• 651 syf.
    Öncelikle söze bu “doğaüstü” romanın anlattığı doğaüstü hayvanlardan biri olan karga ile başlayalım. ‘Kafka’, Çek dilinde ‘karga’ demek. Kitabın kapağında; muhtemelen romanın kahramanı olan genç erkeğin Kafka Tamura’nın kafasında durup “Kafka” kelimesini gagalayan kırmızı karganın, Murakami’nin kafasında tasarlamış olduğu binlerce tuhaf hikaye ve diyalogdan sadece çok ufak bir kısmının ipucunu verebilecek ya da imgeleyebilecek bir imaj olduğu aşikar. Bu, daha kitaba fiziksel olarak ilk dokunuşlarımızda bizi karşılayan ve zamanla tuhaf tesadüfler gibi karşımıza dikilip, tebessüm ederken dudaklarımızı koca bir soru işareti haline getirecek olan ilk unsur.
    Daha kapakta başlayan hayal gücü eziyeti, 650 sayfada ne hale gelecek siz düşünün yani!
    Kafka adı, günümüz yazınında bir yalnızlık, kara bir hayal gücünün yanında katışıksız gerçekçilik arayışı ve herkesçe kabul edilmiş bir “Ne oldum değil ne olacağım demeli! (Dönüşüm)” tedirginliğinin temsilcisi, şüphesiz.

    - Elbette, sende Franz Kafka'nın bazı eserlerini okumuşsundur.
    - (Başımı sallayarak onayladım) Şato, Dava, Dönüşüm ve bir de şu garip ceza makinesinin olduğu kitabı
    - Ceza sömürgesi, bende severim. Dünyada bir çok yazar var ama Kafka'dan başkası öyle bir öykü yazamazdı
    - Bende öyküleri içinde en çok onu severim.
    - Neden peki?
    - Kafka bizim içinde bulunduğumuz durumu anlatmak yerine, o karmaşık makineyi saf haliyle anlatmaya çalışıyor. Yani böylelikle, bizim içinde bulunduğumuz durumu herkesten berrak bir şekilde anlatabiliyor. Durumu anlatmadan mekanizmanın ayrıntılarına girerek.. (80. Sayfa)


