• 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Öncelikle bir öyküden oluşmadığını belirtmem gerek diye düşünüyorum. Sonrasında ise öyküler yazarın diğer öyküleri arasında normalin dışında kısalığa sahip olmasından dolayı bi bocalama yaşatabiliyor.
    İlk iki öykü daha uzun olduğu için akışa dahil olup satırlarla bütünleşebiliyorsunuz, diğer birkaç hikaye daha kısa olduğundan dolayı giriş kısmını okurken sıkılsa da insan, okumaya dair bi haz alıyor.
    Okumak ya da okumamak bu sizin kararınız.

    Tüm bunlarla birlikte keşke okumasaydım, zaman kaybı oldu, hiçbir şey anlamadım... vs gibi okunduktan sonra yaşanılan pişmanlıkları yaşamadım. Kısacası o kadar da değil yani. Okuyabilirsiniz.
  • 520 syf.
    ·23 günde·10/10
    Seriyi anlatırken tam olarak nereden başlayacağımı bilmiyorum ama çok uzun bir inceleme olacak. Üçlemeye daha 9 yaşındayken yani 18 sene öncesi kadar ile tanıştım ama tabii çocuklukta sadece film olarak izleyebildim. Orklardan az korkmuşluğum yoktu. Tolkien aslında bu eseri yazarken belli kalıpları yıkarak yani fantastik adı altındaki az bilinen bir alana girmişti. Öncesi olan Hobbit'i artık Tolkien okumayan biri bile bilebilir. Bu iki seri arasında 15 sene var ve Tolkien bu süreçte 2. Dünya Savaşı'na gidiyor ve İngiltere için cephelerde görev yapıyor. Aslında o muazzam savaş sahnelerinin beslenme yeri buralardan bile gelebilir. Hayal gücünün vermiş olduğu muazzam çukura birkaç taşta savaş sırasında eklenmiş gibi hissediyorum. Zaten üçleme çıktığı 1950'lerin ortalarında Tolkien kitabı bastırırken zorlandı da. Burası yeri değil ama Tolkien ve Narnia yazarı Lewis çok sıkı iki arkadaşken fikir ayrılıkları yüzünden yolları ayrıldı. Hatta Lewis ve Tolkien dışında birçok yazar belli günler toplanıp eserleri üzerlerine konuştukları bir kulüpleri vardı. Bu ilişki oraya da zarar verdi. Şimdi upuzun incelemem de giriş bölümünü bitirip 1. kitaba geçmek istiyorum.

    “Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
    Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a,
    Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
    Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda,
    Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
    Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
    Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
    Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda”

    Kitap böyle bir cümle ile başlıyor. Seriyi hiç bilmeyen için bile muazzam bir etki bırakacak kadar kudretli bir cümledir. Smeagol'un yüzüğü buluşu ile devam eden hikaye Smeagol'un Deagol ile aralarında neler olduğunu tıpkı film serinde olduğu gibi çok iyi anlatıyor. Mesele şu ki Gondor'un kralı İsildur yüzüğü hüküm dağına atmayınca sonu pusuya yatan orklar tarafından ölümle ödüllendiriliyor. Tek olansa yıllarca gölün dibinde oradan oraya gidip duruyor. Ta ki az önce ki anlattığım hobbitler çağın kaderini değiştirdiklerinden habersiz birbirlerini öldürme adına mücadele ediyor. Deagol ölüyor ve Smeagol artık Gollum oluyor 500 yıl boyunca yüzük onu yiyip bitiriyor. Şu hobbitler ne taktir-e şayan yaratıklar değil mi. Yüzük daha sonra Bilbo Baggins adında bir hobbite geçiyor. Nasıl geçtiğini merak edenler hobbit kitabını okumak zorunda! Bilbo hafif huysuz ama rahatına aşırı düşkün, biraz tombul ve konumu gayet yerinde bir hobbittir. Yiğeni Frodo ile çok yerinde bir yaşamı vardır. Bilbo 111. yaş gününde artık zamanın geldiğini düşünüp bir doğum günü eğlencesi düzenleyip ortadan kayboluyor. Ve şu dillere destan cümleleri ederek yüzüğü Frodo'ya bırakıp Ayrıkvadi'nin yolunu tutuyor:

    "Aziz Bagginsler ve Boffinler ve aziz Tooklar, Brandybucklar, Grubblar, Chubblar, Barınaklar, Boynuzüfleyenler, Toluklar, Belkuşaklar, İyikişiler, Porsukevler ve Ağağıkibirliker. "

    "Ayaklarıkibirliler!" diye bağırdı yaşlıca bir hobbit çadırın arkasından.
    "Ayağıkibirliler, diye tekrarladı Bilbo. Aynı zamanda, nihayet Çıkın Çıkmazı'na tekrar hoş geldiniz diyebildiğim iyi yürekli Torbaköylü Baggins'lerim. Bugün benim yüz on birinci doğum günüm: Bugün yüz on bir yaşındayım! Umarım hepiniz benim kadar eğleniyorsunuzdur. Sizi çok tutmayacağım. Sizleri belli bir Amaç için bir araya topladım. Aslında üç ayrı Amaç nedeniyle! Her şeyden önce, hepinizden ne kadar çok hoşlandığımı, yüz on bir yılın böylesine mükemmel ve şayanı taktir hobbitler arasında yaşamak için çok kısa bir süre olduğunu söylemek için.
    İçinizden en az yarısını, arzuladığımın yarısı kadar bile tanımıyorum; ve yarınızdan azını hak ettiğinin ancak yarısı kadar sevebiliyorum.
    İkinci amacım, yaş günümü kutlamaktı. Aslında yaş günümüzü demeliyim. Çünkü elbette, bugün varisim ve yeğenim Frodo'nun da yaş günü. Bugün rüştüne(33) ve vesaret hakkında erişiyor. İkimiz birlikte yüz kırk dört sayısına ulaşıyoruz. Sizin sayınız da bu harikulade toplama uysun diye ayarlandı: Affınıza sığınarak, bir Grosa.(?)
    Üçüncüsü ve sonuncusu, bir şey ilan edeceğim. Daha önce de söylemiş olduğum gibi yüz on bir yıl sizlerin arasında geçirmek için kısa bir süre olduğu halde bunun SON olduğunu bildirmekten müteessirim. ŞİMDİ ayrılıyorum. HOŞÇA KALIN!"

    Şu Bilbo ne kadar da enteresan bir hobbit anlaşılır değil. Yüzük artık Frodo'da ve Gandalf ona tek olan yüzüğün değerini anlatıp, saklamasını öğütlüyor. Aylarca ortadan kayboluyor. Hatta aradan 13 yıl geçiyor. Her daim bilgi peşinde olan Gandalf Frodo'nun bile artık umudunu kestiği bir gün gelip ona aklındakileri anlatıyor. Sauron'un hain birlikleri artık her yerde kol gezmektedir. Yüzük derhal yola çıkıp nihai karar için Ayrıkvadi'ye yani Elrond'un divanına gitmelidir. Sam olmadan Frodo asla yaban topraklara çıkamayacaktır. Birde onlara uzaktan kuzenler olanlar Merry ve Pippin ikilisi de eklenir. Yüzük tayfları onları birkaç kez pençesine düşürmek üzereyken makus talihleri hep kötü gidecek değildir. Bree'ye yani Sıçrayan Midilli hanına gidip orada Gandalf ile buluşacaklardır. 4 hobbit gider ama ortada büyücü filan yok!! Bree'nin sahibi kaymakpürüzü Gandalf'ın güvendiği biridir. Onlara bazı haberler verir ama aylar öncesine aittir. Yolgezer ile tanışmalar ve handa çıkan karışıklar ise resmen ayrı bir hikaye gibiydi. Aragorn artık kendini onlara benimsetir. Gandalf'tan bahseder ve ortada şüpheye yer kalmaz. Yolları Amon Sul yani Fırtına Başı'na kadar uzanır ki bu yol birkaç hafta sürer. 5 tayf onları bulur kolcu Aragorn onları bir şekilde def etse de Frodo yüzüğü takmaya mecbur hisseder ve tayfların başı onu Morgul bıçağı ile yaralar. O yara ile yaklaşık 10 gün gezer. Nihayet ormanda devriye gezen Glorfindel onları bulur ve Frodo'yu önden Elrond'un şifalı ellerine götürür. 3 günlük ölü gibi yatan Frodo uyanır. Karşısında ise Gandalf vardır. Derin bir mutluluk yaşar. Saruman'ın onu alıkoyduğunu anlatır. Arifler bile cephe değiştirmektedir... Divan toplanır. Cüceler, elfler, insanlar ve makus talihli hobbitler oradadır. Uzun süre karar verilemez ve Frodo yüzüğü ben götürürüm diyerek tüm divandaki yürekleri burkar. Elrond 9 tayfa karşılık 9 kardeşlik diyerek 9 kişi seçer. Frodo Sam olmadan bir yere gidemez dedik. Merry ve Pippin'i de çuvala tıkamak gerekecek. Aragorn olmak zorunda, bir elf ve bir cücede kefil zaten ve birde insan lazım. Boromir ah Boromir, yiğit kralım neden kendine hükmedemedin ki! Yolculuk başlar. Moria salonlarına girmek zorunda kalırlar. Caradhras geçidi onları buna zorlar. Moria'da kardeşlik dağılacaktır. Cüceler fazla aç gözlülüklerinin bedelini ödemiştir. Gandalf'ı bile aşacak bir yaratık geliyor. Gandalf'ın kaçın ahmaklar sözü ve onun boşluğa düşüşü derin bir hüzün verir herkese.

    "Geçemezsin," dedi. Orklar taş gibi duruyor, etrafta çıt çıkmıyordu. "Ben Gizli Ateş'in bir hizmetkarıyım, Arnor'un alevini kullananım. Geçemezsin. Kara ateş seni kurtaramaz, Udun'un alevi. Gölge'ye geri dön! Geçemezsin."
    Gandalf'sız yola devam edip doğrudan Lothlorien'e giderler. Haldir ve askerleri onları hele ki bir cüceyi hiç hoş karşılamaz ama Elrond çoktan haber salmıştır. Celeborn ve Galadriel ile görüşürler. Her birine özel hediyeler verir ki diğer kitaplarda ayrı ayrı göreceğiz bunları. Gitmeden önce Galadriel aynasından bazı şeyleri Frodo'ya gösterir.Kimsenin yüzüğe hükmetmek istememesini daha iyi anlayan Frodo görevinin ne kadar önemli ve zor olduğunu her geçen gün daha iyi anlamaktadır. Birkaç hafta boyunca bozkırlarda yol yapıp neler yapmaları gerektiğine karar vermek isterler. Malum olay patlak verir ve Boromir Emyn Muil'deki Amon Hen tepesinde Frodo'yu tek yakalayıp bunu fırsat bilip yüzüğü ondan almak ister. Frodo yüzüğü takar ve ortadan kaybolur. Ork taburu onlara çok yakındır ve kitap bitmeden önce Frodo ve Sam yolculuğa sadece ikisi devam etmek isterler ve elflerin verdiği bir kayıkla derin sulara doğru yol alırlar.

    Şimdide sonuç bölümünde birkaç konudan bahsedip bitireceğim. Tom Bombadil olaylarına hiç girmedim. O daha elfler gelmeden hatta lambalar çağından hatta karalar bile şekil almadan önce Arda'daydı. Ne bir Maiar ne bir kral ne de bir başka bir ŞEY! Teoriler çok fazladır ama bana öyle geliyor ki Eru'nun bir yanılsamasından başka bir şey değil. Dinlerdeki peygamberlik gibi düşünülebilir anlamayan olursa diye.

