• 101 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba öncelik:)Simdi dehşet bir kitaba inceleme yazmaya çalışacağım sürç_ü lisan etmişsem yazıda af buyurun şimdiden :)Basliyorum son 2 3 4 bismillah...Bir kitaptan okuduğum bir sözü hatırlıyorum efendim;
    "Aliye Izzetbegoviç, tek cümleyle Bosna’yı Bosna yapan ruhun kendisine yansıdığı simadır. Begovic’siz Bosna, İslam’sız da Begoviç düşünülemez"
    Bu sözden anlaşıldığı gibi Aliya'nin ve eserlerinin ne kadar önemli olduğunu islam dünyası ve Bosna için de görebiliriz.Şuanki dünyayı ve geçmişi ögrenmek isteyenler bizatihi okumalı kitabın dili yalın ve güzel ince ama derin.

    Baktigimiz da İslâm’a gerçek ruhunu kazandıran ilk ve en önemli etken Kur’an-ı Kerim’dir ve sünneti seniyyedir.  Bu hayat kitabını okuyan, idrak eden ve teoride bırakmayıp pratiğe dökenler ise Âlimlerdir.(Rabbanilerdir)  İşte onlardan birisi de hayatını mücadeleye adamış, İslâm’ın Müslümanlar arasında tebliğ edilmesi için gayret sarf etmiş, inançlı, azimli, mayasını Doğu’dan alıp Batı kaynakları okuyup bunun üzerinde çözüm önerileri sunan ya da eleştiren bir öncü şahsiyet “Bilge Kral” ünvanıyla meşhur bulmuş bir alim Aliye Izzetbegovictir.Ruhuna rahmet diliyorum.Simdi ben buraya hayatıyla link bırakıyorum; gevezelik etmiyim ha bide ya sevdiğim bir şiir var kendisiyle ilgili onu da bırakıyorum icimde kalacak :)

    Hayati=https://islamansiklopedisi.org.tr/izzetbegovic-aliya

    Şiir=https://youtu.be/avCP5O-K0f8

    Kitap, 70’li yıllarda Bosna’da yazılmış . O yıllarda Bosna’da bağımsızlık mücadelesi veriliyordu tabi. Müslümanlara ağır işkenceler yapılıyor; mevcut konjöktürü değiştirmek isteyenler ise tutuklanıyordu ve uzun yıllar hapishaneye mahkûm ediliyordu. Bunlardan birisi de hayatıyla, yaşantısıyla tüm Müslümanlara örneklik teşkil eden Aliye İzzetbegoviç’tir. Böylesine zor şartlarda yazılması hasebiyle kitabın ayrı bir önemi var benim için.

    ŞİMDİ INCELEME ZAMANI..

    Kitabı ilk ellerime aldığımda dikkatimi ilk çeken gözümüze ilk çarpan önsözde şu kısım oldu;
    HEDEFİMİZ:     Müslümanların İslamlaşması
    SLOGANIMIZ:  İnanmak ve mücadele etmek

    Sonradan kitabı bitirince ne demek istediğini anladım meğer bu iki sözün açıklığı için yazılmış zaten.Yani şunu anladım;Bilge Kral bu bildirinin Müslümanların, Gayr-i Müslimlerden üstün olduğunu ispatlamak için değil; Müslümanların uyanışına vesile olması için Müslüman adıyla anılan ama aslında Müslüman kimliği taşımayan, kapitalist, sosyalist ya da Batı felsefesinin ve hayatının kuklası olmuş kişilere yazıldığını belirtiyor. Yine aynı önsözde Çin, Rusya ve Batılı ülkeler, Müslüman âleminin neresinde hâkim olacakları hususunda mücadele etmekte olduklarını; fakat bütün bu çabaların boşuna olduğunu ve zaferin İslam’ın ve kendisini Allah’a adamışların olacağını bildirmekte.
    Şimdi kitap Kitap üç başlık altında toplanmış bunlar;

    1-    Müslüman Hakların Geri Kalmışlığı
    2-    İslamî Düzen
    3-    İslamî Düzenin Bugünkü Sorunları

    ILK BÖLÜM=Burada müslümanların üzerinde çokça durduğu modernizm ve muhafazakarlığın negatif ve pozitif yönünü anlatmış Bilge kral.Bu iki düşünceyi Bilge Kral’a göre birer kelimeyle açıklamak gerekirse: “Muhafazâkar=Mistizimz, Modernizm=Saf Batıcılık” diyebiliriz belki. Çözümün ise bu iki kavramın ortak değerlerde birleştirilmesi gerektiğini; böylece Müslümanları tek safta toplayabileceğini belirtiyor.Ahlaki temeller anlatılmış. Müslümanların bugünkü egitimsizliginden bahsetmiş.Din ile ahlakı, ahlakla da sorumluluğu sıkı sıkıya birbirlerine bağliyor ayni zamanda.Bilge Kral buraya dikkat :)Bu anlamda İki devleti misal olarak veriyor. Bunlardan birisi olumsuz diğeri ise olumlu manada örnek verilmiş. Bir tanesi alfabesini tamamen değiştiren, bir gecede âlimleri cahilleştiren ve Batı’yı her yönüyle kabul eden Türkiye; diğer tarafta ise gelenek ile modernizmi birleştirmeyi başaran ve ekonomi alanında çok önemli mesafeler kat eden Japonya..
    Kitapta bir yerde şu geçiyordu;
    Ne olduğunu ve köklerinin nereden geldiğini bilmeyen bir ülke, nereye gideceğini ve yüzünü neye doğru çevirmesi gerektiğini bilebilir mi?”halimiz bu değil mi sizce de geçmişten kopartildik ve yapilan bunca reform bizi olumsuz etkiledi. Daha sonra ise Müslümanların güçsüz kalmasının nedenlerini anlatıyor.

