AÇELYA – Peki ama söz vereceksin bu sefer…
    DERİN – Ne için?.
    AÇELYA – Pes etmek yok…
    DERİN – Beni seviyor musun gerçekten?.
    AÇELYA – Sevmesem seninle neden uğraşayım?.
    DERİN – Sevmediğinden olabilir mi?.
    AÇELYA – Kırıyorsun beni…
    DERİN – Özür dilerim…
    AÇELYA – Hep diliyorsun...
    DERİN – Sende hep kabul ediyorsun…
    AÇELYA – Etmeyince üzülüyorsun…
    DERİN – Üzülmemi istemiyor musun?.
    AÇELYA – İstesem senle konuşmazdım.
    DERİN – Kararsızım…
    AÇELYA – Darbeler yüzünden değil mi?.
    DERİN – Evet zihnim delik deşik, şimdilik ölümsüzüm ama aslında ölmüş gibiyim…
    AÇELYA – Şu an?.
    DERİN – Gerçeği söylemek gerekirse, diri hissediyorum kendimi.
    AÇELYA – Neden?.
    DERİN – Garip ama mutluyum… Hoş geldin hayatım…
    AÇELYA – ( Gülümser. ) Hoş buldum sizi bayım… Söz mü peki?.
    DERİN – Söz ulen!.
    ( Işıklar söner. Derin odadan içeriye girer hemen arkasından Açelya. )
    DERİN – Bak aşkım birazdan gelir Kamil, nerdesin önümde misin?.
    AÇELYA – Evet tatlım.
    DERİN - Beni iyi dinle şimdi hayatım. Kamil ile konuşurken araya çok girme, şimdi ben
    karıştırırım, pot kırarım falan aman ha…
    AÇELYA – Tamam… ( Derin’in telefonu çalar. ) Kim?.
    DERİN – Kamil… ( Açar telefonu… ) Alo? Geldiniz mi? Tamam açıyorum kapıyı… ( Kapatır
    telefonu, otomata basıp, kapıyı açar. ) Gelmişler.
    AÇELYA – Kahveleri hazırlayım mı?.
    DERİN – Aşkım?.
    AÇELYA – Efendim?.
    DERİN – Sen görünmezsin biliyorsun değil mi?.
    AÇELYA – Evet beni görünmez yapanda sensin, onu da sen biliyorsun değil mi?.
    DERİN – Ama ne konuşmuştuk, alıştıra alıştıra delirmek istiyorum. Daha sesini zor var ettik
    tey tey tey…
    AÇELYA – Tamam hayatım. ( Kapıdan Kamil ve sevgilisi Aslı girer. )
    DERİN – Vay vay vay hoş geldiniz…
    KAMİL – Nasılsın kardeşim?.
    AÇELYA – O kıyafetin altına, o gitmiş mi şimdi?.
    DERİN – İyi diyelim iyi olsun…
    KAMİL – Aslı, nişanlım. Aslı bu da her daim bahsettiğim çocukluk arkadaşım Derin.
    DERİN – Çok memnun olduğum tanıştığıma, çok şıksınız bu arada.
    AÇELYA – Sulanma kıza!
    ASLI – Teşekkür ederim, bende çok memnun oldum.
    DERİN – Alayım ben onları ( Üstlerini alır asar. ) Geçin siz keyfinize bakın, kendinizi evinizde
    gibi hissedin lütfen. Ne içersiniz?
    KAMİL – Fark etmez kardeşim.
    DERİN – Sıcak suyum hazır isterseniz kahve, alkol veya meşrubat?
    KAMİL – Kahve olabilir.
    AÇELYA – Olabilir ne demek?.
    ASLI – Kahve alayım bende.
    AÇELYA – Bak netlik budur.
    DERİN – Tamamdır. ( Derin içeriye geçer, Aslı koltuğa oturur, Kamil masanın başına gelip,
    yazıları inceler. )
    AÇELYA – Süslü hatun oturuyor, Kamil de yazılarını inceliyor hayatım.
    ( Aslı kalkar, Kamil’in yanına gelir, birlikte incelerler. )
    AÇELYA – Süslü de merak etti, yanına geçti şimdi… ( Kamil etrafı gezmeye devam eder. Aslı
    masanın üstünden bir kağıt alır ve okur. )
    ASLI – Gizli dünyamın başkenti mi olacaksın be kadın… Yoksa, Açelya sen misin?. Yüreğimin
    bataklığında açan kadın, ilk sırrım… Bakma bana öyle, senden bahsediyorum, kelimelerimin
    sahibi… Emrinde yirmi dokuz harf ve milyonlarca kelime mühendisi. Hepsi sana gitmek için
    yazılacaktır. Seni ölümsüzleştirmek için ama kimsin sen?. Söyle Açelya, sen misin?. Kim ki bu
    Açelya?.
    KAMİL – Yeni bir hikayeye başlamış sanırım.
    DERİN – Kahveler de geldi…
    KAMİL – Sağol kardeşim…
    ASLI – Teşekkür ederim.
    AÇELYA – Aşk olsun hani bana?.
    DERİN – Afiyet olsun. ( Otururlar. )
    ASLI – Açelya kim?.
    AÇELYA – Ne güzel beni merak ediyor demek…
    KAMİL – Yeni kitap mı?.
    DERİN – Evet… Açelya şey…
    AÇELYA – Gerçeği söyle tatlım.
    DERİN – Bir karakter… Şey gibi aslında…
    AÇELYA – Gerçeği söyle dilinin ucunda zaten…
    DERİN – Ana düşünce, aslında dünya bir kitap …
    AÇELYA – Her zamanki gibi süsle tabi… Biliyorsun, asıl çıplaklık yeterince net gelmez tabi…
    KAMİL – Evet?.
    DERİN – Hepimiz bu kitabın içerisinde bir karakteriz ama ben kitabın içindeki karakter
    olduğumu öğreniyorum..
    KAMİL – İlginç…
    DERİN –Biri sayesinde gerçeği öğreniyorum, gibi bir şey…
    AÇELYA – Sübliminal mesaj.
    ASLI – Sübliminal mesaj var diyorsunuz yani…
    AÇELYA – Zekiymiş süslü.
    DERİN – Her şeyin bir sübliminal mesajı vardır.
    ASLI – Açelya’yı ne kadar çok sevdiğiniz belli ama…
    AÇELYA – Sevdim ben bu kızı.
    DERİN – Beni benden daha iyi tanıyor olmasına bağlıyorum onu da… yani aslında o beni
    benden daha çok seviyor.
    ASLI – Siz kendinizi sevmiyor musunuz?.
    DERİN – Olması gerektiği kadar…
    KAMİL – Her şeyin fazlası zarar tabi… ee onun dışında ne yapıyorsun Derin?. ( Aslı’nın
    telefonu çalar. )
    DERİN – Beni boş ver, siz nereye gidiyorsunuz?.
    ASLI – Geldin mi canım?.
    KAMİL – Yemeğe sende gel diyeceğim çıkmayacaksın.
    AÇELYA – Hadi gidelim aşkım?.
    DERİN – Yok aşkım aman kardeşim, biliyorsun sevmiyorum dışarıyı.
    ASLI - ( Kamil’e uzatır telefonu ) Selin
    AÇELYA – Selin nerden çıktı şimdi?.
    KAMİL – Söyle canım… Yeni geldik bizde, çık istersen 2 dakika yukarı, soluklanırsın biraz,
    Derin’le tanışırsın sonra hep birlikte çıkarız. ( Kalkar kapıya doğru ilerler. ) Tamam açıyorum
    şimdi.
    ASLI – Nasıl yazıyorsunuz?.
    DERİN – Nasıl yazdığımı öğrenemedim daha, bilmeden yazıyorum.
    KAMİL – Sana bir şey söyleyeyim mi kardeşim?. Sen adınla bir bütünlük sağlamışsın. (
    Kapıdan bakar. ) Hoş geldin. ( Selin kapıdan girer. )
    SELİN – Hoş bulduk.
    ASLI – Hoş geldin canım.
    AÇELYA – Hiç hoş gelmedin bence!.
    KAMİL – ( Selin’e Derin’i gösterir. ) Derin benim çocukluk arkadaşım, Selin de Aslının
    çocukluk arkadaşı.
    DERİN – Öyle mi çok memnun oldum tanıştığıma.
    SELİN – Bende çok memnun oldum…
    KAMİL – Çocukluk arkadaşları toplandık, körebe mi oynasak? ( Gülüşürler. )
    SELİN – Ondan önce ben bi lavabonuzu kullanabilir miyim?.
    DERİN – Elbette hemen şurada.
    SELİN – Aslı bakar mısın canım.
    ASLI – Geldim. ( Sahneden çıkarlar. )
    KAMİL – Nasıl ama çok güzel değil mi?
    AÇELYA – Amacı ne bunun?.
    DERİN – Bilmem.
    KAMİL – Nasıl bilmem?.
    DERİN – Güzelmiş gerçekten.
    AÇELYA – Seni parçalarım.
    DERİN – Hatta baya baya güzelmiş.
    AÇELYA – Benimle oynama Derin!.
    KAMİL – Bak benden duymuş olma, sana zaten sırılsıklam aşık bu kız.
    AÇELYA – Nasıl yani?.
    DERİN – Nasıl yani?.
    KAMİL – Aslı okuması için senin kitaplarından vermiş Selin’e
    DERİN – eee?.
    AÇELYA – eee?. ( Aslı’yla Selin girer. )
    ASLI – Biz hazırız çıkalım mı?.
    AÇELYA – Hayır konu kapanmadan çıkmak yok!.
    SELİN – Sizde geliyorsunuz değil mi?.
    DERİN – Yok… Ben dışarıya çıkmayı pek sevmiyorum.
    SELİN – Gelseydiniz iyi olurdu. ( Gülümser.) Sizde bana eşlik ederdiniz.
    AÇELYA – Sürtüğe bak sen…
    KAMİL – Başka zaman artık, olursa tabi… Derin’im kendine iyi bak kardeşim, yine uğrarım
    ben. Bir isteğin var mı?.
    DERİN – Yok, teşekkür ederim kardeşim. Sizde kendinize iyi bakın.
    SELİN – Tanıştığıma çok memnun oldum tekrar.
    DERİN – Bende çok memnun oldum.
    ASLI – Teşekkürler her şey için, görüşürüz. ( Çıkarlar. )
    DERİN – Oh be, sonunda gittiler!. Aşkım?. Açelya?. OoooOo küstün mü?. Çocuk musun sen
    ya, of!?. ( Kapı çalar, kapıyı açar. )
    SELİN – Şey ben lavaboda çantamı unutmuşum.
    DERİN – Tabi getiriyim, buyurun siz içerde bekleyin isterseniz.
    SELİN – Teşekkürler, zahmet olacak.
    DERİN – Aa daha neler. ( İçeriye göz atar, tekrar geri gelir. ) Emin misiniz burada
    unuttuğunuza? İçeride bulamadım da. ( Kapı çalınır. ) Kim ki?. ( Kapıyı açar. ) Siz kimsiniz?.
    YAZAR – Yazar.
    DERİN – Hangi yazar?.
    SELİN – Kim?.
    DERİN – Yazarmış.
    SELİN – Ne yazıyormuş?.
    DERİN – Ne yazıyorsunuz?.
    YAZAR – Sizi…
    DERİN – Hasiktir.
    SELİN – Aynısından.
    YAZAR – Aa küfür yok, çocuklar izliyor olabilir. İçeri geçebilir miyim?.
    DERİN – Ne demek ev sizin.
    YAZAR – Eyvallah. Oturun keyfinize bakın, biraz odayı inceleyip düşünmem gerek…
    DERİN – Siz gerçek misiniz?.
    YAZAR – Evet hatta durun Kamil ve Aslı’yı da alalım böyle. ( Kamil ve Aslı kapıdan girerler. )
    KAMİL – Selamın Aleyküm.
    DERİN – Aleyküm Selam
    ASLI – Salak “Çantamı unutmuşum” mu denir?. Daha farklı bir kur taktiği bulsaydın
    takılmazdık.
    SELİN – Çok bülüyorsan Aslı, sen olsaydın Selin.
    ASLI – Bülüyorsan diye bir kelime mi var?