    Tolkien birçok fantastik serinin yazılmasında öncüdür. Unutulmuş Diyarlar yazarı zaten bu seriyi okuyunca bir seri yazmak ister ve devasa bir seri oluşur. Harry Potter serisinin yazarı dahi Tolkien'den etkilendiğini dile getirmiştir. E Tolkien'in bir filolog olduğunu kaç kişi biliyor? Elf ve cüce dilleri nasıl oluştu sanıyorsunuz. Aslında kökenleri Fince'ye dayanıyor ya neyse. Üstat aynı zamanda İskandinav mitolojisini çok severdi. Cüce isimlerinin çoğu direkt oradan gelir. Elfler, troller daha nicesi için havuz orasıdır. Ayrıca çok sevdiği bir mit daha vardır. Germen miti olan Beowulf mitidir bu da. Yüzük dağa doğru giderken sen de bu özeti okumuş oldun. Yok edilmeyen şeyler kötülüğe sebep olur!
  • 77 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Stefan Zweig - Satranç

    Bu yazı bir inceleme değil de, yazarın imtihanı başlığı altında okunmalıydı. Çünkü bu satırlar uykusuz bir gecenin mahsulüdür.
    İncelenen kitap, eleştiriden hemen önce tekrar okunmazsa yazar gerçekleri aksetmez. Bu da bir doktorun ameliyat sonrası yarayı dikmemesi gibi bir şey olur ki böyle bir yazının yayınlanması mümkün değil.
    Herkesin benden inceleme beklediği o gece yarısı, incemeyi benim hazırlayacağımdan haberi olmayan tek kişi yine bendim. Ta ki gece saat 02:13'te telefonum çalana dek. Arayan Editörümüz şu şekilde girdi konuya, "İncelemeyi yollamayı düşünmüyorsun herhalde" o saniye içerisinde bütün olay olağanüstü bir hızla kafamda canlandı ve şöyle cevap verdim, "Bilgisayar bozuk abi" bana derginin sabah 8'de grafikere verilmesi gerektiğini söyledi ve kapattı telefonu. işte bu şekilde hiç uyumadan işe gideceğim trajikomik gece başlamıştı. Furkan'ın yapacağı inceleme nasıl olmuştu da benim üstüme kalmıştı. Bu suçu Mardin'den hediye gelen şarabın üstüne atmaktan başka çare yok. Zira Furkan şuan da uyuyor ve ne var ki grafikerimiz herkesten habersiz İstanbul'a uçuyor o vakitler. O an bana moral veren tek şey incelenecek kitaptı. Okumaya ilk başladığım yıllarda keşke daha önce keşfetseydim dediğim ve bana bütün Zweig kitaplarını okutan kitap, "Satranç". Kitaplığıma gidip kitabı elime aldım.
    "Yine, uzun ince bir kitap" böyle diyorum "Zweig" okumaya başlamadan önce. Eğer Stefan Zweig okuyorsanız artık normal bir okur olmanız mümkün değil zaten. Sürekli okur ve gözünüze ilişen bütün kitapları kütüphanenize katmaya çalışırsınız. Bunun sebebi her kesimden insana hitap eden kitaplar yazmış ve her hangi bir kitabında sana mutlaka bir şekilde değinmiş olmasıdır. Her kitabın keşfedilmesi gerektiği hissini Zweig kolayca uyandırabiliyor.
    Kimilerinin kısa öykü, kimilerinin uzun roman dediği bu yazıların herkes tarafından kabul gören tarafı bir solukta okunmasıdır. Yazarımız her gün gördüğümüz ve karşılaştığımız şeyleri kafasında kurguladıktan sonra bize öyle güzel sunuyor ki, sürekli yürüdüğümüz yollar bize yeni hedefler göstermeye başlıyor. Akıcılık ve kesintisiz bir hikaye arıyorsanız size Zweig'in yazmış olduğu yüzü aşkın kitabı önerebilirim. Ama bu yazıda sadece "Satranç"tan bahsedeceğiz.
    Kitabı ilk okuduğumda tek seferde okuyabilmek için bir kaç kere yeniden başlamak zorunda kalmıştım. O zaman da bir saati biraz geçmişti, bu gece de öyle oldu. Tek fark, o günlerde gece yarısı kahvemi yapıp Mozart eşliğinde okuma şansım yoktu.
    Şimdi kitabı bir alıntı ile anlamaya başlayalım. "Bize hiçbir şey yapılmadı, yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz." Buradan çıkaracağımız gibi kitabı okuduktan sonra içimizde bir satranç oynama isteği uyanmayacak. Soren Kierkegaard,
    "Can sıkıntısı, bütün kötülüklerin anasıdır." demişti, "Kahkaha benden yana" kitabında. Gerçektende her şeyi yaptırır insana can sıkıntısı. Hayatında hiç satranç taşına dokunmamış, gerçek bir satranç bile görmemiş bir insanı, dünya satranç şampiyonuna galip getirebilir mesela.
    Bu hikaye, Nazilere esir düşüp dış dünyadan tecrit edilen Dr. B.’nin, ürkütücü bir tutsaklık yöntemiyle, akıl sağlığını yitirmenin eşiğinde olduğu bir zaman diliminin ucuna, bir rekabeti bağlıyor. Sizi, New York’tan, Buenos Aires’e seyahat ederken ağırlayan kitap; satrançı sadece bir araç olarak kullanarak, ezbere bir hayat ve yenilikçi adımlara açık bir bakış açısı çekişmesini en akıcı biçimde sergiliyor.
    Unutmayalım ki Avrupa'nın Hitler'e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig'te, 1942 yılında eşiyle birlikte intihar etmişti. Şimdi muazzam betimlemelerini bir kenara bırakıp olayı daha gerçekçi ele alırsak; intiharından önceki son kitabı olan "Satranç"ın okunmayı hakettiğini göreceğiz. Eğer okuduğunuz kitabın ait olduğu dünyaya girebilme kabiliyetiniz varsa, hiçliğe hoş geldiniz. Ben bu hiçliğe ilk adımımı attığımda aklıma gelen tek şey, o hiçlikte başbaşa olduğum tek şeydi, kendim. Kendime ne kadar tahammül edebilirdim; ne kadar anlayış gösterir ve ne kadar mücadele ederdim. Şayet bir hiçlik ile yüzleşmek istiyorsanız, gerçek bir intiharın ardına bıraktığı bu kısa romanı okuyun.
    Bu güne kadar hiç Zweig okumadıysanız, onun son kitabı sizin ilk kitabınız olsun. Ne zaman harekete geçip, ne zaman bekleyeceğimizi; ne zaman susup, ne zaman konuşacağımızı düşünme fırsatı verdiği bu kitap için Zweig'i minnetle anıyorum. Bir daha ki sayıda yeni bir kitabı anlamak için tekrar buluşana dek, Stefan Zweig'le kalın. Ben işe gidiyorum.
  • 384 syf.
    ·Beğendi·9/10
    İyiki okudum dediğim kitaplardan oldu ve en'lerim arasına hızlı bir giriş yaptı.
    Kesinlikle her anne baba okumalı..

    Hatta size bu konuda ufak bir önerim var, tabiki öncelikle siz alın ve okuyun.
     Sonra hani yeni evlenen yada hamile bir arkadaşınıza,hayırlı olsuna giderken yada bir davete  'aman elim boş gitmeyeyim şuradan bir kilo tatlı yada mutfak eşyası alayım'cılardansanız artık tatlı,hediyelik eşya yerine şu kitabı götürün derim...

    Belkide o evdeki yavrucağın namazların da sizinde iziniz olur

    Ne demişti Efendimiz(sas);
    “Kim hidayete çağrıda bulunursa, kendisine tabi olanların sevapları kadar ona sevap verilecek ve tabi olanların sevaplarından da hiçbir şey eksilmeyecektir. Kim de dalalete davet ederse, kendisine tabi olanların günahları kadar günah ona verilecek ve tabi olanların günahlarından da hiçbir şey eksilmeyecektir.”


    Gelelim uzuuunn özetime(kitap 383 sayfa olunca o kadar uzun değil aslında)


    Namazla büyüyen bir çocuk istiyorsak;








    DAHA ÇOCUĞUMUZ OLMADAN ÖNCEKİ NAMAZ EĞİTİMİ


    Ilk namaz eğitimimiz duamızdır.

     Daha doğmamış olan çocuğun ibadet terbiyesi önceki neslin duası ile başlar.



    Hatta eş seçerken dindar ve ahlaklı olanını seç diyen Resulullah'ın dediği gibi taa eş seçiminde dikkat etmeliyiz..



    Unutmayalım neslimizi ya namaz nesli olacak ya da namazı zayi edip şeytanın ve arzularının peşi sıra giden bir nesil olacaktır.



    Bir namaz kahramanı yetiştirmek istiyorsak daha o bebeği taşırken seccade başındaki zamanlarınızı kıymetini bilmeliyiz. Onun ilk tanıştığı namaz; bizim karnımızda yaptığımız Rüku ve secde ile başlar ve bu ölene kadar devam eder.

    Sonra her Yaşın Ayrı ayrı terbiyesi vardır.


    Neyi nasıl öğretmeliyiz önce  bunu öğrenmemiz gerekir;

    İlk olarak inanç eğitimi.

    (Çocuğa inanç eğitimi verirken kısa net cevaplar, ilimden çok inanç içerikli cevaplar vermeli, daha soru oluşmadan önce, çocuğa Allah'ı doğru bir şekilde tanıtmaya çalışmalıyız.) Bunu için önce kendi heybemizi doldurmaliyiz..



    Unutmayalım;Allah hakkında doğru bilgileri biz öğretmezsek, çevremizdeki herhangi biri ona inanç hakkında yanlış bilgiler öğretmekte gecikmeyecektir. 

    (Yeter ki koyunun başı başı olsun çobanlık için herkes sıraya girer)



     Ve unutmayalım ki örnek biziz. Eğer bizim gözlerimiz Allah dendiğinde parlamıyor da, para dediğinde ya da şöhret dendiğinde parlıyorsa çocuğun Allahı tanıması çok zordur. Daha evladımız doğmadan gözlerimizin neye parladığını kontrol etmeliyiz?



    Ebeveyn olarak doğru hedef koymalıyız. Hem kendimize hem de çocuğumuza…



    Dikkat etmemiz gereken husus; çocuktan önce kendimize düzeltmek olacak yoksa Allah'ı yanlış tanımaya sebep olabilecek bazı unsurlara onları itebiliriz. Bunlar aşırı zenginlik hayalleri, Şöhret akıntısı ve bitmek bilmeyen-olmadık isteklerdır. Çünkü vaktinde çocuğun içindeki Allah'ı arayan manevi açlığı doldurmazsak ilerde cocuk bu açlığı aşırı zenginlik veya şöhret hayalleri ile doldurmaya çalışılır.



    Sözlü akait eğitimi için çocuğa Rabbin kim? Dinin ne? Seni kim yarattı? niçin yarattı? bu soruları sorup cevaplamalıyız.(Bu konularda olası sorulara hazırlık yapmalıyız)



    Akaid eğitiminden sonra ibadetler ve namaz geçmeliyiz.



    Namaz eğitimi sırasında aşırı serbest ve ihmalkar olmamalıyız.

    Unutmayalım  anne-babalar olarak biz hayatımızda neyi eksik bırakmışsak, çocuğumuz o konuda eksik kalacaktır.

    Sonrasında ise bu çocuk niye böyle diye yakınmak hiçbir şeyi değiştirmez… çünkü bunun kaynağı ihmalimizdir. (Yani bizim çocuksuzken ki halimiz, ibadetlerle ilişkimiz bile çocuğumuzu etkileyecektir)



    Rad Suresi 28. Ayette; 'onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur' ayeti çocuk yetiştirirken de bize örnek olmalı çocuğun her dönemde zikirle muhatap etmeliyiz.(taa karmızdayken başlayarak)





    0-3 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    Yeni doğan bebeklere; ezan okuruz. Bu ona secde eğitiminde hayatı boyu rehberlik ediyor.

    Bu ezanla "ey küçük bebek Sen dünyaya ne için geldin biliyor musun? Sadece bu çağrıya icabet etmek için geldin, başka bir gayeye bunun önünü asla geçirmeyesin, başka şeyler için namazını asla terk etmesin, Allah'ın arzusu önünde başka Arzuları geçirmesin" demektir..



    Daha sonraki yeni doğan sünnetleri; tahnik,Akika kurbanı,saç tıraşı ve ağırlığınca altın, isim koyma, emzirirken duygularımıza ve yiyeceklerimizde haram karıştırmama ve bol bol dua..




    0-3 yaş döneminde; çocukların etrafı keşfederken bazen zarar verebilecek unutulmamalı, çocuğumuzu korumalıyız, onun ritmine ayak uydurmalıyız, yapabileceği işlerde desteklemeli zararlı örneklerden korumalıyız.



    Kendimizi güzel örnek yapmalıyız, yanında dedikodu ve ahlaksızlık içeren hiçbir konuşmaya yer vermemeliyiz.

    Bu açıdan televizyona çok dikkat etmeliyiz.



    Çocukların ibadetlere karşı isteksiz ve gevşek insanlarla vakit geçirmemesi için elimizden geleni yapmalı bu konuda tedbirler almalıyız.



    Eğer çocuğun yakınlarında olumsuz etki bırakmasından endişe ettiğimiz biri varsa o zaman çocukla kuracağımız yakınlık dozunu daha fazla artırmalıyız.

     Burda yeterince iyi olursak, çocuk sevinç ve coşkuyu anne ve baba ile hissettiği sürece dışarıdaki olumsuz etkiler zaman içerisinde önemini kaybeder.



    Çocuğumuzu eğiten bizim duygularımızdır.

     Yani sen sevinçle namaza gidip, huşu içinde namaz kılıyorsan, Ramazanı sevinç havasında yaşıyorsan, zikrederken evladını seni görüyorsa bunlar ona çok güzel duygu geçişleridir.


    Çocuk ilk konuşmaya başlayınca eğitimde başlamalıyız.(la ilahe illallah?Allah ismi,esma-ül Hüsna önceliğimiz olmalı sonrasında Allah'ın rahmeti gördüğümüz her şeyden örneklendirerek Tefekkürü öğretmeli, yine beğendiği şeyler üzerinden Allah hatırlatmalıyız.

    Allah'ın sınırsız gücüne dikkat çekmeliyiz.

    Burada dikkat etmemiz gereken bir husus biz Allah'ı doğru temsil edemezsek çocuk Allah'ı yanlış tanıyabilir. Ve Allah'ı yanlış tanımak başkalarına yanlış tanımaya da benzemez bunun için Lokman Hekim'in oğluna nasihatleri bizim için çok güzel örnektir.)





    3-6 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    3-6 yaş döneminde; bu yıllar onun kişiliğinin şekillendiği yıllardır.

     O yüzden buradaki kusurlar geri dönüşü olmayan zararlar doğurur.

    Bunun için ailemizde belirgin bir İslami atmosfer olmalıdır.

    Çocuğu Kur'an'a özendirmeliyiz,evladımız bizi 5 vakit nafile ve gece namazları kılarken görmeli.



    Bebeklikten başlayıp 6 yaşa kadar dönemde çocuk sevgiye doyurulmalı.

    Sevgi, bağlanma, saygı gibi asli duyguları düzgün yerleştirmeliyiz ki ileriki yaşamında bütün hayranlık ve ilgisini Allah'a yöneltebilsin..