    Haruki Murakami, ölüyü diriltecek cinsten yoğun imajinasyonunun içine bir de alışılmamış türde diyaloglar ekleyince, tam da Japon işi bir kitap çıkmış ortaya. Tadının daha önce yediğiniz hiçbir şeye benzemeyecek kadar olağanüstü olduğunu bildiğiniz ama yine de yemeye çekindiğiniz bir böcek kızartması gibi; temkinli :)) hatta ürkek ama heyecanla, ufak ufak yaklaştığınız bir Murakami şaheseri.
    İlerleyen sayfalarda düşünsel şemamızın taşıyıcı elemanlarını yerinden oynatacak diyaloglardan biri, kitabın ilk bölümlerinde bize tüm sadeliğiyle hoş geldin diyor ve önümüzdeki yolculuğun iskeletinden haber veriyor: “Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla.” (33. Sayfa) diyor genç bir kız, genç bir çocuğa. Ve çocuk yanıtlıyor: “Sanırım bu rastlantı ve arkadaşlıkların, insanın duyguları için önemli olduğu anlamında bir söz.” Belki çok da önemsemeden okuyup geçiverdiğimiz bu Japon atasözü, kitabın tüm kahramanlarının birbirlerinden elma ve armut gibi tamamen farklı karakterlerde olmasına rağmen, hepsinin birden nasıl yolunun kesiştiğinin, hatta bunun sıradan bir yol kesişmesi olmasından ötede, toplu bir ‘boyut atlama’ haline gelişinin konu başlığı. Belki de buna, mevzu bahis kehanetin gerçekleşmesi için sırasını bekleyen oyuncuların bir bir sahneye çıkması için gerekli olan parola da diyebiliriz. Ne dersek diyelim, sonuç değişmeyecek. Eğer kitabı kamuya açık bir alanda okuyorsanız, surat ifadelerinize dikkat edin. :))
    Az önce “rastlantıların önemi” üzerine yazmış olduğu paragrafa Murakami yine kendi kendine başka bir paragrafla yanıt veriyor: “İki insanın kol ağzı sürtmüşse, bir nedeni vardır.” Ve bunu söyleyen kahraman tam da size dönüp gözlerinizin içine bakarak açıklıyor bu atasözünü: “Bu, bir önceki yaşamdan kalma bağları anlatır. Dünyada hiçbir şeyin tesadüfen olmayacağı anlamında kullanılır.”
    Gerçekten de hiçbir durumun ve olayın tesadüf mantığıyla geçiştirilemeyecek kadar ince oya işiyle işlendiği roman, kimi zaman size kocaman “Neden?!” çığlıkları attırıyor. Her şey o kadar olağanüstü ki, bunu söylemek bile anlamsızlaşıyor sanırım. Her şey bu multi olağanüstü döngü içerisinde devinip dururken, anlatılan şimdiki zaman ve önceki zaman arasında bağ kurmaya çalışmaktan yorgun düşebilir insan. Örneğin bölümlerden birinde anlatılan bir “gök cismi” konusunda eğer sorun benim anlayış kabiliyetimde değilse oldukça kararsız kalabilir, büyük bir beklenti içerisine girebilirsiniz. Ve geri kalan pek çok hayal ürünü içerikli anlatımda da bu sorun devam edebilir. Hikâyeyi açık etmeyen bağımsız bir örnek vermek gerekirse; tam ‘kırmızı kar yağışının’ sırrına erişmişken, bu sefer de ‘kırmızı’nın sırrına takılıp kalmak gibi, hiç bitmeyen bir hayal diyarı labirenti..
    Murakami’nin 650 sayfa boyunca anlatmış olduğu tüm o hikâyeler kimi absürd, kimi bu dünyaya ait değil, kimi belki gözlerinizi dolduracak kadar gerçek aslında bir zamanlar üst üste gördüğünüz ama sizin bile anlatırken güçlük çektiğiniz garip bir rüya gibi. Rüyanın ne anlatmak istediğini bildiğiniz halde, sonu hep bu dünyaya ait bir gerçeklikle bittiği halde, arada olan o tuhaf ve bazen saçma şeylerin ne anlatmak istediğini bir türlü anlayamamanız gibi. Belki başınızı her gece o rüyayı görmek arzusuyla koyarsınız yastığa, ama sabah kalktığınızda yine de tatminsizliğin verdiği ince bir hüsran kalıntısı olduğu yerde durur. Rüyayı bu kadar müthiş kılan da zaten barındırdığı bu gelişigüzel olmayan türdeki tuhaflık ve alışılmamışlıktır, yine de bunu biliriz. 
    Hikâye, kendi kahramanlarına kavramlar arası bağın gerekliliğini savunurken ve bunu onlara tecrübe ettirirken, bize aynı cömertlikte davranmıyor. Hikâyenin kahramanlarının kendi aralarındaki münasebetlerde çözümlenemeyen hiçbir durum, anlaşılamayan hiçbir ifade ve sonuçlandırılmayan hiçbir olay yok gibi duruyor. Kahramanlar, birbirinden tuhaf ve imkânsız gibi görünen onlarca olay karşısında öyle metanetliler ki, hikâyeden alınması gereken daha bir sürü vitamin varmış da sindirilemiyormuş hissi yaratıyor okuyucuda.
    Bunların yanı sıra Kentucky Fried Chicken’ın yaratıcısı Albay Harland D. Sanders ya da çizmeleri, şapkası ve bastonuyla birlikte Johnnie Walker birer karakter olarak hikayeye dahil olunca, durum masalsı bir anlatımdan uzaklaşıp ezoterik bir içeriğe doğru ilerlemiş oluyor. Bu iki karakter de bildiğimiz markalaşmış halleriyle etten kemikten birer insan olarak çıkmıyorlar elbette karşımıza. Hikâyede durmaksızın tekrarlanan “metafor” kavramının ne şekilde vücut bulacağı, olayın gidişatına dahil olan kahramanın kişiliğiyle ilgili olsa da bu tür imgelemlerin Murakami tarafından komik hatta absürd bir dille yansıtılması, her kahramana daha fazla tuhaflıkla birlikte daha fazla anlam yükleyen bir ayrıntı olmuş.

