• Günlerden bir gün sitede gezinirken, bazı alıntılara denk geldim. Ahmet Erhan'ın Ölüm Nedeni: Bilinmiyor kitabından yapılan alıntılardı. Bir çok kullanıcı Ahmet Erhan'ın kitaplarını okuyordu. Meğer o gün şairin ölüm yıldönümüymüş. Ben bırakın öldüğü gün olduğunu, Ahmet Erhan'ı bilmiyordum bile. Utanç duyuyorum... Bazen böyle daha kitabı çıkmamış gizli şair veya yazarların olduğunu düşünüyorum. Ya da daha benim tanıma fırsatı bulamadığım sayısız yazar ve şairin olduğunu...
    Ahmet Erhan'ı tanımamı sağladıkları için o okuyuculara ve 1000k 'ya teşekkür ederim.

    Ben şiir okuma alışkanlığını yeni edindim diyebilirim. Belirli bazı şairler ve şiirleri dışında bu sanata pek bir ilgim yoktu. Sanat diyorum çünkü bence diğer yazı türlerinden fazlasıyla farklı bir alan.

    Şiir duygu demek. Öfkeyi, aşkı, bencilliği (...) insana ait ne kadar duygu varsa bunları kelimelere iliştirir şiir.
    Ama öyle bir hissiyat var ki insanı bu yazdığım duygulardan daha çok ilgilendirmesi gereken -bu duyguların temelini oluşturan bir hissiyat...
    Benim en çok ilgimi çeken bu hissiyat oldu Ahmet Erhan'da.
    O da ölüm...
    Bu konu da 'zaman' gibi anlaşılması bile zor iken, yazılması daha da zor olan bir kavram.
    Ölüm üzerinde düşünürken sonuç hep hiçliğe varıyor. Belirli bir sınırdan sonra daha fazla ileriye gidilemiyor. Belirli bir sınır? O çok ayrı bir mesele. Şimdi değil.

    Tam da böyle düşünceler kalemime dolanınca, yazacağım/yazmakta olduğum bu yazıların da anlamsız olduğu gerçeği gözüme çarpıyor. Ahmet Erhan burada değil. "Hayır burada, biz onu okuyoruz! Sesini yazıları sayesinde duyuyoruz. " demeyin. Kendi kendimize kurduğumuz sayısız oyunlardan biri bu da. Ölüm her şeyi soluklaştırıyor, yutuyor. Hatta bu 'zaman' dediğimiz şey onu ölümden de öte bir yere taşıyor. Ölümden ötesi mi var? Var. Var ama bunu tanımlayabilen biri yok daha. Ruhsal olarak hissediyoruz hepimiz. Ya da sadece ben hissediyorum...

    O yazdı. Kendini yazıyı kullanarak ifade etmeye çabaladı ama diyor ki:

    " Yaşamın somut koşullarıyla yazının çelişkisini yaşıyorum. Sonunda ikisi de zarar görüyor. Ama bazan her şey bir kurmaca gibi geliyor bana, kafadaki dünyadan, dünyada bir kafaya dönüşmeyi, bunu ne zaman öğreneceğim? Bunu öğrenme olanağını yitirmenin düşüncesi bile korkutuyor beni. O zaman niye yazmalı? Yağmurlar da nasılsa toprağa bir şeyler yazıyor. Bu dünyadaki her şey bir şeyler yazıyor bir yerlere. Ama benim eylem biçimim neden yazmak olsun? "


    Arafta kalmak...
    Bir şair hakkında yazı yazmak gerçekten çok zor. Tedirginim. Tedirgin değilim.
    Emin değil o da bir çok şeyden. Emin olduğu bir şey var ki, o da ölümün verdiği hissiyat.
    'Şey' kelimesi bir anlama gelir mi sizce? 'Şey' hiçliktir. Peki 'hiçliğin' anlamı hangi kelimede? O da 'Şey'de barınıyor.
    Emin olduğu bir 'şey' ölümün verdiği hissiyat diyorum ya, yani bu hissiyat da hiçliğin bir tasavvuru olmuş oluyor.

    Derinliği olan bir kelime 'şey'...


    Kelimeleri, bir parçada verilmek istenen anlam doğrultusunda yazı metinlerinde kullanmak, onları hapsetmekle aynı duruma getiriyor. Ahmet Erhan bunu yapmıyor. Onun yazılarında kelimeler özgür.
    Şairler çok farklı... Ilhan Berk'in şiirler ve şairler üzerine dediği bu cümleleri yazmasam olmaz:

    " Şiir çünkü insanlara en yakın sanattır. Yalnız şiir dünyaya aracısız bakmayı öğretir bize. Bir ağaç -yalnız şiirde ağacın kendinden daha gerçektir. Insanlar bir gün şiirin bu gerçeğine vardıklarında, dünyalarının değiştiğini göreceklerdir. Bu da büyük bir şeydir elbet. Nasıl bir dünyada yaşarsak yaşayalım, ister güzellikle kucak kucağa, ister pisliklerle burun buruna yaşayalım, şiir hep yanında olacaktır insanların. Şairler bunun için var. "

    Bu yazdıklarımın gerçeklikle bir alakası yoktur.
  • KİTABA ÇELME
    2 Mart 1995
    Fransız Televizyonu’nun ilginç bir âdeti var: Öğleden sonraki haber bültenlerini sunarken, sunucunun yanına bir yazar konuk olarak oturuyor; haberler, o yazarla söyleşilerek sunuluyor; bu arada, yazarın o sırada yayımlanmış olan kitabı da -roman, deneme, inceleme vs- seyirciye tanıtılıyor. Şu işe bakın, kitabı yaygınlaştırabilmek için, yazarları haber bültenlerine çağırıyorlar.

    O kadar mı, hayır: Sözgelişi denizcilikle ilgili bir program; (Thalassa) çeşitli röportajlar, kısa belgeseller vs. bitti mi, sıra denizcilikle ilgili kitapların, onlar tanıtılıyor. Bilimsel yayınlarda da, hâttâ açık oturum, talk show gibi programlarda da, keyfiyet bu! Neyle ilgili olursa olsun, mutlaka sonunda konuyu derinleştirebileceğimiz kitapların tanıtımına bağlanıyor. Zaten hareket noktası da bu; TV5’i yönetenlere göre, çeşitli konuları ne kadar ünlü uzmanlarla ele alsalar da, o kısa süre içinde seyirciyi doyurmayacaklarını; meselenin iyice kavranılması için, ilgili kitapların irdelenmesi gerektiğini biliyorlar. Bizde görsel media, taşra tuluat tiyatrosu düzeyinde olduğu halde, ‘kültür hizmeti’ verdiğine inanıyor ya; onlarda, hayır: Görevlerinin, kültürün kalabalıklara ‘kitaplarla’ aktarılmasında yardımcı olmaktan geçtiğine inanmışlar.

    Yâni televizyon, kitabı rakip saymıyor, onun eksiğini kapatacak, onu tamamlayacak bir ‘uzantı’, yararlı bir ‘tamamlayıcı’ sayıyor. Galiba doğrusu da bu!

    Osmanlı’nın son döneminde, Jöntürkler’in yurtdışın- dan yayımlayıp gönderdikleri kitapların, dergilerin hukuk dilindeki adı, biliyor musunuz neydi? Evrak-ı mu- zırra, yâni ‘zararlı evrak!’ Cumhuriyet yönetimi, bu geleneği devraldı, elhak o da elinden geleni bu yolda ardına koymadı; bol bol kitap yasakladı, dergi kapattı, yazar tutukladı. Hiç unutmam, çocuktum; İzmir’de Ke- meraltı’ndaki Etiman Kitabevi’ne girip, büyük bir saflıkla, Nâzım Hikmet’in kitaplarını sormuştum; kitapçı, büyümüş gözlerle sağına soluna bakıp, beni kovmaktan beter etmişti; meğerse bu kitaplar yasak, yazarıysa hapisteymiş; nereden bilebilirdim ki!
    Uzatmaya ne hacet, yaşadığımız bütün ‘ara rejim- ler’de kitap, kalaşnikof ve dinamit lokumu ile aynı tehlikeli düzeyde, beraber zikredildi; okumak üzerine yaratılan tedhiş havası öylesine boğucuydu ki, Anadolu kitapçıları korkudan işi oyuncakçılığa, kasetçiliğe ya da tuhafiyeciliğe döktüler; neticede, bir ara on binlere, yirmi binlere yükselen kitap tirajları (siz bakmayın, o palavra ‘yeni’ basımlara) iki binlere, binlere düştü; demokrasi ve hürriyet bahsinde, ağızlarını açtılar mı, mangalda kül bırakmayan partiler ve iktidarlar, hiçbir zaman keyfiyetten şikâyetçi görünmediler; durumu düzeltmek için bir şey de yapmadılar.

    Bir-iki yıldır, yayıncılığımızda bir kımıldama, kitap satışlarında bir artış hissediliyor; yazılı ve görsel media, alelusul dikkati en hafif, en sabun köpüğü ya da en torpilli kitaplara çekse de; yayınlardaki çeşitlenme, satış eğrisindeki yükseliş hem cesaret verici, hem de sağlıklı. Ama nazar değmesin mi, diyeceksiniz?..

    Değdi bile! Yönetimlerin, ekonominin hâl-i pür-me- lalini gerekçe göstererek, kâğıt ve karton fiyatlarına üst üste zam yapması yetmezmiş gibi; bu defa da kitaplardan alman KDV oranı, yüzde birden ansızın yüzde sekize yükseltildi; sizce kitabı yaygınlaştırmak için hiçbir çaba sarf etmeyen yönetimlerin, piyasa biraz kımıldayınca böyle bir tedbire gitmesi neyin işaretidir? Cumhuriyet yönetimlerinin de iddiası aksine, kitaba dergiye ev- rak-ı muzırra gözüyle baktığının mı?

    Elâlem televizyon haber bültenlerini verirken kitap ve yazar tanıtımı yapar; çoğu Avrupa ülkesi, sözgelişi Portekiz, Danimarka, İrlanda, Norveç, İngiltere, kitaptan hiç KDV almaz iken (oecd, 1991 Ocak istatistikleri); biz yazarı da kitabı da, hâttâ bütün sanatı ve kültürü de bir tek kanalın (TRT2) imkânlarıyla sınırlıyor; KDV oranım da, birden sekize yükseltiyoruz.

    Acaba neden, yoksa ‘çağdaş uygarlık seviyesi’ bu mu?
    Attila İlhan
    Sayfa 209 - İş Bankası
  • Bu kitabın Iyi anlaşılması için yazarıyla yapılan röportaj ı incelemeye koymayı uygun gördüm Herkese iyi okumalar..


    Yazar – Şair  Nesimi Aday’ın Dersim Gazetesi’nde Yazar Faik Bulut ile yaptığı ‘Horasan’dan nasıl geldik?’ kitabına ilişkin yaptığı röportajın tamamını olduğu gibi yayınlıyoruz.