    Bunun için sevdiğimizi açıkça söylemeli, kucaklayıp öpmeli, başlarını okşamalıyız.



    6 yaşına kadar öğrendiği şeyler sonraki hayatının binasının temeli olacağı için bilinçaltı çok güzel doldurmaliyiz.



    Bizim kıldığımız namazlar izletilmeli,bunları bilinçaltına kaydetmesine izin verilmeli, yanında dualar, cemaat ve  huşu içinde kılınan namazlar, abdest ve namaza konu alan çeşitli kitaplar, namaz içerikli hadisler için yazılan defterler, oyunumuzda namaza önem veren oyunlar, namaz içerikli şiirler ile çocuğun bilinçaltı doldurulmalı.


     


    İlk konuşmaya başlayınca la ilahe illallah sonrasında kur'an-ı Kerim'den İsra 111 ayeti ezberletmeliyiz.



    Ibadet eğitiminde önce kime ibadet edileceği öğretmeliyiz ve burada yavaş ama temkinli ve sağlam adımlarla gitmeliyiz. Bir seferde bütün bilgileri yüklememeliyiz.



    İlk eğitim " la ilahe illallah"tan başlamalı dedik yani çocuğumuz;

     Allah'tan başka yaratan rızık veren ve gözetip idare eden olmadığına inandırmalıyız(yani rububiyetin sadece Allah'a ait olduğunu bilmeli)


    Yaratan Allah olduğuna göre bütün hayatımızı onun istediği gibi yaşamak zorunda olduğumuzu başka seçeneğimiz olmadığını bütün hayatımızın ibadet olduğunu bilmeli(Yani uluhiyetin Allah'a ait olduğunu kabul etmeli.)

    Esmaül Hüsna ile Allah'ın bütün isimleri sıfatları örneklendirilmeli.

    Burada Peygamberimizin yeğeni olan Abdullah ibni Abbas adındaki çocuk sahabe ile yolculuğundaki hadisi şerifi rehberimiz olmalı.

    Öncelikle Emir ve yasaklara mutlaka riayet etmesi gerektiğini öğretmeliyiz.

    Yani; eğer Allah sana bir nimet vermeyecekse bütün insanlar bir araya toplansa da onu elde edemeyeceğini,ne beklersen Allah'tan beklemelisini ve sadece Allah'tan korkmalısını, Allah dilemedikçe kimsenin zarar veremeyeceğini sürekli hatırlatmalıyız. Ayrıca Ümit sevgi ve korku bunları önce kendimizi iyice anlayıp sonra çocuğa bunları güzelce aktarmalıyız.



    Evde abdest ve namaz içerikli piyes ve dramalar oynamalı,Kur'an öğretme, evde peygamber ve sahabe sevgisi ile karakterlerinin oturmasını sağlanmalıyız.

     Akıllı telefon ve tabletlerden uzak tutmak ve evimizde sürekli açık duran sohbet dersleri çocuğun eğitimi için çok önemlidir, unutmayalım.


    Bu yaşta ayrıntıya girmeden her şeyin genel hatları öğretmeliyiz.

     Kısa açıklamalarla telkin yeterlidir. Gün içerisinde sık sık namaz bizim en önemli görevimizdir,müslüman olduğumuz için namaz kılarız gibi kısa cümleler kurarak kesin mesajlar göndermeliyiz.


    Çocuğun bir oyun gibi bizi taklit yeteneğinden namazda abdest ve diğer ibadetlerde faydalanmalıyız..


    Onunla namaz içerikli oyunlar oyun oynamalıyız tek başına oyuna terk etmemeliyiz.



    7-9 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ


    7-9 yaş arasında;

     rol model olmalıyız. Çünkü bu yaşta çocuk etrafta olup biteni ilk kez anlamaya başlar.

    7 yaşında ilk namaz ile tanıştırmalıyız.

     Bunu yaparken namaz günü adıyla yaş pastalı özel bir kutlama ilanı yapılmamalı.

    Çünkü namaz tek kişilik bir eylemdir ve iç alemde beslenir. Namaz günü yapıldı diye namaza ihtimamı gösterilmesini beklememeliyiz. Ayrıca çocukta anlık oluşturulacak doyum onun namaza ihtimam göstermesine mani olabilir,gelen davetliler tarafından henüz hak etmediği takdiri gören çocuk iç doyuma ulaşabilir ve namaz günlerinde abartılı takdir ve şişirilmiş itibar egoyu dengesiz bir şekilde besler.Bu da çocuk için doyum olabilir.

     Çünkü namaz 1 günlük pasta toplantısı olmanın çok uzağında Ömürlük bir eylemdir.



    Ilk namaz olarak sabah namazı olabilir.Çünkü güneşin doğuşuna yakın olan vakitler en kıymetli vakitlerdir.Bu yüzden bu uygulama faydalı bir uygulama olur.


    Erkek çocukları için ilk namaz camide kaldırılması da güzeldir.


    Çocuğa namaza götüren şey şölen ya da etkinlik değil namaz kılan ev halkını görmesi ezanın dinlenmesi ve cemaat olmalıdır.


    Çocuğumuza sağ ve solundaki meleklerin tanıtmalıyız.



    Anne-baba olarak  çocuğun ibadete ihtiyacı olduğunu unutmamalı ve ertelememeliyiz..



    Çocuğumuza gününün nasıl geçtiğini anlatmayı adet haline getirtirsek, sonrasında Allah'a tekmil vermeye alıştırılır. (Yani çocuk namazla Allah'a ifade vermelidir.)



    8-11 YAŞ DÖNEMİNDE NAMAZ EĞİTİMİ



    8 -11 yaş arasında;

    Artık Çocuklar namaz kıl çağrısından çok namaz kılış şekli ile ilgili bir yaşa gelmiştir.


    9 yaş çocuk eğitiminde kilit yaştır. Eğer anne baba olarak biz  ibadette aksaklık yaparsak,çocuğun manevi dünyası tamamen sarsılır.

    Anne baba olarak en büyük derdimiz namazsa çocuk da bunu dert edinir…



    10 yaş çocuğun gördüğü ve seçip beğendiği değerlere sıkıca bağlanma yaşıdır artık soyut işlemlere geçilmeliyiz.


    Cennet cehennem melekler gibi görünmeyen alemde ki bütün her şeyi yeniden anlatmanın tekrar bilgilendirmenin faydası olacaktır.Çünkü bu yaşta daha iyi anlayacaktır. Niçin namaz kıldığını,kılmayan kimsenin nasıl bir sonuna karşılaşacağını önceki anlatımlardan daha gerçekçi bir üslupla anlatmamız gerekmektedir.



    Anne baba olarak henüz mesul değil yanılgısına kapılmamalıyız.

     Çocuğu doğduğu andan itibaren ibadet aşkıyla büyütmeliyiz.



    Nasıl olsa büyünce kılacak gibi bir yanılgıya da asla düşmemeliyiz.

     O büyüyünce kılacak peki sen ne yapacaksın?Senin anne babalık görevini ne olacak?

     


    10 yaşa özel tavsiyeler;

    Öncelikle sınırsız sevgi ve merhamet yani sağlıklı iletişim kurmalıyız. Çünkü Rahman'a itaate çağırmak ancak rahmetle olur.



    Namaza çağırırken kullanılan ses tonu ile dikkat gerekir sabırla davranmalıyız.

    'Kalk hemen namazını kıl' yerine 'Vakit girdi yavrum haydi namazımızı kılalım'.

    'Senin namaz kılacağın yok ben hatırlatmasam,geçip gidiyor' yerine 'bakalım namazı ilk hangimiz hatırlayacak?'

    ' Aklın başında bile değil namaz vakitlerini bile bilmiyorsun' yerine 'namaz vakitlerini bilmemen çok normal Ben de senin gibi iken bilmezdim ama ara sıra saate bakıversen bence benim öğrendiğim yaşlardan daha önce öğrenebilirsin'tarzında daha olumlu yaklaşımlarla namaza sevk etmeliyiz.



    Disiplini elimizden bırakmamalıyız. Ne gevşek ne de çok sıkı bir disiplin olmalı bu.



    Doğru disiplin yönteminde; ne sürekli kontrol edici bir baskı vardır nede kuralsızlık ve aşırı özgürlük..

    Çocuk sorumluluklarını bilir, evde kendisini ne patron olarak hisseder ne de silip kalır.

    Disiplin otorite değil rehberliktir,kurallar belirlenmeli çocuk uygulama konusunda fikir vermelidir,çocuğa aile içinde görev ve sorumluluklar verilmelidir, çocuğun öğrendiği doğrulara kendisinin sahip çıkmasına teşvik edilmeli ona serbest alan verilmelidir, rehberliğe devam ederek tabii ki çocuğa olduğu gibi sevilip kabul gördüğünü anlamalı ki anne babasının kendisini yönlendirdiği kurallar konusunda anne babaya öfke duymasın..

     Çocuk yaptığı hataların sonucu ile yüzleştirilmekten kaçınılmalı.

     Gün içerisinde çocukla mutlaka en az 20 dakika birebir sohbet edilmeli  özel anlar yaşamaya dikkat edilmeli, düzenli olarak birlikte yaşına uygun oyunlar oynayıp aktiviteler yapmalıyız.Çocuğun bize  öfke biriktirmesini fırsat vermemeliyiz.



    Çocuğun manevi gelişimi için ilk şart aile içi uyumdur. Unutmayalım; büyük ağaçları ancak büyük sarsıntılar yıkabilir ama taze fidanlar küçük rüzgarlarla yıkılabilir. Hatta kökünden bile kopabilir.



    Düzenli kılacağı namazlara hazırlanmak için abdesti çok güzel anlatmalıyız.


    Çocuğumuza kıldığı namaz için ödül vermemeliyiz.Çünkü ödülü Allah verecektir. Ödülle namaza alışan çocuk ödülden vazgeçildiğinde namazdan davaz geçebileceğini sanabilir..



    Çocuğa namaz kahramanı olduğunu hissettirmeliyiz.



    Namazı ezan okunur okunmaz kılmaya ve kıldırmaya gayret etmeliyiz.


    Çocukta zaman bilinci oluşturmak için onu ara sıra saati sorup zamanla ilgili göndermeler yapıp gün içerisinde yapacağımız belirli bir etkinliği namaz vaktine göre ayarlayabiliriz,saat kullanımına, kendi saatine, değişen namaz vakitlerini takip etmesine yardımcı olacak takvim yaprağı gibi şeylere dikkat ederek zaman bilinci oluşturabiliriz.



    Çocukların rutin işlerini belli bir namaz vaktine ekleyerek, her vakit namazı belirli bir eyleme bağlayabiliriz.

    (Okuldan geldikten sonra ellerini yıkamak için girince abdest almayı öğretmek ve Cemaatle namaz kılmak şu vakit namazdan sonra şunu yapacağız gibi)



    Evin her köşesinde namaza vurgu yapmalıyız. Belirli görseller tesbih seccade namaz başörtüsü takkesi gibi namaz sembolleri ile hafızalarına kazanmalıyız.

     Günlük namazlarımızı çocukların güleceği yerde kılmalı, namazı kenar köşe ibadeti olmaya mahkum etmemeliyiz.



    Anne baba olarak namazımızı takip ettiğimizi çocuklara sezdirmeliyiz..



    Ev içi etkinlikleri namaz saatine göre ayarlamalıyız.



    Çocuklara özel bir Mescit yapabiliriz.



    Her gün mutlaka bir namaz kahramanı hikayesi okuyup, hatta kendimiz bir hikaye oluşturabiliriz.Normal bildiğimiz hikayeleri de bu şekilde şekillendirebiliriz.



    Çocuk namaza iyice alıştıktan sonra bu evin içerisinde yoğun bir namaz gündemi oluşturmalıyız.

     Özellikle 40 gün hadisine dikkat etmeliyiz.



    Evden çıkarken çocuklara namazı tembih etmeli,onu dualarla uğurlamalıyız, çantasına namazı hatırlatıcı eşyalar koyabiliriz.



    Namazla ilgili ayet ve hadisler ezberleyebiliriz. Bunlara örnek;

    1.Namaz dinin direğidir terk eden dininin yıkmış olur.

    2.namaz her hayrın her iyiliğin anahtarıdır.

    3.müminin nuru ve beyazlığı abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.

     4.bizimle kafirler arasındaki temel fark namazdır namazı terk eden kimse küfre düşer.

     5.namazın farz olduğuna inanıp eksiksiz kılan cennete gider.

    6. Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır.

    7.Dua rahmetin abdest Namazın Namaz cennetin anahtarıdır.

    8.namazın yeri vücutta başın yeri gibidir.

     9.Kıyamette kulun ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır, namazı düzgün ise diğer amelleri kabul edilir, namazı düzgün değilse hiçbir ameli kabul edilmez.

    10.kim sabah akşam camiye gider gelirse,her gidip gelişinde Allah o kimseye cennetteki ikramını hazırlar.




    Evde Cemaatle namaz kılmaya dikkat etmeliyiz. Çünkü çocuk tek başına kıldığı namazda yakalayamadığı bazı duyguları cemaatte hissetmeye başlar.



    Erkek çocuklarına Cami alışkanlığı kazandırmalıyız.


    Namaz kılmayan kişilerle mesafeli durmalıyız.


    Dışarıdan alınacak desteği hafife alma almamalıyız. Çünkü çocuk evdeki gündemin devamını dışarıda da bulmalıdır.

     Mesela gençliğe adım atmak üzere olan çocuklar sık sık izledikleri filmlerden, telefonlar vesilesi ile her gün izlemeye maruz bırakıldıkları videolardan eğitimlerini alırlar.Siz bunları zararsız görebilirsiniz ama çocuğun beyni bunların en zararlı kısmı ile şekillenir.



