• 320 syf.
    ·4 günde·Beğendi
    " Bir hayatım daha olsa, korkmadan dokunmak için yaşardım onu. Bir keklik beslerdim ellerimle, varsın uçsun sonunda. Bir çicek büyütürdüm, varsın solsun sonunda. Bir omuz ısıtırdım, varsın gitsin sonunda. Dokunurdum."

    Dokunmadan'ı okumaya başladığınızda, önce size bir dokunuyor, kitap ilerledikçe dokunmalar dürtmelere evriliyor, koca bir sarsıntıyla kitap siz anlamadan sonlanıveriyor.
    Bazı kitaplar vardır ya bitirdikten sonra bir türlü kapağı kapatıp o dünyadan çıkmak istemezsiniz, işte Dokunmadan benim için öyle özel bir kitap oldu. Nermin Yıldırım uzun zamandır takip ettiğim ama bir türlü buluşamadığım bir yazardı. Bu kitapla ilk buluşmamız gerçekleşmiş oldu, hem de ne buluşma. Çok sevdim kitabı, karakterleri, kurguyu, o muzipliği elden bırakmayan dilini, anlattıklarını, hatırlattıklarını, hissettirdiklerini, kısacası ben Nermin Yıldırım'ın kalemini çok sevdim.
    Adalet 29 yaşında ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen genç bir kadın. O zamana kadar hayata ve insanlara dokunmadan , etliye sütlüye karışmadan yaşayan, etrafta olup bitenlerin farkında olan ancak vahlanmaktan başka bir tepki göstermeyip sessiz kalan, anlayacağınız tam bir günümüz insan tipi. Tabii her şey ölümün soğuk yüzüyle karşılaşınca değişiyor . Önce Adalet değişmeye başlıyor. Hayatı sorgulamaya, geçmişi didiklemeye, içinde büyüyen suçluluk duygusunun sebebini anlamaya, geçmişi ile hesaplaşmaya başlıyor. Geriye gittikçe beş altı yaşlarında bir çocukken masumiyetini ilk kaybettiğini düşündüğü olayın telafisi için hayatının yolculuğuna çıkıyor ve farkında olmadan o zamana dek rastlamadığı aşka da bu yolculukta rastlıyor. Ona hiç yanından ayırmadığı Hülya'sı ve beklenmedik bir sekilde hayatına giren Sadi Seber eşlik ediyor bu yolculukta .
    Adalet'i ve arkadaşlarını neler beklediğinin cevabı tabii ki kitapta.
    " Kalbin terazisi, yitirilmemiş hiçbir şeyin kıymetini hakkıyla ölçemiyor." diyor yazar.
    Bize verilen tek bir hayatı ne kadar uzun değil de, ne kadar anlamlı yaşadığımız değil mi sizce de asıl olan?
    Bu arada Dokunmadan Sadi Seber'in Adalet'e yazdığı mektup için bile defalarca okunur.
    Keyifli okumalar.
  • Beni tanımazsınız, Peyâmi Bey. Belki de Maçka’nın dullarından biriyim. Bugünkü yazınızı okudum. Eğer bir gün Maçka’da, Kıyık’ın önünde genç bir kadından tokat yerseniz, biliniz ki o, benim. Müsaadenizle, sizin için ne düşündüğümü söyleyeyim: Siz... Siz... Tahammül edilmez bir ukalâsınız. Hem de o kadar eski kafalısınız ki, büyük babam sizin yanınızda Gregory Peck kadar, Marlon Brando kadar genç kalır. Safa Bey! Siz bugünün adamı değilsiniz. Dünyaya geç gelmişsiniz. Şöyle on yedinci, on sekizinci asırda filân yaşayacaktınız. Bugün size Fransızlar "vieux gaga" derler. Yani moruk, anladınız mı? Beyefendi! Sizden modern espri yok. Haberiniz olsun: Bugünkü dünya maçtır, sinemadır, danstır, Hilton’dur, flörttür, anladınız mı? Hayattır, hayat! İşte Maçka dullarının seçtiği yılın kadını da öylesine bir hayat kadınıdır. Beğenmediniz mi? Biz olmasaydık, bu dünya sizin gibi kasvetli insanlara kalsaydı, herkes intihar ederdi. Sizin o ağır felsefeleriniz, kitaplarınız, ilimleriniz, Wagner’leriniz, bilmem neleriniz geçti artık. Şimdi hayat bu, bakınız.
    Kadın, fıkırdak ve neşeli bir sesle şu İngilizce şarkıyı söylemeye başladı:
    "If l give my heart to you...."
    Telefonu kapattım ve ona hemen şu cevabı vermek için kaleme sarıldım:
    Hanımefendi, sesiniz çok tatlı. Şarkınızı yarıda kestiğim için özür dilerim. Herhalde Maçka’nın şen dullarından birisiniz. Bana verdiğiniz yeni haberlere teşekkür ederim. Demek Amerika’da ve Avrupa’da bütün üniversiteler kapanmış, bütün kütüphaneler yıkılmış, bütün kiliseler tuzla buz olmuş, Papa intihar etmiş ve yerine kimse gelmemiş. Paris Operası bomboş. Wagner, Bach, Beethoven, Lizst ve Chopin bizim gibi morukların hâfızalarında gömülü kalmış. Büyük virtiozların hiç biri bunları çalmıyor. İlim ve felsefe diye bir şey kalmamış. Tabiî, sizce, ahlâk da kalmamış. Aşk yok, flört var. Fakat söylediğiniz bir aşk şarkısıdır. Diyorsunuz ki: "Eğer kalbimi size verseydim, onu dikkatle, itina ile muhafaza eder miydiniz?" Maalesef hanımefendi, o kalbi kırmadan size iade ederdim. Müsaadenizle ben de sizin için düşündüğümü söyleyeyim: Siz... Siz... Bizdeki uyduruk sosyetenin züppe kadınlarından birisiniz. Sizin modern sandığınız espri binlerce sene evvel vardı. Pompei, Gomore ve Sodom bu soysuzlaşma yüzünden yok oldu. Biz olmasaydık, dünya sizin gibi idealsiz ve mes’uliyetsiz kanaryalara kalsaydı, çoktan yıkılıp giderdi. Anlamanız için daha derinlere inmiyorum. Fakat memleketi yıkmak için gösterdiğiniz gayretlerin, genç ve sevimli görünmek için aynanın karşısındaki çabalamalarınız kadar boş olduğunu söyleyebilirim. Allah’a şükür, bu milletin, sizin sinirli çimdiklerinizle morarmayacak, kangren olmayacak kadar sağlam bir ahlâkı var. Bunu biliniz, günahlarınızı haykırmayınız ve garsoniyerinizin pencerelerini kapatınız.