    Türkiye’deki Alevilerin çoğu ve Dersimlilerin neredeyse tamamı Horasan’dan geldik derler. Bunun maddi temelleri nedir, en azından gerçek midir araştıran soran olmamıştı pek. Oysa Horasan’dan sadece gelen olmamıştı, giden de olmuştu. Hatta gidip gelen olmuştu. Uzun bir tarih aralığına tekabül eden bu göçlerin bilinen en büyüğü ise Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail savaşı sırasında cereyan etmişti.

    Yine başka bir klişe de Horasan’dan gelenlerin Orta Asyalı Türk olduğuydu. Oysa yapılan alan çalışmaları ve tarihsel kaynaklar bunun hiç böyle olmadığını gösteriyor. Horasan’dan Anadolu’ya hele Dersim ve çevresine yerleşen Alevilerin hemen tamamının aslen Kürt (Kurmanç-Kırmanc/Zaza) oldukları, dahası sadece Alevi olmadıkları, Sünni ve Şafii Kürtlerin de bu göç yollarına düşürüldüğü/düştüğü görülüyor.

     

    Araştırmacı-Yazar Faik Bulut, Horasan ve Alevilik konusunda ilk çalışmalardan biri olan ‘’Horasan Kimin Yurdu’’ isimli kitabından 20 yıl sonra ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’ isimli yeni bir araştırma-inceleme yayımladı. ‘‘Alevilerin Yol Hikâyesi’’ alt başlığıyla sunulan kitap, alan çalışmaları yapılarak hazırlanmış kapsamlı bir içerik oluşturuyor. Faik Bulut, hazırlık sürecinde bir kaç kez İran Horasan’ına seyahate çıkmış, bölgede yaşayan halkların sosyokültürel yapısına dair gözlemlerde bulunmuş ve belgeler ışığında kapsamlı bir çalışma yapmış.

    Yazar, bu seyahatlerde hem kamuoyu hem de kendisi için yeni ve ilk denebilecek bilgi ve belgelere ulaşmış. Kitabın yazılma serüveni 5 yıl sürmüş. Sonuç olarak kapsamlı ve doyurucu bir eser çıkmış. Faik Bulut, ‘’Horasan’dan Nasıl Geldik?’’bağlamında Horasan, İran, Kürdistan, Azerbaycan ve Anadolu’ya göçleri, göç süreçlerinde yaşanan sosyal değişimlerin günümüze etkilerini anlatıyor.

    Nesimi Aday:Horasan konusunda ilk kitabınız ‘‘Horasan Kimin Yurdu’’ 1998 yılında yayımlanmıştı. 20 yıl aradan sonra sizi Horasan’a yönlendiren nedir?

    Faik Bulut: İki ana neden söz konusu. İlki şu: İran’a gitmeden, alan çalışması yapmadan sadece farklı dillerde yazılmış olan çeşitli kaynaklardan yararlanarak yani masa başında hazırlamıştım Horasan Kimin Yurdu isimli kitabı. Oysa elinizdeki bu son kitabı hazırlarken,belki bine yakın kaynaktan yararlandım ve bu süre içinde Horasan’a da gittim, gözümle gördüm. Horasanlılarla konuştum.

    İkinci neden ise şudur:  Kürt kimliğinin çok tartışıldığı bir dönemde, bunu inkâr etmek isteyen resmi ya da sivil (Türkçü, Türkmenci ve kimi Alevici) kesimlerin de kulaktan dolma rivayetlere dayanarak, biraz da Kürt kimliğinin önünü kesmek için,  asıllarını Horasan’a dayandırmalarıydı. En popüler kanıtları da şuydu: “Biz Horasandan geldik!” Bu iddianın ve söylemin, çok tartışıldığını gördüm. Bu durumda  meselenin temeline, özüne esasına inmek gerektiğini düşündüm.

     
    Çünkü bu meseleTürklük, Kürtlük, Alevilik meselesi değildir. Horasan algısı, kavramı Türkiye’de o kadar tahrif edilmişki?! Oysa gerçekler, hep aynı gerçekler. Ben alt üst edilmiş, tahrif edilmiş,  saptırılmış bu gerçekleri ayağa kaldırıp, yerli yerine oturtmaya çalıştım.

    Nesimi Aday: Horasan’a kaç kez gittiniz?

    Faik Bulut: Horasan’a dört defa gittim. Esas olarak Meşhed’e gittim. Çünkü konaklanacak yerler burada daha olanaklı. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı Nişabur’a, Şirvan’a (Şirvan ismi Kürdistan’ın birçok yerinde var, Azerbaycan’da da var) Çınaran’a, Koçan’a, Bojnurd’a, Tus’a gittim, adım adım gezdim, sokaklarında dolaştım.

    Nesimi Aday: Horasan’ın kelime anlamı, etimolojik kökü nedir?

    Faik Bulut: Zaten Xuristan deniliyor. Xur güneşin doğduğu ufuk taraf, yani doğu demek, –istan da bir mekanı ifade eder. Güneşin doğduğu mekan denilebilir.

    Nesimi Aday: Dilleri nedir bu insanların? Kurmancî ya da Zazakî (Kırmanckî) konuşuyorlar mı hala?

    Faik Bulut: Genelde Kurmancî konuşuyorlar. Ama az da olsa Zazakî/Dımılkî konuşan var. Kendilerini Kürt kimliği üzerinden tarif ediyorlar. Alevilik üzerinden değil. Çünkü Şiileşmişler. Orada şov yapan bir sanatçıyla tanıştım. Bizim Kürtçemizi; Kurmancî ve Zazakîmizi espri konusu yaptı. Dedi ki ‘’gelmişkır, gitmiş kır diyerek Kürtçe konuştuğunuzu mu zannediyorsunuz?’’

    Nesimi Aday: Burası, Deylem bölgesini kapsıyor mu?

    Faik Bulut: Yok. Deylem ile  Mazanderan Horasan’dan ayrılar. Ancak Bu sonuncu mıntıkanın Horasan’la coğrafi komşuluğu var. İngilizce yayınlanan Encyclopedia Iranica ve Encyclopedia Britannica gibi ciddi kaynaklara bakılırsa, Deylem bölgesinde yaşayan Zazalar esas olarak Dicle-Fırat havzasından oralara gitmişler. Bunların bir kısmı (bir kolu veya bölüğü) ise, bir Bizans tarihçisine göre Hevraman bölgesinden, Musul-Kerkük civarından savaş nedeniyle daha önceleri Anadolu’ya veya yukarı Mezopotamya denilen mıntıkalara göçmüşler.

    Sözünü ettiğim ansiklopedinin İran ile ilgili olanını, İran’da İmam Rıza makamının içindeki devasa kütüphanede buldum. Daylam maddesine baktım. İngilizce şöyle yazıyor: Deylem halkının önemli kavim ve kabileleri (farklı kolları), daha önce Harput bölgesinde yani Dicle ve Fırat nehrinin arasında yaşıyormuş. Sonradan Deylemistan’a göçmüşler. İyi savaşçı olduklarından İsfahan’da hükümdarların (Selçuklu)Saray Muhafızı olarak görevlendirilmişler; bazı kolları da Anadolu üzerinden Mısır’a paralı asker sıfatıyla gitmişler.

    Demek ki Dersim ve çevresine, önceleri Fırat-Dicle havzasından göçtükleri Deylemistan’dan daha sonra tekrar gelip yerleşmişler. Bu tarihi gerçek, “Aslımız Deylemlidir, Deylemistan’dan geldik” iddiasında bulunarak kendilerini Kürt halkından ayrı tutan/farklı gösteren çevrelerin görüşlerine terstir. “Biz, Deylem’den geldik” söylemi, aslında sonu olan ama başı olmayan bir iddiadır. Bağlantılı olarak belirteyim: Hewraman İran’ın güneyindeki otantik Kürt coğrafyasıdır. Goran lehçesinin Hewramanî alt lehçesi konuşulur. Oraya giden Dersimli veya bir Zaza/Dımılî, bir kaç saat içinde o dille ilişki kurabilir, konuşabilir..

    Nesimi Aday: Horasan’ın yapısına geri dönersek; Anadolu’da yaşayan Alevilerin büyük kısmı,“Horasan’dan geldik” diyor. Son yıllara kadar da, Türk-İslamcı yazarların telkiniyle ‘’Horasan’dan geldik,o halde Türk’üz’’ diyenler vardı. Hatta Horasan’ı Orta Asya da bir yer sananlar bile var. Sizin gibi bir kaç araştırmacının yazdıklarından sonra bu anlayışın değiştiğini gözlemliyoruz. Horasan neresi, Alevilikte neden bu kadar başat bir yer tutuyor? Küçük Horasan ve Büyük Horasan neresi? Merv şehrinin önemi nedir?

    Faik Bulut: Horasan aslında, kadim Dersim gibidir. Bu da Bingöl’ü, Varto’yu, Gümüşhane’yi, Malatya, Koçgiri’yi kapsar. Bugün Tunceli vilayetini kapsasa da öyle değildir. Yunanlıların, Anadolu için “güneşin doğduğu yer demesi” (Anatolia) gibi Horasan da orada yaşayan halklara göre “güneşin doğduğu taraf” ve yerdir. Ucu bucağı olmayan; şu andaki 5-6 Türkî cumhuriyetini, Pakistan, Afganistan, Sibirya’nın güney kesimlerini kapsayan, hatta Moğolistan’ın belli bölgelerine uzanan bir coğrafya. Ama günümüzde bu büyük coğrafya, sanki sadece İmam Rıza’nın kabrinin olduğu bölgeden ibaretmiş gibi sunuluyor. Bu gayretkeşlik niye? Burada kasıt ve tahrifat var. Dolayısıyla Büyük Horasan ve Küçük Horasan diye ayırmak lazım. Büyük Horasan mevcut Türkistan’ın iki bölümünü yani Çin’de, Rusya’da olan Türkistan ve İran’ın da belli bölgelerini kapsıyor.Türk soylu kavim ve kabilelerin asıl çıkış yerleri büyük Horasan yani Türkistan güney Sibirya stepleridir.Türk boyları, MS 9. yüzyılda yaklaşık 700’lerden itibaren Küçük Horasan ve Maveraünnehir’in İran tarafına akınlar halinde gelebilmişler. Türkçü fikir erbabı, Alevilik ile Türklük kavramını aynılaştırmak ve özdeş kılabilmek maksadıyla genel Horasan kavramını, şu anda İran’daki İmam Rıza’nın ziyaretgâhınınbulunduğu Meşhed şehriyle mahsus özdeşleştiriyorlar. Oysa Meşhed, eskiden basit bir köymüş; sonradan gelişmiş. Şimdi de Horasan denen eyaletin başkenti olmuş.

