• Düşünce ve dil kalıplarını değiştirmen gereken bir yol ayrımına geldiğinde seni iki şey karşılar. Bilim ve sezgi..
    Bilimsel kısmi öğrenmek kolaydır, arastirirsin. Sezgi ise nereden bildiğini bilmediğin bir şekilde bilme halidir. Bilim teori ve somut kanıt içerdiğinden güvenilir ve konforludur. Sezgiden söz ettiğinde muhtemelen delirmiş damgası yersiniz. Herşeye rağmen siz ise yaşadığınız şeyden eminsinizdir.
    Bu iki yolu yürüyen kişi sonunda yine bir eksikle karşılaşır. O eksik parça yerine konmadan hakikatin etrafında daireler çizer durursun. İşin başından beri bildiğin ve hep yani başında olan eksik sandığın parçaya itimadin ve teslimiyetin kadar bütün bilgiler aydınlanır.Yepyeni bir dünya böyle başlar.
  • Ey kavmim, şu peygamberlere uyun. Uyun şu sizden hiçbir ücret istemeyenlere!...” (36/Yâsîn, 20, 21)
  • Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi geçimini tahta kaşık yaparak sağlamıştır. Gününü üç kısıma ayırmıştır yüce pir; Üç'de bir'lik kısmında ailesiyle ilgilenmiş, üçde bir'lik kısmında çalışmış, üç'de bir'lik kısmında ise talebe yetiştirmiştir. Tüm bu hayat meşgalesi içerisinde alnının teri ile çalışırken aynı zamanda tam 120.000 talebeyi de irşada gayret etmiştir. Pir-i Türkistan'a göre talebeleri kendilerinin evlatları ve Hakk'ın biricik emanetleridir. O'na göre talebenin verdiğini yemek, hediye ettiği hırkayı giymek haramdır. Aziz Kur'an'ın Yasin suresi 21. ayetinde "Sizden hiç bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar, hidayete erdirilmişlerdir." buyurulduğu gibi yaşamıştır., Eliyle yaptığı tahta kaşıkları bineğinin heybesine doldurup pazara salmış, bir heybeden kaşığı alan kişinin diğer heybenin gözüne ücreti olan parayı koyması vesilesi ile ücretini tahsil etmiş. Kimsenin elinden ücreti de olsa para görmemiştir.
  • Din üzerinden geçinmemeyi, din üzerinden kazanç elde edilmemesi gerektigini söyleyen Ve bu ayetler üzerinde konuşan kaç din adamı tanıdınız?
    Din ücretsiz anlatılır!
    Yasin: 21 “Sizden bir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldalar,“
    Yunus: 72 “Yüz çevirirseniz, halbuki ben sizden herhangi bir ücret istememiştim Beim ücretim ancak ALLAH‘ın üzerinedir. Müslümanlardan olmukla emredildim.“
    Yusuf: 104 “Halbuki sen onlardan herhangi bir ücret de istemiyorsun, Bu, sadece halka bir uyarıdır.
  • Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Doğruyu ve güzeli bulanlar, onlardır.
    Yaşar Nuri Öztürk
    Sayfa 249 - Uyarıcı Ne İster?
  • Senai Demirci