    İKİNCİ BÖLÜM = “İslamî düzene” ayrılmış daha çok. İslamî düzen Bilge Kral’a göre:
     “Din ve kanun, terbiye ve güç, ülkü ve çıkarlar, manevi toplum ve devlet, gönüllülük ve zorlamanın birliğidir.”
     Burada din kavramı gerektiği gibi açıklanmış ve “Religion (Saf inanç)” sözcüğü ile eşit tutulmamış baktığımızda . Bu bölümü Bilge Kral’ın şu sözleriyle özetliyecem:
     “Hayatı sadece din ve dua ile değil, aynı zamanda çalışma ve bilimle tanzim etmek gerektiğine inanan, dünya tasavvurunda ibadethane ile fabrikanın yan yana olması gerektiğine izin vermekle kalmayıp talep eden, insanları sadece terbiye etmek değil aynı zamanda onların dünyadaki hayatlarını kolaylaştırmak gerektiğini düşünen ve bu iki hedefin birbirine kurban edilmesi için hiçbir sebebin bulunmadığı fikrinde olan kimse, o İslâm’a aittir"

    *Kitapta bu bölümde yine Bizim zamanımızda İslam düzeni /Tezler” başlığı altında vicdan,Müslüman kardeşliği,Kadın ve aile,Zekat faiz vs anlatılmış.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM=İslamî düzen, Panislamizm ve ırkçılık, Hristiyanlık ve Yahudilik, kapitalizm ve sosyalizm teşkil etmekte bunlardan bahsedilmiş.

    **Tüm kitapta Bilge Kral’ın İslam ümmetinin sorunlarına sunduğu çözümler de mevcuttur. Lâkin bütün bu çözümlerin başlangıcı hiç şüphesiz İslam birliği ile olanaklı olmakta bunu sürekli belirtiyor.Ayrica Bilge kral, ortaya koyduğu bazı sorunların temel kaynağı ve çözümünün kilit noktası olarak aydınları görür ve burda şiddetle ruhbanliga karşı çıkıp,Aydınların kendi halklarına doğruda yol gösterecek imkanlarının olmaması veya halkla aydın kitlenin arasındaki geçişkenliğin azalması gibi problemlerin ortadan kalkmasına yönelik çözüm önerileri sunmuştur.Halki düşüncenin kalbi görüp aydinlar ile aralaeinda fikir birliğinin olmasını istiyor..

    #Bu kitabı yazan Bilge Kralin ruhu için sizlerden bir Fatiha istiyorum içinizden geliyorsa tabi çok mutlu olurum:)

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN UFKUNUZ GENIŞLER.BUGÜN IÇIN DAHA İYİ ÇALIŞIRSINIZ..
    selametle iyi okumalar:)
  • 384 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    #kitaparkası
    Doro, küçük kardeşinin ölümünden beri kâbuslarla ve halüsinasyonlarla yaşamaktadır. Kötü anıları geride bırakmak adına annesiyle birlikte başka bir şehre yerleştiğinde hayatında temiz bir sayfa açacağını düşünür ama nereye giderse gitsin geçmiş, bir hayalet gibi onu takip etmektedir. Ve bir gece, haftalar önce intihar ettiğinden herkesin emin olduğu bir gençle karşı karşıya geldiğinde Doro gördüklerinin bir hayal olup olmadığını anlayabilmek için tehlikeli bir arayışın içine girer. Dahası, keşfettiği şeyin gerçek olduğunu herkesten önce kendisine kanıtlaması gerekecektir.

    #yorum
    Herkese selam. Wulf Dorn'un okuduğum dördüncü kitabı Hain Yüreğim ile geldim. Yoruma geçmeden önce ufak bir şey söylemek istiyorum. Kitabın kapağındaki kadın ne kadar güzel, öyle değil mi sizce de? Üstelik dağılmış saçlar, merak edilesi yüz ifadesi ve kitapla ilgili "Karanlık sırların gömüldüğü dipsiz bir kuyu gibi.." cümlesi. Kitabın konusuyla beraber bu kapak da kesinlikle ilgi çekiyor ve beni oku diyor. Ben kitap kapaklarını önemli bulurum ve bu kapak çok güzel. Kitapların kapakları sizce de bu kadar önemli mi peki?

    Neyse gelelim yoruma. İlk üç kitabın aksine bu kez Fahlenberg'de değiliz. Hikayede ne ararsanız var; gerilim unsurları da var, arkadaşlık da var, aşk da var.

    Bu sıralar biraz durgun ve kitap okumaktan uzak olmasaydım bu kadar heyecan dolu bir kitabı bir iki günde bitirirdim. Gerilim dolu sahnelerde heyecanınız o kadar yükselecek ki sonunda kitabı elinizden bırakamayacaksınız.

    Tabii bazı sinir bozucu yanları yok değildi. Yani aslında o durumda olsa ben de Doro'ya inanmazdım ama annesinin bile bu kadar ısrarlı karşı çıkışlarına inanılmaz sinirlendim. Kimse mi inanmaz ya kıza.

    Sonu da bir yerden sonra belli etmişti kendini ama bu gerilimi azaltmıyor, tam tersine merak uyandırıp acaba nasıl olmuş, neden olmuş sorularının cevaplarını bulmak için daha heyecanlı okuyorsunuz.

    Kısacası güzel bir psikolojik gerilimdi. Türü seven herkes okumalı, daha önce okumamış ya da yanlış kitapla başladığını düşünenler içinse güzel bir ilk kitap olur.
  • 160 syf.
    ·6 günde·10/10
    Bazı kitaplar, yüzünüze sağlam bir tokat atar. Bu tokat, bilinç kaybı anındaki bir tokat gibidir. İlk başta darbeyi hissedersiniz, sonrasında bilincinizi.

    Lütfen, bu kitabı okuyun. Erkekler de kadınlar da bu kitabı okumalı. Bu bir zorunluluk değil ama gerçekten bir şeyleri değiştirmek istiyorsak bence bu kitap okunmaya değer kitaplardan biri.

    Woolf'un ilk okuduğum kitabı olmasına rağmen kullandığı yazım tekniği iddia edilenin aksine beni yormadı, yazarın beyninde yolculuk ediyormuşum gibi bir his verdi ve bu his kesinlikle paha biçilemez derecede hoştu. Yazarı kendime düşünce bakımından yakın hissettim. İçimde adlandıramadığım birçok hissi onun cümlelerinde görmek, bilincimi tazeledi. O kadar dolu bir kitaptı ki, her cümlenin altını çizmek ve her yazdığını not almak isteğiyle dolup taştım.