    Nesimi Aday: Horasan’da yaşayanların Alevi/Kızılbaş olduğuna dair yaygın bir kanı var. Fakat obölgede Sünni Kürtler de varmış, doğru mu?

    Faik Bulut: Sünni Kürtler az kalmış. Aslında Yavuz-Şah İsmail mücadelesi döneminde iki ülkenin sınır boylarında yaşayıp İran tarafına taraftan gidenlerin çoğu Sünni Kürt aşiretlerdi. Azerbaycan-Ermenistan-Karabağ-Kızıl Kürdistan veya Kurdîstana Sor-Kars yöresinde yaşayan Şii/Kızılbaş Kürtlerin oranı dikkat çekecek kadar kalabalıkmış. Sünni Kürt aşiretler Silvan, Muş, Erzurum, Kars, Ağrı bölgesinden gönderilmişler veya kaçıp gitmişler. Tabii Malatya, Sivas, Çemişgezek, Bingöl, Harput, Maraş, Adıyaman bölgesinden gidenler yine Kızılbaş Kürtler var.

    Mevcut durumda beni en çok şaşırtan şey şu oldu: Sanıyordum ki İran’a geçip Horasan’da yaşayan herkes Kızılbaştır! Meğer öyle değilmiş; çoğu Şiileşmiş. Mesela bir eve gittim kadınları çarşaflı ve erkekleri namaz kılıyordu.“Sizi Kızılbaş biliyordum?! diye sordum. “Şiileştik, pek azımız Kızılbaş kalıverdi!” dediler.

    Nesimi Aday: İran Devleti’nin yoğun bir asimilasyon politikası güttüğünü ve oradaki Alevi toplulukları Şiileştirdiği haberleri doğru o zaman…

    Faik Bulut: Şah İsmail devrinde “Rıza Şehri” yani eşitlikçi ütopik toplum özlemiyle oraya giden Aleviler de var. Ama bu güzel düşün karşılığını orada (İran toprağında) bulamıyorlar. Tersine; Safevi Şahları, Kızılbaşlık yerine Şii inancını dayatıyorlar. Kızılbaşlar erenleri ve pirleri, buna itiraz ediyorlar. İtiraz edenlerin önde gelenlerini tasfiye ediyorlar; ya görevden azlediyorlar, ya bastırıyorlar, yahut katlediyorlar. Bir bölümü de Horasan’da sınır bekçileri olmak üzere bölgeye sürülüyor.

    Günümüzde ise İran’ın Şii inanç baskısından dolayı mevcut Aleviler,kendi inanç ve ayinlerini rahatlıkla yapamıyorlar. Cem cemaatlerini, adap erkânlarını gizli saklı yürütüyorlar. Kızılbaş kimliklerini ön plana çıkaramadıkları için de Şiileşme başlamış. Onlar, hem Şah Pehlevi döneminde hem mevcut İslami iktidara karşı Kürt kimliklerine sarılıyorlar: “Kürdüz” diyorlar.

    Öte yandan Horasan’dan gelenler sadece Alevilerdenibaret değil. Büyük Sünni Kürt aşiretleri de oralardan göçüp gelmişler. Brukan (Van), Perçıkan (Malatya-Adıyaman), Reşoyan/Rişvan, Rışwan (Adıyaman) Dırêjan (Malatya), Hesenan (Muş) gibi aşiretler buna örnektirler. Aralarındaki bazı kollar, zamanla Kızılbaş olmuşlar. Ama Sünni kalanlar çoğunlukta. Demek ki Horasan’dan hem Aleviler hem Sünniler; aynı zamanda Türk ve Kürt boyları da gelmişler. Dolayısıyla ‘Horasandan geldik, o halde Türküz’ lafının tarihi temeli yoktur.

    Nesimi Aday: Türkiye’deki bazı Kürt Alevilerin kendilerini inanç kimlikleri üzerinden ‘biz Kürt değil, Aleviyiz’ demeleri gibi mi?

    Faik Bulut: Evet, benzer şeyler. Ki Maraş’tan giden üç köy var. Hatta Ayetullah Maraşî diye ünlü bir öncülerinin adını okumuştum. Kum’da yaşıyorlar. Belli ki Sinemilli bunlar; ama orada Şiileşmişler.

    Bir de şöyle bir olgu var: Türklerin Maverrünnehir (Ceyhun-Seyhun) bölgesine inmeden çok önce Kürtler, Merv, Buhara ve Semerkant’a gitmişler. Hatta oraları denetimlerine geçirmiş; oymaklar ve yerleşim birimleri kurmuşlar. Bunların ki, 1514’teki Çaldıran Savaşından çok çok önceki tersine bir göç. Sonra Moğolların istila döneminde Türkler, Acemler ve diğer etnik topluluklarla birlikte batıya sürüklenmişler. İstila dalgası sona erince bu sefer tekrar İran ve Horasan tarafına dönmüşler ki, bu ters göçün tarihi de Çaldıran’dan öncesine denk düşüyor. Demek ki bahsettiğim bu son göçlerin Şah İsmail ve Kızılbaşlık ile herhangi bir ilgisi bulunmuyor. Kavim ve kabileler, can havliyle Moğol akınları önünden kaçıp Irak, Suriye, Kürdistan ve Anadolu’ya sığınmışlar. Mesela Sinemillier Abbasi döneminde, Ebu Müslim Horasani’yle birlikte önce Musul’a gelmişler, oradan Anadolu’ya geçmiş; Erzincan-Elazığ hattında bir müddet kaldıktan sonra Elbistan yörelerine yerleşmişler.Moğol istilasında yaşananların hemen aynısı Timur akınları sırasında gerçekleşmiş. İnsan korku belasına, Horasan ve İran yaylarından Azerbaycan, Anadolu, Kürdistan, Irak ve Suriye taraflarına kaçmışlar. 1400 yılına kadar gerek Timur ve Moğol akınları nedeniyle Anadolu’ya sürekli geliş ve gidişler var.

    Nesimi Aday: Peki, nereden çıktı bu Horasan Aleviliği, bu isim nasıl kavramsallaştı?

    Faik Bulut: Tarih, ortaçağda Horasan Aleviliği diye bir kavramdan söz etmiyor. Tasavvuf hareketinin Horasan ekolünden bahsediyor. Üstelik o bölgenin hemen tümüyle Sünni egemenliğinde olduğuna dair kayıtlar var. Evet, eskiden beri Bâtıniler ve Şiiler de oradaymışlar. Hatta Şiilerle akraba inanca sahip Zeydiler de varlarmış. Fakat onlar, egemen değiller; daha çok muhalif fırkalar, hizipler ve topluluklar halinde mevcutlarmış. Dolayısıyla şimdilerde Anadolu Aleviliği denilen kendine has, özgün bir Alevilik yokmuş ortaçağ devrindeki Horasan’da.

    Horasan Aleviliği; kanımca iki yerden: Birincisi, inanç esaslı yarı efsane yarı gerçek tarihi olaydan: M.S. 700’lerden sonra Emevi karşıtı muhaliflerin tümü Horasan’da toplanmışlardı; Abbasiler, Fatımiler, Şiiler, Zeydiler, İsmaililer ve Ehlibeyt sevdalıları (özellikle Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed bin Hanefiye’nin izleyicileri sayılan Haşimiye fırkası veya hareketi) örgütlenme yapıyorlardı. Örgütleyiciler arasında Ebu Müslim Horasani ve çevresinde biriken Bâtıni, Zerdüşti/Mazdekçi ve Şamanist kümeler vardı. Muhammed peygamberin amcazadelerinden olan ve bu anlamda Hz. Ali’nin de akrabası sayılan aristokrat Abbasi sülalesinin desteğiyle, Ebu Müslim ön plana çıktı. Her şeyi eline aldı. İsyan hareketini yönetti. Ancak sanılanın tersine, Ebu Müslim’in isyanına katılanların büyük bir bölümü Arap kabileleriydi. Yani Türklerin, İranlıların ve Kürtlerin isyanın ilk döneminde büyük katılımları yoktu ve rolleri de azdı. Ebu Müslim Horasan’dan İran, Irak (özellikle Musul-Kerkük üzerinden) ve Anadolu’nun güney kesimine geldikçe Kürt, İranlı ve Türk katılımı biraz arttı. Örneğin Ebu Müslim, Emevi hükümdarına öldürücü darbeyi Nusaybin-Cizre hattında vurmuştu. Ebu Müslim Horasani ismi efsaneleşince, Horasani (Horasanlı manasında) lakabı da destanlaştı. Zafer sonrasında artık herkes kendini siyasi düzlemde Horasani yani Horasanlı sayıyordu ki, zulme karşı başkaldırının bir ifadesiydi bu.

    İkincisi de Cumhuriyet döneminin ideolojik Türk Tarih Tezi anlayışından türemiştir.O devrim önemli tarihçisi ve bu düzlemde teorisyeni sayılan Prof. M. Fuad Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” isimli kitabında, halk İslam’ı denilen inancın izini sürmüş; bu arada “Horasan Erenleri” diye bir kavram öne çıkarmıştı. O kitaptaki bazı notaları eleştirdim kendi çalışmamda. Şu kadarını söyleyebilirim: “Horasan Aleviliği” diye bir ekol, bir yol, bir sürek yoktur. Esasında bugün bildiğimiz anlamıyla Horasan’da Aleviler de yoktular. O devirdeki Aleviler, daha çok, “Bâtıni, Rafızi, Şii, Zeydi, Zındık” filan gibi isimlerle adlandırıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği Ehlibeyt sevdalısı olmaktı; bu temelde muhalefet yapabiliyorlardı. Ayrıca Horasan’da bugünkü anlamıyla tek bir Alevilik tanımı yoktu; oradaki insanları örgütleyen tek bir merkez de yoktu. Ehlibeyt ve Bâtınilik propagandası yaparak insanları örgütleyenlerin bir kısmı Mısır’dan gönderilen Fatımi Devletinin görevlileriydiler; bazıları Taberistan’dan giden Zeydi propagandacılarıydılar, kimileri İsmaili mezhebinin önderi Hasan Sabbah’a bağlılarıydılar, kimileri Şii ve bazıları da Türk kökenli halk tasavvufçusu idiler.

    Horasan’dan gelen Bâtıniler, Anadolu’da henüz Alevi ismini almamışlardı: Onlara “Zındık, Işık tayfası, Rafızi” filan deniliyordu. Şah İsmail devrinde Kızılbaş diye isimlendirildiler. 1700’lü yıllardan itibaren bugünkü adlandırmayla Alevi ismiyle anılmaya başladılar.