    https://youtu.be/tdLhQNFbbVA

    ŞİMDİ BİR ADAM GELSE ŞEHRE, uğrasa loş odalarına bir evin.
    Bir çocuğun hayret bakışlarını indirse gözlerimize
    Sönmeden ateşli hayretleri.
    Yılmadan delici bakışları.
    Bizi kendimize bin sürpriz diye tanıtsa.
    Bebeğin çığlıkla başladığı başlamaların sırrını fısıldasa bize.
    Dese ki:
    “Dokunduğun her şey O’nun adına.
    “Damağının suya değmesi, suyun damağına gelmesi O’nun rahmetiyle.
    “Dudağının dudağına değmesi O’nun ismiyle…”
    Halimiz bir inci sözün elçiliğinde “bismillah” dese.
    Başlamaların hepsine Allah adına bir devrim diye başlasak.
    Bir dağda bir kardelenin çıkışını devrim bilsek.
    Bir daldan bir yaprağın düşüşünü devrim görsek.
    Bir dudağa bir hecenin tutunuşuna devrim desek.
    Bir nefese bir sesin dolanışını devrim diye haykırsak.
    Her şeyin her defasında hiçten yoktan sebepsiz başladığına tanık olsak.
    Hep başlasak,hep başlasak…
    Hep başlamalarda olduğumuzu bilsek.
    Yeni baştan taşınsak “Bismillah”ın eşiğine.
    Biz dahi başta ona başlasak…

    Şimdi bir adam gelse şehre, yeniden baksa kutlu bakışlara susamış sokaklara.
    Ölüler ağırlayan mezarlar.
    Unutturduklarıyla utanan soğuk taşlar.
    Ayaklar altında ezilmiş tohumlar.
    Toz olmuş kemikler gibi ağaçlar…
    Kuru dal uçlarına sürgün edilmiş ümitler…
    Kara toprağa uzatılmış taze tenler.
    Ayrılık uçurumlarına savrulup solmuş gül yüzlüler.
    Yarım kalmış sevdalar.
    Kırık dökük hecelerde saklı aşklar.
    O adamın Sözler’iyle…
    Bin diriliş türküsü oluverse, bir haşir sözüne dönüşüverse.
    Dal uçlarında tomurcuklar gibi patlasa sonsuz özlemlerin.
    Gelincikler gibi yüzü kanlansa paslı kederlerin.
    Kan kırmızı mahcupluklar bulaşsa yüzüne ölü kızların.
    Bir daha bir daha seyretsek İbrahim’in [as] kuşlarının yaprak yaprak geri dönüşünü.
    Bir daha, bir daha dirilmeye bin bahar kadar emin olsak, İbrahim’ce mutmain olsa yaralı kalplerimiz.
    Dal uçlarına çiçek çiçektebessüm asılıverse.
    Baharı giyinen yeryüzü bir Duha ayetini seslendirse:
    Rabbin seni terk etmedi, etmeyecek
    Rabbin sana darılmadı, darılmayacak
    Bundan sonra ne gelirse başına, bundan öncekilerden güzel olacak.

    Şimdi bir adam gelse şehre, unutulmuş köşelerine uğrasa evlerin.
    Mahzun ve asil bir kadın.
    Anne.
    Sınanmanın en zoru evladının ölümüyle.
    Kan çanağı gözlerinden ateşli yaşlar düşürürken göğsüne.
    Baldıran zehri çaresizliği yudumlarken kederler içinde.
    Suskun duvarlardan, aldırışsız kahkahalardan, zoraki başsağlıklarından yüreği boş dönerken.
    “vildanunmuhalledûn…” müjdesini fısıldasa adam.
    Cennet saraylarından haber verse.
    Bir teselli yağmuru iniverse ana yüreklerine…

    Şimdi bir adam gelse şehre, tutsa ölüme yürüyen ihtiyarların elinden.
    Gölgelerin gövdeleri aştığı ikindi hüzünlerinden parıltılı ümitler devşirse.
    Yangın yeri ahir zaman akşamlarına sevinç pırıltıları düşürse.
    Yakıp kavuran pişmanlıkların dudağına pınar suyu değdirse.
    “Ah keşke…” lerle felç olmuş ümitleri yeniden yürütse.
    Yüz üstü düşmüş özlemlere gülümsese.
    Hayranlık umdukları gözlerden aşağılanmalar yaşlı kadınların yüreğine su serpse.
    Cam kırığı sözler ağızlarda bekleşirken, sussan acıtır, konuşsan kanatır kederleri bir bir dile gelse.
    “Halık-ı Rahîm” diye başlasa söze…
    Hep Rahman hep Rahim Allah’ın adıyla...
    Sonsuz rahmeti, bitimsiz merhameti ümit nehri gibi avuçlayıp serpse ihtiyarların yüreğine.
    Rahmanî umutlar döşese kabre giden patika yollar üzerine