    Yatsıdan sonra uyumayı alışkanlık haline getirmeli ve uyanmak için uyumalıyız.



    Abdest eğitimine küçük yaşlarda başlayıp, elini yüzünü yıkamaya giden çocuğa eğlenceli bir abdest merasimi yapabiliriz.Gece yatmadan önce abdestli yatmaları tavsiye etmeliyiz, abdestsiz namaza teşvik etmemeliyiz.



    Ezanı duyduğumuz zaman hep beraber dinlemeli ve faydaları hakkında konuşmalıyız. Çünkü Ezanı dinlemek görülmeyen imanla alakalı bir faydadır,ezan sonunda dediğimiz La havle vela kuvvete illa billah; "Allah'ım sen beni önemli bir göreve çağırıyorsun, ben de bu görevi mutlaka yerine getireceğim. Fakat Bütün güç ve kuvvetler senden olduğu için bu çağrıya icabeti kolaylaştıracak da sensin, bana bu çağrıldığım vaktin namazını eda etme imkanı ve kolaylığı ver" demektir..

     Bunu konuşmalı ve gündem yapmalıyız..



    Biz ezana özen gösterirsek bu çocuğun dikkatinden kaçmaz.



    Ezan duası ve manası hakkında konuşmalıyız.





    "Çocuklarınıza 7 yaşına geldiklerinde namazı öğretiniz,Eğer 10 yaşına geldiği halde kılmazlarsa onlara dövünüz" hadisi şerifini uygularken buradaki dövmenin; 

    -eline ya da kaba etine hafifçe vurmak şeklinde olduğunu ve 

    -ancak bebeklikten itibaren kendisine inanç eğitimi verilmiş, 

    -7 yaşında namaza başlatılmış ve 

    -10 yaşına kadar düzenli bir şekilde namazı takip edilmiş,

    -alışması sağlanmış çocuklar için geçerli olduğu unutulmamalıyız.!!!!


    -Bu uygulama 7 yaşındaki alıştırma döneminde sert ve baskı ile namaz öğretilmiş kendisine namaz sevdirememişsek,doğru bir şekilde anlatılmamışsak  bu hadis bizim için geçerli değildir.


    -Namaz asla dayakla ve sert musluklu öğretilmez.


    - Bu uygulama çocuğu hem dünyasını hem de öteki alem için karşılaşacağı daha büyük cezalardan koruma maksadı taşır bunu unutmamalıyız.


    -Bu hadis anne-babalara namazın ehemmiyetini tam anlamıyla kavratan bir hadis olmalıdır.


    -Basit meselelerden dolayı dayak yemiş bir çocuk buradaki uyarıya hiçbir anlam yüklemez..


    -Buradaki dövme hakkında;

     7 yaş öncesi çocuğa vurulmaz,

     dayak eğitim maksatlı olmalı,

     öfke boşalması şeklinde değil..

     Eziyet ve yaralama olmamalı, kasıtsız ve unutarak yaptığı davranışlar sebebiyle çocuk dönmemeli, vurulacak yerler çok sınırlı;baş yüz karın ve kasıklarda asla vurulmaz haramdır.

    üçten fazla vurulursa kısas gerekir. hafifçe ya da bükülü mendille ya da ince bir çubukla dövmeye müsaade vardır.


    -Döverim de severim de mantığı, bizim çocuğumuz da olsa bir şeyi değiştirmez.

     Allah onları bize vermişse emanet olarak vermiştir bunu unutmamalıyız.


    Çocukla hakaret,eleştiri ve aşağılama yerine motive edici şekilde konuşmalıyız.



    Aceleci olmamalıyız, tutarlı olmalıyız, yorulmadan çağırmaya devam etmeliyiz. Namaz hakkında konuşmak için ortam göz etmeliyiz.



    Nasihat  etmeliyiz ama kısa konuşmalar halinde.

    -Nasihat verirken çocuğun dinlediğinden ve tüm kalbiyle sizinle olduğundan emin olmalı, nasihat ederken dozunu kaçırıp süreyi uzatmamalıyız. Çocuğun kalbi ve kulağı başka yerde iken nasihata devam etmemeliyiz. Çocuğun nasihat alacak kişi sevmesini sağlamalıyız.

    Öncelikle Biz nasihatımıza inanmalıyız ve kendimiz uygulamalıyız.

    Nasihat ettiğimiz şey 3 cümleyi geçmemeli,nasihat somutlaştırılmalı,

    0-6 yaş döneminde konuşmaktan faydalanmalı,

    nasihatlerimizi nedeni açıklanarak söylenmeli ve çocuğun aklı nispetinde açıklanmalıyız.

     Çocuğa fikirleri sorulmalı, hemen sonuç beklememeli çok fazla uyarmamalı, emir vermemeliyiz…


     Ve unutmamalıyız ki çocuklar da bize nasihat eder onları dinlemeliyiz.



    Sürekli şunu  söylemeliyiz; senin ilk görevin kulluk. Sen Allah'ın kulusun ve kulluk için yaratıldın.

     Çocuklar bunu anladıktan sonraki aşama 'evladım daha iyi ibadet etmek için yeriz, ibadet için gerekli olan sağlığımızı korumak amacıyla evler ediniriz, bütün bu dünyevi işler Allah'a kulluğumuza hizmet ettiği sürece faydalıdır,değilse dünyaya kulluk etmeye başlarız,Allah muhafaza' demeliyiz.



    Çocuklara 'büyüyünce ne olacaksın?' sorusu yerine 'ne için yaşıyor ve ne için büyümek istiyorsun?' diye sormamız lazım.



    ÇOCUĞUN İRADE GELİŞİMİ (nefis terbiyesi) için ona yardımcı olmalıyız.



    Günahlardan kaçınmalı ve çocuğumuzu buna şahit etmeliyiz.


    Kendi istek ve arzularımızı dizginlemeli ve buna da şahit etmeliyiz.


    Her canımızın istediğini yememeliyiz.Oruç tutmaya özen göstermeliyiz.


    Her gün yapılan şeyleri bazen terk edip çocuğu da buna alıştırmalıyız.


    Zoru başarmak gibi bir hedefimiz olmalı ki irademiz kuvvetlensin.


    Tefekkür, düşünme, iradeyi kuvvetlendirir.

     Her fırsatta tefekkürden yararlanmalıyız.



    İrade eğitimi doğumla yani bebeklik döneminde başlar. Anne bebeğin ihtiyaçlarını karşılarken bunu ertelemeden, zamanında ve güler yüzle yapmalıdır,çocuk 0-3 yaş döneminde yapmak istediği basit işlerde engellenmelidir,evde katı olmamak şartı ile beraber bir disiplin olmalıdır..



     

    Çocuk 7 yaş öncesinde kıldığı namazlarda hissettiği coşkuyu hayatının sonraki her döneminde hatırlar. Çünkü kendi iradesini kullanarak namaza gelmiştir artık. Ama 6 yaşına kadar namazı sevmez ve kılma isteği duymazsa bu onun ibadet eğitimi için bir eksikliktir ve eğitim boşluğundan söz edilir.



    Çocuğun kendi iradesi ile ömür boyu namaz kılması için şunlara dikkat etmeliyiz;

    1.Bütün duygusal ihtiyaçlarını karşılamalı, koşulsuz sevgi ve gerekli aile bağını kurmalıyız.

    2. ibadetin içerik ve ruhunu öğretmeliyiz.

    3.kıldığı namazlar için ödül vermemeliyiz. 

    4.çocuğa ev içinde görev ve sorumluluklar vermeliyiz ki Zaman zaman kendi başına iş yapmasını alışsın tek başına namaz kılmaya teşvik edilsin.

    5. çocuğa verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükretmeyi öğretmeliyiz.

    6.Televizyon ya da bilgisayar oyunlarına dikkat etmeliyiz. Henüz bağımlılık oluşmadan engel koymalıyız.

    7.çocuğun basit kararlar almasına izin vermeliyiz.

    8. ona aktif roller vermeliyiz.



    Namaz kılanların cömert, Allah korkusu dolu, İffetli, emin, istikrarlı kişiler olduğu olması gerektiği çocuğa anlatmalı ve hissettirmeliyiz.



    Çocukta namaz kılmaya karşı bir inatçılık varsa ailesi ile güven bağı oluşturulmamış demektir.

    Bu yüzden çocukluk döneminde çok fazla vakit geçirmeye ve eleştiri ve nasihat içermek sizin birkaç saat sohbet etmeye,sık sık kucaklayıp öpmeye, yakın temas kurmaya, özel aktiviteler ve geziler düzenlemeye dikkat edilmeliyiz.


    Çocuk da namaza karşı inatçılık oluşmuşsa bilinmelidir ki bu namazda ilgisi olmayan bir şeydir.

     Namaz hiçbir zaman temel problem değildir. Temel problem ne ise onu bulup çözmek lazımdır.


    Bazı durumlarda yardım almak gerekir, uzman kişiden yardım almaktan çekinmemeliyiz.



    Namazlarımız da öncelikle kendiniz huşuyu yakalayıp çocuklarımıza da huşu hakkında sohbetler etmeliyiz.İlk Fatiha suresini öğrenmek ve Fatiha hakkında konuşmak olmalıdır.


    Huşu ile kıldığımız namazların model etkisi olduğunu unutmamalıyız.


    Huşuya mani bir sebep; iç huzursuzluğudur. O yüzden kaygı endişe ve huzursuzluğu ortadan kaldırmamız gerekir.

    -Bunun için Bebekken her acıktığında fazla ağlatmadan doyurmalı, korku duyacağı ortamlardan korumalı, yalnız bırakmamalı, toplum içerisinde küçük düşürmemeli, hakaret ederek onu rencide etmemeli, o üzülürken sevinir gibi bir tutum sergilememeli, bir uyarı veya ikaz anında ezici bir bakıştan kaçınmalı,başkalarıyla  konuşurken çocuğun ortaya koyduğu becerileri küçümsememeli, alaya almamalı, ortamlarda yaşıtı olan birini fazlasıyla övmemeli, toplum içinde hak ettiği itibarı sağlamalı, sevmediği şeyleri yemeye ve içmeye zorlamamalı, kardeşler arasındaki haksızlığa dikkat etmeli,adaleti öne çıkartmalı, kötü bir vasıf veya ahlakla yaftalamamalı, kazandığı herhangi bir başarı karşısında onu aşırı yüceltip,başarısızlık karşısında dışlayıcı ve küçültücü tavırlar sergilememeliyiz.



    Huşu ile namaz kılmak için gece namazlarına ve abdeste çok dikkat etmeliyiz.


    Anne baba olarak henüz anne karnına yerleşmeden ruh terbiyesi ve niyetimiz ile işe başlamalıyız.(Hz Meryem'in adanmışlığı gibi)



    Ama çocuğumuz doğmadan önce böyle bir niyet etmediysek,  her gün 'çocuğum daima ibadetlerine düşkün olsun, Allah'a karşı sorumluluklarına çok titizlik göstersin,müslümanlara önderlik etsin' diye ıçimizden geçirmeliyiz (sessiz bir şekilde)

    çocuklarımıza her bakışta bu dua ile bakmaliyiz.

     İnanın çocuk bazen sözlerle, bazen de gözlerle terbiye edilir. 



    Çalışmalı, gayret etmeli ve görevi hakkıyla yerine getirdikten sonrasına artık Allah'a bırakıp tevekkül etmeliyiz.



    Evlat yetiştirmeye  dua ile başladığımız gibi her zaman, her daim ve sonunda da duaya sarılmalıyız.


    dua mahallenin küçük çocuğunu bir ümmete önder yapar unutmayalım!


    Unutmayalım duamız olmasa Rabbimizin katında ne ehemmiyetiniz olurdu ki?(Furkan 77)
  • Hz. Fatıma'nın Şehadeti Hikaye Değil Gerçektir

    Son zamanlarda Sistan Beluçistan eyaletinde (İran Sünnilerinin yoğunlukta yaşadığı eyalet) sahih İslam tarihinden habersiz biri çıkmış Peygamber efendimizin değerli kızı Hz. Fatıma (s.a) hakkında bir makale yazmış adını da “Hz. Fatımatu’z Zehra’nın (s.a) şahadet hikayesi” koymuş. Bu makalede Hz. Fatıma’nın menkıbe ve faziletleri zikredildikten sonra, Hz. Fatıma’nın şehadetini ve ona karşı yapılan saygısızlığı inkar etme eğilimine gidilmiştir. Bazıları da yaptıkları konuşmalarda bunu onaylamıştır! Bu makalenin bazı yerlerinde açık ve net olan İslam tarihinin tahrif edilmesi, bizi bu tahrifi açıklamaya ve bu hakikatlerin bazılarını beyan etmeye mecbur bırakmıştır. Böylelikle İslam’ın hanımefendisi olan Hz. Fatımatu’z Zehra’nın şahadetinin asılsız bir hikaye olmadığı, tam tersi şüphe götürmez tarihi bir gerçek olduğu anlaşılmış olsun. Yoksa eğer onlar bu konuyu açmamış olsalardı, bizler bu şartlar altında konunun takipçisi olmazdık.Umudumuz, bu makalenin yazarının bu yazıyla birlikte hakikat karşısında teslim olması ve yazdıklarından pişmanlık du***** bunu telafi etmesidir.Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise bu yazıda getirilecek kaynakların tamamı Ehli sünnetin meşhur kitaplarından alıntı olmasıdır.

