• Öncelikle şunu söylemeliyim ki kitabı bir gün içinde bitirdim. Bu serüvenin birkaç saat sürmesindeki en önemli etken kuşkusuz yalın ve anlaşılabilir dilidir.
    Kitabı okumayı düşünenler için tavsiyem şu şekilde: eğer okuduklarınızın arkaplanında yatan fikri dünyayı merak eden, cümleleri hazmetmek için onları tekrar tekrar okumayı seven ve okuyucudan da bir çaba bekleyen yazarları beğenen bir arkadaşsanız bu kitap size basit kaçacak ve kitabı bitirdiğinizde kitabı öven onlarca kaynaktan hareketle artan beklentiniz doyuma ulaşamamış olacak. Sizleri rus edebiyatına doğru uğurlarken şimdi de kitabın neden bu kadar takdir topladığına gelelim.
    Etrafımıza şöyle bir bakındığımızda hayatından memnun olmayan, yaşamdan tat alamayan ve kafaya takmaktan adım atamayacak birçok insan görmek mümkün. Hayatımızda biz de çokça "keşke" demekten kendimizi alamıyoruz ve bazen yaptıklarımızda değil de yapamadıklarımızda kalıyor aklımız. Kitapta ise aynı duyguları hissedip, normal bir insandan farklı olarak kafasına göre yaşayan bir ana karakteri görüyoruz ve yazar o kadar kusursuz şekilde bizi dahil ediyor ki hikayeye birden biz de uçurumdan aşağı düşen Holdenlar oluyor ve karşımıza çıkan yol ayrımlarında hep bizim seçeceğimizin aksini seçen Holden'la nereye gittiği tahmin edilemeyecek bir yola giriyoruz. Kitapta pek çok kere Holden kendine "ödlek" diyor fakat ben aksi bir görüşteyim, her zaman zor olanı seçiyor ve kendini sıkıntıların içine yuvarlıyor.
    Kitapta beğendiğim taraf şu idi:
    Yazar toplumdaki yozlaşmayı, ahlaksızlaşmayı, sadakatsizliği ve bir toplumu derinden etkileyen diğer fay hatlarını birer birer karşımıza çıkarıyor. O zaman insan anlıyor ahlaki ve toplumsal değerlerin kıymetini. Çünkü ana karakterimiz hep bir dostun, hep bir kucaklayıcının, temiz insanların ihtiyacını duyuyor, sahtekar lafını onlarca kere duyuyoruz kitapta, Holden en çok bundan yakınıyor diğer insanlarda. Kitapta çıkarcı bir çok insan görüyoruz, hepsi pragmatist bir uğraşın derdinde ama tam aksinde Holden onları acınası bulduğunu belirtiyor. Bu yüzden bir yakalayıcı olmak istiyor çavdar tarlasında, orada saf, temiz ve çıkarsız seven "çocuklar" var sadece. Dileyemiyor tekrar çocuk olmayı, büyüdüğünü düşünüyor çünkü. Bence Salinger da olgunlukla çocukluğun arasında bırakmış karakterini, bu yüzdendir saçlarının bir tarafına akların düşmesi.
    Kitabın okuduğum eleştrilerinde şuna benzer yorumlarla pektabii karşılaştım: Ne dertler, ne sıkıntılar yaşayan, zor durumda olan insanlar varken zengin bir ergenin okuldan atılıp sonra bu şekilde uçuruma doğru gitmesi ne kadar samimi olabilir? Haklı bir gerekçe ile yerinde eleştriler olarak değerlendiriyorum ama ben yazarın tam da bu şekilde olsun diye uğraştığını düşünüyorum. Eğer kahramanımız aynı zamanda yoksul veya kimsesiz olsaydı herkes ona acıyacak ve kitap dertli bir çocuğun öyküsü olacaktı. Fakat yazar kahramanımızı sıradan, hatta daha iyi bir konuma koyarak kitabının konusunu bunalımlar yaşayan bir çocuğun hikayesi haline getirmiş. Kitapta diyor ya "İyi insanlar da sizi mutsuz edebilir" aynı şekilde anlamlı bir hüzün ile değil de abuk subuk yıkılmalarla yazar bizi şaşırtıp duruyor holdenın haline. Çünkü bir parça tutarsızlık bizlerin de var içinde.
    Kitabın sonu büyük bir süpriz değildi fakat etkileyiciydi, kitap boyunca sanki karamsarlık sisinin içinde bir ışık arıyor gibi hissettim Holden'ı ve açıkçası kitabın son sayfasını okurken rahatladım ve iç geçirdim. Mutluluk maddiyatta, erişim gücünde ve dilediğini yapmakta değil huzurlu bir yaşam, iç dinginliği ve karşılıksız seven insanlardadır. İyi okumalar!
    Puanım "8/10"
  • Hasan-ül Basrî'nin (R.A.) bildirdigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) ölümü,

    "Onun sikinti ve acisini anlatirken «onun yol açtigi aci üçyüz kiliç darbesininkine bedeldir". buyurdu.

    Peygamber'imize (S.A.S.) bir gün ölüm acisi hakkinda sormuslar, O da buyurmus ki:

    "En kolay ölüm; yünlü kumasa batmis dikene benzer. Yünlü kumasa batmis diken, yaninda yün lifleri söküp almadan çikar mi?"

    Yine Peygamber'imiz (S.A.S.) bir gün agir bir hastayi ziyaret ederken buyurur ki:

    «— Ben bunun ne çektigini biliyorum. Tek tek bütün damarlari ayni anda ölüm sancisi içindedir.»