    SELİN – Ben gayet güzel konuşuyorum tamam mı?. Yazar yanlış yazdı...
    ASLI – At hemen suçu yazara. İyi olunca sen, kötü olunca yazar mı?.
    SELİN – İşin yönetmen boyutu da var canım. ( Kamil, Aslı’yı teselli eder. )
    KAMİL – Tamam aşkım, sakin ol…
    ASLI – Sende iyi sevdin karakteri “aşkım, maşkım” uzak dur benden! Bi kere sen benim tipim
    değilsin, tamam mı?.
    KAMİL – Tamam. Yazar bey?.
    YAZAR – Efendim.
    KAMİL – Bunun içindeki şeytan fırladı.
    YAZAR – Lütfen, bana biraz izin verin… Oyunun gidişatı hakkında düşünüyorum. ( Kapı
    zorlanır. İki hırsız girer içeri, gayet normal sessiz bir şekilde evi soymaya çalışırlar. )
    ASLI – Aşkım hırsız!.
    KAMİL – Ne oldu tırsınca hemen aşkıma bağladın, çakal seni ama merak etme korurum ben seni.
    DERİN – Hop ne oluyor?
    YAZAR – Sakin olun sizi duymazlar, görmezler.
    KAMİL – Hasiktir.
    HEPSİ – Aynısından.
    YAZAR – Şşşşşt!.
    DERİN – Ama efendim evimi soyuyorlar.
    YAZAR – Yenisini yaparız.
    SELİN – Şey… Acaba bana da bir tane fino köpeği alabilir misiniz?. ( Kapıdan Yazar’ın annesi
    girer. )
    ANNE – Oğluuuuuuuşum…
    YAZAR – Anne buraya da mı geldin ya?.
    ANNE – Ben her yere girerim, anneyim ben… Benim Annelik pasaportum var bak ( Gösterir. )
    , giremeyeceğim yer yok. ( Kapıdan Yazar’ın babası girer. )
    BABA – ( Kartını gösterir. ) Merhabalar, merhabalar. Bende babası oluyorum. Güzel evmiş
    ama…
    YAZAR – Helal size… Tamam izin verin şimdi, çok değişik bir senaryonun içindeyiz, sizlik bir
    mevzu yok ortada, ofofofof. ( Oturur. )
    KAMİL – Merhaba Efendim. Ben oğlunuzun yazdığı bir karakterim adım Kamil.
    BABA – Öyle mi çok memnun oldum, benim adım Baba.
    SELİN – Teyzecim isterseniz siz böyle geçin.
    ANNE – Ay sağol kızım.
    BABA – Ne oluyor şimdi burada?.
    KAMİL – Şimdi konu takıldı. Ben size anlatayım, şizofren hastası Derin ( Gösterir. ) Benim
    çocukluk arkadaşım.
    ANNE – Vah vah vah… Geçmiş olsun çocuğum.
    DERİN – Sağol teyze.
    KAMİL – Selin’de, Derin’e hasta…
    SELİN – Benim o.
    ANNE – Güzel kızmış, kıymetini bil.
    SELİN – Teşekkür ederim efendim.
    DERİN – Olur.
    KAMİL – Ve Aslı da benim sevgilim.
    BABA – Memnun oldum kızım…
    ASLI – Rol icabı amca…
    ANNE – Kamil oğlum, sen bu kızla evlenme.
    KAMİL – Öyle düşünüyorum zaten teyze.
    DERİN – Yazar bey bir şey soracağım?.
    YAZAR – Evet?.
    DERİN – Sizde benim gibi şizofren misiniz?.
    YAZAR – Bu dünya da evet, gerçek dünyamda hayır.
    DERİN – Peki, benim hangi dünyam gerçek?.
    YAZAR – Burası senin gerçek dünyan.
    DERİN – Anladım… Peki neden ben?.
    YAZAR – Ondan önemli işler var bir saniye… ( Hırsız diğer karakterlerin farkına varır,
    arkadaşını dürter. Arkadaşı dönüp bakar. )
    HIRSIZ – Hasiktir… ( Hırsız2 arkadaşının ağzını kapatır. )
    HIRSIZ 2 – Selamın Aleyküm.
    BABA – Ve Aleyküm Selam. Bunlar kim çocuğum?.
    KAMİL – Hırsız bunlar.
    BABA – Bak sen, böyle kolay mı çalıyorlar?.
    DERİN – Vallahi biz 5 dakikadır soygun anını izliyoruz bey babacım.
    ANNE – Eşşek kadar adamsınız oğlum, çalışsanıza.
    HIRSIZ – Orası öyle tabi teyzecim ama bizim kötü niyetimiz yok. Sessizce girdik ev halkı
    tedirgin olmasın diye.
    DERİN – İyi de oğlum bunlar benim.
    HIRSIZ 2 – Bizim felsefemizde, senin benim yok abi.
    KAMİL – Sokarım sizin felsefenize, öyle felsefe mi olur?. Soyunun o zaman her şeyinizi verin,
    hiçbir şeyiniz olmasın… Sonra didinin edinin, kazandıklarınızı biz alalım. Nasıl güzel fikir değil
    mi?. Ama sonra darılmaca yok! Bizim felsefemiz böyle, senin benim yok yani. ( İki polis girer
    içeri )
    POLİS – Hayırlı günler.
    ANNE – Buyur çocuğum.
    DERİN – Teyzecim ev benim. Buyurun?.
    POLİS – Biz Polisiz.
    DERİN – O kadar kolay yani?. Gösterin rozetleri? ( Gösterir. ) Vay canına.
    KAMİL – Yazar kıyak geçiyor.
    ANNE – Geçer benim aslanım.
    POLİS 2 – Hırsız ihbarı aldık, doğru mu adres?.
    SELİN – Evet, bu ikisi memur bey
    POLİS – Al kardeşim bu ikisini.
    POLİS 2 – Senin havan kime oğlum?. Komiser misin?.
    POLİS – Sivillerin yanında kavga etmeyelim Hüsam.
    POLİS 2 – İyi o zaman, al şu ikisini de karakola gidelim Kamil.
    KAMİL – Kamil benim.
    POLİS 2 – Memnun oldum, bende Polis Kamil.
    POLİS – Tamam sen sağdakini al Kamil.
    POLİS 2 – Tamam bende soldakini alırım.
    POLİS – Bir karizmamız vardı, onunda içine ettin yani. ( Yazar oturduğu koltuktan yığılır. )
    DERİN – Hasiktir yazar öldü?.
    POLİS 2 – Kim öldürdü?.
    POLİS – Tutukla hemen Kamil. ( Anne, Baba panikle Yazar’ın yanına koşar. )
    POLİS 2 – Oğlum senin havan kime?.
    ANNE – Oğluşum…
    POLİS – Tamam sakin… Merkezden takviye birlik isteyelim.
    BABA – Ambulans çağrın…
    KAMİL – Nasıl ya Yazar öldü mü cidden?.
    POLİS – Ambulans gönderir misiniz buraya?.
    POLİS 2 – ( Selin’in yanına gider ve rapor tutmaya başlar. ) Olay saatinde tam olarak
    nerdeydiniz?.
    SELİN – Burada duruyordum.
    HIRSIZ – Yazar kim hacı?.
    HIRSIZ 2 – Ne biliyim yerdeki öldüğüne göre, Yazar o?.
    ASLI – Eee bizi kim yazıyor o zaman?. ( Herkes aynı anda dönüp, onaylar Aslı’yı )
    HIRSIZ – Adam bizi mi yazıyormuş?.
    HIRSIZ 2 – Ne biliyim oğlum ben? Her şeyi bana soruyorsun, ben mi yazıyorum sanıyorsun?.
    DERİN – Aslı haklı uyuyordur.
    KAMİL – Kim yazıyor o zaman kardeşim?.
    DERİN – Senaryonun başına başka biri geçmiş olmasın. ( İki Poliste silahlarını doğrultur
    içerdekilere. )
    POLİS – Herkes sakin olsun.
    KAMİL – Höyt! Ne oluyor?.
    POLİS 2 – Elimden sıkmak geçmiyor ama adaşımı vurmak istiyor canım.
    KAMİL – Vurma kardeşim bana, gerek yok. Bak konuşarak hallederiz, ne kusurumu gördün
    ki?.
    POLİS – Çocuk haklı Kamil
    POLİS 2 – Hüsam sen niye doğrulttun silahını o zaman?.
    POLİS – Ne biliyim oğlum bir anlık gaza geldim.
    DERİN – Lan kim var senaryonun başında?
    POLİS 2 – Sakin ol şampiyon…
    SELİN – Lütfen, herkes bir sakin olabilir mi?.
    ASLI – Selin haklı, lütfen teyzecim, amcacım siz şöyle geçin. Sevgili Polis memurları sizde
    kapıyı tutarsanız, bu arkadaşlar kaçamaz.
    HIRSIZ – Kadın haklı.
    HIRSIZ 2 – Kibar ol biraz, bayan de.
    HIRSIZ – Bayan haklı.
    HIRSIZ 2 – Oğlum hırsızız ama birinci kalite, lütfen bozma bizi. ( Ambulans görevlileri girer. )
    A.GÖREVLİSİ – Evet problem nedir?.
    ASLI – Şey Yazar Bey şurada oturuyordu. Bir anda yere düştü…
    SELİN – Öldüğünden şüpheleniyoruz ama ölmüş olsaydı biz konuşamazdık.
    KAMİL - O yüzden senaryonun başında başka biri var diye düşünüyoruz?.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Bence bunların hepsi deli.
    A.GÖREVLİSİ – Sen nesin?.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Ambulans görevlisi.
    HEPSİ – Memnun olduk.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Bende.
    A.GÖREVLİSİ – Bu mu Yazar?
    ASLI – Evet.
    A.GÖREVLİSİ – Tipsizin tekiymiş.
    ASLI – Aşk olsun.
    A.GÖREVLİSİ – Aşık tipsizin teki.
    ASLI – Oldu.
    A.GÖREVLİSİ 2 – Nabız normal.
    ANNE – Oh! Çok şükür.
    A.GÖREVLİSİ – Hastaneye götürelim. ( A.Görevlileri Yazar’ın ellerinden ayaklarından tutup
    götürürler. )
    BABA – Yürü hanım gidelim.
    ANNE – Görüşürüz çocuklar. ( Rabarba oluşur “Geçmiş olsun.” ) Dedim o kadar yazma
    çocuğum senaryo menaryo, biz senaryoyuz zaten, hiç dinlemedi beni hiç ck ck ck ck.
    BABA – Pes hanım pes, bir şeyi yok çocuğun. İki dakika da yazdın yine oynadın hemen. (
    Çıkarlar. )
    HIRSIZ – Ee yazar olmadığına göre serbest mi olduk yani biz.
    HIRSIZ 2 – Çocuk haklı.
    HIRSIZ – Kibar ol! Çocuk muyum ben?.
    HIRSIZ 2 – Adam haklı amirim.
    POLİS – Şimdi benim üstümde Polis rozeti var. Sizin üstünüzde hırsızlık delileri mevcut, buna
    göre yani ölmediğimize göre, göreve devam. Tutuklayalım kardeşim.
    POLİS 2 – Böyle de canımı ye, sen zahmet etme ben ikisini de alırım kardeşim.
    POLİS – Helal sana…
    POLİS 2 – Yürüyün len. ( Hırsızlar, Polislerle birlikte çıkarlar. İçeriye biri girer. ) Merhabalar.
    KAMİL – Buyurun?.
    PSİKOLOG – Derin hanginiz?.
    DERİN – Benim.
    PSİKOLOG – Merhaba… Ben psikolog Sevtap Şeker, şöyle uzanın isterseniz, biraz rahatlayın?.
    SELİN – Önemli bir şey yok değil mi?.
    PSİKOLOG – Sadece biraz aşırı durumdasınız o kadar. 10’dakika şöyle uzanıp kendinize gelin…
    DERİN – Tamam.
    ASLI – 10 dakika, zaman tut aşkım…
    KAMİL – Tamam.
  • Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