    Şimdi bir adam gelse şehre, telaşlı koridorları adımlasa.
    Teselli arayan çaresizler.
    “Neden ben, neden ben!” diye hırçın sorular soran devasız gençler.
    Nefesi daralmış, yüreği sıkışmış, güneşi unutmuş dertliler.
    Huzuru her sabah yeniden kanayan, hüznü çıban gibi çoğalan.
    Hastalar, hastalar, hastalar..
    İlaçların kâr etmediği, yoğun bakımların göremediği, operasyonların onaramadığı yaraları varken hastaların.
    Şehre bir adam gelse.
    Bir tatlı kelam etse: “Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, derman... Ömrün bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hastalık ömrünün dal uçlarına ebedi meyveler takıyor.”
    Sonra hastalığın hüznü sarı güller gibi pencerelerden sarksa…
    Sonra bitkin tebessümleri dertlilerin serin pınarlar gibi aksa…

    Bir adam gelse şehre, bizi Kitab’la tanıştırsa…
    Terk ettiğimiz, uzak köşelere bıraktığımız, susturduğumuz.
    Tedavülden kalkmış para muamelesi yaptığımız, miadı dolmuş ilaç yerine koyduğumuz,
    Unuttuğumuz Kitab’ı ateşli bir haber gibi sokuverse gündemimize.
    Sözlerin en sıcağına dokundursa dilimizi.
    Yüreğimizi yatırsa vahyin ırmağına.
    Sesten serinliklere daldırsa yüreğimizi.
    Güneş karşısında nazenin yaprakları İbrahim tenini seyredercesine seyrettirse.
    Ateşler içinde serin ve selamette olmanın mucizesine tanık etse dal uçlarını.
    Taş kadar katı, taştan da katı kalplere bir Musa asâsı dokundursa.
    İpek gibi kök ve damarların dokunuşuyla katılığını terk eden taşlardan utandırsa katı kalplerimizi.
    Bir aşk hikayesi okusa taşların yüzünden; taşların da kalbini gösterse kalbimize.
    Dese ki, güya bir âşık gibi taşlar; o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.
    Yüzümüz kızarsa, anlamak için geç kaldığımıza yansak “Biz Uhud’a severiz, Uhud bizi sever” diye taşlara aşk yükleyen Peygamber sözünü.

    Bir adam gelse şehre; bize bir Peygamber anlatsa…
    Uzakta kalmış değil, şimdi burada aramızda bir peygamber.
    Soğuk değil sıcak:
    Taze peygamber nefhaları taşısa şehre.
    Yunus’ça yakarışların denizine atsa kalbimizi hemen şimdi.
    Eyyub’ca yaraların tenine taşısa yakarışlarımızı hemen şimdi.
    İbrahim’ce kurtuluşların serinliğine fırlatsa yangınlarımızı hemen şimdi.
    Musa ile Hızır’a yoldaş eylese itirazlarımızın hepsini hemen şimdi.
    Yusuf’ça rüyaların müjdesine sarıverse terk edilmişliklerimizi.
    İsa’ca bir merhametin yüreğinde eritse hoyratlıklarımızı hemen şimdi.

