• 360 syf.
    ·10/10
    "Kötü hava yoktur, kötü giyecek vardır!"

    Sizce de özetlemiyor mu Sampson? Şimdiye bakıyoruz; ona dokunma, oraya gitme, otur, sessiz ol, çizgi film izle, telefon ile oyna sus ama dışarı çıkma, keşfetme!
    Sampson bu eserinde; yetişkinler ile birlikte çocukları tabiat ile buluşturma.
    "Biyofili'yi yaşayan ve yaşatan insanı istiyoruz ve bunu için doğa kulüpleri açmalıyız sesimizi duyurmalıyız."
    Çocuklarımız keşfetmeli, yeri geldiğinde kirlenmelidir de. Ebeveynler uzaktan gözlemci olmalı. Doğa, sakinleştirici bir özelliğe sahiptir ve biz doğadan ne kadar uzaklaştık ise depresyonumuz, sinirlerimiz, sabırsızlığımız daha da arttı. Doğa insanda /İnsan doğada.
    Bu eseri okumadan veda etmeyin bu hayata...
  • 261 syf.
    Diyelim ki vermek istediğiniz bir mesajınız veya ifade etmek istediğiniz bir fikriniz var, ama bunu alıcısına daha etkili olacak bir şekilde dolaylı yoldan iletmek istiyorsunuz. Genel mesajın sembolik bir kompozisyonla üstü örtülü bir şekilde iletildiği Alegorik Kurgu, bunun için biçilmiş kaftan. Bu kitaba bu açıdan bakacak olursak;
    • Kitabı toplumsal, politik, psikolojik, dini veya ahlaki alegori olarak okuyabiliriz. Nasıl okursak okuyalım, bize insan doğasıyla ilgili önemli bir mesaj vermeye çalıştığı çok açık.
    • Aynı zamanda Golding’in hayat tecrübelerini de incelediğimizde, kitabın nükleer savaşın eşiğindeki dünyanın liderlerine bir uyarı niteliği taşıdığını da söyleyebiliriz.
    • Tüm alegorik kitaplar gibi Sineklerin Tanrısı da tam bir sembolik cümbüş.
    • Alegorinin bir özelliği olarak kavramlar arası çatışmalar mevcut. Uygarlığa karşı vahşilik ve ilkellik, düzene karşı kaos, demokrasiye karşı tiranlık, mantık ve sağduyuya karşı dürtüler, yasaya karşı anarşi, iyiye karşı kötü, bireysel düşünceye karşı kollektif beyin, ve bunların arasındaki dinamikler!
    • Geleneksel alegoriden farkı karakterlerin fazlasıyla gelişmiş olmaları. Golding bizi tüm karakterlerle aynı mesafede tutma konusunda da başarılı.
    • Metinlerarasılık mevcut. Kitap Ballantyne’ın Mercan Adası’nın bir üstkurmacası.
    • Kitabın bütünü gibi finali de başlı başına ayrı bir alegori.
    Kitabın kapağını kapattıktan sonra derin derin düşünmek için birkaç tane de soru:

    *Sizce Golding insan doğasıyla ilgili neye inanmaktadır?
    *Karakterler çocuklar yerine yetişkinler olmuş olsa, sizce ne değişirdi?
    *Kitap çocuklukla ilgili hangi ideayı yıkmıştır?*İçimizdeki hangi güçler bizi kişisel veya toplumsal yıkıma sürükler? Uygarlığın savaş ve yıkıma dönüşü kaçınılmaz mıdır?
    *Finalin bize verdiği mesaj?
    *Bu kitabı neden tavsiye edersiniz?
  • 72 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    | Kızıl ~ Stefan Zweig |
    °
    Viyana'ya okumak için giden genç üniversite öğrencisi Bertold Berger. Ya da kiraladığı odanın yanındaki komşusu Avukat Schramek'in deyimiyle Çocuk. Ailesinden kopup gelen toy bir çocuk Berger. Hayallerindeki hayatı yaşamak için çıkmış yola ama henüz çok geç. Tanıştığı ve gün geçtikçe hayran olduğu Schramek'i büyük bir gıptayla takip eden, o özenen, onun gibi olmak isteyen genç çocuk.
    Bir tarafta acemi, ürkek, şehre yeni gelen bir taşralı genç çocuk; diğer tarafta kendine güvenen, başarılı ve çocuğun onu hayranlıkla dinlemesinden keyif alan hafif kibirli bir genç adam.
    Gün geçtikçe idol olarak gördüğü adamı gözünde daha da yüceltti. Onun gibi güçlü, onun gibi dikkat çekici, rahat, özgüvenli olamadığı için hafif bir kıskançlık baş gösterdi. Adamın her konudaki o rahat tavırları, kızlarla olan ilişkileri ve gün geçtikçe Berger'i çocuk olarak görmesi onu öfkeye sürükledi. Ve hikaye devam ettikçe hem genç bir delikanlının kendi iç hesaplaşması hem de duygularıyla savaşını okuyoruz. Sayfalar açtıkça hikayemize adını veren Kızıl' ın da anlamını öğreniyoruz. Kızıl, "Çocuklar bu hastalıkları yeniyor, yetişkinler ise onlara yeniliyor." denildiği bir hastalık. Peki sizce bu hastalık kitapta nasıl karşımıza çıkıyor?