    Hz. Peygamberin (s.a.a) Diliyle Hz. Fatıma (s.a)Resulullah’ın değerli kızı çok yüce makamlara sahipti. Allah Resulünün açıklamaları, Hz. Fatıma’nın her türlü günahtan beri ve masum olduğunu göstermektedir. Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur:“فاطِمَةُ بَضْعَةٌ مِنّي فَمَنْ أَغْضَبَها أَغْضَبَني”“Fatıma, benim bir parçamdır, her kim onu öfkelendirirse beni öfkelendirmiştir.” [1]Söylenmeden açıktır ki Allah Resulünün öfkelenmesi onun incinmesi ve üzülmesi neticesinde oluşmaktadır. Böyle birinin cezası Kuran-ı Kerim’e göre şöyledir:“وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللهِ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ”

    “Allah'ın Resulünü incitip, eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.” [2]Hz. Fatıma’nın fazilet ve masumluğunu anlatan hadisten daha sağlam bir delil var mıdır? Bu hadiste Hz. Fatıma’nın hoşnutluğunun, Allah’ın hoşnutluğuna, onun öfkelenmesinin Allah’ın öfkelenmesine sebep olduğu anlatılmaktadır. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma! Kuşkusuz Allah senin öfkelenmenle öfkelenir ve senin hoşnutluğunla hoşnut olur.” [3]Hz. Fatıma, böyle yüce makama sahip olduğundan âlemlerin kadınlarının efendisidir. Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ey Fatıma! Âlemlerin kadınlarının efendisi, bu ümmetin kadınlarının efendisi ve mümine kadınların efendisi olmağa razı değil misin?” [4]Kur’an ve Sünnette Hz. Fatıma’nın Evinin Saygınlığı “(Allah’ın bu nuru) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir.” [5] ayeti nazil olduğunda, Peygamber bu ayeti camide okudu. Bu sırada birisi yerinden kalkarak “Bu özellikteki evler hangi evlerdir ya Resulullah?!” diye sordu. Allah Resulü (s.a.a) “Peygamberlerin evidir” diye buyurdu. O esnada Ebu Bekir yerinden kalkarak Hz. Ali ile Hz. Fatıma'nın evlerine işaret ederek “Ya Resulallah, dedi, acaba bu evde onlardan mıdır?” diye sordu. Resulullah: “Evet, onların en üstünüdür.” [6] buyurdu.

    قرأ رسول الله هذه الآية (في بُيُوتِ أَذِنَ اللهُ أَنْ تُرْفَعَ وَ يُذْكَرَ فيها اِسْمُهُ) فقام إلَيْهِ رَجُلٌ: فَقالَ: أَيُّ بُيُوت هذِهِ يا رَسُولَ اللهِ(صلى الله عليه وآله)؟ قالَ: بُيُوتُ الأنْبِياءِ، فَقامَ إِلَيْهِ أَبُوبَكْرُ، فَقالَ يا رَسُولَ اللهِ(صلى الله عليه وآله) : أَهذَا الْبَيْتُ مِنْها، ـ مُشيراً إلى بَيْتِ عَلِىٍّ وَ فاطِمَةَ(عليهما السلام) ـ قالَ: نَعَمْ، مِنْ أَفاضِلِهاKaynaklar:[1] Fethu’l Bari, Şerh-i Sahihi Buhari, c. 7, s. 84 ve ayrıca Buhari bu hadisi Nübüvvet alametleri bölümünde, c. 6, s. 491 ve “evahiru mağazi, c. 8, s. 110’da bu hadisi zikretmiştir.[2] Tövbe Suresi, 61. Ayet.[3] Müstedrek-i Hakim, c. 3, s. 154; Mecmeu’z Zevaid, c. 9, s. 203 ve Hakim “Müstedrek” adlı kitabında Buhari ve Müslim’in hadisin sıhhatinde gerekli gördüğü şartlarda hadisler zikretmiştir.[4] Müstedrek-i Hakim, c. 3, s. 156[5] Nur Suresi, 36. Ayet[6] Durru’l- Mensur, c. 6, s. 203 (Nur Suresinin tefsiri) ve Ruhu’l Meani, c. 18, s. 174......Hz. Fatıma (salamulahialeyha)'nın Evine Karşı Hürmetsizliğin Anlamı

    Değerli İslam peygamberi (s.a.a) dokuz ay boyunca bu eve gelerek Hz. Fatıma ve aziz eşine selam vererek [7] bu ayeti okudu: “إِنَّمَا يُرِيدُ اللهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيراً” “Ancak ve ancak Allah, ey Ehl-i Beyt, sizden her çeşit çirkinliği-kötülüğü uzaklaştırmayı ve sizi tertemiz kılmayı diler.” [8] Evet İlahi nur merkezi olan ve Allah’ın yüceltilmesini istediği bu evin saygınlığı çok yüceydi.

    Evet, öyle bir ev ki “Ehl-i Aba” ve “Ehl-i Kisa” olanları kuşatmıştır. Allah bu evi azamet ve yücelikle anmıştır. Böyle bir evin tüm Müslümanların tam bir hürmetine mazhar olması gerekmektedir.

    Şimdi bakalım acaba, Peygamber (s.a.a) bu dünyadan göçtükten sonra bu evin saygınlık ve hürmeti ne kadar korunmuştur?! Peşinen söylemek gerekirse bu saygınlık birileri tarafından ayaklar altına alınmış ve hiçbir şekilde korunmamıştır. İleride göreceğimiz üzere bunu yapanların kendileri bu hürmetsizliği itiraf etmişlerdir. Şimdi bunlar kimler olduğunu ve bu olaydan neyi hedeflediklerini idelemeye çalışacağız.

    Hz. Fatıma’nın Evine Karşı Hürmetsizlik!

    Bu evin hürmeti hakkında bu kadar kesin buyruklar olmasına rağmen bazıları maalesef bu eve karşı saygısızlıkta bulunmuş ve hürmetini ayaklar altına almışlardır. Bu, üzerinden öylesine geçilecek ve saklanacak kadar basit bir konu değildir.Hz. Fatıma’nın (s.a) evine karşı hürmetsizlik yapıldığının anlaşılması ve ondan sonra yaşanan olayların, kesin ve kati tarihi gerçekler olduğunun ortaya çıkması için Sünni kaynaklarda geçen belgeleri burada zikrederek bunun bir hikaye olmadığını ortaya koyacağız. Bilinmelidir ki halifeler döneminde Ehl-i Beyt’in (a.s) menkıbe ve faziletlerinin yazılmasına olağanüstü bir kısıtlama getirilmişti; buna rağmen “bir şeyin hakikati onun koruyucusudur” gerçeğinden hareketle bu hakikat de zinde bir şekilde tarih ve hadis kaynaklarında kaydedilmiştir.Belgeleri, ilk yüzyıldan başlamak suretiyle sırasıyla aktarıp çağdaş kaynaklara kadar vermeye çalışacağız.

    1- Ehli Sünnet'in meşhur hadisçilerinden İbn-i Ebi Şeybe (159-235), “el-Musannef” adlı kitabında sahih senetle şöyle rivayet etmiştir:

    «إِنَّهُ حينَ بُويِعَ لاِبي بَكْر بَعْدَ رَسُولَ اللهِ(صلى الله عليه وآله) كانَ عَليٌّ وَ الزُّبَيْرُ يَدْخُلانِ عَلى فاطِمَةَ بِنْتِ رَسُولِ الله، فَيُشاوِرُونَها وَ يَرْتَجِعُونَ في أَمْرِهِمْ. فَلَمّا بَلَغَ ذلِكَ عُمَرُ بنُ الْخَطّابِ خَرَجَ وَ دَخَلَ عَلى فاطِمَةَ، فَقالَ: يا بِنْتَ رَسُولِ الله(صلى الله عليه وآله) وَ اللهِ ما أَحَدٌ أَحَبَّ إِلَيْنا مِنْ أَبِيكِ وَ ما مِنْ أَحَد أَحَّبَ إِلَيْنا بَعْدَ أَبيكِ مِنْكِ، وَ أيْمُ اللهِ ما ذاكَ بِمانِعي إِنِ اجْتَمَعَ هؤلاءِ النَّفَرُ عِنْدَكِ أَنْ أَمرْتُهُمْ أَنْ يُحْرَقَ عَلَيْهِمُ الْبَيْتَ.قالَ: فَلَمّا خَرَجَ عُمَرُ جاؤُوها، فَقالَتْ: تَعْلَمُونَ أنَّ عَمَرَ قَدْ جاءَني، وَ قَدْ حَلَفَ بِاللهِ لَئِنْ عُدْتُم لَيَحرِقَنَّ عَلَيْكُمُ الْبَيْتَ، وَ أيْمُ اللهِ لَيْمِضَيَّن لِما حَلَفَ عَلَيْهِ.

    Resulullah’tan (s.a.a) sonra halk Ebu Bekir’e biat ettiği sırada Hz. Ali ve Zübeyr, Hz. Fatıma’nın evinde oturup konu hakkında istişarelerde bulunmaktaydılar. Bunu duyan Ömer bin Hattab, dışarı çıkarak doğru Fatıma’nın yanına geldi ve ona şöyle dedi ki: “Ey Allah Resulünün kızı! Vallahi insanlar arasında bize en sevgili kişi babandır. Babandan sonra ise bize en sevgili kişi sensin. Allah’a yemin ederim ki bu sevgi, bu kişilerin (Hz. Ali ve taraftarlarının) senin evinde bir araya gelerek toplandıkları sırada evinin yakılmasına emretmeme engel değildir!” Ömer bunları deyip gittikten sonra Hz. Ali ve Zübeyr, Hz. Fatıma’nın yanına geldiler. Hz. Fatıma (s.a) Hz. Ali ve Zübeyr’e hitaben şöyle söyledi: “Biliyor musunuz? Ömer buraya gelerek eğer siz, bir daha burada bir araya gelecek olursanız siz içinde olduğunuz sırada evi yakacağına dair Allah’a yemin edip gitti. Allah’a yemin ederim ki! Yemin ettiği şeyi yerine getirecektir!” [9]Tekrar diyorum bu olay Musennef adlı kitapta sahih senetle nakledilmiştir.

    2- Ehl-i Sünnetin bir diğer büyük hadisçi ve tarihçisi olan “Ahmed b. Yahya b. Cabir Belazuri” (ö. 270) “Ensabu’l- Eşraf” adlı kitabında bu konuyu şöyle aktarmaktadır:“Ebu Bekir, Ali’ye biat etmesi için birini gönderdi, ama Ali ona biat etmedi. Sonra Ömer meşale ile birlikte Hz. Fatıma’nın kapısına dayandı. Kapının önünde Hz. Fatıma’yla karşılaştı. Hz. Fatıma, Ömer’e “Ey Hattab’ın oğlu! Evimi mi yakmak istiyorsun?!” Ömer: “Evet, bunun kendisi babanın gönderildiği şeye yardımcı olacaktır…” [10]

    3- Ehl-i Sünnetin çok meşhur tarihçilerinden ve ediplerinden olan “Abdullah b. Müslim İbn-i Kuteybe Dineveri (212- 276) “el-İmametu ves-Siyase” isimli kitabında şöyle yazmıştır:

    «إنّ أبابَكْر(رض) تَفَقَّدَ قَوْماً تَخَلَّفُوا عَنْ بَيْعَتِهِ عِنْدَ عَليّ كَرَّمَ اللهُ وَجْهَهُ فَبَعَثَ إِلَيْهِمْ عُمَرُ فَجاءَ فَناداهُمْ وَ هُمْ في دارِ عَليٍّ، فَأَبَوْا أَنْ يَخْرُجُوا فَدَعا بِالْحَطَبِ وَ قالَ: وَالَّذي نَفْسُ عُمَرَ بِيَدِهِ لَتَخْرُجَنَّ أَوْ لأَحْرَقَنَّها عَلى مَنْ فيها، فَقيلَ لَهُ: يا أبا حَفص إِنَّ فيها فاطِمَةَ فَقالَ، وَإِنْ!

    “Ebu Bekir, kendisine biat etmeyip Hz. Ali’nin evinde toplananları aramaya koyulmuş ve Ömer’i bu iş için onların peşi sıra göndermişti. Ömer, onlar Hz. Ali’nin evinde olduğu sırada oraya gelerek dışarı çıkmaları için bağırdı. Ancak onlar dışarı çıkmaktan kaçındı. Bunun üzerine Ömer odun getirmelerini isteyerek şöyle dedi: “Ömer’in canı elinde olana andolsun ki dışarı çıkın, yoksa içindekilerle birlikte ateşe vereceğim!” Birisi “Ey Ebu Hafs! (Ömer’in Künyesi) Peygamberin kızı Fatıma da buradadır.” dedi. Ömer: “O da olsa fark etmez!” dedi. [11

    İbn Kuteybe, bu hadisenin geri kalanını daha acıklı ve yürek sızlatan bir şekilde şöyle nakletmektedir:

    «ثُمَّ قامَ عَمُرُ فَمَشى مَعَهُ جَماعَةٌ حَتّى أَتَوْا فاطِمَةَ فَدقُّوا الْبابَ فَلَمّا سَمِعَتْ أصْواتَهُم نادَتْ بِأَعْلى صَوْتِها يا أَبَتاهُ يا رَسُولَ الله ماذا لَقينا بَعْدَكَ مِنْ ابنِ الْخَطّابِ وَ ابنِ أبي الْقُحافة فَلَمّا سَمِعَ الْقَوْمُ صَوْتَها وَ بُكائَها انْصَرَفُوا وَ بَقِيَ عُمَرُ وَ مَعَهُ قَوْمٌ فَأَخْرَجُوا عَلَيّاً فَمَضَوْا بِهِ إلى أبي بَكْر فَقالُوا لَهُ بايِعْ، فَقالَ: إنْ أَنَا لَمْ أَفْعَلْ فَمَه؟ فَقالُوا: إِذاً وَاللهِ الَّذي لا إلهَ إِلاّ هُوَ نَضْرِبُ عُنُقَكَ...!