    Gelse adam…
    Gelse ve
    Tutsa elimizden “asr-ı Saadet’e, ceziretülArab”a götürse bizi hemen.
    Onu vazife başında görsek:
    Görsek ki, O’nun bakışıyla matemler sustu, varlık şevke boğuldu.
    Birbirine yabancı ve düşman görünen varlıklarO’nun nuruyla, dost ve kardeş oldu.
    Suskun ve dilsiz taşlar pürneşe söz oldu.
    Korkunç, dipsiz deniz gökler mavi tebessümlere durdu.
    Yetimler gibi boynu bükük dağların yüzü güldü.
    Sevildi, sevilir oldu, sevildiğini bilen oldu.
    Yüzleri soluk, nefesi kesik hastalar gibi yıldızlar şiir olup iniverdi göğümüze.
    Ve böyle böyle…
    Böyle böyle…
    Aramızda bilsek Allah’ın Elçisi’ni.
    Aramızda…
    Bir gül tebessümünce diri.
    Bir yağmur damlasınca duru.
    ReşhaReşha indirse Peygamberce bakışı şehre…
    Can kulağımıza değdirse sözlerini…

    Bir adam gelse şehre…
    Öte yakasından şehrin..
    Sarı çiçeklerle sohbet edecek kadar hisli…
    Bir gülün soluşuna ağlayan.
    Şefkatli.
    Karıncalarla sofra arkadaşı.
    Dağ başlarını, ağaç dallarını mekan tutmuş münzevi.
    Üveyiklerin hatırını soran, sinek kanadı inceliğinden ders alan öğrenci.
    Gelse şehrin bu yakasına…
    Bir delikanlının tereddütlerini ağırlasa avuçlarında.
    Bir genç kızın uçarı hayallerine eğilse bakışlarıyla.
    Dese ki,
    Ey kavmim “Uyun Elçilere...”
    “Sizden ücret istemeyenlere…”
    İlle bizden olacaksın demeden gerçeği anlatanlara..
    Taşlanmayı göze alarak koşsa meydanlara…
    Soğuk mapus duvarlarından sonsuz tefekkür göğünü kucaklayan meyvelerle çıkıp gelse…
    Canına kastedenlere de ebedi canlar sunan tebessümüyle baksa gözlerimizin içine içine…
    Şehrin öte yakasından bir adam gelse…

    Şehrin öte yakasından gelen adam
    Geldi çoktan.
    Dudağında göklü sözlerin iksiriyle…
    Yanında muhabbet kahramanlarının alın teriyle…
    Yüreğinde Mevlana şiiriyle,
    Aklında Geylanî hikmetiyle,
    Şirazlı Sadi’nin Molla Cami’nin aşkıyla,
    Meleklerin “bilmeyiz biz; Sen bilirsin” edebiyle…
    Şehrimize bir adam geldi.
    Şehrin öte yakasından…

    Keşke kavmi bilseydi…
  • 1047 syf.
    ·Puan vermedi
    Hayatımı değiştiren kitaplardan ilki Kur'an,sonrasindaysa Kutsal Kitap(Tevrat-Zebur-İncil)'dir. Ve vs. diye gider.. İhsan Eliaçık açıklamasıyla okunan ve anlaşılmaya çalışılan bu mealle dine bakış açınız tamamen değişiyor ve gözünüzün önünden bir perde cekiliveriyor sanki. Kendisinin birçok kitabını imzalı alma şansına eristim. Ve onunla aynı yüzyılda yaşamış olmaktan mutluluk duyuyorum. "Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun."der Kur'an bir çok ayetinde. Dini somurenlerden,onu kazanç kapısı olarak görenlerden,Allah ile kul arasında aracı olduğunu zanneden Allah ile aldatanlardan gına gelmisken,hala iyiliği arayanların ve ışığı gösterenlerin olduğunu duyumsamak güzel.. Kesinlikle bir konuda karar verecekseniz A tezini de B tezini de varsa C,D,E tezlerini de ;))) okuyun ve lütfen akla mantığa uygun olanını o şekilde seçin. ""Atalarımız ne derse biz de onu uygulariz,"dediler. Ya ataları yanlış biliyorsa?" diyen Allah'ın bilmem kaç yerde geçen ayetiyle incelememe son veriyorum efenim...;)Okuyunuz. Asla pişman olmayacaksınız. İyi okumalar...