    " İnsan kendini bir şeylere özdeşleştirerek yaşar. Böyle yapmak zorundadır zaten. Sen bile farkında olmadan öyle yapıyorsundur. Goethe'nin dediği gibi;" Dünyadaki her şey metaforlardan ibarettir. (148.sayfa)

    Kitabı alırken muhtemelen ilk bakacağımız yerlerden biri olan arka kapakta sözü geçen uğursuz kehanet, beklediğimiz kadar yoğun biçimde ön planda durmaktansa, satır aralarında ve alt metinlerde usul usul ilerleyerek bizi bambaşka bir olay akışına yönlendiriyor. İlk defa Murakami okuyacakların, entrikalarla bezenmiş kovalamacalı bir hikâye bekleyebilecek olma ihtimalleri çok yüksek. Fakat Murakami tam da kendisinden beklendiği gibi, insanların yaşadığı yeryüzü kuralları çerçevesinde gelişen bir kurgu kullanmak yerine başka bir dünyada geçermiş gibi görünen ürkütücü gerçeklikte bir masal anlatıyor.
    Her şeye rağmen, hayal ya da gerçek tüm kahramanları ve olaylarıyla birlikte Sahilde Kafka, tarifini arayıp da bulamadığınız lezzetli bir yemek kadar uzak ve bir o kadar da çekici. Muhteşem betimlemeleriyle zihninizdeki beyaz perdeye yansıyan Murakami anlatımı, ne olursa olsun okunmaya değer. Ayrıca fantastik olarak nitelendirilemeyecek kadar olağan bir hayal gücü, gerçek denilemeyecek kadar da sıra dışı bir kurgu, herhalde sadece Murakami’nin kaleminde hayat bulabilirdi. Ancak bunun dozunu sorgulamak geçiyorsa da insanın aklından, devreye hemen Murakami’nin tükenmesi güç ‘hayal kredisi’ giriyor.
    Sonuç olarak, Ezop bizimle yaşamış olsaydı, tahtını Murakami’ye bıraktığını düşünebilirdik..
  • İhtilal kararğahına İnönü ile ilk teması ise ertesi günü ve erken saatlerde oldu. Kahvaltı saatinde telefon çalar. Açarlar. Telefonun öte başında Cemal Gürsel'in yaveri vardır. ''Sayın Orgeneralim, sayın Paşamızla'' görüşmek istediğini haber verir. İsmet Paşa telefonun yanına gelir. Yaver telefonu bağlar Cemal Gürsel telefonda tane konuşur:
    -Sayın Paşam !
    -Buyrun Paşa hazretleri...
    -Size karşı kusurluyuz Paşam. Hareketimizi size önceden haber vermedik. Fakat haber verseydik, bizi bundan caydırmak isteyeceğinizi biliyorduk. Yapacak başka bir şeyimiz kalmamıştı. Bizi affetmenizi rica ediyoruz. Emirleriniz bizim için daima peygamber buyruğudur, sayın Paşam...
  • 380 syf.
    (Çok uzatırdım ama kıyamadım size)

    ~Kahveler hazır mı? O halde başlayalım..~

    Herb ve Vera'nın bir çocukları olur. İsmini Johnny koymuşlardır.

    Johnny altı yaşlarındayken buz pistinde kaymayı öğrenirken hokey oyuncusu olmak için geri geri kayması gerekmektedir. Johnny günün devam eden vakitlerinde, ummadık bir anda bunu başarır, Johnny artık geri kaymaya başlamıştır... peki bu ödülmüydü cezamı? Aşşağıya doğru indikçe neler olup bitecek hep beraber şahit olacağız, bazen olayın büyüsüne kapılacak, bazen de "yok artık" kıvamına geleceğimiz mükemmel bir "King" romanını inceleyeceğiz...


    "Johnny dikkat et..." ve acemi patenci, O zamanlar Altı yaşında olan Johnny'a çarpar ve uçurur. Johnny ne olduğunu anlamadan kanatlanmıştır çoktan...
    Lastik kokusu... Kara buz... karanlık... kapkara..