    Peyami Safa (Server Bedi)
  • 584 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Kitabı okumayanlar ve bu kitaba karşı "olumsuz ön yargıya" sahip olanlar için şu uyarıları yapmam gerektiğini düşünüyorum:
    Bu kitap, bir sağlık- tıp kitabı değil.
    Bu kitapta şu ilacı kullanın veya şu ilacı kullanmayın diye bir şey yok.
    Bu kitapta aşı yaptırmayın, aşı olmayın diye bir şey de yok.
    Kısaca söylemek gerekirse bu kitap aşıya ve ilaca düşmanlık yapmak için yazılmadı.

    Neden bunları yazarak incelemeye başladım?


    Çünkü bazı insanlar bu kitabı, sağlık-tıp kitabı veya aşı karşıtı olarak yazılmış bir kitap zannediyor. Ne yazık ki buna bazı doktorlar da dahil.

    İncelemeyi yazmadan önce twitter' da ve çeşitli platformlarda bu kitaba yapılan eleştirilere baktım. Ne yazık ki eleştirenlerin büyük kısmı okumamış. Mesela twitter'da bir tıp öğrencisi arkasına okuduğunu iddia ettiği kitapları dizip ukalâca bir edayla "Soner Yalçın önce benim dizime kadar kitap okusun da ondan sonra konuşsun" diye tweet atmış. Öncelikle şunları diyeyim sağlığımızı böyle birine emanet edeceğimiz için üzülüyorum. Bir tıp öğrencisi nasıl okumadığı bir kitap hakkında 'kulaktan dolma laflarla' hüküm verip, o kitabı eleştirebilir?

    Soner Yalçın 29 kasım da yazdığı köşe yazısında bunun gibi eleştirenlere şu cevabı verdi:

    "Beni "aşı karşıtı" diye etiketliyorlar!
    Bunu yapanlar arasında "Kara Kutu-Yüzleşme Vakti" kitabını okuyan var mı ? Yok .
    Kuru gürültü var...
    Bilindik ezberlerin tekrarı var..."

    Okumadan eleştirenlere kitaptan bir bölümle cevap vermek istiyorum:

    "Antibiyotiklere haksızlık yapmak istemem! Sonuçta... Antibiyotikleri kaybedersek, herhangi bir korumaya ihtiyaç duyan zayıf bağışıklık sistemine sahip kişiler hayatlarını kaybeder. Ameliyatlar bile yapılamaz hale gelir... Demek istediğim şu:
    Her ilaç gibi antibiyotik konusunda da farkındalık geliştirin, mutlaka bilinçlenin... " S.342

    Bunları söyleyen biri sizce aşı veya ilaç düşmanı olabilir mi?

    İnceleme uzuyor ama bunları yazmak zorundayım. Çünkü çok fazla eleştiren var.
    Yine kitaptan bir bölüme daha yer vermek istiyorum:
    "Elbette diyabet tedavisi kontrol gerektirir; mutlaka doktor takibinde kalınmalıdır. İlaçları ne kimse kendi başına almalı, ne de bırakmalıdır. " S. 301

    Yine soruyorum kitabında bunları yazan birine ilaç düşmanı demek ne kadar doğrudur?
    Soner Yalçın'ın da dediği gibi kuru gürültü yapıyorlar.

    Elini vicdanına koyarak bu kitabı okumuş bir doktordan kitap hakkındaki yorumunu dinlemeyi çok isterim. Ama mesleki veya ünvani egosunu yenememiş, isminin önünde doktor veya başka bir ünvan yazan birinin okumadan yaptığı, "kuru eleştirisini" dinleyemem.
    Kitabı okuyup eleştiren hiç mi tıpçı yok derseniz. Evet var. Onların görüşlerine da baktım. Birisi kitaptaki teknik bazı bilgilerin yanlışlığından bahsetmiş. Ama ilaçlar hakkında yazılanlar konusunda susuyor. İlaç firmaları hakkında yazılan ifadelerden bahsetmiyor nedense. Bazı doktorlar, bu ilaçların faydalarından bahsetmiş ve bu ilaçlar olmadan bazı hastalıkların tedavisinin olmadığını söylemiş. Soner Yalçın'la tv' de tartışmak isteyen doktorlar da var. Bazı konularda bu doktorların haklı itirazları olduğunu düşünüyorum. Keşke bir tv programında karşı karşıya gelseler :))

    Eleştirilere cevap yazalım derken kitaptan bahsetmeyi unuttum :))

    Bu kitabın yazılış amacı "sağlığın ekonomi-politiğini" yazmak.
    Bu kitapta, ilaç firmalarının masum firmalar olmadığını göreceksiniz. Bu ilaç firmalarının insan sağlığını düşünmediklerini, tek amaçlarının daha fazla kazanmak olduğunu göreceksiniz. Yine bu firmaların, insanları nasıl kullandıklarını, kirli ilişkilerini, bazı sözde doktorların nasıl bu firmaların oyuncağı olduğunu, sırf daha fazla kazanmak için yeni yeni hastalıklar çıkardıklarını göreceksiniz.
    Sadece bunlar mı?
    Gelişmekte olan ülkelerin yerli ilaç firmalarının nasıl bitirildiğini okuyacaksınız.
    Hükümetlerin ellerini kollarını nasıl bağladıklarını göreceksiniz.
    Tıp'ın adeta bir 'din' gibi sorgulanamaz hale nasıl getirildiğini göreceksiniz.

