• 77 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Siyah beyaz bir dünyanın arasında sıkışıp kalmak, iki beyin olarak düşünmek ya da kurtulmanın tek yolu daha önce hiç bilmediğin bir kitapta gizlidir. Can yakıcı bir sürü alet, yara bere, kaynar su işkence gibi gelebilir peki ya YANLIZLIK sizce bu nasıl? Böyle bir işkence olabilir mi ya da size yapılsa , bir hücreye tek başına kapatılsan orada aklını ne kadar sürede sıyırırdın? Tek başına hiç bir ses olmadan hep aynı hücrenin içinde yalnızlığa itilseydin, oradan nasıl kurtulurdun? İşte bizim bu kitaptaki kurtarıcımız da SATRANÇ. Ölmek ya da oynamak. 64 kare üzerinde 8 piyon 2 kale 2 at 2 fil bir vezir ve bir şah ile nasıl hayata kaldığın yerden devam edilir, nasıl ölüme karşı direnilir, nasıl 7-8 hamle sonrası hesaplanabilir, nasıl kendini kaybedecek kadar bu kurtarıcıya bağlanılabilir? İşte Stefan Zweig'in satrancı bu kadar farklı bir bakış açısı ile yazmış olması beni çok etkiledi çünkü ben de satranç oynuyorum ama satranca hiç bu kadar derinden bu kadar farklı bakmamıştım bu kitaptan sonra artık satranç tahtasına baktığım zaman bir oyundan daha fazlasını düşünüyorum o kitabı, o hücreyi, okuduğum her bir cümle beni satranca daha da fazla bağlamaya yetti. Kısacası artık siyah ve beyaz benim için iki renkten çok daha fazlası...
  • Ve başkaları da vardır, aşağıya çekilirler: şeytanları çeker onları. Ama ne kadar dibe batarlarsa, o kadar ışıltıyla parıldar gözleri ve bir tanrıya duydukları arzu.
    Ah, onların çığlıkları da tırmaladı kulaklarınızı, ey erdemliler: "Ben ne değilsem, odur bana tanrı ve erdem!"
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 90 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • "Sizce, insanların intihar etmelerini engelleyen şey nedir?" diye sordum . Yüzüme, hangi konu üzerinde konuştuğumuzu anımsamaya çalışıyormuş gibi dalgın dalgın baktı.
    “Ben de... ben de iyice bilmiyorum henüz... iki şey, iki önyargı engelliyor, sadece iki şey; biri çok küçük diğeri çok büyük olan iki şey. Küçük dedim, ama o da çok büyük aslında."
    "Küçüğü dediğiniz bu şey nedir?"
    "Acı".
    "Acı mı? Böyle bir olayda acının önemi olur mu bu denli?"
    "O en önemlisidir..."
    Dostoyevski
    Sayfa 174 - İnkilap
  • Öyle bir döneme denk geldi ki en güzel yaşlarımız. Daha 20’li yaşların içinde; nefretin, ötekileştirmenin, anlayışsızlığın tam ortasında bilinçsiz bir toplumla imtihanımız. Öyle bir döneme denk geldik ki; fikirlerimiz siyasi düşüncemiz ile paralel doğrultuda, güçlüden yanaysak haklı, azınlıktaysak haklı olsak bile tüüü kaka…
    Geçenlerde sosyal paylaşım sitesinde iki video izledim. Olumsuz etkilenirken insanlığımı da sorguladım. Bu zihniyete sahip insanlarla aynı havayı almaktan utandım.
    Birincisi sosyal bir deney için yapılan röportajdı. İstanbul’da işlek bir caddede birbirine sarılan bir kadın ve bir erkek… Yakın çevrede bulunan vatandaşlara “ Bir bayan ve bir erkek birbirine sarılıyor. Bu tablodan rahatsız oluyor musunuz? Sizce bunun bir cezası olmalı mıdır?” sorusu yöneltiliyor.
    Alınan bazı cevaplar ise toplum olarak geldiğimiz durumun kanıtıdır. Sizlerle üzülerek paylaşmak istiyorum. Bu yorumlar kadın erkek, farklı yaş gruplarından oluşan bireyler tarafından yapılmıştır.
    • “Evet rahatsız oluyorum. Tabi ki sokak ortasında sarılmanın bir cezası olması lazım”
    • “Tabi ki. İnsanı saldırmaya teşvik ediyorlar. Türkiye’de çok var böyle şeyler. Hapis cezası olmalı”