    Johnny ayılma başlarken Chuck iyi olduğunu konusunda şüpelidir... ufak bir şişlik!. -bir şişlik daha sonra nelere mal olacak bakalım-

    Johnny yirmilerini geçtiğinde, Cleaves Mills Lisesinde öğretmenliğe başlar.. Sarah ile tanışırlar -"Sarah" bir dönem uçuk kaçık "Dan" ile çıksada, sonunda Dan bir askeri birliğe katılır. (Burdan sonra Dan'i den bahsetmek gibi bir niyetim yok. Sanırım yazarımız "King" te onun sonunun ne olduğunu bilmiyor :))) )

    Johnny ve Sarah bir akşam panayıra gitmeye karar verirler... Sarah Johnny'nin evine gelir ve ürkütücü bir tablo ile karşılaşır. Ev karanlıktır karşısına korkutucu bir surat çıkar, *Maske* Sarah kalpten gitmeye ramak kala.. -hahaha bu tabloyu izlemeliydim...- (-yasasın kötülük-)
    "Aman ne komik"
    Sarılır sarmalanırlar Johnny, Sarah tarafından affedilir

    Panayıra vardıklarında çarpışan arabaya binmedikleri kesin... Dönmedolaba binerler.. Johnny Sarah'a "tepeye çıkınca seni öpebilir miyim?" -Elbette ki öptü, hemde bir kaç defa... daha sonra bir kaç defa daha.- (şimdi ki aşklar çılgınca yaşanıyor)
    Bu arada : "aşk bodrumda yaşanıyor güzelim" (bu sarkıdan da nefret ederim. Aklıma nereden geldiyse)


    sosisli sandaviçlerin kokusu harika geliyor.. (biz erkekler yemek olunca..) Güzel bir panayır eğlencesinden sonra panayırdan çıkmaya hazırlanırlar ve kapatmak üzere hazır olan

    Playboy kulübünün önünden geçerken ikisi arasında bir sohbet geçer...

    Sarah, "İçeri girip eğitimini tamamlamak istemez misin?" diye sordu.
    Johnny güldü, "Temel eğitimimi bitireli çok oluyor. Doktora içinse hiç acelem yok." :))

    "İncelemeyi bölmeyin lütfen.."

    Johnny ve Sarah'ın planlarına göre bu akşam bu akşam ayrı bir eğlence vardı ve ikisi de bu eğlenceden mahrum kalmaya da niyetli değillerdi. -sabahlar olmasın...- (bakalım sabahlar olacak mı?)

    Johnny şans tekerinin yanından geçerken Johnny şansını denemek ister. Ve son bir kaç dolarından bir parça masaya koyar... her seferinde kazanır.. ta ki son oynayacağı (tüm kazandığı) parayı yatırama kadar. -ne oldu dersiniz?- 21 e oynar .... Bu arada Sarah yediği sosisli sandaviçlerden midesi bulanıyordu ve bu mide bulantısı giderek artmıştı..
    (Buz pateninde kafasını çarpan Johnny'e mükemmel bir hissin ilk parcası hediye edilmişti. Peki bu kadar avantajlı olacak, asşağıya indikce göreceğiz)
    -
    Johnny, Sarah'ı eve bırakmak için direksiyon başına geçer, Sarah arabayı kullanacak durumda değildir.. Johnny, Sarah'ı eve bırakır telefon ile bir taksi ister... Sarah rahatsızlığından dolayı Johnny'e bu geceki birlikte olamadığından dolayı üzüntüsünü belirtir. -başka bir zamana artık -

    ~Taksi gelir ve Johnny yola çıkar. Sarah öpücüklerle çoktan uyutulmuştur. ~

    Okul arkadaşlarından bir öğretmen sabah Sarah'ı arar, haber vermek ister ama Sarah'ın hiçbir sey den haberi yoktur.

    Cleaves Mills’li iki gencin yapmış oldumları yarıştan Johnny'nin eve gitmekte olduğu taksi çarpışır..

    ~Johnny dört buçuk sene uyuyacaktır..
    ~Sarah evlenecek..
    ~Danny isminde bir çocuğu olacak..
    ( DAHA SONRA IKINCISİ DE OLACAK TABII)

    /Altı sene sonra Johnny ve Sarah buluşurlar ve o gecenin acısını birkaç zaman diliminde çıkartırlar/

    Kazadan sonra Johnny'e mükemmel bir 6. His (biz buna 7. diyelim) dokunduğu insanlar hakkında bir çok bilgiye sahip olabiliyor, geleceklerini hissedebiliyor...

    Tabi açıkca şunu söylemek isterim ki, Macera'nın eksik olmadıği dev yapıtı, sinema da King'in filimlerinden birini izler gibi yaşadım, ve, yer yer filmin içerisinde kendimi buldum diyebilirim (şahane bir anlatım, harikulâde bir kurgu.. Beklentilerimden fazlasını bile buldum diyebilirim)

    ~Tabii romanın yarısından sonrasını anlatmadım. SPOİLER verme taraftarı değilim. Zaman ayırmaya değecek harika bir yapım~


    Umarım sıkmadan bitirmişimdir? Fazla mı konuştuk?