    Yani kitabın adı boş yere "Kara Kutu-Yüzleşme Vakti" değil.

    Şunu da diyeyim. Bu kitabı elinizdeki ilacı bırakmak için okumayın. Sadece "bilinçli bir hasta" veya "bilinçli bir insan" olmak için okuyun.


    Son olarak şunları diyeyim:
    Bu kitap Soner Yalçın'ın "Saklı Seçilmişler" kitabının devamı niteliğinde bu yüzden kitabı okumadan önce "Saklı Seçilmişler" kitabını okumanızı tavsiye ederim. Çünkü onu okumadan bu kitabı okursanız bir şeyler eksik kalır diye düşünüyorum. Yine de siz bilirsiniz :))
  • 260 syf.
    ·Beğendi·10/10
    KİTAP TAVSİYEM
    ALINTILAR
    Gerçekler ne kadar acı olursa olsun,bazen insan telafi edemeyeceği hatalar yapar.Telafi edilemeyecek en büyük hatalardan biri ölüm,biri de doğumdu.Aslında "olanla ölene çare yok"denirken bu kast edilmiyor muydu?
    Bazen insanlar,büyük umutlarla çıktıkları yolculuklarda,büyük mutluluklar hayal ederken hayatları boyunca bedelini ödeyecekleri hatalar yapıyorlardı.
    Mutsuz bir doğuma ,
    Sebepsiz ve zamansız bir ölüme...
    İnsanın,yaptıkları için duyduğu pişmanlık zamanla geçermiş ama yapmadıkları için duyduğu pişmanlık asla geçmezmiş...
    İnsan hatalarından pişman olmaz.Yapmaması gereken şeyleri yaptığında ya da yapması gerekenleri yapmadığında kaybettiklerinden dolayı pişman olur...
    Allah'a şükürler olsun ne ellerimizde ne de vicdanlarımızda silmeye azmettiğimiz kan lekeleri yok...
    Bir gün biz hep uyuyacağız.Hayatı uyumakla kaybetmek ziyan...
    Allah ,üzümü şarap yap kendini öldür diye mi yaratıyor?
    Üzümden şarap yapıp,vücuda ve akla ne çok zarar veriyor,aynı üzümden sirke yapıp vücuda o kadar yarar veriyor.Allah sana,herşeyi yapacak gücü ve kudreti bahşediyor...