    Hz. Ali (K.V.) mücâhidleri savasa tesvik ederken öer ki; «Eger öldürmezseniz, ölürsünüz. Nefsimi kudret elinde tutan Allah (C.C)'a yemin ederek söylüyorum ki: "Bin kiliç darbesi indirmek, bana göre yatakta ölmekten daha kolaydir."

    Evzci (R.A.) der ki. «Duydugumuza göre ölü tekrar dirilip mezarindan dogrüluncaya kadar, ölüm acisi çekmeye devam eder.»

    Seddat Ibni Evs (R.A.) der ki; «Mü'min için dünya ve âhiretin en korkunç olayi ölümdür. Onun acisi, testere ile biçilmekten, makas ile dogranmaktan ve kazanda kaynamaktan daha siddetlidir. Eger ölü diriltilerek yasayanlara basindan geçenleri anlatsa, dünyalilar ne yiyip içip eglenebilir ve ne de uykudan tad alabilirdi.»

    Zeyt Ibni Eslem'den, o da babasindan naklen rivayet olunur ki: «Mü'min dünyadaki ameli ile ulasabilecegi derecelerden birisine ulasamamissa kendisine siddetli ölüm acisi çektirilir de ölümün sarsinti ve acisi sayesinde cennetteki derecesini elde eder.

    Kâfirin de karsiligi verilmemis bir iyiligi varsa cani kolay alinir da iyiliginin sevabini tüketerek cehenneme gönderilir.»

    Bir çok agir hastalara ölmek üzere iken neler hissettiklerini sormayi aliskanlik haline getiren bir ma'rifet ehline komada iken:

    «Sen ölümü nasil buluyorsun?» diye sorarlar. Cevabi söyle olur: "sanki gökler yere kapaklanmis ve sanki canim ignenin deliginden çikiyor."

    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Ani ölüm, mümin için rahata kavusma ve agir günahkâr için de hayiflanma vesilesidir.»

    Mekhul'den rivayet olunduguna göre: Peygamber'imiz {S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Ölünün bir tek kili gök ve yer halki arasina düsse hepsi, Allah (C.C)'in izni ile, ölürdü. Çünki ölünün her kilinda ayri bir ölüm vardir, ölümün degdigi her canli da ölür.»

    Rivayet edildigine göre: "ölüm acisinin bir damlasi yeryüzü daglarina düsse hepsi erirdi."

    Rivayet edildigine göre Hz. Ibrahim (A.S.) ölünce ulu Allah (C.C) ona: «Ey dostum, ölümü nasil buldun?» diye sordu. Hz. Ibrahim (A.S.) de «Yas yüne batirilmis geri çekilen sis gibi» diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah (C.C.) ona: «Üstelik biz onu senin için kolaylastirdik.» buyurdu.

    Yine rivayet edildigine göre ruhunu Allah (C.C) teslim ettigi zaman Rabbi Hz. Musa'ya (A.S.) «Yâ Musa, ölümü nasil buldun?» diye sorar. Musa de su cevabi verir: «Kizartilmak üzere canli canli tavaya konmus ne ölüp huzura kavusan ve ne de uçup kurtulabilen bir serce gibi hissettim.»

    Baska bir rivayete göre de «Kendimi kasabin eli altinda canli canli yüzülen bir koyun gibi hissettim» diye cevap verir.

    Rivayet edildigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) ölmek üzere iken sonra alnini silerek

    «Allah'im! Ölüm krizini benim için kolay kil» diye dua ederdi.

    Hz. Fâtima {R. Anha) bu arada «Âh babacigim, aci çekiyor» diye aglamaya baslayinca Peygamber (S.A.V)'imiz ona:

    «bu günden sonra babana aci yok» diyerek teselli etmisti.

    Hz. Ömer (R.A.) bir gün Kâ'b-üî Ahbar'a (R. Anhuma) «Bize ölümden bahset» dedi. Kâb da «Peki, yâ emirelmüminin. ölüm çok dikenli bir agaç dali gibidir, bu dal insanin karin bosluguna sokulmus, her diken bir damara takilmis. Arkasindan güçlü - kuvvetli bir adam bu dali geri çekmis, böylece dal aldigini almis, biraktigini birakmis dedi.

    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Mü'min kul, ölümün sikinti ve krizine karsi çare bulur. Onun eklemleri «Selâm sana. Kiyamet Günü yeniden bulusmak üzere birbirimizden ayriliyoruz» diye birbirleri ile selâmlasirlar.»

    Buraya kadar Aliâh dostlari ve O'nun yakinligin] kazananlar hesabina ölüm krizinin ve acisinin keyfiyetini anlatmaya çelistik. Ölüm onlar için bile böyle olunca bizim gibi günahkârlarin hali acaba nice olur? Ölüm krizi ile birlikte pespese baska felâketler ile de yüzyüze gelinir. Ölüme eslik eden baslica felaketler üçtür:

    Birincisi, yukardan beri anlattigimiz gibi siddetli can çekismedir.

    Ikincisi, ölüm melegini (Azrail (A.S)'i) apaçik görmek ve bu görmenin kalbe salacagi korku ve ürpertidir. Ölüm melegini günahkâr bir insanin ruhunu alirken büründügü kilik içinde, en dayanikli kimseler bile görse buna tahammül edemez.

    Rivayet edildigine göre Hz. Ibrahim (A.S) bir gün Azrail (A.S)'e «Günahkâr insanin canini alirken büründügün kiligi bana gösterebilir misin?» diye sorar.

    Azrail (A.S.) ona «Bunu görmeye dayanamazsin» diye cevap verir.

    Hz. Ibrahim (A.S.), «Dayanirim, sen göster» diye israr edince Azrail (A.S) ona «8asini çevir» der.