    Daha ilk cümlesiyle bile kitabın sonunu merak ettiren bir konu… Sayfalar ilerledikçe Gregor’un hayatına bir böcek olarak devam etmeye çalışmasına ve ailesinin, yakın çevresinin bu durum karşısındaki bocalamalarına tanık oluruz. Hayatın normal akışı içerisinde ortaya çıkan bu değişiklik, aslında Franz Kafka’nın toplumda varolan kalıplaşmış düzene bir başkaldırısıdır. Toplumdan farklı olan insanların dışlanışını da bu yolla oldukça başarılı bir yöntemle eleştirir.

    Kafka’nın bu başyapıtı, çok geçmeden klasikler arasında yerini almış ve Kafka’nın ününü de günümüze kadar taşımıştır.

    Yaşadığı çağın zihniyetine o kadar büyük bir tepki duyar ki Kafka, ölümünden sonra yazdığı bütün eserlerini yakılması için en yakın dostu Max Brody’ye emanet eder. Bugün Kafka gibi büyük bir edebi dehayı okuyabiliyorsak eğer, bunu Max Brody’nin ihanetine(!) borçluyuz.

    ***

    BİRİNCİ BÖLÜM

    Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Demir gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatıyordu. Başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş karnını gördü; kahverengiydi. Sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle bölünmüştü. Karnının tepesindeki yorgan neredeyse yere düşmek üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibi görünüyordu. Gövdesinin hacmiyle karşılaştırıldığında çok sayıda incecik bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp duruyordu.

    ‘Bana ne oldu böyle?’ diye düşündü. Gördüğü bir rüya değildi. Küçücük, ama yine de yeteri kadar büyük odasında, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa şimdi yine öyleydi. Masanın üzerinde örnek kumaş parçaları duruyordu. -Samsa bir pazarlamacıydı- Masanın yukarısında, duvarda, kısa süre önce resimli bir dergiden kesip, altın yaldızlı güzel bir çerçeveye geçirdiği resim asılıydı. Kürk şapkalı ve kürk atkılı bir kadın vardı resimde. Kollarının dirsekten aşağı kalan kısımlarını tümüyle içine alan ağır bir kürk manşonu, dimdik oturduğu yerden izleyicilere doğru kaldırır gibiydi.

    Gregor, daha sonra pencereye baktı. Yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu. Kasvetli hava yüzünden içini büyük bir hüzün kapladı. ‘Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutuversem!’ diye düşündü. Ama bunun imkanı yoktu; çünkü Gregor Samsa, sağ yanma yatıp uyumaya alışkındı. Oysa o andaki durumu hiçbir şekilde dönmesine imkan vermiyordu. Ne kadar gayret ederse etsin yine sırtüstü konumuna geri dönüyordu. Başarmayı belki yüz kez denedi. Çırpman bacaklarını görmemek için gözlerini kapattı ve ancak böğrüne o ana kadar yabancısı olduğu, hafif, derinden gelen bir acı saplandıktan sonradır ki, denemekten vazgeçti.