    Gelelim esas konuya. Virginia Woolf, kadın ve edebiyatı ele almış bu kitapta. Konuyu feminist bir bakış açısıyla ele alırken, erkeklere düşman olarak değil de her iki cinsiyete de değer vererek yapmış bunu. Ki zaten gerçek feminizmin amacı, her iki cinsiyetin de insanca ve eşit bir biçimde kendi hür iradeleri doğrultusunda yaşamasını amaçlar. Fakat tahmin edersiniz ki, erkekler bu düşünce hürriyeti konusunda her zaman kadınlardan daha şanslı olmuşlardır. Bu kısımdan sonrasında kitapta okuduğum bazı noktalara değineceğim, kitap hakkında bir şey okumak istemiyorsanız bu kısımdan sonrasını okumayabilirsiniz.

    Kadınlar hakkında ne kadar kitap yazıldığı ve bunlardan kaçının erkekler tarafından yazıldığı hakkında fikriniz var mı diye soruyordu bize. Kadınların ne yapması, ne yazması, ne okuması ve daha birçok şeyi nasıl yapmasını bildiren ne çok kitap vardı sahiden. Bu kitapların genelde erkekler tarafından yazılması da oldukça düşündürücüydü. Neden bir kalıba sığdırılmamız gerekiyordu? İşte bu noktada bunu düşünüp durdum. Neden ne yapmamız gerektiğini sürekli söyleyen birçok ses vardı?

    Kadınların yarım, eksik, ahlaki açıdan noksan olduğunu söyleyen erkek düşünceleri okudum. Virginia onların neden bu kadar öfkeli olduğunu soruyordu, aynı soruyu ben de kendime sordum. Ne yapmıştı bu kadınlar, neden bu kadar öfke duyuluyordu onlara? Onlar değil miydi, erkekleri de doğuran ve hatta doyuran, büyüten, yetiştiren. Tarihin izlerini erkekler çizdiği için kadın tarihte var olmamış gibi davranmak ne kadar gerçekçiydi?

    Virginia, bütün gücün erkeklerde olmasının en az kadınlarda olduğu kadar erkeklerde de soruna neden olduğunu ve erkeklerin hırs ve sürekli sahip olma içgüdüsü gibi insanın içini kemiren durumlara yol açtığını söylüyordu. Belki de erkekler bu sahip olma hırsı yüzünden, ellerindeki gücü kaybetme riskinden dolayı bu kadar öfkelilerdi. Aslında bu durum kadınlar kadar, erkeklere de zarar vermişti.

    Kitapta çok hoşuma giden bir nokta daha vardı. Shakespeare'in bir kız kardeşi olsa ve en az onun kadar yetenekli olsa ne olurdu? Cevap yeterince belli değil mi? Virginia bunu da çok güzel açıklamıştı. Dünya erkeğe dediği gibi kadına ne yaparsan yap demezdi yazmak mı senin neyine derdi, ki öyle de demişti. Peki, tek yazmak konusunda mı demişti bunu sizce?

    Kadınlar kadınlardan hoşlanmazlar, kadınlar kadınlara karşı serttirler, diyor Virginia. Bunu çoğunlukla görüyorum, üzücü fakat doğru. Aslında erkekler kadar kadınlar da bu konuda sorumlu ve suçlular. Virginia'nın son kısımda kadınlara, mazeretiniz nedir diye seslenişi oldukça etkiledi beni.

    Bir şeyleri aşmanın zamanı gelmedi mi? Genç hanımlar diye sesleneceğim tıpkı Virginia gibi; Genç hanımlar, eğer bir şeyler yapmazsak ve sadece bize sunulan ile yetinirsek ileride sizlere bir kadın mazeretiniz nedir, neden bir şeyleri değiştirmek için çabalamadınız diye soracak.

    "Eğer kurmaca bir metin yazmak istiyorsa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıydı."
  • 447 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba arkadaşlar. Bunu deyince de “Kanalıma Hoşgeldiniz” demek geçiyor içimden. Kitabımızı gene bir tavsiye üzerine bende merak ederek aldım ki umarım bu bir mesaj değildir. Geçmiş dönem araştırma ve incelemelerine konu olan bu kitabımızda da bizleri büyük sürprizler ve bir öngörülemezlik takip ediyor. Şimdi benim de bu konuda çok sağlam çıkarımlarım var. Aslında bu hepimizin aklına gelen ama bir şekilde dillendirmeye cesaret edemediğimiz bir varsayım, demek daha doğru olacaktır. Ben günün yarısını Kadıköy’de geçiren birisi olarak şunu fark ettim. Bizim yaşıtımız hatta büyüklerimiz telefona yapışmış durumdalar. Sıkıntı yok hepimiz kullanıyoruz sorun bu değil zaten. Sorun özellikle ufak kardeşlerimizin telefona aşırı dalmaları ve yaşanan kazalardan kıl payı kurtulmaları. “Telefon” konusu geçince klişe gibi uzaklaşılıyor hemen ama ben es geçmemenizi tavsiye ediyorum. Sonuçta SAĞLIK, hem daha önemli neye sahibiz? Buralarda gördüğüm zaman aşırı üzülüyorum bu duruma, daha geçen gün bir sokakta kızın tekini minibüs eziyordu, bir diğer gün ışıklardan karşıya geçmeye çalışan birini –yani artık SALAK diyeceğim buna- bir araba eziyordu ki ışık KIRMIZI ve adam telefona baka baka karşıya geçmeye çalışıyordu. Bence bunun tedavisi de olmalı ve yapılmalı. Yoksa çok daha kötü şeyler olacağından korkuyor insan.

    Tabi Psikiyatri çok muazzam bir alan. Sonuçta DOKTOR var işin içinde ve ben onların hepsine çok büyük saygı duyuyorum. Benim için yürüdükleri yol bile kutsal. Yolu hastaneden geçenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır mutlaka. Sizce anlatılanlar, yaşanılanlardan çok çok farklı şeyler olabilir mi? Tanıdığım birkaç doktorla bunun muhasebesini yaptık desem? Bununla günlük hayatta bile karşılaştığımızı da eklemek gerek. Özenli bir seçim, çarpıtmalar, unutmalar, kendine göre yorumlamalar. Tabi bu kitabı daha çok kimler okumalı sorusunu duyar gibiyim. Aslında insanları daha iyi anlamak için hepimiz demek isterdim ama doğrusu psikiyatri ve psikoloji alanındakiler, bilhassa da işe yeni girenler ve bu alanların öğrencileri. Asıl konunun alakadarları bunlar. Ruhsal Karmaşalara DİPLOMALI ve BELGELİ cevap bulabilecek kişiler bunlar çünkü.