    Ego tatmini her zaman,her kapıyı açan bir silah olmuştur...
    Bizde asker olmak için,birliğe teslim olmak gerekmez.Bizde her Türk asker doğar...
    Kuduz kurdu kuzularla bırakmaktansa,gözünün önünde olması daha iyidir...
    Bir insanın evi ya da arabası olmasına gerek yok,sevdiğin insan yanında olduktan sonra belki aylarca karaya basmadan yaşayabilirdi...
    Aslında hayatta herkes,olayların sonuçlarına göre değerlendirilecekti.Örneğin büyük Dünya lideri "Atatürk"
    Milli mücadele ile ülkeyi ülkeyi büyük bir çöküşten kurtaran dünyada sayılı liderlerden biri.Eğer mücadelesinde başarılı olmasaydı,tarih kitaplarında itibarsız bir isyancı,başarısız bir diktatör olarak karalanacaktı.Neyseki böyle olmamıştı...
    Hiçbir boksör düştüğünde kaybetmez,tekrar ayağa kalmadığında kaybeder...
    Ölmeye gerek yok.Ben bunu savaşarak da yapabilirim...
    Öyle bir ilk yaz ol ki,korkut yaprakları
    Öyle bir son yaz ol ki,tut yaprakları
    Sararıp dökülürken,güz rüzgarlarında
    Ardında savrulsunlar,unut yaprakları....
    Herkes kendi kaderini belirler...
    KİTAP HAKKINDA
    Doğduğumuzda,kulağımıza söylenen adımızın ne denli büyük bir kötülüğe veya iyiliğe verildiğini kim bilebilir ki???
    Hiç birimiz isimlerimizi seçemiyoruz.Oysa bazı isimler ,taşıdıkları anlamla bizi biz yapıyor ya da bizi bizden alıyor.Tabi o ismin hakkını verebiliyirsak
    Örneğin
    Azra...ya da Affan
    Belki de Pusat veya Akın...İsminizin anlamına birde öz Türkçe'den bakın derim....
    Kitap okuyup bitince kotuğunuzdan kalkıp yürümek geliyor içinizden çünkü resmen sinena filmi havası var.Öyle ki,çok yankı getirmiş,tavsiye edilmiş bir filme gidip,of ya ne çabuk bitti dedirten ve okuyucuyu hayretler içinde bırakıp perdeyi kapatan bir sinema filmi.
    Aşk,entirika,beklenmedik son,gizli işler,şifreler ne ararsanız var kitapta...
    İlk sayfasında bizleri naif bir girişle karşılayan yazar,kitaptaki kurgu ile de okuyucusunu etkilemeyi başarmış.
    Kısaca bahsetmek istiyorum :
    Azra ,ailesi yurt dışında olan bir üniversite öğrencisi.En yakın arkadaşı Nisa ile bir simidi ikiye bölecek kadar yakınlar.Azra'nın Sevgilisi Orkun ve Nisa'nın sevgilisi Mert de iki iyi arkadaş ve birlikte mükemmel bir dörtlü oluşturup,güzel vakit geçiriyorlar.Bir sabah erkenden Azra'yı yurt görevlisi ziyaretçin var deyip uyandırıyor ve Azra karşısında babasının yardımcısı ve şoförü olan Mehmet abiyi görünce şok oluyor.Aileme birşey mi oldu yoksa diye panik yaparken Mehmet abi babasını arıyor ve görüntülü konuşuyorlar.Bu arada eline anahtarını veren Mehmet abi'nin,meğer Azraya alınan hediye arabayı teslim etmek için geldiği anlaşılıyor...Okul döneminin bitmesiyle arabayla güzel bir tatil planı yapıp,sonra evlerine gitmeye karar veren dörtlü,arabada bir kişilik daha yer var.Parasıyla misafir bir yolcu alırız,benzin paramızı çıkartırız diye düşünen Nisa'nın bulduğu gizemli yolcu ile buluşmak için yola çıkarlar.
    Sadece isminin "Affan" olduğunu bildikleri ,Kız mı?erkek mi? Öğrenci mi?işçi mi? Hiçbir bilgileri olmayan gizemli yolcu,buluşma yerine geldiğinde hepsi şaşkınlığa boğulurlar.Çünkü gizemli yolcu,mankenkere taş çıkartacak güzellikte bir afet_i devrandır.Hepsini büyüler.Neyse aralarında konuşup yol düzergahını belirledikten sonra yola çıkarlar....
    Eskilerin deyimi ile
    Binerler elamete
    Giderler kıyamete....
    Eğlence ile geçen yolculukta gizemli yolcu gözünü ayırmadığı çantası ile de dikkat çeker.Oysa daha dikkat çekici olan durum telefon konuşmasında
    Beş gün yoldayım,planda değişiklik olursa bana haber verin cümlesidir lâkin lehçesini kimse bilmediği için anlayan olmaz.Affan yolda gençlere kendisini,üniversite öğrencisi olduğunu,asıl isminin Zohra olduğunu,Fas ta yaşadığını lâkin üniversite den kendisine Türkiye nin yerel halkını araştırıp kültürünü inceleme ödevi verildiği için ülkemizde bulunduğunu ve çantasının da kitaplardan dolayı ağır olduğunu anlatır.
    Hiç birisi Affan isminin : kötülüklerden uzaklaşan temiz kahraman anlamına geldiğini ve yıllar evel bir terör saldırısında patlayan bomba ile ailesini kaybettiğini,tatlı almak için girdiği sıradan kardeşine sen annemlerin yanına git,burda durma diye gönderdikten birkaç saniye sonra kardeşinin de o patlamada parçalanarak öldüğünü,hayatta kimsesi kalmadığı için onu sahiplenen örgüte çalıştığını ,hayattaki tek sevgilisinin bavulundaki silahı olduğunu bilmiyordur....
    Azra,birkaç zamandır gördüğü kâbus nedeniyle rahat uyuyamaz.belli aralıklarla gördüğü kâbus'ta arabası patlar,arkadaşları parçalanıp ölür,kendisi kanlar içinde kalır.Tüm vücudu yanar,organları eksiktir...Bu korkunç kabuslardan onu uyandıran yine arkadaşı Nisa'dır.
    Bu kabuslar süredursun,Azraba dediği arabasını yolda ilk beyendikleri otele çeker ve birer oda kiralayıp kalmaya karar verirler.Otel sahibi Duduş,onları sıcak karşılar ve sanki yıllardır arkadaşlarıymış gibi kaynaşırlar.Duduşun zihinsel engelli kardeşi Faruk ve babası ile yaşadığı otelin yakınlarında at çiftliği de vardır ve birde at kiralayıp binmek isterler.güzel bir günün ardından atı çiftliğe götürürken düşen Duduş hastaneye kaldırılır.Bu boşlukta, Affan ,çantasını karıştırıp sevgilisini(silahını)kendisine vermeyen Farukla uğraşmaktadır.Çocuk cantaki tüm cephaneliği boşaltmış oyun oynuyordur. Bir türlü silahını alamayan Affan Faruğu telle boğarak öldürür.Hastanede işleri bitip taburcu olan Duduş ve babası Hakkı amca olaylardan habersiz otele dönerler.Gece boyu Faruğun cesediyle yatan Affan,sabah yakalanmamak adına hesabı ödediğini söyleyip sıcağa kalmadan yola çıkalım der.Silahını şoför koltuğunun altında unutması da onu oldukça gerer.
    Onlar yola çıkarlar çıkmasına da,Duduş,babası ve kardeşi Faruk sahildeki teknede öldürülüp üst üste bırakılmış bir şekilde bulunur.Bu durumun polise haber verilmesiyle beşi de aranmaya başlar.
    Şimdi bana kızıyorsunuz değil mi?kitabı anlattın biz nasıl okucaz heyecanı kalmadı diye...lâkin sıkı durun kitap,asıl bundan sonra başlıyor........
    Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan,Jandarma Bölge Müdürlüğü'ne gönderilen ve üzerinde
    "ÇOK GİZLİ" yazan zarfta ne yazıyordu dersiniz?
    İstanbul'da gerçekleşecek olan Nato Zirvesi'ne yönelik bir terör saldırısının planlandığı ve saldırıyı gerçekleştirecek olsn militanın Türkiye'ye giriş yaptığı bilgisini kim verdi?
    Sizce bu militan
    Bizim beşli den biri mi?
    Tem otoyolundaki aramalar sonucunda militan yakalanabilecek mi?
    Dinimizi,değerler arkasına sığınarak onlarca insanı katleden ve kendilerini kahraman ilsn eden mesnetsizlerin,nasıl bir gafletle kendi vicdanlarını öldürmeye çalıştıklarını bulamayan Yarbay, aranan militanı bulabilecek mi?
    Affan adını duyan hangi kadın memurlara bilgi verecek?
    Örgüt başkanı kim?
    örgütün şifresi parola ise Azra ve Orkun niçin sürekli habibi diye hitap ediyor Affan'a?
    Tesadüf mü,tesadüf ötesi mi?
    Ortalıkta cemaat söylentileri konuşulurken, darbeden bahsedilirken , kimler niçin aptalı oynuyordu?
    Yarbay ,hangi sebepten suçlanıyordu?
    Ne soruşturmasında komutanlardan evrak ele geçirildi?
    Devletin yolladığı evrak nasıl suç unsuru teşkil eder?
    Görevden alınanlar,göreve getirilenler ...neler oluyor?
    Örgütten yüklü para alıp,Fransaya yerleşecek olan kim?
    Gidilecek tek yolun,kalanları oldurmekten geçtiğini söyleyen kim?(inanamayacaksınız)
    Kimin arabası patladı,yoksa kâbuslar gerçek mi oldu?
    Gerçekler mi kâbustu?
    Tüm bunların cevabı ve daha da fazlası için "Yabancı Dostlar"kitabını mutlaka okumalısınız
    Tavsiye ederim

