• 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu adamın ( Günday yani,bu adam derken saygısızlık olarak algılamayın lütfen,okuduğum her eserinde biraz daha yaklaşıyor,biraz daha samimi oluyor,biraz daha arkadaş olarak görünüyor gözüme ) yazdığı her kitap beni şaşırtmaya,kendisine hayran bırakmaya devam ediyor.
    Bu kitabın size vereceği bir ders olacak psikologları fazla da ciddiye almamayı öğretecek ;) Size gerektiğinde nasıl insan satılır ve yaptığınız seçimden vicdan azabı duymadan,kendinizi suçlamadan nasıl yaşanır gösterecek.Size öğretecek.Varmısınız öğrenmeye? ;)

    Hadi başlayalım o vakit ;)


    Psikolog Görüşü : Yalnızların genelde küçük arkadaş çevreleri vardır.; çünkü arkadaşlık ve güven konusunda yüksek standartlara sahiptirler.Birçok yalnız, zamanlarını büyük sosyal grupların dışında geçirirler; çünkü kendileriyle olmanın sahte arkadaşlar tarafından ‘tüketilmekten’ daha iyi olduğunu anlamışlardır.

    Kim ne düşünürse düşünsün Günday'ın yazdığı her kitap benim için yazılmış gibi değerli ve öğretici.

    Hakan Günday'la birlikte dolaşmadığım sokak,tanımadığım serseri,öğrenmediğim düşünce yapısı ve hayret etmediğim psikolojik tesbit kalmıyor,birikiyor,sanki Dante'nin Cehennem İlliüstrasyonu gibi kat kat yükselmeye devam ediyor.

    Hiç herhangi bir kedinin diline dokundunuzmu?Evet evet canlı bir kedinin dili,ben dokundum (ne yapayım merak her şeyin önünde :D ) pütürlü dikensi bir yapısı vardır,işte Günday'ın size anlatmaya çalıştığı hayatlar dikenli,pütürlü,pürüzlü ve bol acılı ama o acıları yaşayanların umrunda olmayan ama yine de ağızlarının içinde taşıdıkları hayatlar.

    Ve her zaman olduğu gibi yine okurken değişken psikolojik durumlar yaşayacaksınız (Deli bu adam yaa,rahat okuyacağımız bir şeyler yaz bir kere olsun abicim,ne bileyim öğretme,gösterme,yaşatma.Dışarıdaki insanları bizim gözümüze sokmadan bir kitap yaz.Kendi içimizde kalalım,mutluyuz biz böyle yarı kör dolaşırken ;) )

    Günday kendisinin ve benim DÜŞÜNCELERİMİN ANARŞİSTİ,aykırı ama peşinden gidilesi adamı olmaya da devam edecek.

    Küçücük bir HİÇ'i koskoca müthiş lezzetli bir romana çevirip gözümüze ve gönlümüze sokan bir yetenek.Günday yazmaya devam ettiği müddetçe benim isyanım,asiliğim,uyanıklığım,öğrenme ve görme arzum katlanarak artacak.

    Hakan Günday'ı hepimiz az çok tanırız eserlerinin hangi sınıfa girdiğine ben hala karar verememiş olsam da (onun için yeni bir tür keşfedilmeli demiştim) okumaya hep devam edeceğim,çünkü bu tür yazar ve kitaplara açlığım okudukça artıyor.

    PİÇ romanı yine Psikolojik etkileri ile ön planda,yine derin karakter analizleri var.Bu eserde de yine hepimizin bildiği,gördüğü,çok yakınlarımızda şahit olduğumuz,belki de yaşadığımız hayatları irdeleyerek analiz etmemizi sağlıyor.Emin olun o dört piç'in hayatı,düşünceleri,başlarından geçenleri okurken yine kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.Kendilerini diğer insanlardan soyutlamış,toplum dışına çıkmış,kimseden beklentileri olmayan karakterler müthiş bir yazı dili ile yine ustaca anlatılmış.