    Kitap 4 bölüme ayrılıyor bunu da belirtelim. İlk bölümde Psikoz Deneyimleri, -yani kişinin somut, gerçek dünyadan kopup soyut bir dünyada yaşaması olarak anladırabilir- inceleniyor. İkinci bölümde hastaların -evet hastaların- kendi yazdıkları anıların, yazıların bir derlemesi anlatılıyor. Üçüncü bölü, ilaç ve uyuşturucuların etkisinde yaşananları anlatıyor. Dördüncü ve son bölüm ise gerçekten ünlü ve efsanelerin akıl hastalığını tanımladıkları anıları anlatıyor.

    Kitabımıza geçtiğimizde ben önce içeriği vermeyi, daha sonra anlatılan hikayeleri bölüm bölüm incelemeyi ve arada da kitabı tanıtıp daha fazla okuyucuya yaymak için biraz SPOİLER vermeyi uygun bularak başlıyorum.

    https://eksiup.com/p/ut20898063sx

    https://eksiup.com/p/w9208981b3fs



    => BİRİNCİ BÖLÜM <=

    1- Şu Anda Zaptedilemez Bir Çılgınım: Doğru düşünmek nedir? 1940’larda bir devlet hastanesinde kağıt parçalarına, eski zarfların boş yerlerine ve paket kağıtlarına yazılmış ilginç bir yazı görüyoruz. Lara Jefferson adında bir hastanın yazdıkları bu yazılarda bir BENLİK davası, kendi psikozuyla yaşadıkları, öfkesi, kendi durumunun bir analizini okuyoruz. Şöyle hoş bir cümlesi de var: Onun gerçek olduğunu biliyorumm çünkü hayaller yalnızca fikir üretirler, somut maddeleri değil. (S.35)

    2- Mutluluk Dünyası - Dehşet Dünyası: John Custance’ye ait bu hikayenin önemi ise, John’un hayatını buna, yani akıl hastalığı deneyimleri ve bunları yazmaya adamasıdır. Ayrıca TIP alanında da manik-depresif psikozu çok iyi anlattığı belirtilmiştir. İki farklı başlık gördüğümüze göre iki farklı karşılaştırma olacağı ve bunların birbiriyle ilişkisinin anlatıldığını da tahmin edersiniz. 1939’da geçen bu hikayede de hoş bir söz eklemek istedim. Hakikaten, bir insan ruhu sonsuz bir genişleme, yayılma arzusu taşır; bir Tanrı’nın karşısında açılmak, yayılmak... (S.74)

    3- Bir Şizofrenin Otobiyografisi: Bir şizofren neler hissedebilir? Gerçekten tüm detaylarıyla anlatılıyor. Ayrıca bunu kimin yazdığının bilinmemesi de kötü olmuş. Hikaye 1951’de yazılmış. Yazar bir kadın, konuşmasından ve bahsedişinden öyle anlıyoruz. Hayatın ateş tarafından yıkılmasına karşın, su onu daima korumuş ve saklamıştır. (S.92)

    4- Az Bilinen Bir Ülke: Akıl hastalığı, dinsel uyanma ve yaşama hevesi diyebileceğimiz üçgeni en iyi anlatan yazarın -Anton Boisen- 1960 yılında yayımlanan ‘Derinliklerden’ isimli kitabından alınıyor. Ayrıca zamanında papazlık yapmasına binaen hem psikiyatri hem de din öğrencileri için bir klasik olan “İç Dünyanın Keşfi” kitabı bizlere önerilmiş.

    5- Paranoya: 1894 yılında yaşanmış bir olayın kitaba dökülmesi, bunu Freud gibi birinin incelemesi, hatta bir Teori üretebilmesi, paranoyak psikozun içeriden gözlemlendiği detaylı bir hikaye görüyoruz karşımızda. Sanki geceler bile yüzyıllarca sürüyordu. (S.128)

    6- Polisiye Davalar: Yazarının kim olduğu bilinmiyor. L. Percy King diye isim veriliyor. Yaklaşık 20.000 (yirmi bin evet) kelimelik bir yazı bu ve bunu toparlamak için bu kelimeler tekrar tekrar yazılıp düzenlenmiş. Bu mektuptaki konular ders kitaplarında da kullanıldığı için oldukça güzel ve ilgi çekici bir içerik sunuyor.

    7- Kendini Bulan Akıl: 1908’de Longmans Green’in aynı isimdeki eserinden alınan bu bölümde şiddetli depresyon, sessizlik ve çöküntü halinden bir anda coşku ve mani haline geçişin anlatıldığı bir öykü çıkıyor karşımıza. Mani hali gerçekten benim de okurken öğrendiğim ve son derece büyük bir hastalık olarak görmeye başladığım durumdur. 1900 yıllarında yaşanılan bir durum olduğunu öğreniyoruz. Hatta finalde kendisini Cervantes’in ünlü kahramanı don Kişot’a benzetmesi de çok ilgi çekiciydi.

    8- İstemeyerek Anlatılan Öykü: Jane Hillyer tarafından yazılan bu öykü de dikkatimizi çekiyor. 1926’da yayımlanan bu öyküde depresyon ya da şizofreni denilebilecek belirtilerle karşılaşıyoruz. Akıl hastalığının öznel olarak anlatılmasıyla da bunu en yakın kaynaktan gözlemlemiş oluyoruz aslında.

    9- Bir Şizofrenin Öyküsü: Anormal Psikoloji alanına katkı yapmış bir eserdir. Genç bir kızın kişiliğinin kaybolmasını ve yabancılaşma hislerine dair verdiği mücadeleyi anlatır. Bir şeyler ona saldırmıyor veya herhangi bir şey yapmıyorlardı ama işlevlerini ve anlamlarını yitirmişti. ‘Onların var olmaları benim yakınmama sebep oluyor’; Sartre’nin BULANTI kitabında bahsettiği olguyla bağdaşır.