    “Aman Tanrım!”, diye düşündü, “Ne kadar da yorucu bir işle uğraşıyormuşum meğer! Günlerim hep dolaşıp durmakla geçiyor. Mağazadaki asıl masa başı işine kıyasla çok daha yıpratıcı. Üstelik benim için bir de tren değiştirme, tren kaçırma, düzensiz ve berbat yemekler yeme, insanlarla asla süreklilik kazanamayan, samimiyetsiz ilişkiler kurma mecburiyeti gibi dertleri de var. Hepsi yerin dibine batsın!”

    Karnının üst kısmında hafif bir kaşıntı duydu. Başını daha rahat kaldırabilmek için, sırtüstü konumda sürüne sürüne karyola demirine doğru yaklaştı. Kaşınan yeri buldu; burada ne olduğunu anlayamadığı bir sürü küçük ve beyaz nokta vardı. Ayaklarından biriyle orayı kaşımak istediyse de hemen vazgeçti. Bütün vücudunu bir titreme nöbeti kaplamıştı.

    Kısa bir süre sonra, yine eski konumuna döndü. ‘Bu erken kalkma yok mu, insanı nasıl da serseme çeviriyor!’ diye düşündü. ‘İnsanın uykusunu alması gerek. Başka pazarlamacılar harem ağaları gibi yaşıyorlar. Ben aldığım siparişleri firmaya iletmek üzere öğleden önce otele döndüğümde, ötekiler daha kahvaltıda oluyorlar. Ben patronuma böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen o anda kapı dışarı edilirim.’

    ‘Ama kim bilir, belki böylesi daha iyi olur benim için. Annemle babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, çoktan istifa ederdim. Patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim. O zaman masasının üzerinden yere yuvarlanırdı herhalde! Üstelik personeliyle konuşurken masanın üzerine oturmak, yani bir bakıma yüksekten konuşmak da başlı başına tuhaf bir davranış. Hele kendisiyle konuşulan kişinin, patronun kulağının ağır işitmesi nedeniyle, ona iyice yaklaşmak zorunda olduğu da göz önünde tutulursa. Diğer taraftan bütün ümitler de yitirilmiş sayılmaz. Hele annemle babamın ona olan borçlarını ödemeye yetecek parayı bir biriktirivereyim -ki bu aşağı yukarı beş, altı yıl sürebilir-, o zaman mutlaka yapacağım düşündüğümü. İşi kökünden çözümleyeceğim. Ama şimdilik yataktan çıkmak zorundayım, çünkü trenim saat beşte kalkıyor.’

    Gece, masasının üstünde tıkır tıkır işlemekte olan çalar saate baktı. ‘Aman Tanrım!’ diye düşündü. Saat altı buçuktu ve akreple yelkovan sessiz ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Hatta saat buçuğu bile geçmiş, yediye çeyrek kalaya yaklaşmıştı. Yoksa çalmamış mıydı saat? Yataktan, saatin doğru, yani dörde kurulmuş olduğu görülüyordu; şüphesiz çalmıştı da. Evet ama, sesi eşyaları yerinden oynatacak kadar güçlü olan saati duymamış olması düşünülebilir miydi? Gerçi rahat uyuduğu söylenemezdi, ama herhalde derindi uykusu.

    Peki şimdi ne yapacaktı? Bundan sonraki tren saat yedide kalkıyordu; o trene yetişebilmek için çok acele etmesi gerekiyordu. Kumaş örneklerini henüz paketlememişti. Üstelik Gregor Samsa kendini hiç de çok dinlenmiş, çok zinde hissetmiyordu. Kımıldamaya hali yoktu. Trene yetişse bile, patronun kızgınlığını önleyemezdi, çünkü mağazanın ayak işlerine bakan görevli, onu karşılamak için saat beş trenini beklemiş ve onun treni kaçırdığını patrona çoktan haber vermiş olmalıydı. Patronun kayıtsız şartsız uşağı olan bu adamda ne kişilik, ne de akıl vardı. Peki hasta olduğunu söyleyip işe gitmese? Böylesi hiç hoş kaçmazdı ve şüphe uyandırıcı bir davranış olurdu, çünkü Gregor beş yıllık hizmeti boyunca bir kez bile hastalanmamıştı. Patron, kesinlikle yanma sigorta doktorunu da alıp gelir, hasta olmadığını anlayınca da ‘Oğlunuz tembellik ediyor!’ diye annesiyle babasının başını şişirirdi. Sigorta doktoruna göre dünyada son derece sağlıklı, ama işten kaçan bir sürü insan vardı. Ona göre tembelliğin adı hastalıktı. Hem bu durumda doktor, pek de haksız sayılmazdı. Çünkü Gregor uykusunu almıştı ve kendini çok iyi hissediyordu. Üstelik karnı da çok acıkmıştı.

    Gregor yataktan çıkıp çıkmama konusunda bir karara vara-madan yatağın baş ucundaki kapıya dikkatle vuruldu.

    - Gregor, diye seslendi bir ses -annesiydi bu-, saat yediye çeyrek var. Trene yetişmeyecek misin?

    Ne tatlı bir sesti bu! Gregor cevap verdi, fakat sesini duyduğunda ürktü. Bunun kendi sesi olduğu kesindi. Ama bu sese bastırılması imkânsız acı bir inilti de karışıyor ve bu inilti, kelimelerin netliklerini ancak ilk anda koruyor, hemen ardından karşıdakinin kulaklarına inanamayacağı kadar bozuyordu. Gregor aslında ayrıntılı bir cevap vermek ve her şeyi açıklamak istiyordu, ama bu şartlar altında sadece:

    - Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum, demekle yetindi.

    Aradaki ahşap kapı herhalde Gregor’un sesindeki değişikliğin dışarıdan anlaşılmasına engel oluyordu; çünkü annesi bu açıklamayı yeterli görerek uzaklaştı. Ancak bu kısa konuşma, Gregor’un her zamankinin aksine evde olduğu noktasına ailenin öteki fertlerinin dikkatini çekmişti. Babası, odanın iki yanındaki kapılarından birini hafif hafif yumruklamaya başlamıştı bile.

    - Gregor, Gregor, diye seslendi. Neyin var?

    Sonra çok geçmeden, daha derinden gelen bir sesle yine uyardı:

    - Gregor! Gregor!

    Öteki kapının arkasında ise kız kardeşi, alçak bir sesle:

    - Gregor? Hasta mısın? Bir şeye ihtiyacın var mı, diye seslendi.

    Gregor, her iki yana da, kelimeleri anlaşılır kılabilmek için

    aralarında uzun boşluklar bırakarak:

    - Tamam, hazırlanıyorum, diye cevap verdi.

    Bunun üzerine babası kahvaltısının başına döndü, ama kız kardeşi ısrarını sürdürüyordu:

    - Gregor, Tanrı aşkına aç kapıyı.

    Ama Gregor kapıyı açmayı akimın ucundan bile geçirmiyordu, tersine, yolculukları sırasında edinmiş olduğu, gece uyurken odasının kapısını kilitleme alışkanlığıyla övünmekteydi.

    Niyeti önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst bir kahvaltı etmek ve ne yapacağına ondan sonra karar vermekti. Ancak o zaman mantıklı bir sonuca varabileceğini artık iyice anlamıştı. Daha önce de pek çok defa, belki de yatakta biçimsiz yatmaktan kaynaklanan hafif ağrılar duyduğunu, ama kalktıktan sonra bunun kuruntudan başka bir şey olmadığını anladığını hatırlıyordu. Şimdi merakı, bugünkü kuruntularının nasıl dağılacağıydı. Sesindeki değişikliğin şiddetli bir soğuk algınlığının, yani ömürleri yollarda geçenlere özgü bir meslek hastalığının habercisi olduğunu düşünüyordu.

    Yorganı üstünden atmak çok kolaydı; gövdesini biraz kabartınca yorgan kendiliğinden aşağı düştü. Ama işin ondan sonrası, özellikle vücudunun bu denli geniş olması nedeniyle, güçleşmişti. Doğrulabilmesi için kollarının ve ellerinin varlığı gerekliydi, fakat onların yerine sürekli titreyen ve hareketlerine bir türlü hakim olamadığı bir sürü minik bacağı vardı. Bacaklardan birini kıvırmak istediğinde aldığı ilk sonuç, bu bacağın ileri doğru uzanması oluyordu. Sonunda bacağını istediği konuma getirmeyi başarsa bile, bu olana dek bu sefer de öteki bacakları zincirden boşanmışçasma, üstelik dayanılmaz derecede acı vererek oynayıp duruyorlardı. Ama artık bir çözüm bulması gerekiyordu. ‘Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli.’ dedi Gregor kendi kendine.

    Kalkmak için önce gövdesinin aşağı bölümünü oynatmak istedi, ama henüz hiç görmediği ve nasıl bir şey olabileceğini de doğru dürüst kestiremediği bu bölümü hareketlendirmenin imkansız derecede zor olduğunu anladı. Gövdesinin alt bölümü yerinden oynamıyordu. Gregor sonunda, neredeyse çıldırmış gibi, tüm gücünü toplayıp her şeyi göze alarak kendini öne doğru ittiğinde, yanlış yön seçişinden ötürü, şiddetle karyolanın ayak ucundaki demirlere çarptı. Duyduğu dayanılmaz acı ona gövdesinin alt bölümünün şu anda belki de en duyarlı yeri olduğunu öğretti.

    Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca başardı ve gövdesi de genişliğine ve ağırlığına rağmen, ağır ağır başının döndüğü yönü izledi. Ama başı en sonunda yatağın dışında, boşlukta kaldığında, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, ancak bir mucizeyle yaralanmaktan kurtulabilirdi. Üstelik Gregor’un bilincini, özellikle içinde bulunduğu anda, kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu. Bu riski göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

    Bunca çabadan sonra, kendisini yine eskisi gibi yatağında boylu boyunca uzanmış buldu. Nefes nefese kalmıştı. Bir sürü ufak ayağı da eskisinden daha hızlı çırpmıyordu. Bu başına buyrukluğa bir son vermek için herhangi bir şansı olmadığını anladığında, artık yataktan kesinlikle kalkamayacağını; yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlılıkla alman kararların çaresizlik içerisinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu da akimdan çıkarmıyordu. Çoğu zaman böyle anlarda yılgınlığı gider, kalbi ümitle dolar diye yaptığı gibi bakışlarını elinden geldiğince dikkatle pencereye çevirirdi. Ama bugün dar caddenin karşı yanını bile gözlerden gizleyen sabah sisinin görünüşü, ne yazık ki ümit ve güven aşılayabilmekten uzaktı. ‘Yedi oldu bile.’ diye söylendi çalar saatin yeniden vurmasıyla birlikte. ‘Yedi oldu bile ve yoğun sis daha kalkmadı.’ Çok kısa bir süre boyunca, mutlak sessizlikle birlikte her şeyin tabii seyrine döneceğini bekliyormuşçasma hiç kıpırdanmaksızın, neredeyse soluk almaktan bile çekinerek yattı.

    Ama sonra şöyle dedi kendi kendine: ‘Saat yediyi çeyrek geçmeden kesinlikle yataktan çıkmış olmalıyım. Zaten o zamana kadar şirketten biri mutlaka beni sormaya gelir, çünkü mağaza yedide açılıyor.’ Ardından bu kez bir sağa bir sola yalpalayarak gövdesinin bütünüyle kendini yataktan atmaya çalıştı. Bu şekilde, yere düşerken iyice yukarı kaldırmak istediği başı büyük bir ihtimalle yaralanmayacaktı. Anladığı kadarıyla sırtı epey sertti, herhalde halının üstüne düşmekten bir zarar görmezdi. Kafasını en çok kurcalayan şey, düştüğünde çıkacak olan, önlenmesi imkansız büyük gürültüydü. Bu gürültü tüm kapıların ardında korku değilse bile kaygı uyandıracaktı. Ama bunun göze alınması gerekiyordu.

    Gregor yarı yarıya yataktan çıktığında -ki bu yorucu bir çaba olmaktan çok bir oyun gibiydi. Yapması gereken tek şey, sağa sola sallanmaktı- birileri yardım etse işinin ne kadar kolaylaşacağını düşündü. Güçlü kuvvetli iki kişi, bu iş için yeterliydi; akima babasıyla hizmetçi kız gelmişti. Tek yapacakları, kollarını Gregor’un kabarık sırtının altından dolamak, böylece onu yataktan dışarı çekmek, yavaşça yere doğru eğilmek ve ardından da Gregor’un döşemenin üstünde dönmesini sabırla beklemekti. O zaman büyük bir ihtimalle minik bacakları da bir anlam kazanacaktı. Fakat, bir an için kapıların kilitli olduğu göz ardı edilse bile, yardım istemesi gerçekten doğru olur muydu acaba? Durumunun berbatlığma rağmen, bu düşünceyle birlikte gülümsemekten kendini alamadı.

    Çok sallandığı için artık dengesini neredeyse koruyamayacak bir konumdaydı ve kesin kararını daha fazla gecikmeden vermesi gerekiyordu, çünkü beş dakikaya kadar saat yediyi çeyrek geçmiş olacaktı. Tam bu sırada evin kapısı çalındı. ‘Mağazadan gelen biridir’ dedi Gregor kendi kendine ve neredeyse kaskatı kesildi. Minik ayaklarının tutturduğu ritim bu arada daha da hızlanmıştı. Bir an sesler kesildi ve Gregor boş bir ümide kapılarak ‘İnşallah kapıyı açmazlar!’ diye düşündü. Ama hizmetçi kadın o her zamanki kararlı adımlarıyla gidip kapıyı açtı. Gregor, daha ziyaretçinin selam verişini duyar duymaz, gelenin kim olduğunu anladı; Müdür Bey’in kendisiydi. Ne günahı vardı acaba da en küçük bir gecikmenin en büyük şüphelerle karşılandığı bir firmada çalışmaya mahkumdu Gregor? Çalışanların tümü düzenbaz mıydı yani? Şöyle bir sabah ezkaza kendini bir iki saatçik unutuverip sonra da vicdan azabından deliye dönen ve neredeyse yataktan çıkamayacak hale gelen, sadık ve işine bağlı bir kişi bile yok muydu? Sorup soruşturmak mutlaka gerekiyorsa eğer, o zaman herhangi bir çırak gönderip sordurtmak yeterli değil miydi gerçekten? Koskoca bir müdürü seferber etmenin ne âlemi vardı yani? Yoksa maksat bütün aileye, böylesine şüpheli bir meselenin yalnızca müdür gibi önemli birinin akima emanet edilebileceğini mi göstermekti? Gregor, doğru bir kararın sonucu olmaktan çok, bu düşüncelerin yol açtığı heyecanın etkisiyle, kendini tüm gücüyle yataktan attı. “Küüt” diye bir ses çıktı, ama öyle korktuğu gibi büyük bir gürültü sayılmazdı. Halı, düşüşün hızını biraz olsun kesmişti. Ayrıca sırtı, Gregor’un düşündüğünden daha esnekti, bu nedenle çıkan ses pek dikkati çekmeyen, boğuk bir ses oldu. Yalnızca, yeterince dikkatli tutamadığı için, kafasını çarpmıştı; kafasını çevirdi ve hem öfkeden, hem de acıdan halıya sürttü.

    Soldaki odada bulunan Müdür Bey:

    - Yere bir şey düştü içerde, dedi.

    Gregor, bugün kendisinin başına gelene benzer bir durumun günün birinde Müdür Bey’in de başına gelip gelemeyeceğini düşündü; böyle bir ihtimal rahatlıkla varsayılabilir aslında. Ama Müdür Bey, sanki bu soruya sert bir karşılık veriyormuş gibi, yandaki odada birkaç adım attı ve cilalı çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki odadan ise durumu Gregor’a bildirmek isteyen kız kardeşinin fısıltıları geliyordu:

    - Gregor, Müdür Bey burada.

    - Biliyorum, dedi Gregor kendi kendine; ama sesini kız kardeşinin duyabileceği kadar yükseltmeye cesaret edememişti.

    Şimdi de soldaki odada bulunan babası:

    - Gregor, diye seslendi. Sayın Müdür Bey geldi ve işe niçin ilk trenle gitmediğini soruyor. Kendisine ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz. Ayrıca Müdür Bey doğrudan doğruya seninle konuşmak istiyor. Onun için lütfen aç kapıyı. Sayın Müdür Bey, herhalde odanın dağınıklığını hoş görecektir.

    Bu arada Müdür Bey babasının sözünü yarıda keserek:

    - Günaydın Bay Samsa, diye seslendi samimiyetle.

    Annesi ise, daha babası sözünü tamamlamadan önce Müdür

    Bey’e dönerek:

    - Oğlum iyi değil, dedi. İnanın Müdür Bey, Gregor iyi olsa tren falan kaçırır mı hiç? Aklı fikri hep işindedir. Akşam yemeklerinden sonra sokağa çıkmıyor diye bilseniz ne kadar üzülüyorum. İnanır mısınız, sekiz gündür kentteydi, ama bir akşam bile dışarı çıkmadı. Masanın başında, bizimle oturur veya gazete okur, ya da tren tarifelerini, çalışma programlarını inceler. En büyük eğlencesi nedir bilir misiniz, marangoz aletleriyle ufak tefek şeyler yapmak. En son ufak bir çerçeve yaptı. Üstelik iki üç gecede bitiriverdi. Ne kadar güzel oldu. Odasını bir görseniz şaşırırsınız. Hele Gregor bir kapıyı açıversin… Geldiğinize çok sevindim Müdür Bey, çünkü yalnız biz olsaydık, Gregor’u kapıyı açması için razı edemezdik. Çok inatçıdır ve sabah aksini söylemiş olmasına rağmen, hasta olduğundan kesinlikle eminim.

    Gregor ağır ağır ve düşünceli bir ifadeyle:

    - Hemen geliyorum, dedi ve dışarıdaki konuşmaların tek kelimesini bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı.