    Devam mı edeyim ? Bıkmadınız yani?
    Peki o halde kaldığımız yerden devam.ediyoruz..

    TAMAM ya! Şaka yaptık

    Zaman ayırdiğınız için teşekkür ederim. Umarım okumadan önce kahvenizi hazırlamışsınızdır


    O kadar yazıyı okudukta bir kahve ısmarlamadın diyenleri duyar gibiyim. Ama şu yukarda bulunan kahve size değil! O kahve benim
    Sizi de düşünerek kahvesiz bırakacak kadar insafsız değilim afiyet olsun.

    Bir başka "inceleme"de buluşmak dileğiyle, Sevgilerimle...
  • 108 syf.
    Beni bu delibal kitap ile buluşturan Barbaros hocama çok teşekkür ederim. Meğer kaybolmuşum da, aramadığım kendimi buldum bu kitap ile.
    Ömür İklim Demir seninle yeni tanışıyor olabiliriz, yazmaya devam edersen iyi arkadaş olacağız, haberin olsundu. Lütfen yazmaya devam et, lütfen.

    Bu hınzır kitaba gelelim biraz. On başlık altında kısa kısa öyküler. Yılmaz Erdoğan'ın söylediği bir cümle vardı tam hatırlayamasam da şöyleydi sanırım: " Güldürmek önemli ama düşündürerek güldürmek daha önemli."
    Bu kısa öyküler kâh güldürüyor, güldürürken bazen acıtıyor, bazen düşündürürken ağlatıyor. Bu zeka isteyen bir iş bana kalırsa. Ben genç yazarımızı tebrik ediyorum çünkü bu bir başarı. Ah ben kimim ki buna karar veriyorum değil mi? Tabii beni tanıyanlar yazar hakkında araştırma yaptığımı bilirler.

    ●02 Şubat 2017 - 01:31:46 Hürriyet Haber

    HER sene gerçekleştirilen Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, bu sene Yapı Kredi Yayınları etiketiyle yayımlanan, ‘Muhtelif Evhamlar Kitabı’ ile Ömür İklim Demir kazandı.

    Seçiciler kurulunun ödül gerekçesi şöyle:

    “Günlük yaşamın çatışma ve tedirginliklerini, şehir ve evdeki insan hallerini, zengin ayrıntılarla, öykü bütünlüğü içinde ve işlenmiş bir dille verebilmesinden dolayı Ömür İklim Demir’in ‘Muhtelif  Evhamlar Kitabı’ ödüle değer bulunmuştur.”

    (İşin ehli olanlar hakkını verip ödüllendirmisler, iyide yapmışlar.)

    Şöyle devam edeyim ki; içinden geldiği gibi net kurulan cümlelerle, size hayatin içinden, dışından, kıyısından, evin eşiğinden öyküler anlatılıyor. Bir de uzatmıyor, tadında bırakıyor.
    Bir de keyif veriyor çünkü anlıyorsunuz. Bir de arada muzip bir şekilde gülüyorsunuz, sonra birkaç damla su akıyor gözlerinizden. Bir bakmışsınız çocuksunuz, bir bakmışsınız yaş geçmiş gitmiş bıkkınsınız. Bir bakmışsınız komşunuz Suzan teyze, ya da adı her neyse...
    Bir de bakmışsınız sizsiniz hikâyedeki. Ölende, kalanda sizsiniz belki kimbilir.Evet, evet bizi bize şeffaf bir şekilde anlatıyor.
    Zekice degil mi?

    Beğeneceksiniz ben biliyorum. Şimdiden keyifli okumalar lütfen
  • Ey iman edenler! Sizler kendinizi düzeltmeye bakın. Siz, doğru gittikten sonra, diğer taraftan sapanlar size bir zarar veremez. Hepinizin varacağı sonunda Allah'tır. O zaman haber verecek. O, size neler yaptıklarınızı bildirecektir.