    Bir müddet arkasini döndükten sonra tekrar yüzünü dönünce Hz. Ibrahim (A.S.), kapkara yüzlü, saclari diken diken, kötü kokulu, siyahlara bürünmüs, agzindan ve burun deliklerinden ates ve duman çikan bir adam ile karsilasarak yere baygin düser.

    Ayilinca Azrail (A.S.), ilk kiligina dönmüstür. Hz. Ibrahim (A.S.) ona der ki. «Ey ölüm melegi, günahkâr insan ölüm ansnda senin bu kiligin ile yüzyüze gelmekten baska bir felâket ile karsilasmasaydi, bu ona yeterdi» der.

    Ebû Hureyre'nin (R.A.) rivayet ettigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    "Hz. Dâvûd (A.S.) esine karsi kiskanç bir erkek oldugu için kendisi evden çikarken karisinin üzerine kapiyi kilitlerdi. Bir gün kapiyi kilitleyip gittikten sonra karisi basini kaldirinca yabanci biri ile yüzyüze gelir. Bunun üzerine kadIn hizmetçilere; «Bu adami kim içeri aldi, eger Dâvud gelirse ondan çekecegi var» der. Bu arada Hz.Dâvud (A.S) çikagelir, yabanciyi görür, ona «Sen kimsin?» diye sorar.

    Yabanci da ona «ben kirallardan korkmayan ve onlarin koydugu perdelerle yolu engellenmeyen bir kimseyim» diye cevap verir. Bu cevabi alan Hz. Dâvud (A.S) «Vallahi, o halde sen ölüm melegisin» diyerek oldugu yere yigilip kalir.»

    Rivayet edildigine göre Hz. Isâ (A.S.) bir gün yolda yürürken bir kafatasina rastlar, oyagi ile ona vurarak «Allah (C.C)'in izni ile konus» der. Bunun üzerine dile gelen kafatasi söyle konusur. «Yâ Rûhullah! Ben falan zamanda kraldim. Bir gün basimda tacim, çevremde muhafizlarim ve devlet adamlarim bulundugu halde tahtimda oturuyorken ansizin karsima ölüm melegi çikti.

    Böylece bütün canli uzuvlarim üzerimden ayrilarak canimla birlikte ona gitti. Keski bütün o kalabalik çevrem olmasaydi, keski o kadar hareketli münasebetler içinde degil de yalniz basima yasasaydim.»

    «— iste âsilerin basina gelen musibet budur. Bu musibet itaatkârlarin basina gelmeyecektir.»

    Peygamberler ölüm melegini görenin içine düstügü dehseti degil, sadece ölüm krizini anlatmislardir. Oysa ki, insan ölüm melegini rüyasinda görse ölünceye kadar yemeden içmeden kesilir, ölüm aninde ve o korkunçlukta görmenin dehsetini var hesap et.

    Allah (C.C)'a kulluk görevine bagli kalanlar ise ölüm melegini en güzel ve alimli görüntüsü ile görürler.

    Ikrime'nin Ibni Abbas'dan (R. Anhuma) rivayet ettigine göre Hz. Ibrahim (A.S) kiskanç bir zat idi. Evinde müstakil bir ibadet odasi vardi. Çikarken bu odanin kapisini kilitlerdi. Bir gün içeri girince odanin ortasinda bir yabanci ile karsilasir. Yabanciya «seni evine kim aldi?» diye sorar.

    Yabanci «Sahibi içeri aldi» diye cevap verir. Hz. Ibrahim (A.S), «sahibi benim» der.

    Yabanci «Senden de benden de daha önce evin mülkiyetini elinde tutan beni içeri aldi» diye karsilik verir. Bunun üzerine Hz Ibrahim (A.S) ona, «Bana mü'minlerin ruhlarini alirken büründügün kiligin ile görünür müsün» diye rica eder. Ölüm melegi «Peki. o zaman arkani dön» der.

    Hz. Ibrahim (A.S) de arkasini döner. Bir müddet sonra yüzünü dönünce bir gene ile karsilasir. Hz. Ibrahim (A.S) hadiseyi naklederken yüzyüze geldigi delikanlinin yüz güzelligini, elbisesinin alimliligini ve güzel kokusunu zikretmisti. Gördükleri karsisinda ölüm melegine «mü'min ölüm aninda sadece senin yüzünle karsilassa bu mükâfat ona yeterdi.» der.

    öiüm sirasinda karsi karsiya gelinecek bir diger gelisme de iki muhafiz melegini görmektir. Bu konuda Süeyb (R.A.) der ki:

    «Duydugumuza göre hic bir kimse emellerini yazan iki muhafiz melegini görmeden can vermez. Eger adam kulluk görevine bagli kalmss biri ise melekler ona «Allah (C.C) bizden yana sana hayir versin. Sizi nice iyi mecliste otururtun ve nice iyi amelin islenisine sahit eyledin» derler.

    Eger adam günahkâr biri ise ona «Allah (C.C) bizden yana sana kötülük versin. Bizi nice kötü yerlerde oturmek zorunda biraktin, nice kötü isleri ister istemez görmemize sebep oldun ve nice kötü sözü duymamiza yol açtin. Bu yüzden Allah (C.C) hayrini vermesin» derler.

    Iste bu anda ölmek üzere olan kimsenin gözieri sirf o meleklere dikilir ve artik bir daha dünyayi göremez.

    Ölüm aninda karsilasilan felâketlerin üçüncüsü ise yunahkârlarin cehennemaeki yerierini görmeleri ve bu görmeden önce korkmalarudur. Çünkü onlarin ölüm krizi esnasinda butun enerjileri bosalmis ve kendileri canlarinin çikisina boyun egmislerdir.