    Zweig yine ama yine muhteşem bir kitapla gönlümde taht kurdu. Psikolojik tahliller, iç hesaplaşmalar, duyguların zirvede yaşatıldığı bir kitaptı yine. Acemi, deneyimsiz bir gencin belki kendini bulmaya çalışması belki de kendini kaybedişinin hikayesiydi bana göre. Ait olmadığı bir hayata tutunma çabasıydı ya da. 60-70 sayfada koskoca bir dünyaya sürüklüyor bizi Stefan Zweig. Ve okuduğum her yeni kitabında bir kere daha diyorum ki; insan psikolojisini bu kadar iyi yansıtan bu eşsiz yazarla hâlâ tanışmadıysanız kesinlikle okuyun. Şiddetle tavsiye ediyorum.


    #StefanZweig #Kızıl #İşBankasıKültürYayınları #kitapyorumu
  • 36 syf.
    〰️Allah’ı arayan çocuk|Hatice Kübra Tongar〰️
    ~Çocukların, özellikle de gelişme dönemlerinde sıkça sorular sorması son derece doğal ve gerekli bir davranıştır. Fakat bazen öyle sorularla karşılaşılır ki nasıl anlatılacağını bilemeyen yetişkinler ya soruları duymazdan gelir ya da sorulan soruya kızarak tepkiler vererek işin içinden sıyrılmaya çalışır. Bu sorulardan biri de “Allah nerede?” sorusudur. Çok sevimli resimler ve doğru ifade edilen cümlelerle hazırlanan bu güzel kitapta çocuklar sorularına cevap bulabilecekler. Kitabın arkasında yer alan yazıyı sizlerle paylaşmak istiyor ve minik okurlara bu kitabı okumalarını tavsiye ediyorum.

    ~Hasta annesinin ateşini kim düşürebilir? Bir itfaiyeci mi? Yoksa mikropları hapse atmak için bir polis mi gerekli? Ya da belki bir tamirci annesinin tüm yaralarını onarabilir? Sahi, hastalara şifa veren hangisi olabilir?
    Doktor amcadan duyduğu ‘Hastalıkların ilacı Allah’tadır’ cümlesiyle yollara düşen ve Güneş’ten Gökkuşağı’na birçok kişiye Allah’ın nerede olduğunu soran bir çocuğun hikayesi bu…
    Fıtrat Pedagojisi kitabının yazarı Hatice Kübra Tongar, her çocuğun sorduğu ‘Allah nerede’ sorusuna cevap vermeye çalışırken, hem küçük okurlarını, hem de anne-babaları keyifli bir serüvene davet ediyor.
    Peki, sizce küçük çocuk Allah’ı nerede buluyor?
  • 5 yaşındaydılar ikiz kızlarım. Halil Dedelerinin evinin bahçesinde, keçinin kurban edilişini seyrederken ağlamaya başlamışlardı. “Baba, bir daha hayvan kesmeyelim, yazık oluyor onlara” diyordu her ikisi de.

    Hiçbir şey söyleyememiştim. Bir yanıtım yoktu o an. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kestirememiştim. Kurban kesmek yanlış değildi. Belki de yanlış olan çocukları hazırlıksız bir biçimde bu âna şahit etmekti. Daha önceden, hayvanın kesilişini çocuklara gösterip gösterme konusunu hiç düşünmemiştim. Onları buna hazırlamamıştım. Babalığın ve anneliğin okulu yoktur. El yordamıyla, yanlışlardan sonuçlar çıkararak öğreniriz ebeveynliği. Veya öğrenemeyiz.

    Ağlayan bir çocuğa önce sarılmak gerekir. Sarılarak ona güvenli bir sıcaklığın içinde olduğunu hissettirmek. Her şeye rağmen dünya böyle bir yer çünkü. Sonra da konuşmak.

    O an tek yapabildiğim sarılarak onları teskin etmekti. Akıllarını teskin edecek yanıtım yoktu. Ama bir yanıt bulmalıydım. Gerçekten bir hayvanı kesmek acımasızlık mıydı? Hayvan acaba bizim zannettiğimiz gibi çok mu acı çekiyor muydu? Kütüphanemdeki kalın ciltli çocuk psikiyatrisi kitabını açtım. Şu an bu halime tebessüm ediyorum. Böyle bir sorunun yanıtını psikiyatride aramak çok safça bir davranıştı. Hayatla ilgilenen psikiyatri kitapları yok denecek kadar azdı. Ben yine her zamanki kaynaklarıma müracaat etmeliydim.