    • “Erzurum’da böyle bir şey görseler, döverler onları. Vallahi çok kötü döverler haa.”
    • “Rahatsız ediyor tabi. Dört duvarı ne için yapmışlar gidin orada ne yaparsanız yapın”
    Neyse daha fazla devam edemeyeceğim. Sizin de mideniz bulandı değil mi? Oradan güzel yürekli bir abla diyor ki;
    “Neden rahatsız olayım ki? Sevginin cezası olur mu hiç?” Gözlerinden öpeyim be abla.. Bu ülkede sokak ortasında dövülen ve tacize uğrayan kadınlar ile çocuklar, erkeğe sarılan bir kadın kadar fark edilmedi. Sevginin yerine nefretin kol gezdiği bir dönemdeyiz. Bu bağnaz ve bilinçsiz toplumun esiri olarak insanlara dokunmaktan ve sevmekten korkmayın.
    Eee ne diyelim “Bir kadını sokak ortasında dövebilir hatta öldürebilirsin. Ama sarılırsan toplum buna tepki gösterir. Çünkü değerleri olan bir toplumuz!”
    İkinci videoya gelince bu diğerine göre daha da vahim. İzlerken tüylerimin diken diken oldu. Anıtkabir’in ziyaret eden Safiye İnci adında genç bir kız, anlattığına göre siyasi düşüncesine saygı göstermeyen bir arkadaşını kızdırmak için bir video çekerek, arkadaşına atıyor. Bu video kısa zamanda yayılıyor. Videodaki konuşması şu şekilde; “ Buraya geldiğim için çok utanıyorum. Keşke gelmeseydim. Atatürk’ü zerre kadar sevmiyorum. Türkiye’yi de Atatürk kurtarmadı. Hani Tayyib’i sevmeyen Atatürkçüler var ya, Atatürk Tayyib’in b*ku bile olamaz”…
    Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan bu ağır hakaretlerin sahibi Safiye İnci en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Sosyal medyada yapılan yorumlarda bu çirkin olayın CHP ve Fetö Provokasyonu olduğu yorumları yapılıyor. Neden yaşanan her olayı siyasal zemine oturtan bir toplum olduk? A Partili, B Partili, türbanlı – çarşaflı, açık, makyajlı ne fark eder? Ortada büyük bir saygısızlık yok mudur? Neden bir savunmaya ihtiyaç duyuluyor? Aslında bu davranışları sergileyerek toplumu ayrıştıran bazı siyasi düşünce sahipleri olabilir mi? Yanlışa yanlış demek ve dimdik karşısında durmak için sadece insan olmak yeterli değil mi?
    Birkaç aydır köşe yazısı yazmıyorum. Çünkü toplum olarak hiç tadımız yok ve üzgündüm. Eylül için, Leyla için, bacakları kesilen o minik köpek için. İçi nefretle dolu insan diyemeyeceğim varlıklarla aynı yeryüzünde yaşadığım için... Değerlerine sahip çıkmayan, okumaktan, öğrenmekten kaçınan, saygıyla tartışamayan insanlara maruz kaldığım için.
    Nefretle dolu olmak, devamlı birilerine öfke duymak hiç de övünülecek bir şey değildir. Bu durum, insanların sağlıklı olup olmadığının ve diğer canlılardan ne kadar nefret ettiğinin bir ölçüsü değil midir? “Güzel konuşmak, güzel düşünmek, anlayış göstermek, sevmek, düşeni kaldırmak, ağlayanı güldürmek, sarılmak, hep bedava biliyor musunuz?” (Farid Farjad)
    Unutmayın bu değerlerin vergisi bile yoktur.
    Tek temennim; Sevgiyle kalın…
    (S.ö)
  • 88 syf.
    Evet evet değeri bilinmeyen Haldun Taner.
    Günümüzde bazı yazarlar (yazar mı? pehh!..) vardır. Hiç bilmediğim bir şekilde yazdıkları kitaplar yok satar. Edebilikten yoksun, insanın hislerine dokunmayan, sıradan şeyleri getirip kitaplarına aktarırlar ve sonucunda ülkemizde el üstünde tutulurlar. Hiç okumayan biri bile bilir bunları, öyle yazarlardır yani hee.. Ama bazı yazarlar da vardır ki –maalesef pek azı günümüzde yaşayabildi- gerçekten bu işin ehli diyebileceğimiz, okurken hislerinizi şaha kaldıran, öykü olsun roman olsun yazdıklarıyla size o anı yaşatan nadide yazarlarımız. Üzülerek söylüyorum ki günümüzdekiler kadar kıymetleri bilinmiyor.