    Bu roman da diğer eserleri gibi büyük bir ustalıkla,cümle cambazlığı ile adeta eşsiz bir toplum ve karakter analiz kitabı.Psikoloji,sosyoloji aklınıza toplum ve insanla ilgili hangi bilim dalı gelirse içinde barındıran,ama bir o kadar da basit görünen ancak yazılması okunması kadar kolay olmayan bir eser.(Freud,Jung,Cervone kulaklarınız çınlasın senelerce sizi okudum şu adamın altı kitabında verdiğini veremediniz bana :D )
    Bu adam neyin nasıl tahsilini gördü ki,herkesin bildiği olayları,karakterleri,hayatları sanki hiç haberimiz yokmuş,hiç duymamışız,görmemişiz gibi analiz edip düşüncelerimizi dürte dürte yazıp yaşatırcasına bizlere sunabiliyor,büyük bir ilgi ve merakla okutabiliyor?Nasıl bir beyin yapısı,nasıl bir zekası var anlamıyorum.Sıkıldığınız da,okuma ilginizi kaybettiğinizde,ama ben bütün kitaplarını okudum dediğinizde bile tekrar başa sarıp yeniden okunacak bir yazar.(Kinyas ve Kayra'yı iki kez okudum,ikisi de aynı kitap ama değişik duygulardı)
    Günday bazı okur arkadaşlarımız için aykırı gelebilir ama hayatın birebir kendisini yazan,senin benim görmek ve düşünmek istemediğimiz,görsek şahit olsak bile o zaman da başımızı ters tarafa çevireceğimiz,görmezden geleceğimiz ayrıntılarını büyük bir ustalıkla kaleme döken,bizi düşünmeye,sorgulamaya,merak etmeye,el yordamı ile olsa da zifiri karanlıkta bir kaç adım atmaya zorlayan zamane ve düşünce anarşisti.iyi ki varsın Günday ve iyi ki yazıyorsun.

    Bu Günday incelemesi benim için son,bir daha Günday kitabına inceleme yazmayacağım.Arşiv de bir kaç Günday incelemesi daha var onlarıda atıp noktalayalım.Her okuduğum Günday kitabını bitirip arka kapağı kapadığımda yüzü gözlerimin önüne geliyor,adeta pis pis sırıtarak 'Okudun mu bu konuda daha önce böylesini?'diye sorduğunu duyabiliyorum ve hemen düşünmeye başlıyorum.Yokki Abi!Yok! O konuda böyle yazan,gelmiyor aklıma kaldı ki Metin Kaçan,Küçük İskender,Emrah Serbes,Chuck Palahniuk,Bukowski,Camus,Philippe Dijan bunların hepsini de okumuş insanım.Var mı sizin tanıdığınız,bildiğiniz bir yazar Günday gibi?Çıkarayım şunun karşısına dövüştürelim(aksiyon olur en azından )

    Bir inceleme de demiştim ya:Herkes okumasın Günday'ı,onu anlayabilecek,kitaplarını okumayacak yaşayacak okurlar alsın Günday kitaplarını,okumuş olmak için okunmaz bu adam ;) Günday sevmek ve okumak bir ayrıcalık olsun ;)

    Her kitabından sonra ''ne yazacağım ben buna yaa'' diyorum kısacık geçiştireyim bu sefer diyorum yine olmuyor,yazacak o kadar çok şey var ki Günday ve kitapları hakkında ya sayfa sayfa yazı çıkacak ya da hiç yazılmayacak...Kitaplarına kesinlikle İnceleme/Yorum yazmadığım tek insan Yaşar Kemal (Yaşar Baba'ya İnceleme/Yorum yazmak mı :O benim haddim değil.İnce Memed için bir incelemem var ama ;) Bir daha da olmaz) şimdi bu listeye bir kişi daha ekledim Hakan Günday!

    BU SON GÜNDAY İNCELEMESİ! (Umarım....)