    Fakat insanlar ölüm meleginin yüksek sesli bildirisini duymadikça ölmezler. Olüm meleginin bu bildirisi «Ya, ey Allah (C.C)'in düsmani, cehennem sana müjdeler olsun» ve «Ey Allah (C.C)'in dostu, cennet sana müjdeler olsun» seklindedir.

    Iste derin akil sahiplerinin ölüm korkusu bu sebeplere dayanir.

    Nitekim Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Hiç biriniz akibetini ögrenmedikçe. Cennet veya cehennemdeki yerini görmedikçe dünyadan ayrilmaz.»
    (Mekaşefetul kulub sahife,225)
  • Sizi sürükleyen, kendine doğru çekebilen, bir parçası haline getiren, baş kahramanı olduğunuz yani sizi “Santiago” yapan bir kitap. Uzunca hem de çok uzunca bir yola çıkıyorsunuz... Ki hiç bitmesini istemediğiniz bu yolculukta “Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün Evren işbirliği yapar,” düsturunu kendinize şiar edinmiş olduğunuzu ve mıh gibi aklınızdan silinmeyen öğüt verici o sözlerin kafanızın bir yerlerinde sürekli hareket ettiklerini ‘görür’ oluyorsunuz. Aslında görmek, sizi kitabın içinden bir cümle ile tarif ediyor; “Herkes kendi düşlerini aynı şekilde göremez; kendince görür.” Ve devam ediyor kitap, “kendi kişisel menkıbe”nizi gerçekleştirmeye yol alırken..
    Hazine arıyorsunuz efendim, gözünüzün önünde ama göremiyorsunuz. Bu yüzden kaçırıyorsunuz belki de hayatınızın fırsatlarını. Tam da kaçırdım derken.. Uzaklara da gitmeseydiniz asıl hazinenin nerede olduğunu bilemeyecektiniz ve farkında olmadan bir ömür sürecektiniz, sorusunu yöneltiyorsunuz kendinize... Sonra kitap size aklınızdan silinmeyen öğüt verici bir sözü tekrar hatırlatıyor; “Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar.” Ve “kendi hazinenizi bulamadığınız için gizli hazine bulan herkesten nefret edeceksiniz,” belkide.
    Altının değerini herkes bilir, peki ya gümüşün değerini.? “Herkesin kurşunu altına dönüştürmeye kalkıştığını düşünün biraz. Bir süre sonra altının hiçbir değeri kalır mı,” peki.? Dağda gömülü duran altının değeri var mıdır yoksa çıkarılıp işlenirse mi değer alır.? Unutmayın, “Hazineleri, seller toprağın altından çıkartır, gene seller toprağa gömer.” Şimdi sorarım altın mı olmak isterdin, gümüş mü.?
    “Kurşunu altına dönüştüren ve altını da toprağın altına gizleyen şey midir,” aşk.?
    Sahi nedir AŞK.?
    (Aklınızdan silinmeyen öğüt verici cümleler şimşekler gibi çakıyor ve birbirleri ile çarpışarak yağacak olan yağmurun haberini verir gibi oluyordu.)
    “Aşk, sevilen nesnenin yanında bulunmayı zorunlu kılıyordu.”
    Unutma!..
    “Her şeyin bir ve tek şey olduğunu asla unutma.”
  • günseli son günlerde öyle bir durumdayım ki bir iki dakika bile aklımı toparlayıp düşünemiyorum sevgilim şeytan bilir nelere takılıyorum neler düşünüyorum günlerdir yatıyorum hastalıktan mı bilmiyorum şimdi biraz düşünebileceğimi hissediyorum ve uzun süredir aklımda yüzen belirsiz bir cismi aydınlatmaya karar verdim evet aklım gene karışmadan acele etmeliyim ölmeye karar verdim günseli vakit geçirmeden yapmalıyım bunu yoksa ne olacağımı nereye sürükleneceğimi tahmin edemiyorum bu kısa aydınlıktan yararlanmalıyım ne yazık senin için ne yazık bunu karşılıklı konuşamayacağız ve düşündükçe ürperdiğimi itiraf ederim ölümü değil senin bu satırları okuduğun zaman ölmüş olacağımı acıklı şeyler yazmak istemiyorum acıklı sözler benim üzerimde etkisini kaybetti fakat seni etkileyecektir bunu düşünmeliyim her şeyi iyi hesap etmek zorunda olduğum için özür dilerim fakat düzeltmek imkânım kalmayacağı için buna mecburum yıllardır hayalimde bu mektubu yazacağım insanın beni kurtarmasını yaşadım fakat şimdi bu hayalden çok uzak olduğuma göre hayatımda hiç olmazsa bir kere hatasız hareket etmek zorundayım mektubu attıktan sonra hemen yapmaya kararlıyım biliyorsun biz ışık ailesi sözümüzün eriyiz bizim kaderimiz bu hiçbir şey yazmasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüm fakat bunu daha büyük bir insafsızlık saydığım için her şeyi yazmak istiyorum biraz sonra meydana gelecek olayın ayrıntılarını yazmayacağım onları nasıl olsa öğreneceksin belki beni de kararsızlığa götürür ne yapacağımı çok açık bilirsem belki elim titrer seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim seni seviyorum ve beni unutmanı istiyorum ben seni bir an için de olsa unutabileceğimi düşünerek buna girişiyorum selim olmayan bir selim görmektense hiç görmemek daha iyidir bana inan düşün ki gittim ve bir daha aramadım seni bir daha beni görmeyeceğine göre böyle düşünemez misin senin