    “Daha sonra Ömer, bir grupla birlikte Fatıma’nın evinin önüne gelerek kapıyı çaldı. Hz. Fatıma onların seslerini duyunca, en yüksek sesle “Ey babacığım! ey Allah'ın Resulü! Senden sonra Hattab’ın oğlu (Ömer) ve Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebu Bekir)den nedir bu çektiklerimiz!” diye feryat etti. Hz. Fatıma’nın bu feryadını ve çığlık sesini duyan bir grup, bu işten vazgeçip ayrıldılar. Ancak Ömer ve başka bir grup orada kaldı. Sonra Hz. Ali’yi dışarı çıkarıp Ebu Bekir’in yanına götürerek biat et dediler. Hz. Ali (a.s) “eğer biat etmezsem ne olacak?” deyince, “Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a and olsun ki boynunu vuracağız…!” dediler. [12] Kaynaklar:[7] Durru’l- Mensur, c. 6, s. 606[8] Ahzap Suresi, 33. Ayet[9] Müsennef, İbn Ebu Şeybe, c. 8, s. 572, Kitabu’l- Meğazi.[10] Ensabu’l Eşraf, c. 1, s. 586 Kahire baskısı.[11] el-İ’lam Zerkuli, c. 4, s. 137[12] el-İmamet ve’l Siyaset, İbn Kuteybe, s. 12, Mısır baskısıTarihteki bu kesit, kesinlikle Şeyheyn’e (Ebu Bekir ve Ömer) sevgi besleyenlere ağır gelmekte ve üzüntü vermektedir. Dolayısıyla bazıları İbn Kuteybe’nin bu kitabından şüpheye düşme eğilimine gitmişlerdir! Halbuki tarih konusunda uzman olan İbn Ebi’l Hadid, bu eserin ona ait olduğunu söyleyerek o kitaptan bilgi ve belgeler nakletmektedir. Maalesef bu kitabı basarken tahrif etme eğilimine gidilmiş ve kitaptaki bazı tarihi gerçekler makaslanmıştır! Oysa İbn-i Ebi'l-Hadid, şu anda İbn-i Kuteybe'nin kitabında bulunmayan bir çok gerçeği aynı kitaptan nakledilerek “Nehcü’l Belaga” kitabının şerhinde yer vermiştir!Zerakli, “El-E’lam” kitabında bu eserin İbn Kuteybe’ye ait olduğunu bildirmiş ve eklemiştir: “Bazı alimler, bu kitabın İbn-i Kuteybe'ye ait olduğunda şüphe etmişlerdir.” Görüldüğü gibi, o şüphe ve tereddütü başkalarına isnad etmektedir.” İlyas Serkis de kitabın ona ait olduğunu bildirmiştir.

    4- Ehl-i Sünnet'in önemli alimlerinden ve tarihçilerinden Muhammed b. Cerir Taberi (ö. 310) meşhur tarih kitabında Hz. Fatıma’nın evine karşı yapılan saygısızlığı şöyle nakletmiştir:

    أتى عُمَرُ بنُ الْخَطّابِ مَنْزِلَ عَليٍّ وَ فيهِ طَلْحَةٌ وَ الزُّبَيْرُ وَ رِجالٌ مِنَ الْمُهاجِرِينَ، فَقالَ وَاللهِ لاََحْرِقَنَّ عَلَيْكُمْ أَوْ لَتَخْرُجَنَّ إلى الْبَيْعَةِ، فَخَرَج عَلَيْهِ الزُّبيرُ مُصْلِتاً بِالسَّيْفِ فَعَثَرَ فَسَقَطَ السَّيْفُ مِنْ يَدِهِ، فَوَثَبُوا عَلَيْهِ فَأَخَذُوهُ.

    “Ömer bin Hattab, Hz. Ali’nin evine geldiğinde Talha, Zübeyr ve muhacirden bir grup da orada idi. Ömer onlara hitaben şöyle seslendi: “Allah’a and olsun ki ya dışarı çıkıp biat edersiniz ya da evi yakarım!” O sırada Zübeyr elinde kılıcıyla dışarı çıktı. Ansızın ayağı ka***** elinden kılıcı yere düştü. Oradakiler ona saldırarak onu tuttular.” [13]Bu tarihi belgeler, Ebu Bekir’e tehdit ve zorla biat alındığını göstermektedir; böyle bir biatin de ne kadar değerinin olup olmadığını okuyucuların feraset ve basiretine bırakıyoruz.

    5- İbn-u Abdi Rabbih-i Endülüsi olarak meşhur olan Şahabuddin Ahmed, (ö. 463) el-İkdü’l Ferid kitabında “Sakife” olayına yer vermiş, Ebu Bekir’e biat etmekten kimlerin kaçındığı konusuna ayrı bir başlık açarak şöyle yazmıştır:

    فَأمّا عَليٌّ وَ الْعَبّاسُ وَ الزُّبَيرُ فَقَعَدُوا فِي بَيْتِ فاطِمَةَ حَتّى بَعَثَ إِلَيْهِمْ أَبُوبَكْرُ، عُمَرَ بْنَ الْخَطّابِ لِيُخْرِجَهُمْ مِنْ بَيْتِ فاطِمَةَ وَ قالَ لَهُ: إنْ أَبَوْا فَقاتِلْهُمْ، فَأَقْبَلَ بِقَبَس مِنْ نار أَنْ يُضرِمَ عَلَيْهِمُ الدّارَ، فَلَقِيَتْهُ فاطِمَةُ فَقالَ: يا ابْنَ الْخَطّابِ أَجِئْتَ لِتَحْرِقَ دارَنا؟! قالَ: نِعَمْ، أوْ تَدْخُلُوا فيما دَخَلَتْ فيهِ الأُمَّةُ!.

    “Ali, Abbas ve Zübeyr, Fatıma’nın evinde oturmuştu. Ebu Bekir, Ömer’i onlara göndererek dışarı çıkmamaları halinde onlarla savaşmasını istedi! Ömer ibn Hattab, evi yakmak için bir meşaleyle birlikte Fatıma’nın evinin yolunu tuttu. Evin önünde Fatıma ile karşılaştılar. Hz. Fatıma ona “Ey Hattab’ın oğlu! Evimizi yıkmaya mı geldin?” dedi. Ömer: “Evet, yakacağım. Veya siz de ümmetin dahil olduğuna dahil olun!” [14]Buraya kadar eve karşı girişilen saygısızlıklara yer verildi. Şimdi de Hz. Ali ve yarenlerini biate mecbur bırakmak için yapılan bu tehditlerin, sadece lafta kalmadığını, alınan bu uğursuz kararın uygulamaya konulduğunu gösteren bilgi ve belgelere yer vereceğiz.Kaynaklar:[13] Taberi Tarihi, c. 2, s. 443 Beyrut baskısı.[14] Akdü’l Ferid, c. 4, s. 93

    Saldırı Gerçekleşmiştir!Gerçi buraya kadar bazı tarihçiler halife ve yandaşlarının niyetlerine yer vermekle yetinerek bu facianın sonrasına açıktan değinmemişlerdir. Ama diğer bazıları, bu elim facianın devamına değinmeyi de ihmal etmemişlerdir. Şimdi de bu konuda açıklama yapmış tarihçilerin görüşlerine en eskilerinden başla***** yer vermeye çalışacağız:6- Ebu Ubeyd Kasım b. Selam (ö. 224), Ehl-i Sünnet fakihleri tarafından güvendiği “el- Emval” isimli kitabında şöyle yazmaktadır: “Abdurrahman bin Avf, şöyle demekte: “Ebu Bekir hastalandığında ziyareti için evine gittim. Aramızda geçen uzun konuşmaların ardından şöyle söyledi: “Keşke yaptığım üç şeyi yapmamış olsaydım. O üç şey şunlardı: “....” Ebu Ubeyd bu üç şeyden ikisini zikrettikten sonra, diğer kaynaklarda da geçen üçüncüyü, yani:

    وَدَدْتُ أنّي لَمْ أكْشِفْ بَيْتَ فاطِمَةَ وَ تَرَكْتُهُ وَ إنْ أُغْلِقَ عَلَى الْحَرْبِ

    “Keşke Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım ve onu kendi haline bıraksaydım. Savaş için kapanmasına rağmen...” [15] cümlesini “keza ve keza” diyerek es geçiyor ve “bu üçüncüyü zikretmeye gönlüm varmıyor!” diyor.Ebu Ubeyd, mezhebi taassubu veya başka sebeplerden dolayı bu hakikati zikretmemiştir, ancak “el-Emval” kitabının muhakkikleri kitabın dip notuna şöyle yazmışlardır: “Burada silinen cümle “Mizanü’l-İ’tidal” kitabında, aynı şekilde Taberani'nin “Mu’cem” kitabında ve İbn-u Abdi Rabbih'in “İkdü’l-Ferid” kitabında olduğu gibi nakledilmiştir.” (Dikkat ediniz!)

    7- Zehebi'nin, “Mizanu’l-İ’tidal” kitabında, Muteber birisi diye övdüğü Ebu’l Kasım Süleyman b. Ahmed Teberani (260–360), defalarca basılan Mu’cemu’l-Kebir kitabında Ebu Bekir’den, hutbelerinden ve vefatından bahsettiği yerde şöyle diyor:“Ebu Bekir, ölüm anında bazı şeyleri temenni ederek şöyle söyledi: “Keşke yaptığım şeylerden üç tanesini yapmasaydım ve Allah Resulü'nden onları sorsaydım.

    أمّا الثَّلاثُ اللاّئي وَدَدْتُ أنّى لَمْ أَفْعَلْهُنَّ، فَوَدَدْتُ أنّي لَمْ أَكُنْ أكْشِفَ بَيْتَ فاطِمَةَ وَ تَرَكْتُهُ...

    “Keşke Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım ve onu kendi haline bıraksaydım…”[16]Bu cümleler, Ömer’in tehditlerinin pratiğe döküldüğünü net olarak ortaya koymaktadır. Evet, evin kapısını zorla (veya yakarak) açtılar.

    8- İbn-u Abd-i Rabbih Endülisi (463) “İkdü’l-Ferid” kitabında Abdurrahman bin Avf'tan yukarıdaki rivayeti Ebu Bekir hakkında eksiksiz nakletmiştir.

    9- İbrahim b. Seyyar-i Nezzam Mu’tezili (160-231), nazım ve nesirdeki sözlerinin güzelliğinden dolayı kendisine Nezzam olarak lakap takmışlardır. Nezzam, çeşitli kitaplarında Hz. Fatıma’nın evine karşı yapılan baskını anlatmıştır. Nezzam şöyle yazmaktadır:

    إِنَّ عُمَرَ ضَرَبَ بَطْنَ فاطِمَةَ يَوْمَ الْبَيْعَةِ حَتّى ألْقَتِ الْمُحْسِنَ مِنْ بَطْنِها

    “Ömer, biat günü Hz. Fatıma’nın karnına vurdu! Ömer’in bu darbesi sonucu adını “Muhsin” koydukları karnındaki çocuğunu düşürdü!” [17]Kaynaklar:[15] el- Emval, dördüncü dipnot. Ayrıca 144. Sayfa. Akdü’l Ferid, c. 4, s. 93.[16] Mü’cemu’l Kebir, c. 1, s. 62 h. 34[17] el- Vafi Bilvefiyyat, c. 6, s. 17, 2444. Sayı. Milel ve Nihel, Şehristani, c. 1, s. 57 Beyrut baskısı....10- Müberred ve “el-Kamil” kitabı:İbn-i Ebi’l-Hadid, şöyle yazmakta: “Ünlü yazar, edip ve meşhur eserleri olan Muhammed b. Yezid b. Abdulekber Bağdadi (210- 285), “el-Kamil” kitabında Abdurrahman b. Avf’dan şöyle nakletmektedir:“Keşke Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım ve onu kendi haline bıraksaydım. Savaş için (halifeye itiraz ve biat etmemek için ) kapanmış olmasına rağmen…”

    11- Mes’udi ve “Murucu Zeheb” kitabı:Mes’udi (ö. 325) Murucu’z-Zeheb adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

    فَوَدَدْتُ أنّي لَمْ أَكُنْ فَتَّشْتُ بَيْتَ فاطِمَةَ وَ ذَكَرَ في ذلِكَ كَلاماً كَثيراً!