    Birkaç hafta zihnim Zeynep’le Serra’nın üzüntüleri etrafında döndü durdu. Gitgide bir sonuca varmaya başlamıştım. Empati yoksunluğu bir insanı ne kadar katılaştırırsa aşırı empati de o kadar duyarlı hale getirerek kırılganlığını artırır. İnsanlar -özellikle yetişkinler- ölen hayvanın yerine imgelem dünyalarında kendilerini koyuyor ve bundan yola çıkarak; kesilen hayvan değil de kendileriymişçesine hayvanın çok acı çektiğini zannediyorlardı. İşte bu aşırı empati idi. İnsanın aklı ile geçmiş ve gelecek bilgisi, onun acı çekme potansiyelini binlerce kat arttıran önemli bir faktördür. Akılda tutulması gereken nokta; kesilenin insan değil, bilinci ve algılamaları çok dar ve kısıtlı bir hayvan olduğudur.

    Bunu beş yaşındaki Zeynep ve Serra’ya nasıl anlatmalıydım? Neyse ki her zamanki gibi bir melek kalbime ihtiyacım olan fikri fısıldadı. Bir gün otururken bir bıçak getirdim mutfaktan. Serra’ya ” Üzerindeki hırkayı çıkarabilir misin, size bir şey anlatmak istiyorum” dedim. İkiz çocuk sahibi olmanın sonuçlarından biri hemen tezahür etti. Zeynep itiraz etti. “Neden ondan istiyorsun, ben de hırkamı çıkarmak istiyorum.” “Peki” dedim. “İkiniz de hırkalarınızı çıkarır mısınız?” Çıkardılar. Ben de elimdeki bıçağı hırkanın üzerine tuttum ve dedim ki: “Şimdi ben bu hırkayı keseceğim. Sizce hırkanın canı acır mı?” İkisi de güldüler. Çok komikmişim, hiç hırkanın canı acır mıymış, onun ruhu yokmuş ki.

    Açıklamam şöyle devam etti: “Bıçakla kestiğimizde hırkanın canı acımıyor değil mi? Halil Dedenizin bahçesinde kestiğimiz keçi vardı ya, işte onu kesen amca tam bıçağı keçinin boynuna değdirdiği anda Yaratıcımız keçinin ruhunu alıyor ve cennete koyuyor. Yani keçinin canı bizim zannettiğimiz kadar çok acımıyor. Yanlış anlamayın, hırka gibi hiç acımıyor demiyorum ama sizin zannettiğiniz kadar da acımıyor.”

    Gelecek itiraz belliydi. Onların itirazına pabuç bırakmadan devam etmiştim. “Şunu sorabilirsiniz: Keçi kesilirken neden çırpınıyor” Çırpınması illa da canının çok acıdığı anlamına gelmez. Bazen bizim araba da sallanıyor, çünkü çalışmasında sorun oluyor. Ya da bazen ben aniden fren yapınca sallanıyor ya, bu arabanının canının acıdığı anlamına gelmiyor değil mi? Siz hiç duydunuz mu bizim arabanın ‘aaaa canımı acıtıyorsun ama, böyle fren yapma’ dediğini. Keçinin boynunda beyninden çıkan sinirler var. Bıçakla bu sinirler kesilince beyindeki bir mekanizma harekete geçiyor ve hayvan çırpınıyor. Keçinin çırpınması canının çok çok acıdığı anlamına gelmiyor. Bu doğal bir tepki.”

    Açıklamam kızlarımı tatmin etmişti. Üstelik bundan onlar kadar ben de yararlanmıştım. Artık her kurban kesişimizde bu açıklama gelir aklıma. Bir meleğin hayvanın ruhunu teslim aldığı gelir gözümün önüne. Hayvanın ruhunun o bedenden kurtulduğunu, kesilenin aslında hayvanın kendisinin değil beden elbisesinin olduğunu aklımdan çıkarmam. Hayvanın debelenmesinin de omuriliğinin kesilmesine bağlı olduğunu unutmam. Böyle olmasını O’nun sonsuz merhametinin gerekli kıldığına inanırım. Her şeyin sahibi O ise, O sahibi olduğu varlıklara karşı merhametlidir. Ve hâlâ kızlarımla her kurban bayramında bir kere daha bu konuyu konuşuruz. Tekrar tekrar.

    Belki sizin de hayalinize gelir bu imge. Bıçakla kesilen varlığın akıl sahibi olmadığı, bilinç ve farkındalığının ise insana göre çok sınırlı olduğu da zihnimizin bir yerinde durmalıdır. Empati yapmamak kadar aşırı empati de zararlıdır çünkü.

    Ve yaşamda bana çok yol gösteren bir cümle daha gelir kalbime:

    “O’nun merhametinden fazla merhamet, merhamet değildir.”