    O halde Anadolu’daki Alevilerin,“Horasan Aleviliği” diye bir söylemi veya kavramı benimsemelerinin iki ana nedeni daha var: Bir: Türklerin Orta Asya’dan geldikleri fikri, Batılı tarihçi ve araştırmacıların tespitidir. Doğru bir tespittir. Ancak bunu okuyan Türk teorisyen ve aydınları, köklerini keşfetmenin ve uluslaşmanın hevesiyle, Orta Asya’yı, “Ergenekon Destanı”, “Manas Destanı”, “Bozkurt efsanesi”, “Dokuz Işık” hikâyesi gibi masallarla süsleyerek Turan ve Kızıl Elma ütopyaları görmeye başladılar. Sonra da bu Turancılık akımı devreye girdi. İttihat ve Terakki’nin Horasan kavramını öne çıkarması, Balkanlar ve Arabistan gibi ülkelerin kaybedilmesinden sonrasına rastlar. Osmanlı toprakları ardı sıra elden çıkınca, ellerinde bir tek Türk ve Kürt Aleviler kalmış oldu. Anadolu’nun Sünnilerine bile güven yoktu. İttihat ve Terakki adına Alevi araştırması yapan Baha Said, Sünni tarikatlar ve Saray İslamcılığına ver yansın edip, “Alevilerin ne kadar sadık, fedakar olduklarını; Türklüğün ve Müslümanlığın özünü koruduklarını” söyleyip durur. Bu bağlamda Horasan’a işaret eder. Demek ki İttihatçılar “Madem hepimiz Orta Asya’dan ve Horasan’dan geliyoruz. Horasan kavramı üzerinde durursak, böylece Türk ve Kürtleretrafımızda toplamış oluruz” diye düşündüler. İttihat Terakki’nin dağılan Osmanlıdan sonra, kalan halkları Anadolu merkezinde toplama fikri, Cumhuriyet döneminde hem mezhepsel olarak hem de etnik olarak asimilasyona çevrildi.

    Nesimi Aday: Biraz da Dersim’i, daha eski adıyla Çemişgezek’i konuşalım. Bilinenin aksine, ters yönde göçlerin olduğundan bahsettiniz, bildiğimiz kadarıyla Çemişgezek’ten (Dersim’den) ters göç de var. Siz Horasan’a yaptığınız seyahatte Çemişgezeklilere rastladınız mı?

    Faik Bulut: Osmanlı Safevi çatışmasında, kırka yakın Türkmen Alevi ileKürt Sünni beyi, Şah İsmail’e gidiyor. Onun yanında yer alabilmek için kendi şartlarını öne sürüyorlar. Her ne oluyorsa, Şah İsmail bunların çoğunu ya hapsediyor ya da öldürüyor. Bunun üzerine aşiretler tekrar toplanıp ne yapacağını konuşuyorlar. Tam bu süreçte Çemişgezekliler peyder pey İran tarafına, Safevilerin yanına göçüyorlar. Horasan’a henüz gitmiyorlar. Bir müddet Tebriz bölgesinde kalıyorlar. Çemişgezekliler ile diğer Alevi veya Sünni inançlı Kürt aşiretlerinin Horasan’a gidişleri 1550’li yıllarda başlar ama daha çok meşhur Şah Abbas’in iskân (toprağa yerleştirme) politikası çerçevesinde yaklaşık 45 ile 60 bin hane halkından Kürtleri Özbekistan ve Türkmenistan sınırına yerleştirmesiyle başlar. Maksat bu aşiretleri, hem hükümet merkezlerinden uzaklaştırmak hem de çapulculuk yapan Sünni ve Özbek akınlarından korumaktı.

    Nesimi Aday: İdris-i Bitlisi’nin bu süreçteki rolü ve konumu nedir?

    Faik Bulut: İdris-i Bitlisi, Halvetilikbenzeri Sünni Suhreverdi tarikatı mensubudur. Sünni inançlı Akkoyunlu hükümdarının sarayında (Tebriz’de) kâtiplik yapmıştır. Başarılı biri olduğundan Şah İsmail, kendisini yanında çalıştırmak istemiş ama Bitlisi, bunu reddetmiştir. Çünkü babası, bir Safevi hükümdarı tarafından katledilmişti. Yavuz’un babası II. Bayezid daveti üzerine, İdris-i  Bitlisi Osmanlı Sarayı’na gitmiştir. Yavuz Selim tahta geçince, onu,  Doğu siyasetini (İran Şahları ve sınır Kürt Beyleri) konusunda danışman yaptı.  Evet, İdris, Yavuz’la birlikte Çaldıran seferine katıldı; savaş sonunda Osmanlı eline geçen Tebriz’de bir süre kaldı. Ulu Cami’de halka vaaz vererek Tebriz halkını Osmanlı yönetimine ısındırmış oldu. Buraya kadar İdris’in görevi, belirleyici değildir. Asıl işbirliği bu tarihten sonra başlamıştır: Şah İsmail, 1514’teki Çaldıran yenilgisinden iki yıl sonra, tekrar harekete geçmiş, kaybettiği toprakları yeniden ele geçirmek için Osmanlıya karşı büyük bir askeri hamle hazırlığı yapmıştır. Mesela bu çerçevede Diyarbakır şehrini kuşatmaya almıştır. İdris-i Bitlis’i hemen devreye girmiş; Yavuz ile bölgedeki Kürt aşiretlerinin beyleri arasında irtibat kurmuştur. Osmanlı tarafına geçmeleri için Kürt mirleri arasında propaganda yapmış; padişah tarafından kendilerine verilecek ödül vaadinin imzalı ve mühürlü senedini götürüp mirlere teslim etmiştir. Bunun üzerine Kürt aşiret reisleri ve mirleri, Osmanlı tarafını tutmaları karşılığında istenen taleplerini “Ariza” adlı bir mektupta sıralamışlar. Saray dilini ve siyasetini iyi bilen İdris-i Bitlisi, mektubu bizzat kaleme almış, kendi eliyle götürüp Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Şöyle ki; mirlerin ve reislerin ortak mektubunu imzalayan Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi (Ümerâ-yı Ekrâd yani Kürt Mirleri), özetle şunu dile getirmişler: Şah İsmail’in Kürdistan beylerine ve halkına yaptığı zulümden kurtulmak için Osmanlıyla birlikte çalışma isteği; buna karşılık devletten beklenen mükâfat yahut Kürt mirlerinin talepleri.

    İdris’in öncülüğünde yapılan bu ittifak, mühürlü imzalı bir anlaşmayla sonuçlanınca Kürt beyleri ve aşiret reisleri, Osmanlı nezdinde temsilci saydıkları İdris-i Bitlisi’nin başını çektiği 10 bin kişilik bir gönüllü ordu oluşturdular; Şah İsmail’in Diyarbakır kuşatması için gönderdiği askerlerle savaşa girdiler. Şah ordusunu bozguna uğrattılar.

    Çemişkezekliler,  son yüzyıla kadar bu isimle biliniyorlardı ve çatısı altında 5-15 kabileyi topluyordu. Tam bilemediğim bir nedenle, bu isim (Fars aksanına uygun biçimde Çemişkezeklû deniliyordu) değişmiş; yerine Zaferanlû kabile federasyonu geçmiş.

    Nesimi Aday: Zaferanlılarla görüştünüz mü?

    Faik Bulut: Onların en önemli merkezi olan Koçan’da bazı mensuplarla görüştüm. 106 kabile var Horasan’da.Sanırım Şah Abbas döneminden sonra bir idari sistem kurulmuş. Özerklik değil yerel yönetimlerde inisiyatif tanımak için orada yerleşik veya göçebe olan Kürt ezbet, boy, kabile ve aşiretlerini birkaç aşiret federasyonu çatısı altında toplamışlar. Bu idare mekanizmasına “hanlık” adı verilmiş. Buna göre toplumsal/kültürel açıdan birbirine daha yakın olan kabileler, tek federasyon altında bulunuyorlar. Her federasyon, bünyesinde irili ufaklı 5 ile 20 kabileyi barındırıyor. Bu bağlamda 5-6 önemli aşiret federasyonu var. Eskiden Çemişkezeklû diye bilinen federasyon, sonradan Zaferanlû ismiyle anılmaya başlanmış. Muhtemelen Çemişkezeklûların sosyal ve ekonomik gücü azaldığından bu isim değişikliği yaşanmıştır yahut devletin Çemişkezeklûlere karşı bir tutumu olmuştur. Çünkü Çemişkezeklûlar, Qaçar ve Pehlevi hükümdarları devrinde birkaç kez isyan edip, başka mıntıkalara sürülmüşler; kızları gelinleri esir alınarak Türkmenistan Sünnilerine cariye diye satılmıştır. Hanlık yönetimini hatırı sayılır bir şahsiyet temsil ediyormuş; o da devlet ile aşiret federasyonu arasında bir köprü işlevi görüyormuş. İslam Cumhuriyeti kurulduktan sonra, hanlık sistemi ortadan kaldırıldı. Han sıfatı taşıyan temsilcilerin de pek hükmü kalmadı.

    Nesimi Aday: Göçlerle ilgili ‘doğudan batıya olur’ şeklinde klişe bir kavram var. Sizce bu yoğun göçün nedeni nedir?

    Faik Bulut: Çoğu savaşlardan kaynaklı olsa da yaşamsal nedenler de var. Bunlar, çoğunlukla küçükbaş hayvancılığı (koyun-keçi vs) yaptıklarından yaylalara gidiyorlar. Zamanla, ihtiyaca göre daha uzak yerlere göçebiliyorlar. O yıllarda develeri ve atları varsa uzun göçlere (Moğolistan’dan Ukrayna’ya) gidiliyor. Ama koyun keçi besliyorsa,(Horasan’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya) daha kısa göçler yapılıyor.

    Nesimi Aday: Dersim’deki Şekakiler (Şavaklar) gibi. Şekakiler iç savaştan dolayı, yani son 40 yılda Dersim’den Erzurum ve Erzincan’a göçtüler.Dolayısıyla hayvancılık yapan yarı göçer Kürt aşiretlerinin binlerce yılda nerelere göçmüş olduklarını, ne kadar dağıldıklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu kitabın yazılma sürecinde Şekakilere dair yeni bilgilere ulaşabildiniz mi?

    Faik Bulut:Turistik bir gezi münasebetiyle İran’daki Hewraman, Luristan ve Kürdistan bölgelerini gezerken, şunu öğrendim: Meğer Celali denen aşiret konfederasyonu, Şikak üst konfederasyonunun bir koluymuş; bir ucu da Irak Kürt bölgesinde Gelalê veya Gilala denen mıntıkaya kadar uzanıyormuş. Şavak topluğunun da Şikakların bir kolu olması muhtemeldir. Ama kesin kayıt olmadan konuşamam. Onlar iki koldan gitmiş olabilirler: Şikakların bir kolu Dersim’e gelmişken, diğer bir kolu Musul’a kadar gitmiş. Türkçe kayıtlara yanlışlıkla Şebek diye geçen, aslından Arapça Şabak diye okunması gereken bu topluluk, Musul ile Kerkük çevresinde 40 köyden oluşuyor. Hepsi Bektaşi’dir. Kökenleri konusunda, bu topluluk içinde farklı görüşler var. Çoğu, “Kürt” olduğunu söylüyor; bazıları, soylarını Araplara ve Acemlere  bağlıyorlar  ya da Azerbaycan taraflarından geldiklerini belirtiyorlar; bir kısmı da “bağımsız bir etnik topluluk, millet olduğu” iddiasındadır. Sadece Türkiye’deki kimi Türkçü ve Alevi çevreler, Şavakların “Türk olduklarını” ileri sürüyorlar.