    - Doğrusunu isterseniz hanımefendi, ben de durumu başka türlü açıklayamıyorum, diye karşılık verdi Müdür Bey. Umarım ciddi bir şey değildir. Ama şunu da söylemeliyim ki, biz işadamları -iyi veya kötü, bakış açısına göre değişebilir- hafif rahatsızlıklarımızı çoğu kez işlerimiz nedeniyle görmezlikten gelmek zorunda kalırız.

    Gregor’un babası sabırsızlanmıştı:

    - Müdür bey girebilir mi artık odana, diye sordu kapıyı vurarak.

    - Hayır, hayır, dedi Gregor.

    Soldaki odayı gergin bir sessizlik kapladı. Sağdaki odada ise kız kardeşi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.

    Kız kardeşi neden ötekilerin yanma gitmiyordu sanki? Herhalde yataktan ancak şimdi çıkmış olmalıydı ve henüz üzerine bir şey geçirmemişti. Neden ağlıyordu peki? Gregor kalkamadığı ve Müdür Bey’i odasına sokmadığı için mi? İşinden atılma tehlikesiyle karşılaştığı ve böyle bir durum olduğu takdirde patron yine annesiyle babasından eski alacaklarını isteyeceği için mi? Ama bütün bunlar, şimdilik gereksiz üzüntülerdi. Gregor henüz buradaydı ve ailesini terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Gerçi şu anda halının üstünde yatıyordu. Onun bu halini bilen hiç kimse, ondan Müdür Bey’e kapıyı açmasını ciddi olarak isteyemezdi. Ama şüphesiz sonradan geçerli bir bahane bulunabilecek olan bu küçük kabalıktan ötürü Gregor’un hemen işten atılacağı düşünülemezdi. Üstelik Gregor’a göre, kendisini ağlayıp sızlanmalarla razı etmeye çalışmak yerine, şimdilik rahat bıraksalardı daha doğru hareket etmiş olurlardı. Ama ötekilerin de telaş etmelerine sebep olan ve davranışlarını mazur gösteren şey durumu bilmiyor oluşlarıydı.

    - Bay Samsa, diye seslendi sonunda Müdür Bey yüksek sesle. Ne oluyor? Kendinizi odanıza hapsediyorsunuz, sorulanlara yalnız evet ve hayır diye cevap veriyorsunuz, annenizle babanızı büyük ve gereksiz sıkıntılara sokuyorsunuz, üstelik de -bunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki- işinizi akıl almaz bir biçimde savsaklıyorsunuz. Burada büyüklerinizle patronlarınız adına konuşuyorum ve sizden durumu olduğu gibi açıklamanızı, hem de derhal, çok ciddi olarak istiyorum. Doğrusu beni şaşırtıyorsunuz, hem de çok şaşırtıyorsunuz. Sizi ağırbaşlı, akıllı bir insan olarak tanırdım; oysa şimdi birdenbire tuhaf davranışlar sergilemeye başladınız. Gerçi patron bu sabah gelmeyişinizin nedeni olarak görülebilecek bir açıklamada bulundu. Söyledikleri, kısa süre önce size emanet edilmiş olan makbuzlarla ilgiliydi. Fakat ben böyle bir açıklamanın asla doğru olamayacağı konusunda neredeyse yemin etmek zorunda kaldım. Oysa şimdi bu keçi inadınızı görünce, sizi savunmak için en küçük bir istek bile duymuyorum. Üstelik yeriniz de pek sağlam sayılmaz. Niyetim aslında bunları size yalnız kaldığımız zaman söylemekti. Fakat siz burada gereksiz yere zaman harcamama yol açtınız. Bu durumda bütün bunları büyüklerinizin de öğrenmemesi için bir sebep yok. Evet, son zamanlardaki çalışmalarınız son derece yetersizdi. Gerçi bu mevsimde işlerin çok parlak gitmesi beklenemez, bunu biz de biliyoruz; ama iş yapılamayacak bir mevsim yoktur Bay Samsa, asla da olmamalıdır.

    - Fakat Müdür Bey, diye bağırdı Gregor kendinden geçmişçesine, ama heyecandan söyleyeceği her şeyi unuttu. Kapıyı hemen açıyorum, hemen. Hafif bir rahatsızlık yüzünden, bir baş dönmesi yüzünden kalkamadım. Henüz yatakta yatıyorum. Tamam, kendime geldim artık. Kalkmak üzereyim. Bir dakika beklemenizi rica ediyorum! Kendimi toparlayamadım, ama yine de iyi sayılırım. Çok ani oluyor böyle şeyler! Daha dün akşam gayet iyiydim. İsterseniz annemle babama sorabilirsiniz. Ya da şöyle diyebiliriz; daha dün akşamdan bir sıkıntı vardı içimde, sanki kalbime doğmuştu. Evdekiler dikkat etselerdi, yüzümden anlayabilirlerdi. Keşke haber verseydim size! Fakat siz de takdir edersiniz ki, insan hep hastalığını ayakta geçirebileceğini sanıyor. Müdür Bey! Üzmeyin annemle babamı! Suçlamalarınızın hiçbir gerekçesi yok. Üstelik bu konuda şimdiye kadar bana tek bir kelime bile söyleyen çıkmadı. Gönderdiğim son siparişleri okumamış olmalısınız. Hemen giyinip saat sekiz treniyle yola çıkacağım. Birkaç saat dinlenmek bana gücümü yeniden kazandırdı. Burada zaman kaybetmenize gerek yok Müdür Bey. Ben de birazdan iş yerinde olurum. Lütfen bunu patrona bildirip kendisine saygılarımı iletin!

    Gregor ne dediğinin farkında bile değildi. Bütün bunları bir çırpıda söylerken, bir yandan da yatakta kazandığı tecrübenin yardımıyla, hafiften komodine yaklaşmıştı ve şimdi ona tutunarak doğrulmaya çalışıyordu. Niyeti gerçekten kapıyı açmak ve kendini gösterip Müdür Bey’le konuşmaktı. Şimdi kendisini görmek isteyenlerin ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Şayet korkarlarsa Gregor da sorumluluktan kurtulacaktı ve o zaman artık sakinleşebilirdi. Yok eğer her şeyi soğukkanlılıkla karşılarlarsa Gregor’un heyecanlanmasına gerek yoktu ve acele ederse, gerçekten saat sekizde garda olabilirdi. Başlangıçta komodine tutunmaya çalışırken birkaç kez kaydı, ama son bir hamlenin ardından doğrularak dik durmayı başardı. Gövdesinin alt kısmındaki yakıcı acılara artık aldırmıyordu. Kendini yakınındaki bir sandalyenin arkalığına doğru bıraktı ve minik bacaklarıyla arkalığın kenarına sımsıkı tutundu. Artık vücudunu kontrol edebiliyordu. Hiç kıpırdamadan Müdür Bey’i dinlemeye koyuldu:

    - Tek kelime anladınız mı söylediklerinden, diye soruyordu Müdür Bey annesiyle babasına. Yoksa bizimle alay mı ediyor?

    - Tanrı aşkına, diye bağırdı artık ağlamaya başlamış olan annesi. Belki de o ağır hasta ve biz burada durmuş, ona acı çektiriyoruz. Grete! Grete, diye seslendi sonra.

    - Ne var anne, diye cevap verdi kız kardeşi öteki odadan. Aralarında Gregor’un odası vardı.

    - Hemen doktora koş! Gregor hasta. Çabuk çağır doktoru. Gregor’u şimdi konuşurken duydun mu?

    - Duyduğumuz bir hayvan sesiydi, dedi Müdür Bey.

    Sesi annesinin çığlıklarıyla karşılaştırıldığında, dikkati çekecek denli alçaktı. Babası, holden mutfağa doğru:

    - Anna! Anna, diye seslendi ve ellerini çırptı. Çabuk bir çilingir çağırın!

    Ardından iki kız, hışırdayan etekleriyle holden koşarak geçip -kız kardeşi ne kadar da çabuk giyinmişti öyle?- evin kapısını açtılar. Kapının kapandığı duyulmadı. Herhalde büyük bir felaketle karşılaşan evlerde âdet olduğu üzere, kapıyı açık bırakmışlardı.

    Gregor ise şimdi çok daha sakindi. Demek söylediklerini anlamıyorlardı artık. Oysa kendisine, belki de kulağı alıştığı için, ağzından çıkan kelimeler şimdi sabah olduğundan çok daha net geliyordu. Ama hiç değilse durumunun normal olmadığını fark etmişlerdi ve ona yardım etmek için hazırdılar. Bu da oldukça önemliydi. Serinkanlılıkla alman ilk tedbirler içini rahatlatmıştı. Kendini yeniden insanların arasına karışmış gibi hissediyor ve doktor ve çilingirin her ikisinden de olağanüstü başarılar bekliyordu. Yaklaşmakta olan önemli konuşmalar sırasında sesinin mümkün olduğunca anlaşılır olmasını sağlamak için biraz öksürdü. Ancak bunu da olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak yaptı. Öksürüğünün de insan öksürüğüne benzememesinden korkuyordu. Üstelik Gregor, bu konuda kendi vereceği hükme de artık güvenemiyordu. Bu arada yandaki oda tam bir sessizliğe gömülmüştü. Belki de annesiyle babası Müdür Bey’le birlikte masanın başına oturmuş, gizli gizli konuşuyorlardı. Belki de kulaklarını kapıya dayamış, içeriyi dinliyorlardı.