    Sevgiler
    ZeHra Gaylan

    #yabancıdostlar
    #Boraterzibaşoğlu
    #potinkitap
    #okudumbitti
    #vuslatteki
    #kitapsokağısakinlerigrubu
  • Burada iki soru akla gelebilir:

    - Kâfir neden cehennemde ebedi olarak kalacak?

    - Allah’ın sonsuz rahmeti kâfirin ebedi cehennemde kalmasına nasıl müsaade ediyor?

    Aslında cevap çok basit. Kâfir küfrüyle sonsuz cinayetler ve suçlar işlemekte ve bunun neticesi olarak sonsuz bir hapse çarptırılmaktadır.

    Evet, kâfir kısa bir süre yaşar, ama bu kısa sürede nihayetsiz cinayetler işler. Nihayetsiz cinayetlerin cezası, nihayetsiz azaptır.

    Bizler ebedi cehenneme girecek olan kâfirin işlemiş olduğu suçları teker teker işleyeceğiz, ta ki kısa bir ömürde yapmış olduğu zulüm ve cinayetler anlaşılsın; “Allah’ın sonsuz rahmeti kâfirin ebedi cehennemde kalmasına nasıl müsaade ediyor?” sorusunun cevabı tüm açıklığıyla ortaya çıksın.

    Şimdi kafirin işlediği bu cinayetleri kısa kısa açıklamaya çalışacağız:

    Kafir, mahlûkatın Allah’ın varlığına dair yaptıkları şehadeti inkâr ederek, tüm mahlûkatı yalancılıkla itham etmesidir.

    Şu âlemde gördüğümüz her bir varlık Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet etmektedir. Allah’ı inkâr eden bir kâfir, varlıkların bu şehadetlerini yalanlayarak öyle büyük bir cinayet işler ki affı mümkün olmadığı gibi ebedi bir hapse mahkûm edilmesi tam bir adalet ve hikmettir.

    Bizler bu dersimizde önce mahlûkatın yaptıkları bu şehadeti dinleyelim. Ta ki inkâr ile onları yalanlamanın, o mahlûkların hukukuna nasıl bir tecavüz olduğunu daha iyi anlayalım.

    Şu âlemde her bir varlık ya lisanıhâl ile ya da lisan-ı kal ile Allah’ın varlığını ve birliğini ilan etmektedir. Varlıkların lisanıhâl ve lisan-ı kal olmak üzere iki türlü konuşma şekli vardır. Lisanıhâl; hâliyle diliyle konuşmaktır. Yani haliyle muhataba bir şey anlatmaktır. Lisan-ı kal ise sözle konuşmaktır.

    Tüm varlıklar lisanıhâl ile Allah’ın varlığını ve birliğini ilan edip şehadet ettikleri gibi lisan-ı kal dediğimiz sözleriyle de şehadet etmektedirler. Biz bu varlıklardan bir kısmının şehadetlerini anlayabiliyoruz. İnsan taifesinden mümin ve muvahhid kulların şehadetleri gibi. Onlar Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettiklerini açık bir şekilde ifade edip şehadet etmektedirler. Yine bu varlıklardan bir kısmının şehadetlerini anlamayabiliriz. Ama Kur’an’ın haber vermesi ile iman ediyoruz ki onlar da kendilerine mahsus bir dil ile konuşur ve zikrederler. Sahiplerini tanıyıp onun varlığına ve birliğine şehadet ederler.

    “Dağları biz onun emrine (Davut) verdik ki, akşam sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi…” (Sebe, 34/10)

    “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O aziz ve hâkimdir…” (Hadid, 57/1)

    "Yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar, O'nu tesbih ederler. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız." (İsrâ, 17/44).

    Varlıkların Lisanıhâl ile Yaptıkları Şehadet

    Allah insanı akıl ve şuur sahibi olarak yaratmış ve varlıkları da hikmetle yazılmış bir kitap, bir mektup gibi yaratıp varlığına ve birliğine şahit tutmuştur. Akıl ve şuur sahibi olan bizlerden de bu hikmetle yazılmış kitapları okumayı, onları tefekkür etmeyi istemiştir.

    O varlıklar, duymasını bilenler için Allah’ın varlığını ve birliğini onlarca dil ile ilan etmektedir.

    Şimdi bir çiçeğin lisanıhâl ile yaptığı şehadeti dinleyelim:

    1. Ey insan bana bak. Bir kâğıda çizilen bir çiçek bile onu çizen ressamın varlığını ispat etsin de benim gibi hakiki, hayattar, sanatlı gerçek çiçekler sahipsiz olsun. Benim de bir sahibim var.

    2. Benim varlığıma sebep olan tohuma, toprağa, havaya, suya, güneşe bak bir de bana bak; hiçbirinin hayatı yok. O hayatsız sebepler nasıl bana usta olabilir; nasıl beni icad edebilir?

    3. Hem benim var olmam için sahibimin hayat sahibi olması da yeterli değil. İlmi olmalı, öyle bir ilim ki hem benim hem diğer çiçeklerin programını bildiği gibi, ben şu âlem sayfasında yazılmışım, şu âlemi de bilmeli. Böyle bir ilmi hangi sebebe vererek benim varlığımı izah edeceksin?

    4. Ey insan bilirsin ki kudreti olmayan iş göremez. Peki, benim varlığım için lazım olan güneşi çevirecek, yağmuru yağdıracak, topraktaki elementlere hükmedecek, hava sayfasını benim var olacağım tarzda icad edecek kudretin sahibi kimdir?