    Nesimi Aday: Haklısınız. Kürdistan Kültür Bakanlığı da yapan Felakettin Kakaî, bir söyleşisinde Kakaîlerin ‘Dersim’den Güney Kürdistan’a göçtüklerini’ söylemişti…

    Faik Bulut: Mümkün tabi. Aynı zamanda Kirmanşah dolayından Dersim’e de göç yaşanmış. Mesela Sivas Gürün’de Yaresan inancından olan Goranilerin olduğunu biliyorum. Tabii, yüzyıllardan bu yana asimile olmuşlar veya Kızılbaş inancını benimsemişler. Acaba Gürün ismi Goran adından mı geliyor diye düşünüyorum.Elimde belge olmadığı için sadece olasılıktan bahsediyorum.

    Nesimi Aday:Horasan’a geri dönersek; ortaçağda oradaki tasavvuf inancının Bâtınilik, Şiilik ve Alevilik Üzerindeki etkisi nedir? Hacı Bektaş Veli-Ahmed Yesevi ve Horasan Erenleri ilişkisi hakkındaki görüşünüzü merak ediyorum?

    Faik Bulut: Kazaklarla bir görüşmem olmuştu. Ahmet Yesevi’nin Türk değil Arap olduğunu söylemişlerdi. Aslında genel kanı da budur. Yesevi’nin anlayışında, bizim halk İslam’ı, popüler İslam dediğimiz tasavvufçuluk var. Onun Divan-ı Hikmet isimli derlemesini: Çerçevesi İslam olan bilgece sözler içeren bir kitap. Manas Destanı, İslam öncesi Şamanizm, Tengiricilik gibi Orta Asya inançlarının İslam anlayışıyla sentezlenmiş halidir Divan-ı Hikmet. Sözgelimi Türkî topluluklarda baskın olana Tengri (Gök Tanrı) kavramı çıkarılmış, yerine Allah inancı konulmuştur. Dış kabuğu İslam, içi hala Tengricilik’tir kitapta yazılanların.

    Ahmed Yesevi’nin Hacı Bektaş ile direkt bir alakası yoktur; aynı zamanın insanları değiller, uzun bir yaş farkı var aralarında. Dolaylı yollardan bir irtibattan, temastan ziyade bazı ayrıntılarda etkilenmeler olabilir. Mesela Hacı Bektaş’ın ondan feyz aldığı dini hocalardan biri, Hanefi mezhebine mensuptur. Fakat bu nokta, belirleyici olamaz. Çünkü İsa peygamber, Yahudiliğin bir mezhebine mensuptu; bu mezhep üzerinden bağnaz Hahamları ve Ortodoks Yahudilik inancını eleştiriyordu. Sonuçta Yahudilik’ten farklı bir din olan Hıristiyanlık ortaya çıktı. Keza Şeyh Addiy bin Musafir, başlangıçta İslam tasavvufundan etkilenmişti ama kurulmasına öncülük ettiği inanç, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan Ezdilik (Yezidilik) oldu.
    Buradan hareketle, Ahmed Yesevi ile Hacı Bektaş’ın farklı yollardan benimsedikleri inançsal öğreti, bildiğimiz anlamda tasavvuf bile değildi. Ayrıca tasavvuf akımı,  Ortodoks İslam’dan ayrışmadır; ona itirazdır. Tasavvufun bazı uç noktaları, bugünkü Bâtıniliğe, Kızılbaşlığa, Yaresanlığa, Nusayriliğe hatta Ezidiliğe kadar gidebilmiştir. Bir kolu da geleneksel pasifist tarikatçılık yoluyla Sünni mezhebininçerçevesinde kalmıştır. Bir anlamda düzen içi, sistem dışı akımların ayrışması gibidir.

    Horasan’daki tasavvuf da böyle bir şeydi. Koyu olanı da vardı,radikal Bâtıni olanı da. Aynı tasavvufçu dönüşümü, Kızılbaşların kutsal kabul ettikleri Erdebil Ocağı’nda görüyoruz. Ocak şeyhleri (Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar, vs.) başlangıçta Sünni ve Şafii inançlıydılar; Erbil’deki Sünni tarikat dergâhlarıyla yakın ilişkisi vardı. Siyasal ve toplumsal nedenlerle, Safeviye tarikatı giderek Sünnilikten koptu; Kızılbaşlık erkânını benimsedi. Şah İsmail’in ölümünden sonra Şii-Kızılbaş sentezi oluşturuldu; torunu II. İsmail Sünniliğe meyletti ama zehirlenerek öldürüldü. Son durakta Kızılbaşlık yerine resmi Şiilik kurulmuş oldu.  Onun için Ortaçağ’da Horasan’da o benimsenen Aleviliğe,bugünkü anlamıyla Alevilik diyemiyorum.

    Nesimi Aday: O vakitEhli Haqya da Yaresan diyebilirmiyiz?

    Faik Bulut: O dönem genelde kendilerini Bâtıni olarak ifade ediyorlar. Ehli Beyt fikri değil de Ehli Beyt sevdalısı denilebilir. Çok sonradan, Alevi uzmanı akademisyen İréne Mélikoff’un dediği gibi 17-18. yüzyıllarda gelindiğinde bugünkü Alevilik oluştu; sonradan Anadolu Aleviliği şeklinde kavramlaştı. Bizim kafamızdaki kalıba göre Horasan’daki Alevilik tektir. 12 İmam olayıyla beraber ortaya çıkmıştır. Oysatarihi gelişim tersini kanıtlıyor: Mısır’da devlet kuranİsmaili inancından olan Fatımiler, kendi örgütçülerini Anadolu üzerinden Horasan ve Orta Asya’ya göndermişler; Fatımilerin radikal kolu sayılan Nizari İsmaililiği yani Hasan Sabbahçılar kanalıyla önemli oranda Orta Asya’da ve Horasan’da Bâtıni akım örgütlenmiş; geliştirilip yayılmış. Üstelik Şiiliğin tutucu ve uzlaşmacı, hatta İslam içi anlayışıyla mücadele ederek bu tür faaliyetlerde bulunmuşlar. Mesela herkesin gariban tasavvufçu diye bildiği Hallac-ı Mansur, Hasan Sabbahçıların Basra’daki örgüt sorumlularının önde gelenidir. Hacı Bektaş bile, Moğol akınları önünden kaçarken sığındığı Hasan Sabbah kalelerinde radikal İsmaili öğretisinden etkilenmiş, nasibini almıştır.

    Biz sanıyorduk ki Kerbela’dan ve Necef’ten Horasan’a giden örgütlü bir  grup var. Belli bir yere kadar doğrudur; Abbasiler ile Hz. Ali’nin Fatma’dan olmayan oğlu Muhammed’in Haşim isimli evladına bağlı (Haşimiye fırkası) dava sahibi yetkin örgütçüler, Irak ve Suriye çevresindeki propagandacıları Horasan’a göndermişler; Horasan’dan hac ziyaretine veya ticaret için Arabistan yarımadasına gelen kafileler arasında örgütleme yapmışlar. Ancak tek grup, bunlar değildir. Yukarıda bahsettiğim diğer Bâtıni inanç misyonerleri, Anadolu ve Kürdistan üzerinden İran ve Orta Asya’ya gitmişler.  Bu durumda dört beş çeşit Bâtınilik’ten (yani Ön Alevilik’ten) söz edilebilir. Ama bugünküne en yakın olan, felsefi olarak alt yapısını oluşturan Fatımilerin inanç propagandacılarısayılan (Dai) lakaplı “davetçiler”dir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu süreçteki konumu, etki ve yetki alanları nelerdir?

    Faik Bulut: Tatar istilasından kaçan Hacı Bektaş, Horasan’ın güneyindeki Kuhistan (Afganistan sınırına yakın Belucistan ve Sistan) denen dağlık bölgeye sığınıp bir süre orada kalmıştır. Keza Hacı Bektaş, bir süre için Hasan Sabbah’ın kalelerinde (birinin adı Girduh Kalesi) kalmış; İsmaili öğretiden feyz almıştır. İsmaililiği tam benimseyip benimsemediğini bilemiyoruz.

    Yetmemiş, Hacı Bektaş,  İran tarafındaki Kürdistan’a (Yaresanların olduğu bölge) geçmiş ve Anadolu’daki Kürt coğrafyasında bir süreliğine kalmıştır. Muhtemelen Malatya’nın Arguvan ve çevresi olmalıdır ki, onun talipleri, şimdilerde Hünkarlılar diye biliniyor. Demek ki Hacı Bektaş, her şeyi Orta Asya’daki Türkistan’dan almamış; yukarıda anlattığım yerleri dolaşarak çeşitli felsefi ve Bâtıni görüşlerle tanıştıktan sonra pişmiş; böylece kamil insan,”hünkar” olarak kabul görmüştür. Bütün şekillenmesi, o süreç içerisinde oluşmuş.Türkistan’dan yani Büyük Horasan’dan beri halis muhlis Alevi değildir yani. Aleviliği, muhtemelen Baba İlyas döneminde olgunlaşıp billurlaşmıştır. Onun üzerinde Baba İlyas’ın büyük etkisi de vardır. O da Ebu’l Vefa el Kurdî (yani Kürt Ebu’l Vefa) ve Dede Garkın süreğinden gelmiş; Baba İlyas’tan sonra yerine geçmiştir.

    Nesimi Aday: Mazdeklerin inanç felsefeleri ve komünal yaşayış şekilleri göz önüme alındığında, Aleviliğe etkileri büyük gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?

    Faik Bulut: Mazdeklerin etkisine ilişkin iki yabancı kaynak okudum. Bu kaynaklar Türk olsa veya Kürt olsa, önyargıyla yazılmış, kendi milletlerini kayırıyorlar derdim. Bu iki kaynağa göre; Ebu Müslim Abbasiler tarafından katledildikten sonra, onun başyardımcılarından olan bir İranlı ilkçağlardaki ortakçı Mazdekçilik üzerinde bazı değişiklikler yapmış;  Horasan’daki Bâtıniakımla harmanlayıp bir sentez yapmış. O sentez, bugünkü anlamda tam Alevilik değildir ama ön Alevilik denen radikal bir koldur. Onun gerçekleştirmek istediği şey, şimdilerde komünal yaşam denen ama Batınilik ve Alevilik’teki “Rıza Şehri” (bir çeşit dünya cenneti toplumu)projesiydi.