varlığına rağmen böyle düşünebiliyorsam sana bir sadakatsizlik var işin içinde beni görmeyecek olduktan sonra var olup olmamanın ne önemi kalır sadece yaşadığımı bilmen seni nereye götürür görüyorsun biraz daha gevezelik etmek istiyorum yeteri kadar yazdığım halde kalemi elimden bırakamıyorum bunu biraz da tabancayı henüz masamın üstüne yerleştirmemiş olmama borçluyum dışarı çıkacağım mektubu postaneye götüreceğim engel olamamak ne yazık değil mi bana kalan süreyi bu kadar kesin belirttikten sonra biraz daha anlatabilirim herhalde seninle biraz daha konuşmamda kötü bir şey yok sen de bu satırları okurken benimle biraz daha konuşmuş olacaksın bunu düşünmek güzel annemi tanımadın bundan sonra tanımanın da bir yararı yok sanıyorum sen ve annem bu resmi güzel bulmuyorum kafamda annemi üzeceğini biliyorum bu olayın ama dayanır herhalde beni bencillikle suçlamaya başlayıncaya kadar dayanırsa mesele yok bu sürenin kısa olmasını temenni ediyorum bunun dışında insanlarla ilişkimi kestiğim için kimseyi düşünmüyorum kimse üzülmek zorunda kalmayacak senin için de son günlerdeki perişan durumumla bir şeyler yaptığımı seni de biraz hazırladığımı sanıyorum birlikte geçirdiğimiz güzel bir günden sonra kendimi öldürerek yıldırımla vurmuyorum seni ya da bana öyle geliyor şimdi şu anda artık ne kadar yaşayacağımı bilmenin rahatlatıcı bir düşünce olduğunu ve kâbuslardan gelecekten korkmadığımı söyleyebilirim düşün son günlerde ne duruma gelmiştim artık bilmem bu ıstırap daha ne kadar sürecek gibi bir alaturka şarkıya yer yok yaşantımda yarın sabah kalkınca kim bilir gene ne olacak endişesi yok bu duruma ben bile zor inanıyorum gene tatsız bir şeyler olması ihtimali nasıl ortadan kalkar diyorum birkaç gün önce sevmediğim kimselere birer mektup göndererek onları hayatlarının sonuna kadar üzecek ya da üzeceğini sandığım sözler yazmayı düşündüm ne yazık ki insan ölmek üzere olduğu anda bile hayal gücünün eksikliğinden olacak yeteri kadar kötülük edemiyor bizi tutan bu garip engeli şimdi bile anlayamıyorum son fırsatı da kaçırdığım için biraz mahzunum belki müthiş bir ümitsizlik anında yapabilirdim bunu fakat talihin garip cilvesi gücüm yok tam bu sırada kuvvetim tükendi bu adamlara hadlerini bildirmek gerekiyordu neyse fazla üzülmemeliyim ölmenin nedeni bu değil beni odama kapanmış kendimi duvardan duvara atarken düşünmeni istemiyorum böyle bir durum yok beni unutmanı istediğim halde bunu yapamayacaksan beni güzel bir durumda düşünmeni isterim onun için beni hiç görme ne demek istediğimi anlıyorsun herhalde senin için daima güzel ve bozulmamış bir bütünlük içinde kalmak istiyorum gereksiz ayrıntıların aklındaki resmi bozmasına razı değilim kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıksalar bile görüntü olarak kalırlar kimsenin fazla üzüleceğini sanmıyorum yaşarken ilgilendiğim birkaç kişiyle olur ya görüşmek istersin benden bahsederken ortak anılarınız olamayacağı için sizi bir arada düşünmek bana kötü görünmüyor aydın kişileri saymıyorum ankara’da eski bir iki arkadaş vardı süleyman kargı vasıtasıyla bulabilirsin onları kargı’dan sana söz etmiştim sanıyorum yalnız uygun bir fırsat bulup söyleyememiştim birkaç şarkıdan ibaret uzunca bir yazım var onda belki bir gün okursun yolun o şehre düşerse fazla duygulanma yazılırken de fazla duygulanılmamıştır yazmanın çekiciliğine kapılıp biraz ileri gittiğim söylenebilir bir aldatmadır belki de uzunca bir şakadır ne yazık bir kopyasını almamışım belki okunmaya değer bir duruma getirebilirdim ilk yazıldığı gibi öyle düzeltilemeden kaldı şimdi sorsan başından sonuna kadar anlatamam süleyman da ilginç adamdır garip içine kapalı biraz kendini beğenmiş artık görüyorsun yakınlarımı da yargılıyorum bu kadar imtiyazı çok görmezsin bana herhalde süleyman’da “sense of humour” kuvvetlidir gene de benzerliğimiz yoktur başka türlüydü onunla yaşamak nerede susulacağını bilirdi bana benzemezdi dedim ya ona hayrandım anladığını belli etmeden anlardı ne zaman gitsen onu aynı yerde bulursun görüşmediğin sürede seni nasıl hissettiğini sanmışsan öyle düşünmüştür inanılmaz bir özelliktir bence bu yönü seni anlamazsa yadırgama beni tanıdığı süre içinde senin gibi bir insanla böyle bir yaşantım olabileceğini ona sezdirmemiş bu yönümü saklamış olabilirim insanları öyle farklı açılardan değerlendirdim ki hayatım boyunca arkadaşlarımı sana bile övmeye çekiniyorum burhan’ı da görebilirsin akıllıdır bir kusurunu görmedim diyebilirim bu da yeter bir sebep sıkıcı olması