    “Ebu Bekir ölüm döşeğinde iken şöyle söyledi: “Dilerdim ki keşke Hz. Fatıma’nın evinin hürmet perdesini yırtmasaydım. Kendisi bu konu hakkında daha birçok şey söyledi.” [18]Mes’udi, Ehl-i Beyt’e muvafık temayülü olmasına rağmen halife Ebu Bekir’in sözlerini nakletmeyerek kinayeli bir biçimde olayı örtbas etmiştir. Elbette sebebini Allah bilir ve elbette Allah kulları da icmali olarak bilmektedirler!12- Zehebi ve “Mizanu’l-İ’tidal” kitabı:Zehebi, Mizanu’l-İ’tidal kitabında, Muhammed b. Ahmet Kufi Hafız’dan nakletmektedir ki İbn-i Ebu Darim adıyla meşhur olan Ahmed b. Muhammed Muhaddis-i Kufi (ö. 357) şu haberi söylemiştir:

    إنّ عُمَرَ رَفَسَ فاطِمَةَ حَتّى أسْقَطَتْ بِمُحْسِن

    “Kuşkusuz, Ömer Hz. Fatıma’ya bir tekme vurarak, Muhsin adındaki çocuğunu düşürdü!”[19]

    13- Abdulfettah Abdulmaksud ve “el-İmam Ali” kitabı:Abdulfettah, vahiy evine baskın konusunu, kitabının iki yerinde işlemiştir. Biz burada sadece birisini zikretmekle yetineceğiz:

    وَالّذي نَفْسُ عُمَرَ بِيَدِهِ، لَيَخْرُجَنَّ أَوْ لاَحْرَقَنّها عَلى مَنْ فيها...! قالَتْ له طائفة خافت اللهَ ورَعَتِ الرَّسولَ في عقبه: يا أباحَفْص، إِنَّ فيها فاطِمَةَ...»! فَصاحَ: لايُبالي وَ إن...! وَ اقْتَرَبَ وَ قَرَعَ الْبابَ، ثُمَّ ضَرَبَهُ وَ اقْتَحَمَهُ... وَ بَدالَهُ عَليّ... وَ رَنَّ حينَذاكَ صَوْتُ الزَّهْراءِ عِنْدَ مَدْخَلِ الدّارِ... فَإنْ هِيَ إلاّ طَنينَ اسْتِغاثَة...

    “Ömer, dedi ki: “Ömer’in canı elinde olana and olsun ki ya dışarı çıkarsınız ya da içindekilerle birlikte yakacağım…! Allah’tan korkan ve Resulullah’tan sonra neslinin hürmetini koruyan bir grup dedi ki: “Ey Ebu Hafs! Fatıma bu evdedir.” Ömer pervasızca bağırarak “O da olsa fark etmez…!” dedi. Sonra eve yaklaştı ve kapıyı çaldı. Sonra kapıyı vurarak içeri girdi… Sonra Hz. Ali ortaya çıktı… Daha sonra Hz. Fatıma’nın sesi evde yankılandı… Bu ses yardım isteme sesinden başka bir şey değildi…”[20] Bu konuyu “Mukatil İbn-i Atiyye”nin “el-İmametu vel-Hilafe” isimli kitabında geçen bir hadisle kapatıyoruz. (Bu konuda söylenecek daha birçok şey olmasına rağmen):Bu kitabında şöyle yazmaktadır:

    إنّ أبابكر بَعْدَ ما أَخَذَ الْبَيْعَةَ لِنَفْسِهِ مِنَ النّاسِ بِالإرْهابِ وَ السَّيْفِ وَ الْقُوَّةِ أرْسَلَ عُمَرَ وَ قُنْفُذاً وَ جَماعَةً إلى دارِ عَلىّ وَ فاطِمَةَ(عليهما السلام) وَ جَمَعَ عُمَرُ الْحَطَبَ عَلى دارِ فاطِمَةَ وَ أَحْرَق بابَ الدّارِ

    “Ebu Bekir, kendisi için halktan tehdit, kılıç ve zorla biat aldıktan sonra Ömer, Kunfuz ve bir grubu Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın evine gönderdi. Ömer odun topla***** evin kapısını yaktı!...” Bu rivayetin devamında bazı tabirler kullanılmıştır ki kalem onları beyan etmekten acizdir! Bizi mazur görün! [21]Kaynaklar:[18] Murucu Zeheb, c. 2, s 301 Beyrut baskısı.[19] Mizanu’l İ’tidal, c. 1, s. 139 552. Sayı.[20] Abdulfettah Abdulmaksud, Ali ibn Ebu Talib, c. 4, s. 276-277[21] el- İmamet ve’l Hilafet, s. 160-161Dünya ve Ahiret kadınlarının hanım efendisi Fatimenin (sa) Gazabı Sünni Kaynaklarda1“Aişe diyor: Fatime Ebubekiri Fedek hadisesine göre gazaplandı (konuşturmadı) ve onunla vefat edene kadar konuşmadı ve Peygamberden sonra 6 ay yaşadı, vefat ettiyinde Ali onu gece defn etti ve Ebubekire izin vermemişdi ki, defnde iştirak etsin.”Kaynak:Muhemmed ibn İsmail Buhari “Sahih Buhari” c.5,sah.177, Beyrut çapı.

    2. “Fatime (sa) Ebubekire qazablandı ve onu konuşturmadı ve vefat edəne kadar onunla bir kelime bile konuşmadı. Ali (as) onu gece defn etti.”Kaynak:Beyhaqi “Sunenul-Kubra” c.6, sah.300, Beyrut çapı

    3.“Fatime (sa) vefat ettiyinde Ali (as) onu gece cenaze namazı kılıp defn etti ve Ebubekire haber vermedi ki, onun cenaze namazında iştirak etsin.”Kaynak:Müslim ibn Haccac “Sahih Müslim” c.3,sah.1380

    4. Aişe diyor: “Fatime Ebubekiri konuşturmadı ve vefat edene kadar onunla bir kelime bile alıp vermedi. Ve Peygamberden sonra 6 ay yaşadı, vefat ettiyinde Ali onu gece defn etti ve izin vermedi ki, onun cenazesine hazır olsun ve namaz kılsın.”Kaynak:İbn Esir “El-Kamil Fit-tarix” c.2,sah.126

    5. “Heqiqeten Ali Fatimeyi gece defn etti.”Kaynak:Muhemmed ibn Ebi Şeybe “El-Musennef” c.4,seh.141

    6. “Fatimeye Esma binti Umeys ve Ali meyyit kuslu verdi ve gece (Ali) onu defn etti.”Kaynak:Ebi Felah El-Hanbeli “Şezeratuz-Zeheb” c.1, sah. 15, Kahire çapı.

    7. “Fatimenin vasiyyetine göre, ona Ali (as) ve Esma meyyit kuslu verdiler. Ve Ebubekirle Ömer onun ölümünden haber bile vermediler ve Ali Fatimeyi gecə defn etdi.”Kaynak:Bilazeri “Ensabul Eşref” c.1,sah.405, Mısır çapı

    8. “Ona (Fatimeye (as) Ali kusul verdi ve ona (meyyit) namazı qılıb gece defn eledi.”Kaynak:Suyuti “Es-Suğurul-Basime” sahife 15, Bombey çapı, Hindistan

    9. “Benim nazarımda sahih (doğru) olan budur ki, hazret Zehra (sa) Ebubekirle Ömerden gazaplı halde vefat etmişdir. Ve hakiketen (hiç şüphesiz ki) o vasiyet etmişdir ki, o ikisi onun cenazesinde namaz kılmasınlar.”Kaynak:İbn Ebil Hedid Mutezili “Şerhu Nehcil-Belağə” c.6,seh.50

    Hz.Fatime (sa) Şehadeti hakkında Daha fazla bilgi edinmek isteyen arkadaşlar aşağıdakı kaynaklara Muracat edebilirler:1) “Sahih Buhari” c.5,sah.9; c.7,sah.87;2) “Tarih Yakubi” c.2, sah.115;3) “İkmalur-rical” sah.753.

    10. Hazreti Zehra (sa) Ebubekir ve Ömere hitaben diyor ki: “Hakiketen ben Allahı ve meleklerini özüme şahid tutarım ki, siz ikiniz beni qazablandırdınız, beni razı etmediniz, ona göre de Peygamberle (sas) görüştüyünüzde kati olarak ona sizin ikinizden şikayet edeceyim.”Başka bir yerde isə Hanım Zehra (sa) Ebu Bekire hitaben deyir: And olsun Allaha ki, mutlak her namazımda seni nifrin (lanet) edeceyim.Kaynak:İbn Kuteybı “Al-İmametu ves-siyasetu” sah.14 ve Muhammed ibn Yusuf Genci Şafei “Kifayetut Talib” bab 99:

    Acep bazıları, bizzat Ehl-i Sünnet kaynaklarından naklettiğimiz bu açık ve net belgelere rağmen yine de sıkılmadan bu acı hadiseyi “Şehadet Hikayesi” olarak adlandırma cüreti gösterebilecek mi?! Aslında onların bu hakikatleri yok sayma girişimi olmasaydı biz de konuyu bu kadar uzatmayacaktık.Ümidimiz, uykuda olan insanların uyanması ve tarihin köşe bucağında zikredilen hakikatlerin saklanmaması ve inkar edilmemesidir.
  • 264 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Stefan Zweig. Farkında mıyız bilmiyorum ama Zweig okudukça incelemelerimiz de kendini tekrar etmeye başladı diyebiliriz. Her hikaye birbirinden farklı, her hikayede ayrı bir mesaj olsa da gerek dil, gerek anlatım olsun hep benzer. Burada şunu dediydi de burada bunu demiş, nasıl olur gibi cümleler kuramıyoruz artık. Her zaman olduğu gibi gene insanı kendinden geçiren cümleleri de mevcut. Farklı noktalara temas edeceğimi mutlaka belirtmeliyim.

    => Kitap 7 hikayeden oluşuyor. Son öykü kitabın yarısı; kalan 6 öykü de ilk yarısını oluşturuyor. Bu öykülere değinecek olursak şöyle bakabiliriz.

    => Ormanın Üzerindeki Yıldız: Zweig bu öyküyü Franz Carl Ginzkey’e atfederek başlar. Ginzkey kimdir derseniz tüm dünya size eski bir yazar ve çocuk kitabı olan Hatschi Braschis Luftballon örneğini verecektir. 1922 yılında yayımlanan bu eserin ve yazarın eski bir ORDU mensubu olmasının izlerini nasıl mı görüyoruz? Din ve Tarih içerikli birçok Avrupai çocuk kitabında Müslümanlar, olumsuz bir figür olarak gösterilir. Türk demiyorum Müslüman diyorum çünkü Türkler, Müslüman olarak betimlenir. Bir Türk'ten bahsedileceği zaman Türk yerine Müslüman denilir. Türkler dememek için bir devletin kurucu adını 300 yıl kullanıp Osmanlı diyen Avrupa’dan da farklısı beklenemezdi zaten. Şimdi buna neden girdim biliyor musunuz? Zweig de Türk düşmanı bir yazar diyorlar. Bunu birkaç farklı yerde birkaç farklı Tarihçi ve Edebiyatçıdan dinledim. Tabii bir kanıtım yok, konuşma sırasında da kötü tanınmamak için araya girip soramadım da. Kötü veya ters bir izlenim bırakmak istemem çünkü. Tabi derhal bunu da araştırmaya koyulduğumu belirtmeliyim.

    Hikayeye gelirsek hikaye orjinaline göre %80 kırpılarak paylaşılmış. Önce onu belirtmeliyim. Çok güzel bi cümlecik vereceğim sizlere. Karar sizin: Bir insanın varlığını ölümle kanıtlaması nasıl bir varoluşçu kimliği gösterir? Çok güzel bir soru bence. Bir adam bir kadına aşık, yürüyüşüne bile aşık, hatta yürüyüşüne yaptığı benzetme halen aklımda. Tabi Zweig hikayelerindeki acı son az çok bilinir, kendi hazin sonu gibi. Sanki her kitabında kendine dair bir şeyler yazmış. Kısa ama özlü bir öyküydü.

    => Erika Ewald’ın Aşkı: Cinsellik ve erotizm. Erika Ewald, insanın zayıflığının betimlendiği güzel bir karakter. Bunun psikolojik çözümlemelerinin anlatılması ise yakın zamanda okuduğum psikoloji kitaplarına hoş bir atıf gibi olmuş. Ayrıca bu hikaye Yahudi bir diplomat olan Camill Hofmann’a adanmış.

    => Unutulmuş Düşler: Uzun süre ayrı kalmış 2 sevgili yıllar sonra karşılaştıklarında ne hissederler? Çok kısa ama tadına doyum olmaz bir öykü diye düşünüyorum.

    => Alacakaranlık Hikayesi: Çok garip bir öyküydü. Hem büyükler hem de ergenlere hitap eden psikolojik bir öyküydü. Bir genç, bir kadına aşık oluyor. Ona aşık olansa o kadının kardeşi. Sürekli ufak bir çocuk olarak görüldüğü için bu durumla da baş etmeye çalışıyor. Kısa ama yoğun bir öyküydü. Buradan 3 sezonluk Türk dizisi çıkaran senarist bulurum ben bu ülkede, öyle söyleyeyim de demek istediğimi açıklığa kavuşturayım.

    => Zıt İkizler: Helena ve Sophia iki ikiz kız kardeştir. Babası öldürülen bir asker kızı olan bu tatlı ikizler bütün çocukları boyunca birbirleriyle kapışarak kendilerini geliştirmiştir. Bu gelişim neticesinde gözünü para hırsı ve açlık bürüyen Sophia bir fahişe olmuştur. Kralın oğlunu bile ayartıp son kuruşuna kadar almıştır. Helena ise bu zamana kadar kardeşiyle yarış içerisinde olsa da bazı ‘özel’ durumların ve sahip olduklarının farkına vararak akıllı bir birey olmuştur. Hatta kız kardeşi bir ‘Fahişe’ olarak ünlenmişken kendisi de ‘Rahibe’ olmayı kafasına koymuştur. Ancak işler istediği gibi gitmez. Güzellik, bilgeliğe karşı; günahkarlık, erdeme karşı gelmişti. Kötülerin rahatı yerindeyken iyiler zarar görmeye; hak yemeyenler hak yiyenlere karşı gülünç duruma düşmüştü. İlginç, hem de çok ilginç ve gerçekten beğendiğim bir öyküydü.