    Alevi aydınları arasında yaygın olan şöyle yanlış bir kanaat oluşmuş:“Alevilik bir senkretik, yani bir sürü inançtan almış, harmanlamış, özümsemiş ve onlardan bir Alevi aşuresi yapmış.. Bu doğru ama yarım doğru.Farklı inançlardan birtakım öğe ve öğretiler alıp sentezlemek sadece Aleviliğe mahsus bir husus değildir. Benzer bir harmanlama ve sentez, Sünnilerde de olmuş.Özellikle Sünnilerin tasavvufi kesiminde çok olmuş. İçinde Eflatunculuk, Kabalcılık, Şamancılık, Zerdüştilik ve Polisyencilik gibi farklı dinlerdeki tasavvufçu anlayışları bulabilirsiniz. Hatta üstü kapalı doğa inançları (mesela dağ ziyaretleri, ağaçlara çaput bağlama gibi) bulabilirsiniz. Aleviler ay tutulunca, cinleri kovmak için teneke falan çalar, bu Sünnilerde de vardır. Bu, eski inançların Sünniliğe de gizlice yansımış halidir. Anadolu’da (Hatay-Tarsus-İzmir hattında) son şeklini almış Hıristiyanlık içinde eski animist ve putperest inançlar çok yaygındır. İncil’in satır aralarında bunların izini bulmak mümkün.

    Nesimi Aday: Ehli Beyt Aleviliğinin ya da Arap Aleviliğinin “Rıza Şehri” ütopyasında yeri var mı? Bir de bu komünal ütopyayı Mazdeklere bağlayabilir miyiz?

    Faik Bulut: Arap Aleviliğiyle ilişkisi yok. Diğer yandan Rıza Şehri ütopyası Mazdekçilere dayanabilir tabi. Bence Rıza Şehri’ni İslam içinde bir çerçeveye oturtan Fazilet Şehri’ni yazan Farabi’dir. Günümüzdeki Bahreyn’de İsmaili Fatımilerin radikal kolu olan Karmatiler, “Rıza Şehri” ütopyasını gerçekleştirmiş; yüz yıldan fazla yaşatmışlar. Farabi’den esinlenen Şah İsmail, Kızılbaşları ve Anadolu Alevilerini yanına çekebilmek için, “Rıza Şehri” (yani Safeviler devrindeki eşitlik ve özgürlük yurdu) fikrini ortaya atmış; bu cennetin kendi topraklarında olduğuna dair propaganda yapmıştır. “Şah’a gidelim” deyişi, biraz da bu propagandadan kaynaklanıyor…

    Nesimi Aday: Erdebil Ocağı mı bu ütopyayı güncellemiş oldu?

    Faik Bulut: Seni şaşırtacak ama Erdebil Ocağı, başlangıçta Şafi ve Sünni’dir. Hatta Şeyh Cüneyd, Şafi Kürtlerin yaşadığı Erbil’deki Sünni tarikat şeyhlerinden el almıştır. Ayrıca Erdebil Safevilerin siyasi sahneye çıkmasından önceki Azerbaycan’da, Şafilik çok üstün bir mezhepti. Moğolhanları geldikten sonra Şiilik yavaş yavaş gelişiyor. Sonraki  süreçte siyasete hızla giren Erdebil Ocağı, yine politik amaçlarla önce Şafi inancını bırakıp tasavvufa meylediyorlar; Ehlibeyt’ten yana tutum alıyor ve Kızılbaş oluyor, dört kuşak sonra da Şiileşiyor. Alevilikteki 12 İmam inancı,Şah İsmail döneminden gelir. Şah İsmail bile o dönem Kızılbaş değildir. Kendisini idam etmek üzere takip eden Akkoyunlardan kaçıyor;Hazar Denizi’nin Lahican isimli yöresinde gizleniyor; Kızılbaşlığa yakın bir felsefeyi altı sene boyunca oradaki mürşit ve pirlerden alıyor. Bir ara Bingöl’e geliyor. Gerek Türkmen gerek Kürt aşiretleri onu govend çekerek karşılıyorlar. Orada bir müddet kalıyor.Şah İsmail’in Kızılbaşlığı benimsemesi sürecinde Yaresan dediğimiz Ehli Haq inancınınetkisine değinmek lazım. Yaresan pirleri (veya sultan lakaplı din önderleri)  Şah İsmail adap erkan öğretmeleri için birkaç pir göndermişler. Bu münasebetle belirtmem gerekir: Yaresan inancının ulu önderi,  Sultan Sahak diyor ki; “ ben de güvercin donunda gidip Hacı Bektaş’ı ziyaret ettim.” Her iki olay, Ehli Haq öğretilerinin hem Kızılbaşlık hem de Alevilik üzerindeki dolaylı etkilerine ilişkin kanıt sayılabilir.

    Nesimi Aday: Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin Alevilikteki yeri etkisi nedir sizce? Ya da var mı böyle bir etki?

    Faik Bulut: Özel bir etkisi yok. Ama Fatımi davetçilerinin (Anadolu üzerinden Horasana gitmeleri) misyonunu,İsmaili önderi Hasan Sabbah devralmış. Gerek Fatımiler gerekse Hasan Sabbahçılar, Horasan’da örgütleme ve propaganda yapmışlar. Yukarıda ayrıntılarını verdik zaten. Onların en önemli şahsiyeti de Nasır-i Hüsrev’dir. O da Türkistan ve bölgesinde bir hayli çalışmış. Özbekistan ve Tacikistan gibi ülkelerde Hacı Bektaş pek bilinmez ama onun ayarındaki Nasır-i Hüsrev, hünkâr ve serçeşme olarak görülür.

    Nesimi Aday: Türk mü bunlar?

    Faik Bulut: Yok, değiller. Acemler. Hasan Sabbah’ın dip ataları Arap olabilir ama zamanla İranlılaşmışlar. İrani bir hikmet felsefesini yayıyorlar. Burada şunu söyleyeyim; Turancıların, Türkçülerin çok övündüğü Hacı Bektaş neden Türkistan, Özbekistan, Tacikistan ve çevre ülkelerde benimsenmedi; benimsenmiyor? Neden oralarda Kızılbaşlık yok denecek kadar az? Demek ki, Alevilik-Bektaşilik, öyle iddia edildiği gibi öz be öz Türk inancı değildir. Buna karşılık aynı coğrafyada Nasır-i Hüsrev ve İsmaili felsefesi benimsenmiştir.

    Nesimi Aday: Hacı Bektaş’ın bilinmemesi, tanınmaması konusunu az daha açsak mı, oralarda tanınmama sebebi ne olabilir sizce?

    Faik Bulut: Demek ki Hacı Bektaş Büyük Horasan denilen yerde bulunduğu devirde, bugünkü anlamda henüz Aleviliği benimsemiş değildi.O, yukarıda açıkladığım gibi İran’ın Kuhistan (Horasan eyaletinin güney kesimine komşu şimdiki Sistan ve Belucistan) ve Kürdistan gibi bölgelerine yaptığı yolculuk sırasında farklı Bâtıni inançlarla tanışmış, Hasan Sabbah kalelerine (Girduh Kalesi gibi) sığındığında İsmaili öğretisini almış ve nihayet Baba İlyas felsefesini benimsemiştir. Bunlardan sonra Alevi olabilmiştir.

    Nesimi Aday: Bu durumda Hacı Bektaş’ın Bektaşilik öğretisini İran ve Türkiye Kürdistan’ında yapılandırdığını söyleyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Sana bahsettiğim bölgelerdeki yolculuğu sırasında Hacı Bektaş, mesela Anadolu’daki kadar bilge, olgun ve tanınmış bir inanç önderi, diğer bir deyimle hünkâr ve ser çeşme olmuş olsaydı; kaldığı Horasan, Kuhistan, İran Kürdistan’ı gibi bölgelerde taliplerinin, gönül erlerinin ve izleyicilerinin olması gerekirdi. Bu üç önemli bölgedeki yol ve inanç haritasına bakıyoruz; kendisinin etkilediği bir topluluk bulunmuyor; tersine, oradaki radikal Bâtıni inançtan, öğretiden ve felsefeden bizzat Hacı Bektaş etkilenmiş, olgunlaşmış ve bilgisine bilgi katmıştır. Bu sayede Hünkâr Hacı Bektaş oluvermiştir. Bu öğretiyi ta başından beri (yani Horasan’dayken) kurgulamış, kurmuş olsaydı o bölgeyi mutlaka etkilemiş olurdu. Buradan yola çıkarak şunu bile söylemek mümkün: Türkistan ve Horasan’dan yola çıkan inanç önderleri, pirler, serçeşmeler, erenler ve Türkmenler, normal göçlerle yola revan olmuşlar ama esas olarak Moğol akınları önünden kaçarak yola düşmüşlerdir. Bunların önemli bir bölümü, Hasan Sabbah’ın İran’da bulunan 40 kadar kalesinden birine veya birkaçına sığınmış; oradaki İsmaililerle tanış olmuşlardır. Aynı şekilde İran Kürt bölgesindeki Yaresan mensuplarıyla da karşılaşıp fikir alışverişinde bulunmuşlardır. Demek istediğim şudur: Sanılıyor ki topluluklar, erenler, pir ve mürşitler Horasan’da tam Aleviydiler; o halleriyle Anadolu’ya gelip yaşadılar. Bu, mantıklı değildir. Evet, insanlar Horasan’dayken Bâtıni akımlardan (ön Alevi) birini benimsiyorlardı; Ehli Beyt sevdalısıydılar ama Horasan’dan Anadolu’ya gelirken onlarca durakta konaklamış; belki aynı yerde 20-30-50 yıl kalmış, oradaki farklı inanç topluluklarıyla kaynaşmış ve daha sonra ya sürüsüne otlak bulmak için tekrar uzak diyarlara doğru yola revan olmuşlar; yine duraklamış 40-70 yıl kalmışlar. Yahut Moğol ve Timurlenk ordularının akınları karşısında Anadolu’ya, hatta Balkanlara kadar gidebilmişler. Bu sefer de oradaki farklı Bâtıni inançlarla tanışmışlardır. Alevilik, Bektaşilik ve Kızılbaşlık, bu tanışma ve kaynaşma serüveninden sonra yavaş yavaş şekillenip bugünkü halini almıştır.

    Nesimi Aday: Bugün Orta Asya dediğimiz bölgede yaşayan yoğun bir Alevi nüfusu yok? Şunun için soruyorum; Türkiye’de halen Orta Asya’dan geldik Türk’üz diyen Aleviler var. Biliyorsunuz bir kısım Kürt Aleviler de bunu söylerler. Ama o coğrafyada çok az Alevi Türk var.