    10- Şizofreniyle Beraber Yaşamak: Norma McDonald’ın öyküsü, bir hastanın hastaneden çıktıktan sonraki karşılaştığı sorunlara odaklanır. Anormalliğe olan eğilim ve bunun farkında olan bir hastanın hassas bir denge üzerinde yaşamaya çalışması bizlere hissettirilmeye çalışılır. Şizofreniye uyum sağlamasına yardım edecek şeylere odaklanır: Ya bu sallantıdan bir yere fırlarsam, der. Önemi yok, dengeyi tekrar bul, diye kendine cevap verir. Güzel bir yazıdır. Çok güzel bir söz de vardır burada. Zamanla en kötü hatalarımdan birinin insanları tanıyamamam ve onlardan ne beklemem gerektiğini bilememem olduğu açıkça ortaya çıktı. (S.182)

    11- Aynadan Bakış: Mary Cecil’in çok güzel bir yaklaşımla kaleme aldığı satırlardır. Hastanın kendine ve çevresine karşı yönelttiği mizahi görüş, deliliğe eşlik eden bir akıl, hep psikiyatrinin zayıf noktasına vurmaya çalıştığı bir ironidir. Hastalığı, bu konu hakkında konuşmaya istekliliği, hep pozitif olması çok önemli detaylardır.

    12- Bir Centilmenin Akli Dengesizlik Durumundayken Gördüğü Tedavinin Öyküsü: Bu yazı 1838 ve 1840 yıllarında yazılmış 2 ciltlik bir eserden alınmıştır. John Perceval bir İngiliz bakanının oğludur. Tuhaf davranışlar, yanılsamalar ve halüsinasyonları tanımlamakta ve bunları kendi açısından açıklamaktadır.

    13- Kişiliğin Yitirilmesi Deneyimi: Yadsımanın ne olduğuna dair somut bir deneyim arıyorsanız tam adresine geldiniz diyebilirim. 1958 yılında yaşanan bu hikaye, bir kadının yaşadıkları, sonra düzelmesi ve kendi anılarının iki psikiyatristin yardımıyla da yazılıp yayımlanmasını içeriyor. Ayrıca bu ilk bölümün de son hikayesi. Burada çok güzel bir yer var, çok dikkatimi çekti ve paylaşmak istedim. Şimdiki güvensizlik ve bunalım duygularımın çoğu çocukluğumdan beri hiçbir zaman ciddiye alınmamam, bana en yakın olan kişinin bile beni dinlememesi ve dolayısıyla kendime güvenimi yitirmem yüzünden doğmuşlardır. (S.238)



    => İKİNCİ BÖLÜM <=

    1- İçimde Olağanüstü Bir Yaşam Yoğunluğu Var: 1901 yılında, 19 yaşında gencecik bir kadın olan Mary Maclane’nin öyküsü bizlere çok güzel gelecek. Onun yoğun, tutkulu hislere dair ‘dehası’ aslında akıl hastalığının ‘Deha’ hali diyebiliriz. Eğer iyilik ve bunun doğal sonucu olan normallik bir hiçlikse, kötülük ve delilik daha yoğun duyguları kapsar. Hasta ve hastalık ayrı mı düşünülmelidir? Psikiyatrinin hastalara duyduğu acıma ile iyilerin hastalara karşı duyduğu acıma birbirine benzer midir? Çok güzel sorulara çok güzel cevaplar alacağımıza inanıyorum.

    2- İnsanın Kendi Hayatı: Çok çok çok dolu bir bölümdür. Normal olarak görülen birçok yanılsamalar vardır burada. Elimden geldiğince içerdiği cümleleri vereceğim. Joanna Field’in değişmeye çalışmasını, iyi olmasını toplum olarak hastalık diye nitelendirmek görülüyor. 1952 tarihli bu hikayeden çıkarılacak cümlelerse şöyle. Başkalarının benim hakkımda düşündüklerine öylesine önem veriyordum ki, sürekli olarak onları üzmekten, kızdırmaktan korkuyordum. (S.264) Kendini daha az düşün; bu kadar kendinle meşgul olma; başkalarını da düşün, o zaman kendi sorunlarını düşünecek vaktin olmaz. (S.269) Geçen gün en önemli şeyin, öbür kişilerin görüşleri olduğunu düşündüm. (S.269)

    3- Bir İntihar Öyküsü: Ruth Cavan’ın, İntihar isimli eserinden alınan bu parçada acayip derecede SEVGİ hastalığına yakalanmış bir kadın ve onun hislerini görüyoruz. Bu çok iyi bir hikayedir. Sevgiye doymayan bir kadının tek bir an bile sevilmediğini hatta gösterilen bir sevgiyi bile yetersiz görüp Nevrotik olarak tanımlanabilecek yaşadıklarını görüyoruz. Bir de güzel cümleler kuruyor ki kitapta. Ben en kötüsünü vereyim çok sinir oldum. Sevgiyi bulmuş da beğenmiyor utanmaz. Yaşamaktan da savaşmaktan da bıktım. (S.279)

    4- Lokomotif Tanrı: Akut Anksiyete Nedir? Önceliğimiz bu sorunun cevabını bulmak ve FOBİ’nin klasikleşmiş öyküsünü okumak diyebiliriz. William Leonard’ı yaşamı boyunca takip etmiş bir durumdan bahsediyoruz. Yazar bütün gücüyle kendini korumaya odaklansa da güçsüz düştüğünde ne kadar çaresiz olduğunu bizlere yansıtır. Nevrozların en önemli ve halen çözülmeyen bir esrarından bahsediyoruz.

    5- Bir Şizofren Yoğun Terapiyi Tanımlıyor: Parçanın The Psikiyatrist dergisinde yayımlanması, bir hastanın his ve düşüncelerini oldukça açık ve dürüst biçimde anlatması, terapinin hasta tarafından anlatılması çok güzeldi diyebilirim, kanımca. Yazarın çok güzel bir benzetmesi var aslında. Kendi dilini konuşan hiç kimsenin bulunmadığı bir ülkede kaybolmuş bir yolcudur ve daha da kötüsü nereye gitmesi gerektiğini de bilemez.

    6- Epilepsi: Margiad Evans’ın ‘Karanlığın Parıltısı’ isimli eserinden alınmış, ‘Sara’ nöbetini ve bunun günlük hayata yaptığı etkiyi inceleyen bir yazı okuyoruz. Krizin başlamasıyla ardından gelen ‘Unutma’ durumunu yazar çok iyi açıklıyor.

    7- Bir Doktorun Kendini Psikosomatik Açıdan İncelemesi: Adından da anlaşılacağı üzere, Doktor Wertham’ın hastaları yerine kendini incelemesini, yaşadığı kaygı ve endişelerini, çektiği acıları aktardığı bir yazı okuyarak bu bölüme son veriyoruz.