    5. Hem bana dikkatle bak benim varlığım, şeklim, kokum, kısacası her şeyim, bir iradenin, bir tercihin neticesi değil mi? Var olmamı, olmamaya, şeklimi başka bir şekle, kokumu başka bir kokuya tercih eden iradeyi gör. Bana sahiplik iddia edecek hangi sebep bu iradeye maliktir?

    6. Hem şu süslenmiş şeklime ve suretime bak ve gör. Üzerindeki elbiseyi dahi sanatkâr bir terzinin maharetine veren sen, nasıl olur da sanki bir kalıptan çıkmış gibi, intizamlı suretimi ve mükemmel elbisemin sahibini görmezsin. Hayatı olmayan sebepleri bir kenara koy, acaba tüm terziler bir araya gelse bana şu sureti verip şu elbiseyi dikebilirler mi?

    7. Hem dalıma, yaprağıma, tohumuma, şeklime bak, ben yeryüzü sayfasında icad edilen diğer çiçeklere benziyorum ve sistemimiz aynı. Demek beni yaratan kim ise onları da yaratan odur.

    8. Hem aynı cinsteki çiçeklere rengim, şeklim benzese de bizler birbirimizin aynı değiliz ve farklıyız. Tohum, dal, yaprak, gibi esas azalarımızda birbirimize benzesek de şekillerimiz farklıdır. Beni milyonlarca çiçek kardeşime benzetmemek için tüm çiçekleri bilmek lazımdır. Demek beni yaratan ancak yeryüzündeki tüm çiçekleri yaratandır.

    9. Hem sen bilirsin ki tarla kimin ise mahsul onundur. Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getiren kim ise, benim gibi milyarlarca mahlûku burada ekip biçen de aynı zattır. Ben şu yeryüzü tarlasının bir mahsulüyüm. Demek sahibim bu yeryüzünün sahibidir.

    10. Sadece yeryüzüyle alakam yok, gökyüzünde gördüğün o güneş benim varlığım için en büyük sebeptir. Demek beni kim yarattıysa güneşi dahi o yaratmıştır. Güneşi kim yarattıysa elbette güneş sistemindeki gezegenleri ve galaksileri de o yaratmıştır. Kısacası benim sahibim kâinatın sahibidir.

    “Evet, göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih eder.” (Haşir, 59/24)

    Bu çiçek gibi tüm mahlûklar -zerrelerden tutun güneşlere kadar- her biri Allah’ı birçok dil ile tespih edip Allah’ın varlığını ve birliğini tüm âleme haykırırcasına ilan etmektedir. Kâfir ise Allah’ı inkâr etmekle kâinattaki tüm bu şahitlerin şehadetini yalanlamış ve kâinat kadar büyük ve içindeki mahlûkat kadar çok tecavüzler ve cinayetler işlemiştir.

    Şimdi şöyle bir düşünelim: Kâfir kısa bir hayat sürse de o kısacık hayatına göre değil sadece küfür ile geçirdiği bir dakikayı nazara alalım. İşlemiş olduğu cinayetin büyüklüğünü hesaplamak yine mümkün değildir. Zira şahitler o kadar çoktur ki. Zerrelerden güneşlere, hayvanlardan nebatata, insanlardan meleklere, geçmişten şu ana kadar, varlık âlemine çıkmış tüm mahlûkları yalanlamak aklın ihata edemediği bir zulümdür.

    Kâfirin bu konuda hiçbir itirazı geçerli değildir. Zira kendisine akıl, şuur ve irade verilmiş. Ve varlıklar bir kitap gibi tevhid mühürleriyle onun göreceği ve okuyacağı tarzda nazarına arz edilmiştir.

    “Benim yalanlamam ona ne zarar verir ki?..” diyen bir kâfire diyoruz ki; sen doğru bildiğin ve doğru olduğun bir meselede yalanlansan kalben istersin ki doğrular ortaya çıksın ve sana yalancı diyenlerden hesap sorulsun.

    İşte senin ruhunun kabul etmediği ve seni yalanlayanlara karşı hissettiğin öfkeyi, tüm mahlûkat da sana karşı hissediyor. Çünkü tüm varlıklar Allah’ın mahlûku olmak ile şeref buluyor ve bir kıymet kazanıyor. Onları yalanladığında tüm varlıkların hukukuna ilişiyor ve tecavüz ediyorsun.

    “Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” (Duhan, 44/29)

    “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yûsuf, 12/105)

    Kâfirin ebedi bir ceza ile cezalandırılmasını Allah’ın hikmet, rahmet ve adaletine uygun görmeyenlere sesleniyoruz:

    - Cezanın büyüklüğü suçun büyüklüğü nispetinde olduğu gibi; cezanın sonsuzluğu da suçun sonsuzluğu nispetindedir. Hadsiz lisanlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir zatı inkâr ettiğin gibi, Onun varlığını âleme ilan eden ve ayetlerim dediği o sonsuz şahitleri yalanlamak, elbette kendini sonsuz bir cezaya mahkûm etmektir.

    - Her bir varlık Allah’ı zikredip onun varlığına şahitlik edecek. Ama kâfir tek bir sözüyle tüm bu şehadetleri yalanlayacak. Peki, hukukuna tecavüz edilen ve yalanlanan bu varlıkların hakkı ne olacak? Allah’ın hikmet, rahmet ve adaleti buna nasıl müsaade edecek? Etmemiş ve etmeyecektir. Onu ebedi kalmak üzere cehennem denen hapishanesinde hapsetmek, hikmetin ve adaletin ta kendisi olduğu gibi, yalanlanan mahlûkatının hukukunu muhafaza cihetinde rahmetinin de gereğidir.

    - Bu âlemde onu zikreden ve şahit olan o varlıklar, bu yalanlamanın neticesinde o kâfirden haklarını istemeyecekler midir? Hak isteyen varlıkların çokluğu nazara alındığında, ebedi bir ceza ile cezalandırılması elbette adaletin ta kendisidir.