    Evet Haldun Taner dedik ee biraz bahsedelim o vakit. Edebiyatımızın tiyatro ve öykü alanlarında önemli bir yeri olan Haldun Taner nedense bizler tarafından pek de ilgi görmüyor gibi. Tiyatro tarzındaki ‘Keşanlı Ali Destanı’ adlı eseri dışında diğer kitaplarını çok da bilmeyiz. Bu bilmeyiş aslında ayıbımızdır biz okurlar için. Edebiyatımızın bu kadar önemli bir yerinde bulunan Haldun Taner neden pek bilinmiyor, okunmuyor ve neden ilgi görmüyor? Bu da ayrı tartışılası bir konu tabi.

    Ben de bu değeri bilmeyenlerdendim. Taa ki geçen haftaya kadar.

    Yazarla tanışmamız ‘Ay ışığında Çalışkur’ adlı öykü kitabı ile başladı. Kitabı öykü okuyacağım diye aldım fakat okuyup bitirdiğimde okuduğum diğer öykü kitaplarından farklı bir tarzda yazıldığını gördüm. Şaşırmıştım açıkçası. Neyse şimdi ‘Ay ışığında Çalışkur’ kitabını bir kenara bırakalım. İki eseri birden incelemeye kalktım bi an affola. Geçelim asıl kitaba.

    On İkiye Bir Var

    Yazarımızın bu okuduğum 2. kitabı. Her ne kadar eserlerini tiyatro alanında yoğunlaştırsa da öykülerindeki yetkinliğini konuşturdu ve de hissettirdi bana. Her öyküyü okuyup bitirdiğinizde kendinize bir şeyler katmış oluyorsunuz. Her öyküsünde altta yatan bir mesaj oluyor illâ ki. Bu da çok hoşuma gitti. Yedi öykü var kitapta ve hepsi de dolu dolu. Haaa.. açıkçası bazıları pek de fazla etkilemedi doğruya doğru ama yedi öyküden iki tanesini not aldım ve size ufaktan bahsedeceğim. Buradan itibaren biraz önbilgi durumuna geçebilirim. Şimdiden uyarayım. Başlıyorum.

    Kitap ismini alan ‘On İkiye Bir Var’

    Bir saat tahminiyle başlayan ilginç bir serüven.

    ‘’Saat kaç?’’ sorusunu duyan kahramanımız kendine hakîm olamayarak sürekli saat tahmininde bulunur ve nasıl oluyorsa bu tahmininde sürekli başarılı olur. Bu durumdan önceleri hoşnut olsa da bir süre sonra böyle bir yeteneği istememeye başlar. Neden peki? Normal yaşantısını etkiler ve bu durum anormal bir hâl alır. Bunun için farklı çözümler arayan kahramanımız bir sabah uyandığında saati tahmin edemeyişi onun da hayat saatinin durduğunu gösterir.

    İznikli Leylek

    Hayatın daha başında annesi tarafından yara almış bir leylek.
    Bu yara öyle bir yerden ki, hani ‘kolu kanadı kırılmak’ vardır ya evet işte tam da bu. Bir leylek uçamazsa ne olur sizce? Alaylı bakışlara, kötü düşüncelere rağmen, uçamayacağını bile bile verdiği uçma çabasıdır onu güçlü tutan. Uçamayacağını bilmek ve sürekli uçmaya yeltenmek mücadelesi desek daha doğru olur bu öykü için.

    Imm.. Geldik son kelâmlara. Ben yazarak, siz ise okuyarak sonlarındayız incelemenin. Kitabı okuduktan sonra Haldun Taner’in çok kibar bir karaktere sahip olduğunu hissettim. Kullandığı kelimelerden belki, belki de sadece bana öyle gelmiştir. Ve mutluyum bu kitabı okuduğum için.