    => ÜÇÜNCÜ BÖLÜM <=

    1- Mescaline’le Bir Pazar: Mescaline gibi ilaçlar insanlarda hangi etkileri yaparlar? Bunun yanında dersini de aldığım diğer bir uyuşturucu LSD gibi maddeler bir insanı zihnen ve psikolojik olarak nasıl etkiler? Bu sorularının cevaplarını Doktor Philip Smith’ten dinliyoruz.

    2- Haşhaş Yiyici: Bu bölümün son hikayesinde de 1885 yılında yaşanmış olan bir düş alemini anlatır bize. Haşhaş ve onun etkileri. O zamanlarda ‘Tedavi’ için bile kullanılan Haşhaş’ın etkilerini inceliyoruz.



    => DÖRDÜNCÜ BÖLÜM <=

    1- Yaşamım Birden Durdu: Tolstoy’dan hoş bir öykü. Nefes alıyorum, yiyorum, içiyorum, uyuyorum ama içimde GERÇEK bir yaşam yok. ‘İtiraflarım’ eserinden alınan bu parçada derinliklerden yukarıya çıkışı anlatıyor ve ‘İLGİNÇ’ bir şekilde yeniden doğma süreci için DEPRESYON bir gereklilik olarak görülür.

    2- Akıl İradeyi Yönetiyor: St. Agustine’nin de İtiraflarım adlı bir kitabı var ve buradan alınan bir bölümde yazar nevrozların gerçek sorunlarına odaklanmaya çalışıyor. İyi-kötü, güzel-çirkin gibi tanımlamalar arasında gidip geldiğini ve bunları birlikte yaşadığını gözlemliyoruz.

    3- Doktorlar Hastalığımı Anlamıyor: Vaslav Nijinsky, bir bale dansçısıdır. Bu yazısı akıl hastanesine düşmeden önce kaleme aldığı bir yazıdır. Yazar, deliliğin içinde gizli olan anlamları ortaya çıkarmayı çabalar. 1919 yılına ait bu yazıda bir Tanrısallık çatışmasına da şahit oluyoruz.

    4- Bulantım Hala Geçmedi: Jean Paul Sartre ismini gördükçe bir duraksar oldum son zamanlarda ve bomba gibi bir yazı bekledim gene. Bulantı kelimesi Fransız varoluşçuluğunun klasiğidir, hatta Temelidir bile diyebiliriz. Bu yazıda ise akıl hastalığı deneyimlerinin, ruh hallerinin analizi ve tanımlanması olarak okuyoruz.

    5- Fazla Bilinçli Olmak Bir Hastalıktır: Tam orijinal hali şöyledir. Yemin ederim baylar, fazla bilinçli olmak bir hastalıktır, gerçek, eksiksiz bir hastalık. Son hikayemiz Dostoyevski’nin meşhur Yeraltından Notlar eserinden alınmış. Bu sefer bir dengesizlik değil, psikopatolojinin karşısında gösterilen davranış biçimlerini keşfetme çabasıdır. Bu yazıda NORMAL ve SAĞLIKLI olmaya TEPKİ göstereceğiz.

    Çok güzel bir kitaptı. Parça parça okudum 3 günde bitirdim ama çok zevk aldım diyebilirim. Dili oldukça ağır, onu belirtmeliyim. Bazı yerlerinde çok zorlayacaktır çoğumuzu. Gerçi bu paragrafı keşke başa alsaydım. Buralara kadar kimsenin ineceğini sanmıyorum ama neyse. Keyifli okumalar mutlu akşamlar dilerim..
  • 288 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İlber Ortaylı sevmeyen, onu okumadan geçebilecek kadar umursamaz biri kaldı mı? Sanmıyorum. Eğitim seviyesi ve okuma oranımız site genelinden bakıldığında ülkenin %90’ını oluşturuyor arkadaşlar. Dikkatinizi çekmek isterim. Ülkemizde kitap okuyanların toplandığı en büyük platformuz artık. Bunun meyvelerini de alıyoruz. Arada bir ÇÜRÜK MEYVELER çıksa da bakıldığı zaman kendi kendini yetiştirmiş bireyleri görüyoruz burada ve onları gördükçe de kendimizi geliştiriyoruz. Bu harika bir durum diye gözlemliyorum ben. Çünkü dışarı da bunu yapma şansınız çok az ama burada herkesin birbiriyle rekabete girip daha öğrenmeye aç bir şekilde hareket ettiğini görebiliyoruz. Bunlar olumlu durumlar tabii ki.

    İlber Hocam bir kitap yazmaya karar veriyor ve artık 71. yaşın getirdiği tecrübeye de dayanarak gene TARİH konulu ancak KİŞİSEL GELİŞİM olarak değerlendirebileceğimiz tavsiyelerinin ağır bastığı, anılarla dolu bir kitap görüyoruz karşımızda.

    Tabi olumlu noktalar kadar olumsuz noktalar da kitabın en başında göze çarpıyordu. Tabii yanlış hatırlamıyorsam. Misalen 70 yaşından sonra artık insanın kendini tekrar ettiği ve eser vermemesi gerektiğini beyan ediyor hocamız. Bu da aklıma hep “Acaba hocamızdan artık ayrı mı kalacağız?” sorusunu getiriyordu. Çünkü bu beni üzer. Ya da şöyle bir olumlu tavsiyeye kulak verebiliriz. “Özel hayatınızda kimseyi dinlemeyeceksiniz, Anneniz ve Babanız dahil!” Bende buna katılıyorum çünkü aileniz sizin riske girmenizi, sıkıntı yaşamanızı asla görmek istemez. Bir yerde minik bir ücrette çalışan olup eve gidip gelmenizi, yanlarında olmanızı isterler. Doğrudur, söylenebilir ama vazgeçtiğiniz hayalleriniz ileriki yaşlarda sizi üzebilir. Verdiğimiz kararlar hepimiz için oldukça önemlidir ve yaptığımız değil de yapmadığımız şeylerin pişmanlığı zaman geçtikçe daha fazla ortaya çıkar. Çıkıyor da. Büyük ihtimalle şimdiden bile en az 1 kere yaşamışsınızdır bunu.