için turgut vardır biliyorsun bahsetmiştim her şeyini anlatamazsın ama zekidir durumu hemen kavrar insan onu kendisiyle bir yarışma içinde görmezse ya da bu izlenimi vermezse anlayışlı ve şefkatlidir sana çok yakınlık gösterir benim kişiliğimle ilgili bir mesele kalmayacağına göre turgut’u çok sevimli bulacaksın bu bakımdan durup dinlenmek bilmez bir sevimli olmak konusunda demek istiyorum evlidir belki biraz kalıplaşmıştır belki bu kalıbın içine bir noktada kimseyi almak istemez bu husus çok önemli en uslanmaz insanlar bile yanlışlıkla da olsa bir kere evlenince çevrelerini kendileri gibi görmek istiyorlar bu yüzden az mı meyhane arkadaşı kaybettik turgut böyle değildir sınırlarını bilir bana sorsan bilmez bildiğini sanır bir sürü okumuş yazmış adamdan çok değerlidir benim için yargıları bana göredir ona değer verdiğimi uygun bir fırsat bulup söyleyemedim sen bir yolunu bulup söyle onun için ne düşünmüş olduğumu kenan nasıl acaba merak ediyorum sorsana turgut’a doğrusu ben aranızda acı bir görüntü olarak kalmak istemem tatlı bir resim ya da nasıl söylemeli kelime oyunu gibi bir şey olarak kalmak isterim bazı tekerlemeler vardı aramızda ne bileyim ne kadar tekrar etsek bıkmazdık hoşumuza giderdi işte onlar gibi yaşamak isterim aranızda turgut’a söyle o anlar aramızda yüzlercesi dolaşırdı selim selim dediler onu da gördük gibi sözler icat etsin benim için tabii ortak yaşantımızı unutmamışsa bu öyle bir havaydı ki insan içindeyken akıllıdır dışarı çıkar aptallaşır sakın bu isteklerimi ciddiye alma belki bunları yapmak içinden gelmez yapma istediğin gibi yaşa bana ait bir şey ne bileyim bir kitap bir resim ya da buna benzer bir eşyaya sahip olmak istersen turgut’a söyle bizim evden alır annem onu çok sever belki de benim odamı görmek istersin şimdi biliyorum dayanamayacağını söyleyeceksin sonrası için bir gün olur bir gün özleme gibi bir duyguya kapılabilirsin ölümün acılığı dağılırken böyle olabilir o zaman annem evde yokken bir göz atarsın fazla ümide kapılma çok sevimsiz bir odadır birtakım hayaller saklar doğmadan ölen çocuklar gibi gizli hayaller bir bakıma iyi olacak içimde gerçekleştirme telaşı kalmayacak sakinleşeceğim yapamadığım o kadar çok şey var ki nasıl olsa hepsini gerçekleştiremeyecektim ve yapamamanın acısı zehirleyecekti içimi insan sonu geldiği zaman iyileşiyor odamda benimle ilgili yazı bırakmak istemiyorum bakarsın birtakım insanlar çeşitli nedenlerle orayı burayı karıştırırlar biliyorsun birtakım karalamalarım var hepsini yakmalıydım yapamadım sana gönderiyorum pakettir geç gelir bu mektuptan sonra eline geçer bir kutu içine koydum hemen açmamanı istiyorum oldukça karanlık hemen okursan seni bunaltabilir bir süre geçsin mesela beş altı ay kadar sonra istediğini yaparsın büyük bir kısmını senden gizli yazdım bilmeni istemedim ben yaşarken bu yazdıklarımı bilmene dayanamazdım gene de fazla üzülme edebiyat hevesi olarak kabul et gerçek sayma bunları mustarip bir ruhun çırpınmalarını ifade etmekten çok okuyucuların duygularını kötüye kullanmak isteyen acemi bir yazarın karalamaları dersin başkalarına göstermek isteyeceğini tahmin etmiyorum fakat dilediğini yap bu mektupta bile şunu yap bunu yapma demişsem ona da aldırma ne diyor yukarıdaki adam isteyiniz verilecektir demek ben bir şey istemiyormuşum bir bana parmağını uzatarak bu kadar gürültü ediyorsun sızlanıp duruyorsun doğru söyle gerçekten istiyor musun diye sorsaydı ona ne karşılık verirdim bilemiyorum hayır biliyorum derdim ki ona ya da büyük bir olasılıkla derdim ki görüyorsun türkçe kelimeler de kullanıyorum arada öztürkçeye dargınlığım kalmadı tabii kimse bilmiyordu benim dargın olduğumu geçelim içimde birbirine karşı savaşan yönlerin birbirine dargın olduğunu söyleyerek geçiştirelim bunu da son anda mesele çıkarmayalım evet istemesini bilene gerçekten verilecektir verilmektedir isteyip istemediğini bilmeyenler için de yukarıda sözünü ettiğim adamın işaret parmağı meseleyi halledecektir en önemli sözü en sonda yazacağımı sanıyorsan aldanıyorsun hiçbir zaman benden bekleneni vermeyi becerememişimdir bekleyenleri utandırmışımdır daha fazla yazamayacağımı hissediyorum son anda acıklı bir sözle canını sıkmamalıyım
    işte bu kadar işte canım sevgilim günseli selim
  • Kitap "kürt aydınları üzerine" adlı bir başlığa sahip olsa da aydınlardan çok kürtlerin yaşadığı durumları, katliamları politik bir dille anlatmaya çalışmış; kitabın da yer yer kürtleri de eleştirdiğini görüyoruz Beşik'cinin.