    => Bir Yüreğin Çöküşü: Yaşlı bir adamın yaşadığı sıkıntılar, hisleri ve onun hislerine karşılık veremeyen eşi ve çocuğu. Hikayenin bütününe baktığımda ben hikayeden bağımsız olarak verilmek istenen psikolojik mesajdan aşırı etkilendiğimi belirtmeliyim. Zweig gerçekten yazdığı öykülerde bunu başarıyor ama bazıları var ki insanı derinden etkiliyor. Bu da onlardan birisi. Çok hoş bir öykü. Kitaptan bağımsız olarak Psikoloji okuyucularına tavsiye edebileceğim ender öykülerdendir.

    => Karmaşık Duygular: Geldik kitabımızın son ve kitabımıza adını veren öykümüze. Bu hikayenin tam adına layık olduğunu okuyucuları bilirler. Bilmeyenler içinse tüyo verelim. Bir profesörden ilham alarak kendini geliştirmeye çalışan bir adamın önce profesörün kadınına aşık olması ve onunla yaşadıkları; sonraysa profesörün ona ilan-ı aşk etmesiyle hepimizi derinden sarsan (of SPOİLER!) öyküsünü okuyoruz. Burada insanın karşısına çıkan psikolojik tahliller öylesine ağır ki bazı konulardan bahsetmek bile zor geliyor. Finali okurken ağzım açık kaldı. Şaka yapmıyorum da yani. Okuyanlar bilir.

    Güzel bir bütünlemeydi. Yazarın eline sağlık ne diyelim. İyi okumalar dilerim. Esen kalın..
  • 416 syf.
    ·9/10
    Bu "kitabı", hayır hayır romanı nereden anlatmaya başlasam diye düşündüm; en iyisi bu cümleyle giriş yapmak olacak. Anlatmaya başlayabileceğim yerleri sıralayıp, sonra birinden giriş yapmak. Meselâ romanın kurgusal açıdan başladığı noktanın öneminden. Ya da aslında romanın ahım şahım bir hikâyesi olmamasına karşın nasıl da ilgi çekici kılındığı üzerinden anlatmaya başlayabilirim bu romanı. Ya da yazarın o buruk, kırgın, doğrucu dili nasıl da roman boyu koruduğunu ama bazen okuru fazlaca yorduğundan bahsederek olumsuz önyargılara da sebebiyet verebilirim. Bir de romanın sonu güzel değil diyerek bütün okuma hevesini kaçırabilirim. Ya da bunları pek de irdelemeden, bütün bunlara rağmen, romanı okudukça kana kana su içer gibi okumayı bırakmak istemeyişimi muğlak bir şekilde anlatıp bu yazıda kolaya kaçabilirim. 2010 Oğuz Atay roman ödüllü Düş Kesiği için bunu çok yapmak istediğimi söyleyebilirim. Nasıl ki vaktiyle Tehlikeli Oyunlar’ı anlatılanların tamamına vukufiyet sağlayamadan kana kana okumuş isem, Düş Kesiği’ni de bu şekilde okudum. Bu bağlamda, aldığı ödülün de isabetli olduğunu görmüş oldum.

    Not: Kurgu ile ilgili yüzeysel bilgiler barındırmaktadır.

    Daha önceki yazılarda olduğu gibi, yazarla daha önceki karşılaşmalarıma atıf yaparak başlayalım en iyisi. Hem böylece bir bağlam da oluştururuz. Güray Süngü ile tanışmam İtibar dergisi sayesinde olmuştu. O zamanlardan gözüme çarpan en önemli özellik yazarın kırgın, buruk ve çocuksu bir dile yaslanan anlatımıydı. Kimi dergilerde kimi hikâyelerini okuduktan sonra yazarın okuduğum ilk kitabı, hayır hayır kitaplaştırılmış eseri İnsanın Acayip Kısa Tarihi oldu. Bir uzun hikâye idi bu; eğlenceli anlatımı, şaşkınlıklardan şaşkınlıklara sevk eden sağlam kurgusu ve güzel sonuyla enerji dolu bir kitap olarak iyi bir yer edindi. Bu hikâyeden yaklaşık bir yıl sonra ise, bu defa uzun süredir okumaya niyet ettiğim Düş Kesiği ile buluştum. Bu romanı seçmemin nedeni yazarın kurgu becerisini bir “yazdığı karaktere dönüşen yazar” hikâyesinde nasıl gösterdiğini görmekti. Her ne kadar fazla işlenmemiş olsa da klişeleşmiş bir konu diyebiliriz buna sanırım. Ve konu ne kadar klişe ise, iyi bir roman çıkarmak da o kadar zor olacaktır elbet. Kitap, hayır hayır roman üç kısma ayrılmış: Tavan, Çatı ve Gök isimlerine sahip bu kısımların bende uyandırdığı ilk izlenim elbette olayların git gide daha da uçuk bir hal alacağı üzerineydi. Zaten romanın daha ilk cümlelerinden de büyük bir kapıdan içeri girdiğinizi hissediyorsunuz: “Doktora gittim. Bir köpek öldürebileceğimi söyledim.” Köpek öldürmek, net ve sarsıcı. Bir bunalım var, bir öfke birikimi var; bunun imgesel bir yansıması var. Aslında yok. Yani, var. Her neyse, roman bu ifade ile başlayınca, ilk sayfalar boyunca bir gerginlik hasıl oluyor romana. Her ne kadar bu uç söylem sonraki sayfalarda kendini daha sakin bir anlatıma bıraksa da, içten içe karakterin karanlık yüzünü gördüğünüzü hissediyorsunuz, sonrasında gelen tekdüze hayat anlatısının ardındakileri gördünüz. Bu yüzden, merak unsuru olarak yerleştirilen kırmızı araba ve bir türlü anlatılamayan rüya gerilimi artırıyor. Gerilim perdesi yırtıldığında kötü şeyler göreceksiniz gibi hissediyorsunuz; iç organları dışına çıkarılmış bir köpek gibi. Karakterin ana hikâyede adımlar atmasındansa sağda solda aylaklıklar yapması bu yüzden kabul edilebilir geliyor. Ama tabii ki sonra o perde yırtılıyor. İlk kısmın sonunda neredeyse bütün kurgu açığa çıkmış oluyor. Tabii bu da insanı şu soruya yöneltiyor: Şimdi ne olacak?

    İkinci kısımda roman iyice roman kimliğine bürünüyor. Yazdığı karaktere dönüşmüş ve her şeyi öğrenmiş olmasına rağmen reddetmeye devam eden karakterin daha ne kadar bu şekilde ilerleyebileceğine tanıklık ediyoruz. Arka kapakta yazdığı üzere, “idealin ve tutkunun kanatıcı tarafına” eğiliyoruz. İlk kısım gerilimlerin de etkisiyle sürükleyici iken, bu kısımda roman biraz ağırdan almaya başlıyor. Tahlillere, geçmiş hikâyelere yer veriliyor. Özellikle bu kısımlarda yazarın dili dikkat çekici. Okuduğum diğer hikâyelerinde ve burada gördüğüm üzere, yazarın, kırgın, buruk, mızmız, biraz da, nasıl demeli, şey, yani, çocuksu, masumane bir dili var. Bu üslubu sık virgül kullanımıyla vurguluyor yazar ve şey. Şey ile. Eksik cümleleri var. Yazarın. Böyle noktalar apansız yerlerdeler. Beliriveriyorlar. Muğlak özneler, sınırları olmayan yüklemler var. Ayrıca çok fazla düzeltme ihtiyacı var. Yazarın değil, anlatıcının. Ayrıca şöyle yerler var, sıklıkla: “… şöyle şöyle denebilirdi. Diyorum o zaman. …” Ve elbette geniş zaman kullanımı da karamsarlığını ebedileştiriyor. Anlatıcının değil, okurun. Tüm bunları yapmasının nedeni ise, elbette, saplantılı bir şekilde, hatta determinizme gönül vermiş bilim adamlarını dahi kıskandıracak derecede sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koyma iştiyakı. Okurun değil, yazarın. İşin ilginç yanı ise, tüm bunları romanın eksi hanesine yazabilecekken -gerçi romanın kimi yerlerinde de insanın yazası geliyor- yazarın bu takip etmesi yorucu karakteri ustalıkla, akıcı bir dille anlatabilmesi sayesinde bunlar çoğunlukla romanın zenginliği haline geliyor.

    Derken romanın üçüncü kısmına doğru ilerlemiş oluyoruz. Ağır geçen ikinci kısım sonlara doğru hareketlenirken açılıyoruz bu üçüncü kısma. Önce okurun büyük ihtimalle önceden fark etmeyeceği boşluklar, eksiklikler dolduruluyor. İnsanın Acayip Kısa Tarihi’nde nasıl bütün taşların yerli yerine oturması beni mutlu ettiyse, burada da aynı hissi yaşadığımı söyleyebilirim. Yukarıda dediğim üzere, ortada beyin zorlayan bir kurgu yok aslında; her şeyde pek güzel bir yerli yerindelik mevcut daha ziyade. Ben şahsen beyin zorlayan kurgulardansa böylesine kurguları tercih ediyorum. Ben dediğime göre şahsen dememe gerek yoktu. Ama dedim. Vurgulamak istedim belki. Şimdi de yazar gibi konuşmak istedim. Çünkü bu paragrafta hiç öyle konuşmadım. Taklit ettim ki aslına işaret edeyim diye. Her neyse, bu tip kurgu daha değerli; çünkü esas burada yazarın nasıl anlattığının önemi ortaya çıkıyor. Karmaşık bir şey illa ki karmaşık olarak anlatılacaktır; ama karmaşık olmayan bir şeyi ilgi çekici şekilde anlatmak başarıdır. Bu açıdan, romanın başlangıç noktasının da çok isabetli seçildiğini düşünüyorum.
    Tabii boşluklar bir güzel doldurulduktan sonra dolduracak başka boşluklar olduğunu da görüyorsunuz. Aslında bu boşluklar, görmediğiniz boşluklar. Dedik ya bu romanda yazar yazdığı karaktere dönüşüyor diye. İşte romanın sonuna doğru yazarın hayatını öğrenerek yazarın kendisinden yazdığı karaktere neleri nasıl aktardığını öğreniyoruz. Sanırım artık bu noktada söylemem gerekir ki, Düş Kesiği, roman ya da öykü yazarları için -özellikle benim gibi amatörleri için- özel bir yere sahip olacaktır. Eser yazımı, yazarın eser ve karakterleriyle olan bağlarını farklı açılardan inceliyor. Ancak romanın bu son bölümlerinin, romanın bütünü düşünüldüğünde, romanın en zayıf kısımlarını teşkil ettiğini düşünüyorum. Çünkü yazarın hayatının aktarımı tekdüze bir şekilde. Neredeyse bir biyografi gibi denebilir. Başka nasıl olabilirdi bilemiyorum; galiba yazar da bilememiş ki böyle bir yol izlemiş. Bu bölümlerle ilgili sıkıntım, diğer bölümlerde hikâyeye ait en basit parçalar bile okuru belli bir yoldan dolaştırarak güzelce verilirken, bu bölümlerde tabiri caizse direkt mevzuya dalınmış olması. Anlatılanlar kurguya yedirilmiş şeyler elbette; ama anlatım değil. Bu da herhalde romanın tek büyük sorunu. Bu noktada ifade etmem gerekir ki, yazarın mutsuz bir son yazmamış olması beni hem şaşırttı hem de memnun etti. Mutsuz sonların sıradanlaştığı ve yüceltildiği bir çağdayken hele...

    Şimdi aslında bu yazıyı bitirirken, Düş Kesiği’nin yazarını, Düş Kesiği’nin içindeki yazarın, romanı hakkında karşılaştığı sığ eleştirilerden birini mi yazdım diye düşünmeden edemiyorum. Herhalde bu postmodernizmi iliklerine kadar çekmiş romanı “Kafaya çok takmamak gerektiğini anlatıyor.” diye özetleyecek olsam böyle bir hataya düşerdim herhalde. Ya da arka kapağı okuyup roman hakkında bir şeyler karalamaya kalkacak olsam “yazarın yazdığı karaktere dönüşüp mutant olduğu fantastik bir kitap” deyip tümden batırabilirdim (Bu cümleyi yazmamın nedeni, romanın fantastik bir düzlemde ilerleyebileceğine yönelik düşüncelerimin bertaraf edilişine memnun olduğumu belirtmeyi yazıda unutmuş olmam.). Eğer iyi bir postmodern roman arayışındaysanız, özellikle daha önce Güray Süngü eseri okumamışsanız veya roman/öykü yazıyorsanız çok beğeneceğinizi düşündüğüm bir roman Düş Kesiği. Ancak yazarın yazdığı karaktere dönüştüğü, varoluşçu ve var-edişçi sancıların saç baş yoldurduğu, idealizmin ne kadar yaralayabileceğini anlatan bir roman okumak sizin pek ilginizi çekmemişse, “İyi romandı ama bana yönelik değildi.” deme olasılığınızın bulunduğunu da ekleyeyim. Ben mi? Başta söyledim: Bunları pek de irdelemeden, bütün bunlara rağmen, romanı okudukça kana kana su içer gibi okumayı bırakmak istemedim. Kaleminize sağlık sayın “Gereksizyazar”.

    Kendime not: Neden bilmiyorum ama kapak resmini (Okur Kitaplığı’ndan çıkan baskı) ancak kitabı bitirdikten sonra anladım.