    Gregor, sandalyeyle birlikte ağır ağır kapıya doğru ilerledi. Oraya varınca sandalyeyi bırakıp kendini kapıya doğru attı. Tutunarak dik durdu. -Minik ayaklarının tabanlarında yapışkan bir sıvı vardı.- Bulunduğu yerde, harcadığı onca çabanın ardından biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Dişleri yoktu ki, anahtarı sıkı sıkıya kavrayabilsin. Buna karşılık çeneleri, gayet sağlamdı. Onların yardımıyla anahtarı gerçekten de harekete geçirdi ve bu arada, her ne kadar aldırmıyor olsa da, kendine zarar verdiği kesindi; çünkü ağzından gelen kahverengi bir sıvı, anahtarın üstünden akıp halının üzerine damlamaya başlamıştı.

    - Dinleyin, dedi, yandaki odada bulunan Müdür Bey, anahtarı çeviriyor.

    Bunu duymak, Gregor’u yüreklendirdi. Ama aslında ona herkesin cesaret vermesi gerekirdi. Annesiyle babası da: ‘Ha gayret Gregor!’ diye bağırmalıydılar, ‘Sakın bırakma, it, daha güçlü it.’ Böylece Gregor, gayretini herkesin desteklediğini düşünerek, kendinden geçmişçesine var gücüyle anahtarı ısırmaktaydı. Anahtarın dönüşü ilerledikçe, o da kilidin çevresinde dans eder gibi dönüyordu. Şimdi artık kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyordu ve duruma göre ya anahtara asılıyor, ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla üstüne abanıyordu. Sonunda kilidin açılırken çıkardığı ses Gregor’u kendine getirdi. Derin bir soluk alarak; ‘Çilingire gerek kalmadı.’ diye geçirdi içinden ve kapıyı tamamen açmak için başını tokmağa dayadı.

    Gregor’un duruş biçimi, kapı iyice açıldıktan sonra bile dışar-dakilerin onu hemen görmelerine engel oldu. Şimdi Gregor’un yere sırtüstü yuvarlanmamak için kapının kanatlarından birinin çevresini yavaş yavaş dolanması gerekiyordu ve bu işi çok dikkatle yapmak zorundaydı. Bütün dikkatini vererek bu zor hareketi yapmaya çalışırken, dolayısıyla da başka şey düşünmeye fırsat bulamadığı bir sırada, Müdür Bey’in rüzgâr uğultusu gibi yüksek sesle “O!” dediğini duydu. Sonra kendisini de gördü. Müdür Bey, kapıya yakın duruyordu. Elini bir karış açık olan ağzına bastırmıştı. Sonra geri geri yürümeye başladı. Sanki görünmez bir güç tarafından sürüklenircesine geri çekiliyordu. Annesinin -Müdür Bey gelmiş olmasına rağmen- saçları hâlâ yataktan kalktığı gibi dağınık ve kabarıktı. Ellerini birbirine kenetleyip önce kocasına baktı, sonra Gregor’a doğru iki adım attı ve odanın orta yerine yığılıverdi. Etekleri açıldı, başı önüne düştü. Yüzü hiç gözükmeyecek biçimde göğsüne gömülmüştü. Babası, sanki Gregor’u yine odasına kovmak istiyormuş gibi düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıktı, sonra ne yapacağına karar verememişçesine çevresine bakındı. En sonunda da ellerini yüzüne kapatıp güçlü göğsünü sarsan hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

    Gregor odasına girmedi, sadece kapının kapalı duran kanadına içerden yaslandı kaldı. Böylece yalnız gövdesinin yarısı ve ötekilere bakmak için yana eğmiş olduğu kafası görünüyordu. Bu arada ortalık daha aydınlanmıştı. Caddenin öteki yanında, o uzun, kapkara binanın bir parçası görünüyordu. -Bu, bir hastaneydi.- Düzgün pencereler yapının ön yüzeyini dik çizgilerle kesiyordu. Yağmur daha dinmemişti. Kocaman seyrek damlalar düşüyordu. Sabah kahvaltısının bardak çanağı masayı baştan başa kaplamıştı. Sabah kahvaltısı babası için günün en önemli yemeği idi. Sofra başında saatlerce oturur, çeşitli gazeteleri birer birer okurdu. Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik resmi asılıydı. Resimde Gregor, eli kılıcının kabzasında, dudaklarında kaygısız bir gülümsemeyle, kendisine ve üniformasına saygi gösterilmesini bekleyen bir teğmendi. Koridora açılan kapı açıktı. Oradan merdivenin ilk basamaklarıyla sahanlık arasındaki aralık da gözüküyordu.

    Soğukkanlılığını kaybetmeyen tek kişi Gregor’du:

    -Şimdi, diye konuşmaya başladı, hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp yola çıkacağım. İstiyor musunuz, izin verecek misiniz gitmeme? Gördüğünüz gibi Müdür Bey, inat ettiğim falan yok ve çalışmayı da seviyorum. Durmadan dolaşmak yorucu bir şey şüphesiz, ama yolculuklar olmasaydı yaşayamazdım. Nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Mağazaya mı? Efendim? Her şeyi olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan bazen çalışamayacak durumda olabilir, ama o insanın geçmişteki hizmetlerini unutmamak ve mazereti ortadan kalktıktan sonra daha büyük ve yoğun bir gayret göstereceğini düşünmek için en uygun zaman da işte o andır. Sayın patrona çok şey borçluyum, bunu siz de iyi bilirsiniz. Öte yandan annemle babamdan, kız kardeşimden de ben sorumluyum. Bildiğiniz gibi zor durumdayım, ama her şeyi yoluna koyacağım. Siz de lütfen durumumu zorlaştırmayın. Firmada benden yana olun! Gezginci takımı sevilmez, biliyorum bunu. Bol para kazandıkları ve iyi yaşadıkları sanılır. Bu ön yargı üzerinde biraz daha düşünmeye gerek bile duyulmaz. Ama siz, Sayın Müdür Bey, siz çalışma şartlarımızı öteki personellerden çok daha iyi bilirsiniz. Hatta aramızda kalsın ama, sayın patrondan bile daha iyi bilirsiniz. O bir işadamı olarak, çalışanlar hakkında kolaylıkla yanılgıya düşebilir. Ayrıca yine çok iyi bilirsiniz ki, seyyar bir pazarlamacının neredeyse bütün bir yıl boyunca iş yerinden uzakta olması nedeniyle, dedikodulara, hatta iftiralara kurban gitmesi çok kolaydır. Bunlara karşı kendini savunabilmesi ise neredeyse imkansızdır, çünkü bunların hiçbirinden zamanında haberi olmaz. En sonunda yolculuğunu tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde ise, bütün bunların kötü ve kaynaklarına inilebilmesi artık imkansız hale gelmiş sonuçlarından doğrudan etkilenir. Sayın Müdür Bey, bana en azından biraz hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin lütfen!

    Fakat Müdür Bey, daha Gregor sözüne başlar başlamaz ona arkasını dönmüştü. Şimdi Gregor’a yalnız titreyen omuzlarının üstünden arada bir bakabiliyordu. Dudakları aralanmıştı. Gregor konuşurken onu serinkanlılıkla dinlemek yerine sanki gizli bir kuvvet odadan çıkmasına engel oluyormuş gibi, çok ağır adımlarla, fark ettirmeden kapıya doğru ilerlemeye çalışıyordu. Şimdi hole varmıştı bile ve ayağını oturma odasından çekerken yaptığı ani hareketi gören, ayağının altında ateş olduğunu sanırdı. Hole vardığında sağ elini merdivenin tırabzanına uzattı. Sanki orada insanüstü güçlerden kaynaklanacak bir kurtuluş yolu vardı.

    Gregor, Müdür Bey’in bu halde gitmesine izin verirse firmadaki işini çok büyük bir tehlikeye sokacağını anladı. Annesiyle babası bütün bunları pek anlayamıyorlardı. Uzun yıllardır Gregor’un işinde hayatının sonuna kadar güvence altında olduğu inancını taşıyorlardı ve şimdi de kendilerini bu anlık sıkıntıya öylesine kaptırmışlardı ki, geleceği görebilmekten tümüyle uzaktılar. Ama Gregor, önünü görebiliyordu. Müdür Bey’in alıkoyulması, yatıştırılması, inandırılması ve son olarak da kazanılması gerekiyordu. Gregor’un ve ailesinin istikbali buna bağlıydı! Keşke kız kardeşi odada olsaydı! Akıllı bir kızdı o; daha Gregor sakin sakin sırtüstü yatarken ağlamaya başlamıştı. Kadınlara zaafı olan Müdür Bey, onu tereddütsüz dinlerdi. Kız kardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey’in korkusunu yatıştırırdı. Fakat ne yazık ki, kız kardeşi burada değildi ve Gregor’un bir şeyler yapması gerekiyordu. Gregor, o anda ne yapabileceğini ve biraz önce yaptığı konuşmanın anlaşılmadığını düşünmeksizin, açık duran kapıdan kendini itti. Niyeti sahanlıktaki parmaklıklara komik bir şekilde, iki eliyle birden sımsıkı tutunmuş olan Müdür Bey’in yanma gitmekti. Fakat ne var ki hemen o anda bir destek bulamayarak, küçük bir çığlıkla, o incecik ayaklarının üstüne düştü.