    Kendisinin türk olması zaten kitabı okumamın başlıca nedeni; çünkü kardeşinin yarasını görmesi ve bunun için mücadele etmesi oldukça takdir edilesi bir durum.
    (Mücadele bir yana adam hapis yatıyor "kürtleri savunuyor" diye..)

    Kitaba geri dönecek olursak, kitap da bir çok bilginin tekrarını görmek beni fazlasıyla sıktı; hatta kitabın ekinde bile yine aynı bilgilerin tekrar edilmesi sayfaları atlayarak kitabı bitirmeme sebep oldu.

    Kürtlerin yaşadığı sorunlarla uzaktan yakından ilgili iseniz bu kitap sizi kesinlikle doyuracak donanımda..
  • Yazar: D (B) D
    Hikaye Adı : Urfalı Bilim Adamı
    Link: #32332818
    Ressam : Signac

    http://hizliresim.com/moJArR

    "Hazırmıyız?"

    "Son bir kaç tetkik kaldı büyükbey"

    "Daha çabuk, daha seri zamanım kısıtlı. Eğer bana bir şey olursa hiç biriniz burdan sağ çıkamazsınız"

    Köleleşen bu insanlar korkuyla çalışmaya devam ettiler. Her yerin bembeyaz olduğu bu oda da ikinci bir renk sadece köleleşen bu 20 insanın ten rengiydi. Büyükbeyin ise nerde olduğunu bulmak neredeyse imkansızdı. İşte, işte cebinden bu büyük atolyenin her köşesini görebildiği tableti çıkardı, ancak bu şekilde kendisini sağ taraftaki boş duvarın önünde görebildik.

    Büyük beyin bütün vücudu bembeyazdı tıpkı süt gibi, peynir gibi birde üzerine beyazda giyince her şeyini ve her yerini beyaz olarak dizayn ettiği bu atolyede onu bulmak ve görmek neredeyse imkansızdı. Hollandanın kervan geçmez bu ıssız ormanın da inşa ettiği bu atolyenin onun hayatını kurtarmasını bekliyordu aksi taktirde iç organları çalışmayı bırakacak bu beyazlık içine kadar sinecek ve Büyükbey bir heykel gibi kalacak... Koltuğa yayılmış uzaklara dalan büyükbeyi, önündeki telsizden gelen ses irkitti.

    "Büyükbey"

    "Söyle"

    "Efendim anneniz sizi görmek istiyor"

    "Tamam"

    Atalyönin en üst katına geldi asansörle. Karşıda büyük ahşap bir kapı vardı, buraya aşağıdaki hiç bir köle çıkamaz, büyükbey dışında ve annesinin de aşağı inmesi kesinlikle yasak.
    Kapıya yaklaştı üzerinde büyük harflerle "sen siye gel urfalı" yazılı olan duvar halısına baktı, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve kapının kolunu açarak içeriye girdi. Annesi bu büyük ve geniş salonda, bir birinden güzel ve ihtişamlı mobilyaları bir kenara itmiş. Kendine göre bir kilim ve bir yer minderi indirmiş burda oturur kalkardı. Oğlunun geldiğini fark edince seslendi.

    "Ehmeee(Ahmet) hele gel oğıl gel"

    "Xerdır ane gine ne icat çıxardi bıze"
    (Hayırdır anne yine ne icat çıkarttın bize)

    "Hös edepsız anaydan dalga mı geçisen, ben seni gibi gavur icadı şelerı zıkkımlanıp taş olmıyam, siye derman arıyık bırda"

    Büyükbey yani Ahmet Hollanda'ya geldiği ilk günleri hatırladı ne heveslerle gelmişti. Eğitimini tamamlayacak ve bilim adamı olacaktı ciddi bir buluş yapıp hem kendi ismini hem memleketinin hem ülkesinin ismini tarihe yazaktı. Ama her şey gizli bir çetenin eline düşmesi ile son bulmuştu. Bu çete bağımlılık yapan beyaz toz işini devamlı yenilemeye ve farklı tozlar bulmaya çalışıyor bunun için de diğer ülkelerden gelen öğrencileri kullanıyorlardı. Ahmet'de bu kurbanlardan biriydi. Yapılan toz Ahmetin hücrelerine kadar işlemiş ve göz bebeğine kadar beyazlamıştı. Çete Ahmet'i bayıltıp bu ormana atmış ve kaybolmuşlardı. Bunun üzerine Ahmet annesinden Urfa'daki tüm mal varlığını satıp yanına gelmesini istedi bu atolyeyi inşa edip aşağıdaki 20 farklı uyruklu genci ki bu gençleri özenle seçmişti tehditle kaçırdı ve burda iyileşebilmesi için bir sıvı üzerine çalıştırıyor. Ahmet hayallere dalmışken annesi seslendi;

    "Ehmeee nereyee daldii?"

    "Ha ane bırdayam söle"

    "Bax oğıl Urfa'da ki attar ise(attar İsa)yi aradım söledım. Hal mesele bele dedım oda dedi ki. Biraz çınar yaprağı, biraz pırpırım (semiz otu), 40 samırsak, biraz deve dikeni..."

    "Yav ane ne deyisen yav attar İse ne bılsın bının dermanını. Adam dalğa geçmiş senden"

    "Uuu Allah senı almıya xer de yarami xersız oğlu xersıze. De kax get ne hali varsa gör"


    Elindeki tespihle Ahmeti döve döve çıkardı dışarıya. Tekrar asansör ile aşağı inen Ahmet şey büyükbey deneyin hazırlandığı odaya girdi zenci adam yaklaşıp

    "Her şey hazır büyükbey" dedi.

    Ahmet heyecanla masaya yaklaşınca zenci adam sıvıyı gösterdi ve bunu kalçadan enjekte etmesi gerektiğini söyledi. Ahmet etrafına bakındı ve

    "Tamam, tamam hadi şurda masada yap hemen hadi" dedi heyecanla ve uzandı masaya zenci ilaçla yaklaşıp birden batırınca iğneyi...