    Faik Bulut: Evet, Alevi yoğunluğu yok. İsmaililer var. Ama İsmaililik İran’da yasak olduğu için gizlenmiş. Ama şimdiki Horasan’ın sınır bölgelerinde yaşayan az sayıda Kızılbaş var. Bunlar tipik Anadolu Yörükleri, Tahtacıları, Çepnileri gibi giyim kuşam olarak da bir birilerinebenziyorlar.Fakat çok küçük bir topluluk bunlar.

    Nesimi Aday: Bu topluluklara gerçek Türkmen diyebilir miyiz?

    Faik Bulut: Evet. Diyebiliriz.

    Nesimi Aday: Sizce Kürdistan’ın batı çeperinde yaşayan; yani Serhat bölgesinden alıp; Erzurum,  Gümüşhane, Erzincan, Tunceli,Malatya, Sivas, Kayseri, Maraş ve Antep’te yoğun olarak yaşayan Alevilerin Türklükle bir ilişkisi var mı?

    Faik Bulut: Hayır. Yok böyle bir şey. Bir defa Türkmen ismi bile yanlış sunuluyor. Ya da tarih sürecinde değişmişveya bir algı operasyonu olarak dolayıma sokulmuş. Bunu Claude Cahen “Osmanlılardan Önce Anadolu’’isimli kitabında anlatır. Türkmen ismini ilk kez Oğuzlar, Müslüman oldukları zaman, kendilerini Müslüman olmayan diğer Türk boylarından ayırmak için kullanmışlar. Yani Türkmen demek, “Sünni Müslüman olmuş Türk boyu” demekmiş. Dikkat edin: Oğuzlar ve Selçuklar Alevi değil,  Sünni Müslüman idiler. Türkmen sözünü bunun için icat edip kendilerine marka yapmışlar.

    O halde; Türkmen kavramı, Aleviliğe tekabül etmiyorAyrıca Osmanlı zamanında Türk kavramı yok. O kavram oluşmamış henüz. Sadece şu oymak, bu aşiret, falanca boy ismi geçer kayıtlarda. Türkmen sözcüğü Horasan ve Türkistan’da “Sünni Müslüman Türk” manasında kullanılırken, Anadolu’da anlam değişikliğine uğramış; bu kez Selçuklu ile Osmanlı’ya itiraz eden, yerleşik olmayan ve iskan (toprağa bağlı sabit yerleşim) politikasına karşı çıkan göçebe topluluklarını tarif eden bir kavram olmuş. Daha da önemlisi; madem Alevilik öz be öz Türklük idi; o zaman Alevilik-Kızılbaşlık, Horasan, Türkistan ve ardından Anadolu’daki bütün Türkboyları, oymakları ve toplulukları tarafından benimsenmedi! O tarihlerde İran’ın geneli Sünni’ydi, Şah İsmail yani Safeviler, Sünni Kürtler gibi İranlı Sünnileri de önce Kızılbaş yaptı; evlatları da her iki kesimi Şiileştirdiler.

    Nesimi Aday: Ebu Müslim Horasani’nin soy kimliğiyle ilgili bir bilgi belge var mı?

    Faik Bulut: Tartışmalıdır. Arap diyen var, Kürt diyen var, Fars diyen var. Oxford Üniversitesi’nde görevli M. A. Shaban diye bir Ortadoğulu akademisyen, “Abbasi Devrimi” başlıklı İngilizce eserinde yazmış: Ebu Müslim’e sormuşlar “Kimsin; aslın, faslın nedir?” Ancak o, bu soruyu şöyle cevaplamış: “Emevi zulmüne karşı
  • “Büyük ihanetler pençesinde tutuyor insanı, 

    Büyük karışıklıklardan kaçtığı yerlerde bile.”
  • Abdullah İbn-i Ömer’in âzadlısı Nâfi’ şöyle anlatır:
    “Günün birinde İbn-i Ömer (radıyallahu anh) ile birlikte Medîne’nin dışına çıkmıştım. Yanında bir kaç arkadaşı da vardı. Yemek vakti gelince sofra hazırladılar. O sırada (köle olan) bir çoban kendilerine selâm verdi. İbn-i Ömer, çobanı yemeğe davet etti. Çoban oruçlu olduğunu söyleyerek sofraya oturmayı reddetti. İbn-i Ömer ona:
    — Böylesi sıcak bir günde, şu koyunların peşi sıra, bu dağların arasında hem koyun güdüyor hem de oruç tutuyorsun öyle mi, diye sordu.
    Çoban:
    —Bu şekilde boş geçen şu dünya günlerimi değerlen-diriyorum, diyerek cevap verdi.
    İbn-i Ömer çobanın cevabına çok şaşırdı. Onun samimiyetini denemek için olsa gerek:
    —Koyunlarından birini bize satar mısın? Sana hem kendisiyle iftar edeceğin etinden veririz hem de parasını alırsın, dedi.
    Çoban:
    —Koyunlar benim değil efendimindir, diye karşılık verdi.
    Bunun üzerine İbn-i Ömer:
    —Efendine “onu kurt yedi” deyiversen ne olur ki, dedi.
    Bu yanıtı alan çoban parmağını göğe kaldırıp:
    —Peki ya Allah nerede, diye diye yanlarından ayrılıp uzaklaştı.
    Çobanı deneyen ve onun gerçekten emin birisi olduğunu tecrübe eden İbn-i Ömer (radıyallahu anh), onun söylediği son söz olan “Peki ya Allah nerede?” cümlesini bir kaç defa tekrar etti.
    İbn-i Ömer (radıyallahu anh), Medîne’ye döner dönmez çobanın efendisine birisini gönderip, sürüyü çobanı ile birlikte satın aldı. Sonra da koyunları çobana hediye ederek onu âzâd etti...” (Sıfatu’s-Safve, İbnu’l-Cevzî, 2/188.)

    KISSADAN HİSSE ÇIKARALIM:
    Ne dersiniz, şu çoban kadar Allah korkumuz var mı sizce?
    Yalnız kaldığımızda, kimsenin bizi görmediğini düşündüğümüzde veya evde kimsenin olmadığını bilip internet başına geçtiğimizde kalbimizin derinliklerinde şu koyun çobanının hissettiği kadar Allah korkusu hissedebiliyor muyuz?
    “Bu haramlara bakarsam Allah’a ne der, nasıl hesap veririm?” endişesi duyuyor muyuz?
    Birisi haram olan bir iş teklif ettiğinde ciddiyetimizi bozmadan, yılışmadan ve bir an olsun tereddüt etmeksizin “Asla!” diyerek haramdan yüz çevirebiliyor muyuz?
    Belki bazılarımız; kültürden uzak olduğunu, mekteb medrese görmediğini ve herhangi bir diplomaya sahip olmadığını düşünerek bu çobanı (veya bu çobanla aynı kaderi paylaşan garibanları) hor görebilir? Ne dersiniz, sizce elinde diploması olduğu ve en iyi mektepleri bitirdiği halde insanların cebine göz diken “modern hırsız” olmak mı, yoksa böyle bir çoban gibi dürüstçe yaşamak mı daha hayırlı?
    Siz olsanız kızınızı hangisine verirdiniz?
    Diplomaya mı, dürüstlüğe mi?
    Samimi söyleyin!…
  • Yetmişli yıllarda Saatleri Ayarlama Enstitüsünü radyonun “Bir Roman Bir Hikâye” programında dinlendiğimde, ülkemizde beş yüz yıldır bütün akıl dışı uygulamaların aslında Halit Ayar’ın o parlak zekâsının eseri olduğunu hiç düşünmemiştim ve roman bana biraz saçma gelmişti.
    Fakat okuyunca gördüm ki, beş yüz yıldır, perde arkasından bizi Halit Ayar yönetiyor ve bizim gibi Doğu toplumları için o aslında Donkişot tarzı ölümsüz biri.
    Örneğin İstanbul’un fethinde en önemli rolleri üstlenen veziri Çandarlı’yı boğduran ve kardeş katlini yasal hale getiren Fatih Sultan Mehmet’in “Çağ Açıp, çağ kapatan Padişah” olarak anılması, İki oğlu, 6 torununu boğdurup, boğdurduğu şehzadelerin cariyelerini de hamile olma ihtimallerine binaen, taş bağlı çuvallarla denize attıran Sultan Süleyman’ın “Kanuni” namı ile anılması Halit Ayar’dan başka kimin aklına gelebilir?
    Ya Galata Bankerleri ve Avrupa’dan aldığı borç paralarla Avrupa’yı kıskandırmak için İstanbul’u saraylarla donatmak, Avrupa’ya saltanat seyahatleri düzenlemek, ordu kışlasını topa tutturup, sonra camilerden okuttuğu sâlalar ile halkı galeyana getirerek, sağ kalan askerleri de palalarla doğratıp, 26 bin askerin ölülerini itlere yedirmek Halit Ayar projesi değil de nedir?
    Devletin hazine ve maliyesini Düyunu Umumiye devredip, devleti mutlak yıkıma sürükledikten sonra, halk açlıktan kırılır, devlet yıkılırken “dünya bizi çekemesin” diye “Allaha Giden Yol” kisvesiyle İstanbul’dan Hicaz’a demir yolu yapmak Halit Ayar zekâsına sahip olmayan birine nasip olabilir mi?
    Kıyafet, kanun değişiklileri, dayatmalar, dar ağaçları, saltanatı kaldırmakla, kendi sağlığında kendi heykellerini diktirmekle insanların zihniyetlerinin de değişeceğini zannetmek, sizce de Halit Ayar zekâsının ürünü değil midir?
    İlkokul birinci sınıftan terk, CIA ajanı olduğunu herkesçe bilinen ve Amerika’da yaşayan bir meczuba devleti teslim etmek, tüm okulları İngilizce eğitim verirken, onun ‘Türkçe Olimpiyatları’nda gözyaşları dökmek, hatıra paralar bastırmak, bu ajan darbe yapmaya kalkışınca da, ülkede ne kadar okumuş yazmış, eğitimli, insan varsa hapislere tıkmak, aileleriyle birlikte onları ve ülkemizi açlığa, intihara, ölüme sürüklemek Halit Ayar dışında birinin fikri olabilir mi?
    İstanbul’a üçüncü köprü cinayet olur” derken rant paylaşımında söz sahibi olunca, Osmangazi ve Çanakkale köprüleri ile birlikte boğazdaki köprü sayısını ikiden beşe çıkarmayı, bununla da yetinmeyip, İstanbul’a ikinci bir boğaz, ile üçüncü havaalanı, dolarla kira garantili yurt çapında sayısız kamu hastaneleri yapılmasını Halit Ayar’a yükleyemeyiz.
    Zira Türkiye’yi otuz kırk yıl dolarla geri ödemli bir borç batağına sürükleyecek, Düyunu Umumi ’den bin beter bir çöküşe sebebiyet verecek bu projelerin hayata geçirilmesine Halit Ayar’ın bile vicdanı el vermezdi herhalde.
    Kısacası Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okumadan, Türkiye ve Türkleri anlamak, Halit Ayar ve Hayri İrdal’ların başımıza daha ne felaketler getirebileceğini tahmin etmek mümkün değil diye düşünüyorum.
    Bir mizah romanının çok ötesinde, tüm zamanlar için geçerli böyle bir siyasi taşlamanın 1930’larda yazıldığını zannederek, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve tüm yazar çizer, düşünürlerimize yapıldığı gibi, neden Tanpınar’ı da zindanlarda çürütmemiş, hatta Sabahattin Ali gibi öldürtmemiş zamanın muktedirleri" diye düşünerek okudum eseri fakat araştırınca gördüm ki, meğer kitap 1960’larda ilk baskısını yapmış.