    İlginç bir bilgi vereyim sizlere, kitap kapağındaki köstekli saat Haldun Taner’in sürekli kullandığı saatlerinden biriymiş. https://i.hizliresim.com/5aV1b5.jpg

    Okuyamayanlar için son olarak şunu söylemek istiyorum ki bu eseri ile bir şans vermelisiniz yazara.
    Tanıştığıma memnun oldum Haldun Taner.
    Keyifli ve güzel okumalar.
  • BİR ALINTI
    "Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister.
    Bu nedenle de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve isteyerek arsasını camiye devreder. Ancak Şam’da yaşayan bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir.
    Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır. Sızlanır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş da kendisine, Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer vardır. Derdini anlat. Ömer,son derece adildir, elbette seni dinler, der. Şamlı Yahudi Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. İşte halife bu zattır, derler. Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Kısa ve özlü bir cümle.
    Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim,kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde.Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Kendi kendine böyle konuşur.Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır.
    Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; arsanız size geri verilmiştir.
    Yahudi vatandaş hayret eder. Şaşırır. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve dehşet içinde sorar. Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız der.
    Şam valisi Hz. Sad, bak der, sana bu cümlenin hikayesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi anlarsın:
    İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Elimizde para da kalmamıştı. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam iyi biriydi.Bize yardım etti. Sonra da; gidip krala durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğinisöyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi.
    Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım,teklifinde bulundu. Biz de gittik. Huzura çıktık.
    Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yerianlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.
    Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize 2 şer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık.
    Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir.
    Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız, dedi. Hz. Sad, anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm.
    Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti.
    Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.
    İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor.
    Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benim benzim sarardı?
    Bu hadiseyi bire bir yaşayan Yahudi vatandaş, hem arsasını hibe etti ve hem de İslam’a girdi.
    Fazla söze gerek var mı sizce? Bence hayır. Bir yerlere adam seçerken, birilerine yetki verirken, kul hakkı söz konusu olduğunda, ceza ve mükafat dağıtırken, acaba Hz. Ömer gibi kılı kırk yarabiliyor muyuz? Sözüm elbette sadece yetkililere değil, herkese ama başta kendi nefsim olmak üzere herkese."

    VE BİR NOT:
    1. Sa'd b. Ebi Vakkas hiçbir zaman Şam valiliği yapmamıştır.
    2. Nuşirevan 579 yılında ölmüştür. Hz. Ömer 584 yılında doğmuştur. Hz. Ömer'in onunla görüşmesi mümkün değildir.
    3. Hikaye uydurmadır.
  • 176 syf.
    Yazdıklarımı okuduktan sonra beni takip etmeyi bırakacak, tedavi olmamı önerecek ve engelleyecek okurlar olacaktır mümkün müdür? Evet hem de çok mümkün :)

    Deliliğin aşamaları, rütbeleri dönem dönem değişen ünvanları vardır. İnanmıyor musunuz? Benim yaşadığım yıllarda karşılaştığım olaylara verdiğim tepkileri anlattığım zaman farklı yıllarda farklı ünvanlara uygun görülerek deliliğin atladığım kademelerini bir dinleyin belki de hak verirsiniz:))

    Ortaokulda türkçe dersinde öğretmen en büyük hayalinizi kompozisyon olarak yazın ödevi verdiğinde; en büyük hayalimin bir aşiret reisinin ilk karısı olmak istediğimi yazınca ‘’ evladım sen deli misin böyle hayal mi olur’’ eleştirisi ile ilk delilik ünvanımı elde ettim ettim de öğretmenim hayalimin asıl amacının belki bu tür bir evlilik yaparsam evlendiğim adamın benden sonra ikinci, üçüncü hatta sıralamaları artacak evlilik yapmasına engel olmak için olduğunu sorma gereği bile duymadı.

    Güzide bir kentimizin gözde bir şubesinde meslekte ilk haftam. Yine çok revaçta olan bir üniversite kantininde gençlerin pullama, afişleme yapacakları ihbarının gelmesi üzerine çok çok gizli görevli olarak gençlerin kimlik tespitlerinin yapılabilmesi için kantinde yerimi aldım. Ellerinde afişlerle gelen öğrenciler, duvarlara afişleri yapıştırmak için benden yardım istediklerinde yardım ettiğim için görev bitimi amirimce ‘’ kızım sen deli misin, ne demek ben tuttum onlar yapıştırdı afişleri’’ fırçasının ardından öğrencilik sonrası mesleki delilik aşamama ulaştım. Tabii ki amirime ‘’ ya geçin bunları, tabii ki çocuklar YÖK ü de eleştirecek, okul yönetimini de . Hatta o kadar gizledim ki kendimi polis olduğumu kimse anlamadı ‘’ diyemezdim diyemedim :)))