    Alıntı :
    -----------------------
    Acı, insanın hayat tarlasında biçtiği buğdaylardan pişirdiği ekmektir. Dolayısıyla sabah kahvaltısı kadar kaçınılmazdır.
    --------------------------------------------------------
    Çok mutsuz sonların birinci şartı çok mutlu başlangıçlardır.
    --------------------------------------------------------
    Günümüz siyaseti hayvanlara göre düzenlenmiştir. Hayvanlarla iletişim kurmanın iki yolu vardır: kandırmak ve korkutmak
    -------------------------------------------------------
    Medeniyet duvarla başlar. Duvar örmek çeşitli amaçlar taşır.Bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır:
    insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Duvarlar örülür ve iki cephelerinde hayatlar gelişir.

    Duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. Medeni insanın ruhsal dengesini sonsuza dek kaybetmesine elektrik, kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. Bu yüzden duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. Var olan en kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir.Çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. Savunulması gereken ilk siperdir.

    Dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların ayakta kalmasına bağlıdır. Elleri alçılı duvar ustalarından elleri paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde gizler. Ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat tarzını belirler. Geceyi sokakta geçirenlerse duvarların, dolayısıyla medeniyetin dışındadır.

    Çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. Asla yıkmanın değil, ancak sadece geçebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. Çünkü ister Sao Paulo'nun gecekondularında, ister Koumbala'nın ormanında, isterse de Malaga'nın sahilinde yaşasın, her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. Duvarın diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar.
    Hepinize Bol Kitaplı Keyifli Okumalı Günler Dierim.Teşekkürler :)
  • 508 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Sarı Yazma...Kitap ismini Cide'li kadınların başlarına bağladıkları başörtüsünden almış.Rıfat Ilgaz'ın çocukluğunun geçtiği Cide'de yaşadıkları ,Cide'den kopuşu ve hastalanarak tekrar geri dönüşü.

    Kitap roman olarak geçiyor ama aslında otobiyografi denilebilir.Ilgaz'ın sevinçleri,hayal kırıklıkları,yazdığı ilk romanı,sevdiği kadın,annesi,babası,abileri ve ablası kitapta flashbacklerle yer buluyor..Ilgaz'ın isyanlarına bolca şahit oluyoruz.Çocuk Ilgaz'a bayılacaksınız ;)

    Yazar Cide'ye döndüğünde çok hastadır,yaşaması mucize kabilinde,Cide Rıfat Ilgaz için en iyi sığınak,nefes alınacak en iyi yer,huzur bulabileceği ve onu geçmişi ile birlikte çocukluğuna ve tekrar yaşama döndürecek en uygun yerdir.

    Kurtuluş Savaşı'nda 1950'li yıllara kadar Siyaset ve edebiyat dünyasından kişileri de anlattığı bu kitap,toplumcu-gerçekçi yazarlardan biri olan Ilgaz'ın en iyilerinden biri bence.

    Kitapta en çok dikkatimi çeken kısım Ilgaz'ın en tanınmış ve en büyük eserlerinden biri olan Hababam Sınıfı'nın filme çekilmesi hakkında yazdığı satırlar oldu,incelemenin sonunda o satırları bulacaksınız.O satırlarda eserinin filme çekilmesini nasıl acı bir isyanla anlattığını inanın ta içinizde hissediyorsunuz :(

    Ilgaz bu kitabı ile içinizi burkacak,sizi kah neşelendirecek,kah üzecek,bu kitabı ile kocaman bir takdiri ve teşekkürü sonuna kadar hak ediyor.(her ne kadar haddim olmasa da)
    Bu kitapta Ilgaz'ın kendi kaleminden hayat hikayesini,çocukluğunu,gençliğini,ailesini okuyun.edebiyat budur kardeşim!