    Kitapta “İnsan Kendini Nasıl Yetiştirir” diye bir bölüm var. O bölüm gerçekten önemli. Mesela bizim insanımızın, bilhassa eğitmenlerin memur gibi çakılı kalmasından yakınıyor hocamız. Çok güzel bir noktaya da değiniyor. Gene bizim sitemizin kaliteli insanlarının esefle yaptığı bir noktaya değindiğini belirteceğim. Sitemizi elimden geldiğince de öveceğim zaten. Bu site bizi ayakta tutup tatlı bir rekabete sokuyor. Herkes okudukça ben niye okumayayım diye sorgulamamıza neden oluyor. Bunlar güzel duygular. İnsanların görüp okuduğunu özetlemesi, listelemesi. Burada da bunu kaliteli yapan insanlar var ve hocamızın tam da bu konudan yakınıyor olması ilginç geldi gözüme.

    Bir paragrafı da ziyaret edilmesi gereken şehirlere ayırmak istiyorum. İlber Ortaylı bunu anlattığında benim için oralar hep önem kazanır. Bunları liste yapacağım. Kim bilir belki de nasipse ilerde eşimle düğün yerine böyle bir turne yaparız. Misal İran(Tebriz-İsfahan-Tahran-Şiraz), Ürdün(Petra), Antakya, Palmira, Efes, İskenderiye. Bunların yanında İtalya, Macaristan ve İspanya'daki müzeler. Hadi bu listeye bir de Kütüphane ekleyelim. Washington’daki Kongre Kütüphanesi. Library of Congress. Bunlar yanında Semerkand, Buhara, Kudüs, Roma, Floransa, Şam ve sürpriz olarak da Etiyopya, Somali ve Zanzibar veriliyor.

    Hatta bu paragrafta beni tatmin etmediği için farklı bir örnekleme yapalım istiyorum. İlber Ortaylı’nın gezmeyi tavsiye ettiği müzeleri ve Bir Şehir Nasıl gezilir sorusuna verdiği cevapları olduğu gibi sizlerle paylaşmayı düşünüyorum:

    https://i.hizliresim.com/kMRgBm.png

    https://i.hizliresim.com/anRD3O.png

    Altıncı bölümde EĞİTİM ele alınıyor ve burada okuduklarımız gerçekten çok faydalı. Mesela edebiyat öğretmeni Türkan Bengisu’yu anlatıyor bizlere. Onun yaptıklarını, çabalarını. Şimdi 3 kuruş fazla alıcam, bu iş nasılsa düzelmez diye kaçanları değil de 10 yaşında çocukları koca adam gibi karşısına alan eğitimci bir kadını anlatıyor. Sizce de harika değil mi? İmrendim.

    Biraz da Yedinci Bölümün üzerinde durmak istiyorum. Burada Ne İzlemeli, Dinlemeli, Okumalı diye hoş bir üçgen kuruluyor. Bunun iç açılarını hepimiz görelim istiyorum. Sonradan faydalanmak açısından da kendi adıma bulunmaz nimet olacağı kanaatindeyim.

    https://i.hizliresim.com/VQRXOn.png

    https://i.hizliresim.com/va789r.png

    https://i.hizliresim.com/Lv0grV.png

    https://i.hizliresim.com/P7zPa7.png

    https://i.hizliresim.com/gPRZYb.png

    Bunun yanında ekstra okuma listemiz de mevcut. Bunları da verelim. İhsan Oktay Anar – Puslu Kıtalar Atlası. Falih Rıfkı, öldükten sonra yayımlanan eserleri. Şule Gürbüz’den Kambur, Coşkuyla Ölmek ve Zamanın Farkında. Şevket Süreyya Aydemir – Suyu Arayan Adam. Nusret Hızır, bulunabilen çok az sayıdaki eserleri. Umberto Eco - Gülün Adı. Amin Maalouf – Tanios Kayası, Semerkant, Doğu’nun Limanları. Miguel Angel Asturias – Guatemala Efsaneleri, Yeşil Papa. Plutarkhus ve Cicero kitapları. Sezar – Galya Savaşları. Tacitus – Germanya.

    https://i.hizliresim.com/00AmQ8.png

    https://i.hizliresim.com/OrO7PZ.png

    Gene mükemmel bir kitaptı. Çok çok dolu bir kitaptı. O kadar çeşitli konu o kadar düzenli olmuştu ki yazarından editörüne herkes eli öpülesi insandır kanımca. Çok beğendim. Biraz karmaşık yazdım ama ilerde faydalanabileceğimi düşündüğüm çoğu şeyi de ekledim, eklemeye çabaladım. Çok beğeneceğinizi umarak sizlere veda ediyorum. Allah’a emanet olun. Nasipse haftaya görüşmek üzere çünkü artık yabancı dil çalışmalarıma ağırlık verdim sürekli okuyamıyorum. Kendinize iyi bakın. Esen kalın. Her zaman iyi olmanız dileğimle, keyifli okumalar..
  • 176 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Turgut Cansever bir mimar, şehir planlayıcısı,  entelektüel ve  mütefekkir. Gayesi "Dünyayı Güzelleştirmek" İnsani bir yaklaşım ile değil, gerçek anlamda dünyayı güzelleştirmek. 2001 yılı başlarında Cansever Hoca ile bir röportaj yapmaya başlayan Beşir Ayvazoğlu bu okyanus kadar derin şahsiyetin anlattıkları içinde kaybolduğunu fark ediyor, araya giren başka meşgalelerle birlikte ne yazık ki röportajlar dizisini çok fazla devam ettiremeden sona erdiriyor.

    Kitabın başlangıcında Beşir Ayvazoğlu' nun  "Turgut Cansever kimdir?" " Gayesi nedir?" niteliğinde kısa bir yazısı var.

    " Cansever Hoca kaynağını çok aradığı bir hadis- i şerife dayanarak sanatın asıl vazifesinin dünyayı güzelleştirmek olduğunu söyler, estetiğini ve mimari felsefesini bu görüşe dayandırırdı. İçinde mutlu bir hayat sürebileceğiniz güzel dünyanın, avutucu eğlencelerle değil, şehirleri ve konutları insanın "eşref-i mahlûkat" olduğu göz önüne alınarak yeniden inşa etmek suretiyle kurulabileceğine inanmıştı. Meskenin insanları sadece yağmur ve soğuktan koruyan barınaklar olarak görüldüğü, insanın güzel bir dünyada yaşama ve çevresinin oluşmasına katılma hakkı ve sorumluluğu kabul edilmediği sürece, Cansever Hoca' ya göre asıl manasında beşerî  ve güzel bir çevre meydana getirmek mümkün değildi. "

    Bu paragraf aslında yapılan röportajların ana fikri niteliğinde.