    - Hiçbir sultan yoktur ki kendisini tanımayan, saltanatını kabul etmeyen ve onu tanıyıp itaat edenleri yalanlayan, halkından asi bir adamı saltanatının izzetini ve halkının hukukunu muhafaza etmek için ona layık olduğu cezayı vermesin. Elbette şu kâinatın sultanı olan Allah da kendisini tanımayan, saltanatını inkâr eden ve mahlûkatını yalancılıkla itham eden o kâfirde, saltanatının izzetini ve mahlûkatının hukukunu muhafaza etmek için, ona layık olduğu ebedi cezayı verecektir ve vermesi ise adalet ve hikmetinin gereğidir.

    Burada, ebedi cehenneme girecek olan kâfirin işlemiş olduğu başka bir cinayeti anlatacağız. Ta ki Allah’ı inkâr ederek nasıl büyük zulümler ve cinayetler işlediği ve küfrü sebebiyle kendisini ebedi cehenneme nasıl mahkûm ettiği daha iyi anlaşılsın.

    İman öyle bir bağdır ki hem insanı hem tüm varlıkları, sanatkârı olan Allah’a bağlar. O bağ sebebiyle tüm varlıklar üzerinde Allah’ın isimleri ve o isimlerin nakışları ortaya çıkar. Tüm varlıklar bu cihette Allah’ın antika bir sanatı, kudretinin mucizesi ve isimlerine ayna olmakla bir kıymet kazanır.

    Küfür ise o bağı koparır. Çünkü Allah’ı inkâr eden bir kâfirin nazarında tüm varlıklar tabiatın sebeplerin ve tesadüfün elinde bir oyuncaktır. Bir sanatkârları yoktur ki ona nispet edilerek bir kıymet kazansın.

    Evet, bir eser kıymetini sanatkârından alır. Mesela, antika bir resim maddesi itibariyle 5 kuruşluk bir değeri varken, sanatkârına nispet edilse bir milyon kıymet kazanır. Antika bir kılıç düşünüyoruz. Bu kılıcı demirciler çarşısına götürsek maddesi itibarıyla 10 lira bir paha biçilirken, antikacılar çarşısına götürüp maharetli sanatkârına veya gerçek sahibine nispet edildiğinde milyonlar kıymet kazanır ve o fiyata satılabilir.

    İşte insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar, denizler, yıldızlar, aylar, güneşler kısacası tüm varlıklar Allah’ın mahlûku, onun sanatı, kudretin bir mucizesi olmakla bir kıymet kazanmışlardır.

    Ama kâfir küfrü sebebiyle, Allah’ın yarattığı, bin bir hikmetle yoğurup halk ettiği mahlûkatı çürümeye mahkûm, cansız, ruhsuz, gayesiz bir madde yığını olarak görmekle büyük bir haksızlık yapmıştır. Onların kıymetini binden bire düşürmekle tüm varlıkların hukukuna öyle bir haksızlık ve zulüm etmiştir ki, akıl bu cinayetin büyüklüğünü kavramaktan acizdir.

    Evet, her bir varlık yaratıcıları olan Allah hesabına bakıldığında bir değer ve kıymet kazanır.

    Hikmetle yazılmış bir kitap karanlıkta okunamadığı gibi, kitap hükmünde olan tüm varlıklar da küfrün karanlığıyla okunamamış ve kıymetsizlikle itham edilmiştir.

    Bir çiçek Allah’ın kıymetli bir sanat eseri olmakla kâinat kadar bir kıymet kazanırken, o kâfirin nazarında koklanıp atılacak bir şey derekesine düşmüştür.

    Bir kuş Allah’ın isimlerine ayna olmakla sonsuz bir kıymete ulaşırken, o kâfirin nazarında tesadüfen oluşmuş kıymetsiz bir varlık olarak kalmıştır.

    Gökteki güneş Allah’ın terbiyesi ve isimlerinin tecellisiyle Nur isminin parlak bir aynası iken, kâfirin nazarında gökyüzünde dolaşan serseri bir ateş topudur.

    İnsan ise Allah’ın tüm isimlerine ayna olmakla öyle bir mucize-i kudrettir ki, Allah onu yeryüzüne halife yapmış, her şeyi ona itaatkâr kılmıştır. Evet, insan kâinat ağacının en mükemmel meyvesiyken, o kâfirin nazarında tesadüfen oluşmuş düşünen bir hayvandır.

    Özene bezene harika resimler yapıp bir sergide teşhir eden ressamın eserlerini hiçe sayarcasına “Bunları da güzel diye asmışlar, ne kadar manasız, ne kadar anlamsız ve ne kadar çirkinler; herhâlde boyalar kendiliğinden dökülüp bu şekilleri almış…” diyen kimse, tablolara ve sanatkâra ne büyük bir hakarette bulunmuş olur.

    İşte kâfir de Cenab-ı Hakk’ın nihayet derecede güzellik ve sanat ile yarattığı mahlûklara, “Rastgele yapılmış, manasız şeyler!” diyerek, her biri bir sanat harikası olan o varlıklara karşı hakarette bulunmaktadır. Ağzından çıkan bir kelimeye bile manasız denilmesine kızan insan, bütün kâinata manasız, kıymetsiz demekle kâinatın hukukuna tecavüz ettiği gibi, sanatkârını kızdırıp sanatkârın hukukuna dahi tecavüz etmiştir.

    Şimdi sorumuz şu:

    - Allah’ı inkâr eden bir kâfir, kıymetsiz zannederek ne kadar mahlûkun hukukuna tecavüz etmiştir?

    - Manasız sanarak ne kadar varlığın hakkına zulmetmiştir?