    En afilli ünvanım bir türlü unutulmayan kademem ise (beni takibi bırakmanıza vesile olacak olan) ; evlendiğim adam, genç bir hatun ile fingirdeşiyor gerçi bir çok incelememde bu durumdan bahsettim sürekli tekrarı oluyor affola efendim. Adam hem fingirdeyeyim hem de evlilik bitmesin çabasında. Hatta birkaç kez Allah’ım çocukken en büyük hayalimi kabul mü ettin , adam aşiret reisi de değil ama diye kendimi tiye aldığım anlarım çok oldu. Nerede kalmıştım evet bir türlü boşanmaya yanaşmıyor, annesi yani o zaman ki kayınvalidem oluyor o da arabuluculuk yapmak için bizimle. Bir akşam tekrar sordum, ‘’ boşanma protokolünü imzalıyor musun anlaşmalı boşanmak için ‘’ dediğimde pis pis sırıtınca çektim silahı bomm !!! . Gerçi anlık bir refleksle yaralanmadan kurtuldu. Kendine gelince üstünü başını yokladı ki vuruldum da sıcağı ile anlamıyor muyum diye. Annesi hemen başladı oğluna yalvarmaya ‘’ oğlum ne olur boşan bu gelin deli deli’’ diye. Sonrasında geçirdiğim soruşturmalarda her ne kadar silahı temizlerken kazara patladı şeklinde ifade vermem istenilse de serde mertlik var dedim, teklif edilen ifadeleri reddettim ve olanı biteni anlattım. Sıktım hedef şaştı ama adam can korkusundan boşanmaya yanaştı.

    Boşanma bitti, ister istemez çevre de değişiyor dostluklar da. Evli olduğum dönemlerde ailece evime gelen meslektaşım başladı olur olmaz zamanlarda ‘’ sıkılırsan ara, gezmek istersen ara, bir çay içelim’’ telefonuma mesaj atmaya. Bunlar sadece burada yazabildiklerim . Cevap vermiyorum , görmezden geliyorum engelliyorum yok abicim adam manyak vazgeçmiyor. Dulsun artık eee potansiyel eğlence. Baktım olmuyor karısını çağırdım evime kahve içmeye asıl sebep muhabbet değil şikayet. ‘’ Bak dedim canım senin kocan haftalardır beni mesajla taciz ediyor, denk geliyoruz taciz ediyor, görevdeyiz taciz ediyor. Hatta mesajlarını silmedim bana yardım et lütfen bu iş mahkeme boyutuna varmadan’’ Kadın bin bir öfke ile ‘’deli misin nesin kadın kocam ben dururken seni ne yapsın adam yardım etmek istemiş sen kendini nimetten saymışsın’’ dedi ve yeni bir ünvan da ekledi deliliğime. O kadar zavallı idi ki kocası müdür ya müdür karısı olmadan yaşamaktansa, onursuz yaşarım daha iyi zihniyetinde olunca bu yaşadıklarım bir gün senin de başına gelir demedim demek istemedim.


    En son çalıştığım kadroda popüler bir parti meclis üyesinin bilmem neresinin kılı ağarmış , verilen kariyerinin haksız elde edilişi ile halen çapkınlık peşinde ; iş yerinde evraklarını tamamlarken asılması üzerine attığım tokat ile birkaç yer değiştirmeme sebep olan deliliğim oldu. Herkes bana yaptığım hareketin deliliğimden kaynaklandığını, adama hiç cevap vermememi duymazdan gelmemin çok daha akıllıca bir hareket olacağını söyledi de bir Allah’ın kulu ‘’yahu ellerine sağlık iyi yapmışsın ‘’ diyemedi.

    Sizce ben deli miyim, delirmiş miyim? İçimde yaşayan onlarca kadın hepsi de mi deli? Çocuk Ferah, memur Ferah, aldatılan Ferah, taciz edilen Ferah azıcık da olsa akıllı değil mi?
    Deli kadınları sevin dizeleri vardır bir çok şaire ait. Sevmeyin arkadaşım deli kadınları sevmeyin. Onlar ayak ve gönül bağı olan akıldan kurtulmuşken bir de siz yük olmak için uğraşmayın. Bırakın , onlar salya sümük ağlayan , iki cilve bir naz erkekleri kendilerine bağlayan , akıllı olduklarına inanan kadınlardan olmasınlar.
    Gerçeği görmemek değildir delilik. Gerçek şu ki gerçek, gerçekten çok acıtıyor...Bazı "an"lar var..ne unutmak mümkün ne hatırlamak kıymetli. Allah bu şekilde olaylara maruz kalan, sesini duyurmaktan korkan , tüm delirenlerin yardımcısı oldun..
    Yaşasın , deliren , deliliğin farkında olan tüm kadınlar.
    Keyifli okumalar.