    Bu kitabı bana bir arkadaş getirmişti,kapağını açtığımda aaa!! O ne!! Ilgaz'dan imzalı abi bu!!Manyak bir sürpriz oldu.rengarenk bir kitap,gökkuşağı gibi inanın,size sadece kitabı elinize alıp o gökkuşağı'nın altından geçmek kalıyor ;)

    Kitapta sadece Ilgaz yok,Aziz Nesin,Orhan Veli,Sebahattin Ali,Ahmet Kutsi Tecer ve daha kimler kimler!
    O yılların Cide'sini,o yılların Türkiye'sini,o yılların insanlarını az çok görmek,öğrenmek,hayatlarına şahit olmak istiyorsanız eee daha ne duruyorsunuz Rıfat Ilgaz muhteşem bir gezi için sizi bekliyor.Şiddetle Tavsiyedir!

    Arkadaşlar her ne kadar Ilgaz'a inceleme yazmak benim yapabileceğim bir şey olmasa da bir kaç satır karalayayım,ona saygılarımı sunayım,onu yad edeyim ve hatırlatayım dedim.
    Seni Seviyorum Rıfat Ilgaz,bütün eserlerin için binlerce,milyonlarca teşekkürler.Nur İçinde Yat!


    Kitaptan ;
    --------------------------
    Hababam Sınıfı gibi yüz binlerce baskı yapmış, toplumca bilinen, sevilen bir güldürü romanının filmini çevirirken kendiliklerinden yeni tipler, yeni olaylar ekleyecek kadar sanatı hafife almaları görülmüş şey değildi. Eserin içeriğine tümüyle aykırı düşen bu davranışın, çekilen filme bir şeyler kattığını ileri sürebilmeleri bence sanata da sanatçıyı da büyük saygısızlıktı. Verdikleri parayla yalnız kitabımdan senaryo çıkarmak hakkını değil, beni de, bütün kişiliğimle satın aldıklarını sanıyorlardı.
    -------------------------
    "İşçiyim, ama senin gibi değil. Bir dikili çöpüm bile yok!"
    Hemen aklıma yazı yazarken elime aldığım kalemler geldi. Ancak yazarken dikili duruyordu. Yazamadığım zamanlar yatık.
    -------------------------
    İşin en tuhaf yanı devlet hastanelerinde fakir fukaraya reçete yazan tek doktor çıkmıyordu. Nasıl ilaçtı ki, hep milletvekili çocuklarına, hep para durumu yolunda olanlara, işini uydurup yardım kurullarından para koparanlara iyi geliyordu!
    -------------------------
    Hepinize Bol Kitaplı,Keyifli Okumalı,Neşeli Günler Dilerim.Teşekkürler.
  • SEMAVER


    "Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."

    Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.

    Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

    Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı?

    Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali'miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

    Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

    Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler.

    Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi. Bir Alman'dı. Ali'yi çok severdi.

    İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikte idi.

    Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü. Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu.

    Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi.

    Anası:

    "Ali be, günah be yavrum," dedi. "Günah yavrucuğum, yapma!"

    Ali:

    "Allah affeder ana," dedi. Sonra saf, masum sordu:

    "Allah hiç gülmez mi?"

    Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

    Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı. Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

    Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.

    Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

    Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı.

    Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?

    Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi.

    Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.

    Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız, biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar..

    Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.

    Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

    Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer.

    Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler; mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

    Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.