    Kıymetsizlikle itham edilen varlıkların sayısını hesaplamak sizce mümkün müdür? Bir düşünün, zerrelerden güneşlere kadar her şeyi kıymetsiz görerek hem o varlıkların hem de sanatkârın hukukuna tecavüz etmek, aklın sınırlarının kavrayamadığı bir zulüm ve cinayettir. Elbette böyle sonsuz bir zulüm ve cinayet sonsuz bir azabı gerekli kılmaktadır.

    Kâfirin ebedi cehennemde kalmasını dar aklına sığıştıramayanlar, aslında onun küfrü sebebiyle işlemiş olduğu suçun büyüklüğünü kavrayamayanlardır.
  • Beni tanımazsınız, Peyâmi Bey. Belki de Maçka’nın dullarından biriyim. Bugünkü yazınızı okudum. Eğer bir gün Maçka’da, Kıyık’ın önünde genç bir kadından tokat yerseniz, biliniz ki o, benim. Müsaadenizle, sizin için ne düşündüğümü söyleyeyim: Siz... Siz... Tahammül edilmez bir ukalâsınız. Hem de o kadar eski kafalısınız ki, büyük babam sizin yanınızda Gregory Peck kadar, Marlon Brando kadar genç kalır. Safa Bey! Siz bugünün adamı değilsiniz. Dünyaya geç gelmişsiniz. Şöyle on yedinci, on sekizinci asırda filân yaşayacaktınız. Bugün size Fransızlar "vieux gaga" derler. Yani moruk, anladınız mı? Beyefendi! Sizden modern espri yok. Haberiniz olsun: Bugünkü dünya maçtır, sinemadır, danstır, Hilton’dur, flörttür, anladınız mı? Hayattır, hayat! İşte Maçka dullarının seçtiği yılın kadını da öylesine bir hayat kadınıdır. Beğenmediniz mi? Biz olmasaydık, bu dünya sizin gibi kasvetli insanlara kalsaydı, herkes intihar ederdi. Sizin o ağır felsefeleriniz, kitaplarınız, ilimleriniz, Wagner’leriniz, bilmem neleriniz geçti artık. Şimdi hayat bu, bakınız.
    Kadın, fıkırdak ve neşeli bir sesle şu İngilizce şarkıyı söylemeye başladı:
    "If l give my heart to you...."
    Telefonu kapattım ve ona hemen şu cevabı vermek için kaleme sarıldım:
    Hanımefendi, sesiniz çok tatlı. Şarkınızı yarıda kestiğim için özür dilerim. Herhalde Maçka’nın şen dullarından birisiniz. Bana verdiğiniz yeni haberlere teşekkür ederim. Demek Amerika’da ve Avrupa’da bütün üniversiteler kapanmış, bütün kütüphaneler yıkılmış, bütün kiliseler tuzla buz olmuş, Papa intihar etmiş ve yerine kimse gelmemiş. Paris Operası bomboş. Wagner, Bach, Beethoven, Lizst ve Chopin bizim gibi morukların hâfızalarında gömülü kalmış. Büyük virtiozların hiç biri bunları çalmıyor. İlim ve felsefe diye bir şey kalmamış. Tabiî, sizce, ahlâk da kalmamış. Aşk yok, flört var. Fakat söylediğiniz bir aşk şarkısıdır. Diyorsunuz ki: "Eğer kalbimi size verseydim, onu dikkatle, itina ile muhafaza eder miydiniz?" Maalesef hanımefendi, o kalbi kırmadan size iade ederdim. Müsaadenizle ben de sizin için düşündüğümü söyleyeyim: Siz... Siz... Bizdeki uyduruk sosyetenin züppe kadınlarından birisiniz. Sizin modern sandığınız espri binlerce sene evvel vardı. Pompei, Gomore ve Sodom bu soysuzlaşma yüzünden yok oldu. Biz olmasaydık, dünya sizin gibi idealsiz ve mes’uliyetsiz kanaryalara kalsaydı, çoktan yıkılıp giderdi. Anlamanız için daha derinlere inmiyorum. Fakat memleketi yıkmak için gösterdiğiniz gayretlerin, genç ve sevimli görünmek için aynanın karşısındaki çabalamalarınız kadar boş olduğunu söyleyebilirim. Allah’a şükür, bu milletin, sizin sinirli çimdiklerinizle morarmayacak, kangren olmayacak kadar sağlam bir ahlâkı var. Bunu biliniz, günahlarınızı haykırmayınız ve garsoniyerinizin pencerelerini kapatınız.
  • 80 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Yine Zweig ve yine insan ruhuna şiddet uygulayan kasvet dolu bir öykü...
    Kitabın son sayfasını kapattığımda aklıma gelen ilk cümle şu oldu:
    -“İnsanlara, onları size nankörlük yapmaya mecbur bırakacak kadar büyük iyiliklerde bulunmayın..”
    Tutku ve nankörlük...
    Baştan sona kitapta işlenen iki yoğun konu.
    İlk görüşte aşık olup, o kişiyle her yere gidebilir misiniz ? Tutkularınız için neleri feda edebilirsiniz? Bir insanın hayatını düzeltmek için neler yapabilirsiniz? Peki elinizden gelen her türlü iyiliği ve fedakarlığı yaptığınız kişi dünyanın en nankör ve yalancı insanı çıkarsa ne hissederdiniz? Bir zamanlar aşık olduğunuz bu insanın öldüğünü duyduğunuzda, üzülmeyecek hatta sevinecek kadar nefret edebilir misiniz? Eğer hayat tecrübeniz yeterli ise bu sorulara cevap verebiliyorsunuz. Veremeyenler için ise gereken cevabı Zweig veriyor. Önemli olan kendisi ile aynı duyguları paylaşıp paylaşmadığınıza karar vermeniz. Sizce de Mrs. C, o gece kumarhanede tanıdığı çocuğun ölümüne sevinmekte haklı mı? Sizce de bu denli nankör olan bir insan yaşamayı haketmiyor mu? Kitabı bitirdiğinizde eminim siz de Zweig’a (Mrs. C’ ye) sonuna kadar hak vereceksiniz®️
    Herkese iyi okumalar