    Maide Suresi (105. Ayet)
  • 504 syf.
    ·5/10
    Amerikalı çocuklar-gençler için yazılmış, kısaca dünya tarihinden bahseden faydalı bir kitap. Ama bir Türk genci olarak tarihimizde koskoca bir yeri olan bir adamdan -herhalde kuyruk acısından olacak- bahsetmemiş. Eh, Atatürk'ü kast ettiğimi anlamışsınızdır umuyorum. Çünkü Abdülaziz'in İttihatçılar tarafından nasıl suikaste gittiğinden bile bahsedilmiş. Bu eksikliği vurguladıktan sonra genel görüşlerimden bahsedebilirim.
    Dediğim gibi, kısaca özet niteliğinde olduğu için faydalı bir kitap olmuş. En azından çocuk ayağı kalkıp tarihe yöneldiği zaman, dümensiz gemi gibi sağa sola savrulmayacak; gidişattan bir haber değil. Yola koyulabileceği bir limanı var. Çevirmen de işinde gayet iyi, düzgün bir Türkçeyle çevirisini yapmış. Ama daha az taraflı bir şekilde yazabilirdi yazar bu kitabı. Bütün kıtaların tarihini de güzel vermiş bence, genelde dünya tarihinden bahsederken Antartika dünya üzerinde değilmişçesine bahsetmezler.
    Faydalı, tutarlı ve sistematik bir kitap. Düşüncelerim onda altı olumlu yönde. Bir puan da Amerikan propagandasından gitti. Size iyi okumalar dilerim.
  • İsveçli Astrid Lindgren dünyanın en tanınan ve büyük yazarlarından birisidir. 1973 yılında yazdığı Aslanyürekli Kardeşler, hastalık, ölüm, ihanet, intihar, diktatörlük ve devrim gibi o döneme dek çocuklar için yazılmış kitaplarda alışılmadık temalar içerir. Elbette kitap kardeşlik, umut, cesaret barışseverlik gibi temalarını da işlemekte.

    Bir sabah erken vakitte gölün üzerine düşen sabah ışıklarını görünce bu kitabı yazmaya karar verdiğini anlatan Astrid, köyündeki bir mezarda koyun koyuna yatan iki kardeşin onu nasıl etkilediğini belirtmekte.

    “Size ağabeyimi anlatacağım, ağabeyim Jonatan Aslanyürekli’yi. Onun öyküsü bir parça masal ve biraz, birazcık hayalet öyküsüne benzese de gerçek bir öykü. Benim ve Jonatan’ın dışında hiç kimse bu öyküyü bilmiyor. Jonatan’ın soyadı ilk başta tıpkı benim, annemin ve babamın ki gibi yalnızca Aslan’dı. Jonatan Aslan’dı. Ben Karl Aslan, annem Sigrid Aslan ve babam Axel Aslan’dı.

    Babam daha ben iki yaşındayken bizi terk etmiş, denizlere açılmıştı. Ondan bir daha haber alamadık. Neyse, şimdi size Jonatan Aslan’ın nasıl Jonatan Aslanyürekli olduğunu ve sonrasında yaşanan bütün o şaşılası olayları anlatacağım. Jonatan benim çok yakında öleceğimi biliyordu. Sanırım bunu, benim dışımda herkes biliyordu. Okuldakiler bile biliyordu. Çünkü ikinci yarıyıl boyunca hiç okula gitmemiş, hep evde kalmıştım. Sürekli hastaydım, öksürüyor ve genellikle yataktan kalkamıyordum. Öleceğimi annemin elbiselerini diktiği bütün o teyzeler de biliyordu. Onlardan biri annemle konuşurken istemeden kulak misafiri olmuştum. Uyuduğumu sanıyorlardı. Ama yalnızca gözlerim kapalıydı. uyuyormuş gibi yaparak dinledim, böylesi korkunç bir şeyi -çok geçmeden öleceğimi- benim duyduğumu bilsinler istemiyordum.

    Tabii üzülmüş ve çok korkmuştum. bunu anneme göstermek istemiyordum. Ama Jonatan eve geldiğinde onunla konuştum. “öleceğimi biliyor musun?” dedim ve ağlamaya başladım. Jonatan biraz düşündü. Belki de bu soruya hiç cevap vermek istemiyordu.“evet, biliyorum,” dedi sonunda.

    O zaman daha çok ağladım.”

    9 yaşındaki Karl (çörek) ve 13 yaşındaki Jonatan´ın sürükleyici hikayesini eminim bir solukta okuyup bitireceksiniz.