    Şayet kitaba, yazara, sanata, sanatçıya, akıla, bilime değer veren bir toplum olsaydık bu kitap da Donkişot gibi, tüm dünyanın tanıdığı bir klasik olurdu.
    Üzüldüğüm yegane konu ise budur.
    İyi Okumalar.
  • Yıllar öncesinde Yuri Davidov un Özgürlük ve Yabancılaşma adlı kitabının girişinde okuduğum eski bir masal vardı. Bir gün uyuyan bir adamın ağzından içeri yılan girer ve midesine yerleşir. Adam korkunç bir ağrıyla uyanır ve yılanın midesine indiğini fark eder. Yılan ise sürekli tehditler ve emirler yağdıran despot bir varlıktır. Adam korkunç eziyetlere uğramamak için yılanın tüm emirlerini yerine getirir. Bu esaret dolu yaşamın üzerinden aylar yıllar geçer. Güzel bir ilkbahar sabahı uyanır ve yılanın midesinden çekip gittiğini fark eder. Önce benliğini büyük bir sevinç sarar, bu yeniden özgür olmanın getirdiği bir sevinçtir, ama hemen sonra anlar ki artık ne yapacağını bilmemektedir. Çünkü yılanın despotluğu altında geçen yıllar boyunca, kendi iradesini, bildirim gücünü yılanın iradesine onun bildirim gücüne tabi kılmıştır ve artık ne yapacağını bilmemektedir.

    Masalımız bu kadar. Sizce kahramanımız hayata karşı yaşam istencini ve iradesini kendi içinde yeniden yaratabilir mi? Bu ve benzeri soruların yanıtı için Paulo Freire'in "Ezilenlerin Pedagojisi" adlı eserinin bizlere önemli ölçüde ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

    Yazıya başlarken insana dair bir biriyle çelişen iki ayrı düşünceyi karşı karşıya getirelim. İlki Fransız bir düşünür Althusser'in; "insanlar yapıların basit birer taşıyıcısıdır". İkincisi ise özel olarak Marx'ın ve genel olarak da Marksistlerin ileri sürdüğü üzere "insanlar tarihin yapıcıları, onun belirleyici öznesidir". Bu birbirine zıt iki ayrı düşünce Freire'in "Ezilenlerin Pedagojisi" eserinin eksenine koyduğu ve tartışmaya açtığı temel sorundur.

    Ancak burada Freire bir eğitim bilimci, uzman bir pedagog olarak sorunu eğitim temelinde tartışmaya açarak, eğitimin verilip verilmemesi üzerinden değil, öğreten ile öğrenenin, bilgiyi elinde tutan ile ona ihtiyaç duyan insan arasındaki ilişkinin doğası üzerinden sorgulamaya çalışıyor. Özgürlüğün birinin diğerine öğreterek bahşedeceği bir şey olmadığını, böyle bir tutumun sahte bir yüce gönüllülük dışında bir anlam taşımadığını ileri sürmektedir.

    Freire, eserinde kendisine ait özgün sayılabilecek bir kavram ileri sürüyor: "Conscientizaçao" (sosyal siyasi ve ekonomik çelişkileri kavramak ve gerçekliğin insanları ezen koşullarına karşı harekete geçmek için gereken öğrenme süreci) anlamına geliyor.

    Brezilya da, eğitim tarihi ve felsefesi profesörü olarak görev yaptığı 1947 yılında halka, geliştirmiş olduğu kavramın işaret ettiği özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi önerir. Bu yöntem, okuma yazma öğrenenlerin günlük yaşamından doğrudan esinlenmiş bir gereci ve bunu konu alan metinleri kullanarak onları gerçek anlamda siyasi olarak bilinçlendirmeye dayanmaktadır. Yöntem, Goulart hükümeti tarafından 1963-64'te resmileştirilir ancak 1964 darbesi ile geliştirmiş olduğu eğitim yöntemi, iktidara karşı tehlikeli bulunur, bu nedenle tutuklanır, sonrasında ise ülkesini terk etmek zorunda kalır ve 16 yıl boyunca sürgün yaşar.

    Kitabın girişinde sekterizmi savunmuş olduğu problem tanımlayıcı eğitim yönteminin zehiri olarak tanımlayan Freire, sağcı sekteri, bugünü evcilleştiren ve dolayısı ile yarını evcilleştirilmiş bugün üzerinden yeniden üreteceğine inanan insanlar olarak tarif ederken, solcu sekteri ise yarının önceden tasarlanmış, kurulmuş olduğuna inanan, dolayısı ile geleceği bir tür kaçınılmaz bir kader, bir akıbet sayan insanlar olarak tanımlar.

    Freire her iki sekter tutumu da gerici bulur. Her ikisinin ortak özelliğini ise kendi doğalarını yadsımış olmalarında bulur. İnsanın insanlaşma çabası karşısında insandışılaşma ezilenin tercihi ve seçeneğidir, çünkü ezilenin rüyası ezen olmaktır. Tarım reformu istiyorlarsa bu daha fazla toprağa sahip olmak, kendileri gibi ezilenlerin patronu olma isteğinden kaynaklanmaktadır.

    Özgürlüğü, insanın dışında bir ideal, bir mit ya da bir fikir olarak görmediğini, özgürlüğü, kendini yetkinleştirmenin, özünü gürleştirmenin yetisi ve eylemi olduğunu ileri sürmekte ve bundan hareketle de zorunluluğun bilincine işaret etmektedir. Zorunluluğun bilinci ise ezilen için aşılması gereken sorunlu bir uğraktır, sorunludur çünkü binlerce yıl mitlerle koşullanmış aklı ile özgürlüğün bedelini ödemekten korkar, korkar çünkü ezilen gerçekliği içinde ezen olma isteğinden vazgeçmenin yarattığı boşluğu neyle nasıl dolduracağı bilincinden yoksundur. Conscientizaçao, Freire açısından ezilenin kendi gerçekliğinin bilincinden yoksun oluşuna karşı, kendi bilincini yaratma ve kendini gerçekleştirme eyleminden başka bir şey değildir.

    Eğitimin praksist bir karakteri olmaksızın insanın dönüşemeyeceğini ileri süren Freire, egemen olan eğitim sisteminin özünün tam da bu nedenle, bir çeşit bankacı eğitim modeli olduğunu söyler. Herhangi bir edimde bulunmayan insanın yetisi, kendini aşmak yönünde değil, var olan yetinin körelmesi yönünde işlev görür. Kapitalist sistemin eğitim anlayışı açısından bu sorun, bilinçli olarak yaratılan bir sonuç değil, hesaplanması mümkün olmayan durumların bir sonucu olarak yaşanan bir talihsizlik olabilir. Bankacı eğitim modelinin özü, anlatıcı ile dinleyici arasındaki ilişkinin biçimi ile belirlenir.

    Öğrenciler, doldurulması gereken boş birer kap, hakkında düşünülen, disipline edilen, yalnızca alan, öyle olması gereken basit birer nesne konumundadır. Eğitimci ise her şeyi bilen, düşünen, konuşan, disipline eden ve yapan konumundadır. Bilginin sonsuz çeşitliliği karşısında kurulmuş olan bu eşitsiz ilişki biçimi insanı yaratıcı olmayan mekanik, ezberci varlıklar haline dönüştürmekte, bunun da ötesinde pısırıklığını kabul ettiği, boş bir kap olarak doldurulmasına izin verdiği ölçüde de iyi bir öğrenci sayılmaktadır. Eşitlikçi olmayan bu eğitim modeli doğası gereği, bilginin otoritesini elinde tutanın aynı zamanda mesleki otoritesi olarak da işlev gördüğü ve tam da bu nedenle bunu, öğrencilerin özgürlüğünün karşıtı olarak kullanılabilmektedir.

    Bankacı eğitim modelinde insan ile dünya arasında bir kutupsallığın olduğunu ileri süren Freire, söz konusu eğitim modelinin insanı, yaşadığı dünya üzerinde hiçbir gerçeklikle ilişkili olmayan basit bir izleyici olarak tarif etmektedir. Böyle bir insan kendisi için bilinçlenmiş bir varlık olarak değil, nasıl olması gerektiğinin bilincini taşıyan sürekli bugünü üreten mekanik varlık olarak tarif eder.

    Özgürlüğün bir sorun olarak var olmasının, ezen ezilen ilişkisinin doğasıyla son derece ilişkili olduğunu ileri süren Freire, bunu aşmanın yolu olarak bankacı eğitim modeline karşı, ezilenin kendisini gerçekleştirmesine olanak verecek olan "problem tanımlayıcı eğitim’" modeli olduğunu gösterir

    Bu modelde hiç kimse idrak edilen nesneyi kendi özel mülkiyeti olarak görmez ve geçerli olan şey sürekli her durumda bir idrak etme halidir. Öğrenci ile öğretenin düşünme eyleminin ortak özneleri olarak tarif eder ve en önemlisi de eğitimcinin bizzat kendisinin de eğitilen ile birlikte eğitilmesi gerektiğini öngörür. Yani öğreten ve öğrenenin bu eğitim sürecinin hem nesnesi hem de öznesi olarak devindiği dinamik bir süreç.

    İnsan ancak tanımlayabildiği bir gerçeğin dönüşümünde belirleyici ve gerçekçi bir iradeyi ortaya koyabilir. Bunu anlayabildiği, idrak edebildiği ölçüde bir özne olarak kendisi ve gerçeklik durumları hakkında bir yargı geliştirebilir. Bu nedenle gerçekliğin insanın yararına dönüşümünü sağlayacak olan şey Freire'e göre, bankacı eğitim modeli karşısına konabilecek olan problem tanımlayıcı eğitim olabilir. Bunun, insanı daha fazla eleştirel kılacağı, kendisine ve kendisinin dışındaki gerçekliğe daha az yabancılaşan varlık olacağı anlamına gelmektedir.

    Metin Cabadağ