    SAİT FAİK ABASIYANIK
  • 80 syf.
    ·Beğendi
    Gregor Samsa’nın görevi ailesine bakmak ve onların borçlarını ödemektir. Ama yaşadığı dönüşüm sonucu artık işe gidememektedir. Hatta ne acı ki, işe geç kalması nedeniyle onu denetlemeye müdürü eve gelir. Onun ‘hasta’ olduğuna inanmaz. Gregor yaşadığı dönüşümün tüm acılarına rağmen yine de işe gitmeyi düşünmektedir ve müdürüne durumu anlatabilmek için güçlükle odasının kapısını açar. Gördüğü manzara karşısında müdürü tek söz etmeden evi terk eder. Müdür Gregor’un halini anlamaya çalışmaz çünkü Gregor böceğe dönüşmeden önce de kendisi için bir şey ifade etmemektedir. Ama burada asıl sorun ailedir ya da sizi sevdiğini düşündüğünüz insanların verdiği tepkiler. Gregor’un ailesi onun bulunduğu durumdan ötürü korku ve tiksinti duymaktadır. Görmek istemezler onu. Kız kardeşi Grete başlarda Gregor’a karşı sevecendir; ona yemek getirir, odasını havalandırır ama sonraları o da uzaklaşır Gregor’dan. Evdeki herkes kısa bir süre içinde geçim derdine düşer; baba bir bankada çalışmaya başlar, anne evde dikiş diker, kız kardeş bir dükkanda çalışmaya başlamıştır. Ağırlaşan hayat koşulları ile birlikte Gregor onlar için artık daha büyük yük haline gelmiştir. Onun varlığını kimse istemez. Hatta Gregor’un en çok değer verdiği kız kardeşi Grete bile ondan vazgeçmiştir ve kurtulunması gerektiğini düşünmektedir. Bu acıya Gregor daha fazla dayanamaz ve ölür. Ölüsü evdeki hizmetçi kadın tarafından süpürülür ve kadın aileye “o şey”i nasıl çıkaracakları için endişe etmeye gerek kalmadığını, söyler.
    Kafka çok karamsar bir yazardı ve bu kitabında da “mutlu sonla” bitirmek ona uygun değildi. Öte yandan tekrar okursanız fark edeceksiniz ki, öykünün tutarlı için olması gereken şey ölümdür. Üç defada keyif olduğum nadir kitaplardandir. Yaşamı boyunca herkesin en az bir kere okuması gereken bir kitaptır bence Dönüşüm.
  • 192 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Hem seslikitap hemde e-kitap olarak cok rahat okumama ragmen biraz uzun surdu cunku tam bes defa dinledim sanirim.Sadece yurume ile ilgili kitap deyip gecmeyin, dunya dusunurlerini, felsefi yazarlarinin dusuncelerini de yansitan onlarin yasamlarinda bazi bölumleri buraya tasiyarak konuyla ilgili olarak anlatmasi ilginc. Cok begendim belkide biraz benim dusuncelerimi yansittigi icin sanirim. Ilk defa okudugumda bu da neyin nesi deyip birakmama ragmen tekrar elime almam gercekden cok iyi olmus. Etkileyici dogal olarak,gunluk yurume seklimi degistirdim mesela, skor tutarak yururken simdi sadece daha yavas geze geze yuruyorum zevk alarak özgurluk hissini tadarak doganin tadina vararak. Tabii buadan ahkam kesmek kolay ;benimde göz ardi etmek istemedigim buyuk sehirlerin ne yazik ki doganin guzelliklerinden faydalanma temiz havayi soluma gibi bir lux leri ne yazik ki yok. Istanbul'a son gittigimde havayi solumamak icin caba sarfediyordum:( Gelismis olmak buysa keske gelismemis olsaydik diyecegim ama Isvec de gelismis ulkelerden yurume alanlari kosma bisiklet surme gibi bir cok seyin rahatlikla yapilabilecegi bir sehir planlamasi yapmislar. Yapacagimiz tek sey sanirim mumkun oldugu kadar temiz yurume alanlari bulmak yada arada bir en azindan hafta sonlari bir kac saati buna ayirmak.

    "Özgürlük bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlardır o hâlde."

    "Çalışmak sefalet ürettiği kadar servet üretir. Burada sefalet servetin zıttı değil, aksine eksiksiz tamamlayıcısıdır. Zengin, kendininkinden daha dolu olup olmadığını görmek için komşusunun tabağına göz dikerek tıkınır. Yoksulun payına da ziyafetin artıklarına tutunmak düşer. Hepsi aynı oyunu oynar, kazananlar ve kaybedenler vardır sadece."