    Birden sabahtan beri ilk defa vücudunda bir rahatlık duydu. Minik bacakları, basacak sağlam bir zemine kavuşmuştu; bacaklarını artık kontrol edebiliyordu. Dahası ayakları onu istediği yere taşımak için can atıyorlardı. Gregor artık bütün acıların kesinlikle ve hemen son bulacağına inanmaya bile başlamıştı. Ama hareketlerini dizginlemeye çabaladığı için, annesinin tam karşısında yalpalarken; yerde yatan, tümüyle kendi düşüncelerine dalmış gibi gözüken annesi ansızın havaya sıçradı. Kollarını iki yana açıp parmaklarını gererek haykırdı:

    - İmdat, Tanrı aşkına, imdat!

    Başını sanki Gregor’u daha iyi görmek istiyormuş gibi eğmişti, ama bu durumuyla anlamsız bir çelişki oluşturarak hızla geriye doğru gidiyordu. Arkasında sofranın durduğunu unutmuştu. Masanın yanma vardığında, ne yaptığını bilmiyormuş gibi üstüne oturuverdi. Yanında devrilen fincanın içindeki kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü fark etmemiş gibiydi.

    Gregor alçak sesle:

    - Anne, anne, diyerek bakışlarını annesine kaldırdı.
  • Onca masanın, sandalyenin hiçbiri boş değil;
    bu yüzden kendilerine oturacak yer bulamadan oradan oraya gezen
    gariban bir grup var salonda. Çoğu genç, bakımsız, yoksul ama
    zeki bakışlı erkekler. Biri de genç bir kadın.

    Birbirlerinden hiç ayrılmadan o masadan bu masaya geziyorlar,
    oturacak bir tek sandalye bile bulamadan. Bırakın onları bir yere
    buyur etmeyi; gören, farkında olan bile yok. içlerinden ince
    uzun suratlı, pardösüsünün yakalarını kaldırmış biri, “Azizim”
    diyor ötekilere, “galiba beyhude bir gaiyret bizimkisi, iki lokma taam
    edelim, iki kadeh rakı yuvarlayalım diye geldik ama vaziyet ümitsiz.”
    Arkadaşları başlarını sallayarak ona hak veriyorlar.

    Zayıf, hatta sıska adamlar; kiminde eski usul fötr şapka var,
    kiminin yanakları çökük ve gölgeli. Biri cebinden çıkardığı patiska
    mendile öksürüyor. Garsonlar yanlarından fırıl fırıl geçiyor ama onların
    farkında olmuyorlar; hatta, acayip bir şey, onları yarıp geçtikleri halde
    dokunduklarını hissetmiyorlar. Veremli olduğu, süzülmüş yüzündeki
    ateşli gözlerinden belli olan bir genç, “Burada edebiyata, şiire
    değer veren kimse yok galiba” diyor.

    “Şu masadan başka” diye karşılık veriyor öteki, üstadın masasını göstererek.
    “Oradan deminden beri kulağıma kültürle ilgili konuşmalar geliyor.
    Öteki masalar daha çok hacıağa dediğimiz cinsten.”
    Üstadın masasına doğru yürürken biri, “Galiba o deyim ortadan kalktı” diyor.
    “Artık görgüsüz zenginlere hacıağa denmiyor.”
    “Evet” diye cevap veriyor öteki. “Hacıağa, nouveau riche gibi bir
    anlatımdı, şimdi böyleleri saygı görüyorlar.”
    “Bizde bu Fransızca deyimin daha âlâsı var” diyor veremli olan.
    “Neymiş o?” diye soruyor çökük yanaklı.
    “Sonradan görme” diye cevap veriyor müteverrim şair.
    “Müthiş bir anlatım bu, sonradan görme.”

    Başka biri, “Açlıktan, susuzluktan anamız ağladı ama siz hâlâ
    kelimeler peşindesiniz” diyerek gülüyor. “îyi ama kelimeler bizim
    gerçek hayatımız, onlar olmadan biz yokuz ki” diyorlar.
    “O zaman kelime yiyip kelime için bakalım” diye onlara sitem ediyor öteki.

    Ama en ağır sözü, o ana kadar sesini çıkarmamış olan balıkçı kasketli,
    kazaklı genç söylüyor: “Biz gerçekten yokuz” diyor. “Görmüyor musunuz,
    yokuz işte. Kimse bizim farkımızda değil, görmüyorlar, duymuyorlar,
    birbirimize göre var olmak hiçbir anlam ifade etmiyor, bu dünyaya göre yokuz.”

    Hepsini bir keder basıyor. Üstadın masasının çevresine diziliyorlar.
    O sırada üstat, Marlowe’u bilip bilmediklerini soruyor masadakilere.
    Herkes susuyor. Oturanların arkasına daire biçiminde dizilmiş olan genç
    edebiyatçılar, “Elbette biliyoruz” diyorlar.
    “Piyes yazarı Marlowe’dan mı bahsediyorsunuz, yoksa dedektif Marlowe’dan mı?” Ama onları kimse duymuyor. Üstat dişlerini gıcırdatarak gülüyor.
    “Basın Shakespeare’den bahsettiği için onun adını duymuşsunuzdur ama
    aynı dönemdeki piyes yazarı Marlowe’u duymadınız tabii” diyor.
    “Ama o sizi biliyor.”
    “Nasıl biliyor?” diye soruyor masadakiler.
    Kimsenin görmediği delikanlılar, “Timurlenk piyesini duymadınız mı yahu?”
    diyorlar. “Hani Yıldırım Bayezid’in esir düştüğü, Timur’un onu kafese
    kapattığı, karısına çıplak dans ettirdiği, sonunda buna tahammül
    edemeyen Bayezid’in kafasını demirlere vura vura parçaladığı ünlü piyesi.”

    Yine kimse duymuyor onları. Üstat, “Timurlenk piyesini duymadınız
    mı yahu?” diyor. “Timur Ankara Savaşı’nı kazanınca padişahınız
    Yıldırım Bayezid’i demir kafesle yanında gezdirir, karısını rakkase yapar,
    gururlu padişah da kafasını demir kafese vurarak intihar eder.”

    Masadakiler onu duyuyor ama birbirlerine şaşkın şaşkın bakıyorlar.
    Öyle ya; hiç Osmanlı yenilir mi, hiç koskoca padişah kafese kapatılır mı,
    hele karısını rakkase yapmak, olacak iş mi? Şanlı Osmanlı tarihinde böyle
    bir şey olabilir mi?

    Üstat, “Şimdi” diyor, “anlattıklarımdan kuşkuya düştünüz, yüzünüzden belli;
    size anlatılan tarihle bağdaştıramadınız, çünkü derdiniz gerçek değil,
    hamaset. Sizler hamasetle beyni çürütülmüş bir avuç ahmaktan başka
    bir şey değilsiniz.”

    Ayakta duran gençler -en şişmanları hariç- “Evet” diyorlar,
    “aynen öyle üstat, helal olsun, biz de bunu söylemeye çalışıyoruz
    ama kimse duymuyor. Artık sabrımız taşmak üzere ama.”

    Aralarından sarışın, iriyarı, dağınık saçlı bir delikanlı olan
    Orhan Selim, “Yetti artık” diyor. “Bu burjuva müsveddelerinin, bu
    sömürücülerin masalarını dağıtma vakti çoktan geldi de geçiyor,
    haydi arkadaşlar. ”Hep beraber koltukta oturanları yere devirip,
    masanın üstündekileri sıyırıp atmak için saldırıyorlar ama hiçbir şeye,
    hiç kimseye dokunamıyorlar.

    Kirpi’nin yüzünde büyük bir hayal kırıklığı beliriyor,
    Üsküplü Agâh perişan, Ahfeşin Keçisi dokunsan ağlayacak durumda,
    Raşit Kemali iyiden iyiye öfkeli, Hadi Borazan her zamanki gibi alaycı,
    Gani Girgin somurtuk, Halide Salih’in gönlü kırık, Osman Giritli kederini
    belli etmemeye çalışıyor, Ali Kaptanoğlu kendini iyice garip hissediyor,
    Ateş Böceği bir yanıp bir sönüyor, F.M. ikinci yumruklarını sıkmış,
    Battal Bataner olduğu yere büzüşmüş, Adıdeğmez kayıtsız bir tavırla bakıyor,
    Bedia Servet umutsuz, Suna Gün’ün kaşları çatık, Ayhan Çağlar sinirli;
    hep birlikte kendilerine kötü davranan bu mekânı terk edip, çamyarması
    korumaların arasından görünmeden geçiyor, otel lobisinden
    çıkarak birer hayal gibi İstanbul gecesine süzülüyorlar.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 262 - Edebi ve ebedi gölgelere dair