    Cansever Hoca Antalya doğumlu, ancak büyüdüğü ve en çok etkilendiği şehir Bursa. Bursa' ya olan sevgisini ifade ettiği şu cümleler gerçekten hem tarihimize,  hem de şehrin çoğunlukla mazide kalmış haline  ışık tutacak nitelikte: " Bursa inanılmaz bir şehirdi; hafif malzemeyle, ahşapla inşa edilmiş evlerin, her biri bir ziynet olarak küçük sokaklarda yan yana gelip şehri oluşturduğu, narinliğin yanında vakarın ve yüceliğin her köşesinde yaşandığı bir şehirdi, insanlığa Osmanlılar tarafından hediye edilmiş bir cennetti. "

    Bursa diyince Tanpınar' dan bahsetmemek olmaz. Hemen Bursa bahsine bakıyoruz ve " Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu." cümleleri çıkıyor karşımıza. Yeşil' den, Muradiye' den, duvardan, kubbeden bahseden Tanpınar' ın gördüklerini Cansever Hoca' nın da gördüğü çok açıkça bu cümlelerle birlikte anlaşılmaktadır.
    1967 yılında Cansever Hoca' nın arkadaşı Aydın Germen' in Amerikalı bir misafiri de Bursa  ve Floransa' nın dünyanın en güzel iki şehri olduğunu, ancak Bursa' nın yanında Floransa' nın karanlık, pis ve iç karartıcı bir şehir olduğunu söyler."

    "Ş ve L harfleri daima en güzel terkipleri yapar. Yeşil dediğimiz zaman adeta bir çimen tazeliğini, bir palet üzerinde ezilmiş bir renk gibi, günün ve saatin bir tarafında bir bahar müjdesiyle toplanmış buluruz. Fakat Bursa' da yeşilin manası çok başkadır, o ebediyetin rahmanî yüzü, bir mükafata çok benzeyen bir sükûnun fânî bir saate sinmiş manasıdır. " diyerek Yeşil ve Bursa kelimelerini adeta  birbiriyle eşleştiren yine  Tanpınar' dır.

    Cansever Hoca' ya göre mimari bir sanattır ve sanatın gayesi dünyayı güzelleştirmektir. Bu güzelliği varlığın kanunlarına uyumla mümkün olduğunu söyleyen Hoca' ya göre dünyayı öncelikle insanın yaratılmışların en şereflisi( eşref- i mahlukat) olduğu göz önünde tutalarak düzenlemek gerekmektedir. Bu düzenleme eski İslam şehirlerinde olduğu gibi sadeliği, insani ölçüyü, tevazuyu, geçiciliği ve güzelliği sinesinde barındırmalıdır.

    Ve Bursa' nın merkez alanında takriben 120 metrekarelik bir ev ve 50 metrekarelik evin bahçesi ailenin tabiatla olan tüm ilişkisini ve bahsedilen tüm bu özellikleri sağlamaktadır.

    Yılda ortalama olarak 97 milyon kişinin aramıza katıldığı dünya nüfusunun barınma ihtiyacı için ortaya atılan Soleri' nin "Tutumlu Kent" projesini de Cansever Hoca yanlış bulmaktadır. 100 katlı dikey yerleşimli mekanlar tasarlayan ve bu tasarılarını Arizona' da inşa ettiği Arcosenti kentiyle hayata geçirmeyi deneyen Soleri' nin yanlışı 100 katlı binanın gölge uzunluğunu hesaba katmamasından kaynaklıdır. Gölgede tarım yapılamaz ve tarım yapılamayan boş arazi, yine istenilen arsa tasarrufunu sağlamayacaktır.
    Arkadaşı Aydın Germen ile "Ankara civarında kuzey güney istikametinden çizgi çekip, Ege Denizi' yle bu çizgi arasındaki dağları da ova farz ederek, her evin beş dönüm bahçesi olması kuralını da uygulamak suretiyle bütün dünya nüfusunu bu alana yerleştirdik" diyen de yine Cansever Hoca' dır.
    " Sizce cedlerimiz apartman inşa etmeyi bilmiyorlar mıydı?" soruna alternatif olarak şu soru belki de sorulmalıdır: " Neden inşa etmiyorlardı? "
    Yükseklik fikri ile inşa edilen apartmanlar gölgesiyle diğer insanların yaşadığı evleri yaşanmaz hale getirebilir.
    Süleymaniye' yi daha büyük göstermek için Süleymaniye çevresindeki evlerin pencerelerini şehrin vasatî pencere ölçeğinden daha küçük ölçekte imal eden, Üsküdar Mihrimah Sultan Camii' nin arkasındaki sadrazam konaklarında pencere ölçülerini 90 santim yerine 75 santimetre olarak imal eden  üstad elbette apartman yapabilecek yetenekte fakat yapmayı tercih etmemektedir. Osmanlı tecrübesinde ve İslam' ın ruhunda bir başkasının hayatına müdahale edilemez.  Ve Cansever' e göre de akıl almaz bir  zenginliğe  sahip olan tarihi tecrübemiz; sürekli oluşum halindeki dünyada, iradesine sahip insanın bir başkasının iradesine mahkum edilmeden yaşaması için, evin ölçülerinden inşasına, oturma biçiminden oturulacak yerin tasarımına, evin ve şehrin oluşmasına varıncaya kadar birçok konuda tutumlu bir çözümlemeyi nasıl ortaya koyacağımızın ipuçlarını vermektedir.

    Şehir- medeniyet, yaşam, Türk evi ve özellikleri gibi pek çok konuya değinen Cansever Hoca tarihi tecrübeden ilham almak gerektiğini ve bir sanat olan mimarinin de bu minvalde ilerlemesi gerektiğini ısrarla savunmaktadır.
    " Türk evi hem heyet- i umumiyesiyle, hem de bütün unsurlarıyla, Hz. Peygamber' in ifade ettiği şekilde insanın aslî vazifesi olan dünyayı güzelleştirme görevini gerçekleştirme bilincinin ve iradesinin yansımasıdır." diyerek Türk evini ve vasıflarını özetleyen Cansever Hoca' yı her mimar adayı arkadaş bir kez okumalı. Belki de bu okuma
    Cihan Aktaş Şirin'in Düğünü romanındaki sadece ahşap ev yapan mimar karakterler gibi mimarlar yetiştirir ve dünya daha da güzelleşir.