    "İnsanı canlandıran ya da etkileyen hiçbir şeyin olmadığı o ürpertici ormanlarda sabahın mavisinden akşamın turuncusuna kadar süren bu yürüyüş, hüznü dindirmez. O iyileştiren gücünden, enerjisinden eser yoktur. Hüznü yok etmez, dönüştürür. Çocukların bildiği ve kullandığı bir simyadır o; kederi sulandırıp onunla yıkanmak için kendinizi suya bırakır gibi yürürsünüz. Hüznünüzün açık havada uzaklara yelken açmasına izin verirsiniz; kendinizi bırakırsınız. Nerval’in yalnız gezgininin yeniden bulduğu hülyalı bir yürüyüştür bu, tıpkı sizi tırmanmaya zorlayan Nietzsche gibi, ancak onun zirvesinde kader değil, çocukluk düşleri vardır."

    cok begendigim yerlerden bir kac alinti yaptim. kesinlikle tavsiye edecegim bir kitap.
  • Albertine'e, beni sevsin diye, "Sizi sevmiyorum," dediysem, benimle çok sık görüşsün diye, "Ben insanları görmeyince unuturum," dediysem, ayrılık fikrinin önüne geçmek için, "Sizden ayrılmaya karar verdim," dediysem, şimdi de, bir hafta içinde mutlaka dönmesini istediğim için, "Ebediyen elveda," onu tekrar görmek istediğim için, "Sizinle görüşmem tehlikeli olurdu," ondan ayrı yaşamak bana ölümden beter geldiği için, "Haklıymışsınız, birlikte bedbaht olacaktık," diyordum. Heyhat!
  • Daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı. Karaciğerim stoklarını tüketmiş, midem isyan bayrağını çekmişti.

    Artık iyice umudumu kesmiştim ki uzaklarda bir karaltı gördüm. Bu bir gemiydi. Salazar'ın gemisi. Sonrasını hatırlamıyorum.

    Uyandığımda bir yatakta yatıyordum. Yanımda bir miktar su ve acılı adana vardı. Hunharca saldırdım ve hepsini mideye indirdim.

    Derken kapı açıldı.

    -Kaptan Davy, Salazar güvertede sizi görmek istiyor.

    Şapkamı yokladım. Yoktu. Düşürdüğüm aklıma geldi ve dışarı çıktım.

    -Hey Salazar! Teşekkür ederim dostum. Sen gelmeseysin çoktan nallanmıştım.
    +Davyyy! Seni kahrolasıca, beni kandırdın! Hani taş kağıdı yırtıyordu ha? Zimbabwe'de bir barda öğrendim öyle olmadığını. (Oynadığımız taş makas kağıt oyununda taş kağıdı yırtar diyerek kandırmıştım Salazar'ı)

    (O an suratım büte kalmadığını düşünerek memlekete dönmeye karar veren, açıklanmayan son dersten 48'le kaldığını otobüste öğrenen 2. öğretim öğrencisi gibi oldu.)
    -Hey Salazar sakin ol dostum.
    +Kes sesini ve gülen suratımı bana geri ver.
    -Hayır dostum gülen suratı sana veremem. Bana çok yakıştığını söylüyorlar.

    Naletli tayfa üstüme gelmeye başlamıştı. Salazar'ın gemisinde bir başıma onlarca tayfa arasında kalmıştım.

    Tayfalarla aramda 2 buçuk metre kalmıştı ki bacağımı yerinden söküp elime aldım.

    -Uzak durun benden kahrolasıcalar!
    +Nalet olsun, bu Jones'un meşesi.

    Hepsi gerilemeye başladı. Salazar:

    -Saldırsanıza be işe yaramaz korkak sürüsü!

    Birkaçının üstüme gelmesiyle bacağımı kafasında bulması bir oldu. Tekrar gerilediler ve en nihayetinde Salazar çıktı karşıma...