    "Aaaaaaa" diye bağırıp kanefeden düşen Ahmet kalkıp etrafına baktı karşısında Urfa kalesi kendisi evin damında güneş başına geçmiş, meğer hepsi bir rüya imiş...
  • Resimden esinlenip hikaye yazma etkinliği #31906110
    Ben resimden etkilenmeye çalıştım ama saçmaladım hemde baya saçmaladım etkinlik dışı bu saçmalamama sebep olan resim
    http://hizliresim.com/moJArR



    "Hazırmıyız?"

    "Son bir kaç tetkik kaldı büyükbey"

    "Daha çabuk, daha seri zamanım kısıtlı. Eğer bana bir şey olursa hiç biriniz burdan sağ çıkamazsınız"

    Köleleşen bu insanlar korkuyla çalışmaya devam ettiler. Her yerin bembeyaz olduğu bu oda da ikinci bir renk sadece köleleşen bu 20 insanın ten rengiydi. Büyükbeyin ise nerde olduğunu bulmak neredeyse imkansızdı. İşte,  işte cebinden bu büyük atolyenin her köşesini görebildiği tableti çıkardı, ancak bu şekilde kendisini sağ taraftaki boş duvarın önünde görebildik.

    Büyük beyin bütün vücudu bembeyazdı tıpkı süt gibi, peynir gibi birde üzerine beyazda giyince her şeyini ve her yerini beyaz olarak dizayn ettiği bu atolyede onu bulmak ve görmek neredeyse imkansızdı. Hollandanın kervan geçmez bu ıssız ormanın da inşa ettiği bu atolyenin onun hayatını kurtarmasını bekliyordu aksi taktirde iç organları çalışmayı bırakacak bu beyazlık içine kadar sinecek ve Büyükbey bir heykel gibi kalacak... Koltuğa yayılmış uzaklara dalan büyükbeyi, önündeki telsizden gelen ses irkitti.

    "Büyükbey"

    "Söyle"

    "Efendim anneniz sizi görmek istiyor"

    "Tamam"

    Atalyönin en üst katına geldi asansörle. Karşıda büyük ahşap bir kapı vardı, buraya aşağıdaki hiç bir köle çıkamaz, büyükbey dışında ve annesinin de aşağı inmesi kesinlikle yasak.
    Kapıya yaklaştı üzerinde büyük harflerle "sen siye gel urfalı" yazılı  olan duvar halısına baktı, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ve kapının kolunu açarak içeriye girdi. Annesi bu büyük ve geniş salonda, bir birinden güzel ve ihtişamlı mobilyaları bir kenara itmiş. Kendine göre bir kilim ve bir yer minderi indirmiş burda oturur kalkardı. Oğlunun geldiğini fark edince seslendi.

    "Ehmeee(Ahmet) hele gel oğıl gel"

    "Xerdır ane gine ne icat çıxardi bıze"
    (Hayırdır anne yine ne icat çıkarttın bize)

    "Hös edepsız anaydan dalga mı geçisen, ben seni gibi gavur icadı şelerı zıkkımlanıp taş olmıyam, siye derman arıyık bırda"

    Büyükbey yani Ahmet Hollanda'ya geldiği ilk günleri hatırladı ne heveslerle gelmişti. Eğitimini tamamlayacak ve bilim adamı olacaktı ciddi bir buluş yapıp hem kendi ismini hem memleketinin hem ülkesinin ismini tarihe yazaktı. Ama her şey gizli bir çetenin eline düşmesi ile son bulmuştu. Bu çete bağımlılık yapan beyaz toz işini devamlı yenilemeye ve farklı tozlar bulmaya çalışıyor bunun için de diğer ülkelerden gelen öğrencileri kullanıyorlardı. Ahmet'de bu kurbanlardan biriydi. Yapılan toz Ahmetin hücrelerine kadar işlemiş ve göz bebeğine kadar beyazlamıştı. Çete Ahmet'i bayıltıp bu ormana atmış ve kaybolmuşlardı. Bunun üzerine Ahmet annesinden Urfa'daki tüm mal varlığını satıp yanına gelmesini istedi bu atolyeyi inşa edip aşağıdaki 20  farklı uyruklu genci ki bu gençleri özenle seçmişti tehditle kaçırdı ve burda iyileşebilmesi için bir sıvı üzerine çalıştırıyor. Ahmet hayallere dalmışken annesi seslendi;

    "Ehmeee nereyee daldii?"

    "Ha ane bırdayam söle"

    "Bax oğıl Urfa'da ki attar ise(attar İsa)yi aradım söledım. Hal mesele bele dedım oda dedi ki. Biraz çınar yaprağı, biraz pırpırım (semiz otu), 40 samırsak, biraz deve dikeni..."

    "Yav ane ne deyisen yav attar İse ne bılsın bının dermanını. Adam dalğa geçmiş senden"

    "Uuu Allah senı almıya xer de yarami xersız oğlu xersıze. De kax get ne hali varsa gör"


    Elindeki tespihle Ahmeti döve döve çıkardı dışarıya. Tekrar asansör ile aşağı inen Ahmet şey büyükbey deneyin hazırlandığı odaya girdi zenci adam yaklaşıp

    "Her şey hazır büyükbey" dedi.

    Ahmet heyecanla masaya yaklaşınca zenci adam sıvıyı gösterdi ve bunu kalçadan enjekte etmesi gerektiğini söyledi. Ahmet etrafına bakındı ve

    "Tamam, tamam hadi şurda masada yap hemen hadi"  dedi heyecanla ve uzandı masaya zenci ilaçla yaklaşıp birden batırınca iğneyi...


    "Aaaaaaa" diye bağırıp kanefeden düşen Ahmet     kalkıp etrafına baktı karşısında Urfa kalesi kendisi evin damında güneş başına geçmiş, meğer hepsi bir rüya imiş...