• Biraz geç kalınmış bir etkinlik olsa da 1k Kahramanmaraş okuma grubu olarak dördüncü etkinliğimizi yaptık.

    Aramıza yeni arkadaşımız Ebru katıldı. Kendisi okul öncesi öğretmenliği yapıyor. Diğer arkdaslar gibi okumayı çok seviyor.
    Üç kız olarak yaptığımız etkinlik çok samimi ve sıcak bir ortamda gerçekleşti. Okuduğumuz kitap olan Firmin den bahsettik. Özelikle yazarın iç dünyası hakkında düşüncelerimizi paylaştık.
    Kitabi öneren arkadaşımız Ahzen kitabın içinde geçen ve kitapları yiyerek tadına bakan sonra da okuyan kişinin fare olduğunu okuduğumda çok şaşırdığını söylemesi hayli güzel bir yorum oldu.

    Otantik bir mekan olan Hışır Han'ın ev sahipliği yaptığı etkinlikte hem 1k uygulamasinin okuyucuları üzerindeki etkisinden paylaşılan iletilerden hem de bu okuma grupları sayesinde oluşan samimi dostluklardan bahsettik.

    Ebru ile birlikte yeni bir grup kurarak kitap alıntıları ve kitaplar üzerine konuşabilecegimiz bir sohbet ortamı oluşturduk.

    Bu gün için ve diğer etkinlikler için 1K yöneticilerine şükranlarımı sunuyorum. İyi ki böyle bir uygulama tasarlamışlar.
    Zaman o kadar çabuk geçti ki yeni okuyacağımiz kitabı farklı alternatifler arasından seçtik ve Damızlık Kızın Öyküsü nü okumaya karar verdik. Bir sonraki etkinlik tarihini ve mekanını belirledik ki çok uzun bir ara olmasın.

    Etkinlik tarihimiz 25 Kasım Pazar günü ve mekan olarak da merkezde bulunan Onuncuköyünyolcuları Cafe yi belirledik.

    Kahramanmaraş'ta bulunan ve diğer
    illerden etkinliğimize katılmak isteyen herkesi bekliyoruz.Biz çok eglendik.
    Ebru ve Ahzen e çok teşekkür ediyorum. Gelemeyen arkadaşlar da üzülmesinler. Diğer etkinliğe bekliyoruz.
    Biz üç okursever olarak anı ölümsüzleştirmek istedik. İşte bu günden birkac kare sizlere :)

    http://i.hizliresim.com/WDMpv4.jpg
    http://i.hizliresim.com/0zMp6Y.jpg

    Not: Ebru arkadaşımızın isteği üzerine Yaşar Kemal okuma etkinliği düzenlemeye karar verdik. Özellikle İnce Memed 1 ile başlayarak bütün seriyi okumayı düşünüyoruz. Katılmak isteyenleri bekliyoruz.

    Bu da hem etkinliğe katılan arkadaşlara hem de okumayı seven herkese gelsin.
    https://youtu.be/s-WstUwL7lE
  • bu gece herkes bir şarkıdır gidiyor sanki...
    bu da benden gelsin o zaman sizlere...
    https://www.youtube.com/watch?v=Y8l9FlNnVj0
  • Cümleten mutlu günler, şimdiden iyi dersler ve çalışanlara kolay gelsin. Şimdi sizlere ABD denilen ülkenin ‘Amerikan Rüyasını’ anlatacağım. Amerika’da bir proje yapılır. MK-Ultra projesi. İnsanların zihin kontrolü yapılarak yönlendirilmesi ve en gizli antlaşmaların yapılması. Üstelik bu insanların sex kölesi yapılması. Cinsiyet ayrımına bakılmadan. Özellikle burada bir kadın ve kızı (Cathy - Kelly) bizim hikayemizi oluşturuyor. Son 30 sayfada da belgeli bir kitap olduğunu belirtirken aynı zamanda bunu bizlere ulaştırırken neler yaşadığını tahmin ettiğim çevirmen Uğur Alkapar ve ayrıca kitaba yazı yazan Mine Kırıkkanat’ın da ellerinden öpüyorum.
    MK-Ultra projesi yani insanların zihin kontrolü. Cathy O'Brien adında bir kurban ve bu kitabı onun hikayesiyle oluşturup büyük ses getiren Marquart (Mark) Ewing Philips. Ya da bilinen adıyla Mark Philips. Kısaca Cathy, Kelly ve Mark'ın adalet arayışı.
    Bu kitabın gerçekten ama gerçekten okunması lazım. Bu kadar acı durumları ufacık yaşta kız ve erkek çocuklarının yaşaması ve bu durumu yaşayan bir kadının ufacık zamanında, elinde şeker çikolata yerine başka anılarını anlatmasının verdiği acı gerçekten de çok büyük. Bunun adı İyilik (!!!!!) Çocukluğundan başka bir şey değil. Hem de koskoca (!) özgür (!) bağımsız ve rahat (!) Amerika Birleşik Kolonisinde.
    O kadar zorlayıcı yerler var ki tekini bile alıntı yapmaya utandım, yazarken ellerim sinirden öyle titredi ki ne yapacağımı gerçekten şaşırdım. Burada laf olsun diye söylemediğimizi bilmenizi istiyoruz. Özellikle şunu bir düşünün. Kadınsınız (hatta erkek de olsanız düşünün) cinsel organınız kesiliyor. Ve bunu tüm dünyaya anlatmak zorunda kaldığınız koşturmaca yaşıyorsunuz. Bunun düşüncesi bile ne kadar iğrenç geliyor değil mi?
    Kalanlardan gerçekten daha fazla bahsetmeye midem kaldırmıyor ama kendinizden daha önemlisi denilebilecek yalnızca çocuklarınız olabilir? (Aileyi katmayacağım, anlarsınız şimdi) Peki o çocuklarına gözünüzün önünde cinsel işkenceler yapılması, bunu seyretmek zorunda kalmanızın acısı ve aynı şeyin ikinize beraber yapılması. Gördünüz değil mi yazması bile ne kadar zor.
    Sizden ricam hangi dine inanıyorsanız (İslam, Musevilik, Hristiyanlık, Deizm, Agnostizm, Ataizm vs) inandığınız Dinin hakkı için okumanızı rica ediyorum. Sırf Allah rızası için okuyun diyeceğim. Lütfen. Zamanınızı ayırın ve okuyun bu kitabı. Okutturun ve görün bu yaşanılanları. Sonra şunu da anlayın: Kadın haklarını savunan erkeklerin bazıları sırf yaranmak için değil yaşananları gördüğü için savunuyor diye.
    Son olarak tekrar hatırlatacağım: “Boş mide ile okuyun, lütfen.” Böylelikle acı bir kitabı geride bırakıyoruz. Umuyorum ki böyle şeyler yaşanmaz, yaşayanlara yaşatanların da hesap verdiği bir dünya düzenine kavuşuruz. İyi okumalar dilerim efendim..
  • Stephen King, akla hayale sığmayacak yaratıcı konular oluşturmakta ne kadar ustaysa klişeler üzerine yazarken de dudaklarımızı uçuklatan bir kalem gücüne sahip bir yazar. Bunun örneklerini daha önce de gördük. Mesela; Colorado Kid. King, gazetede denk geldiği bir haber üzerine aldığı ilhamla kısa bir roman çıkarıyor ortaya. Kaleminin akıcılığı ve merak uyandıran ilerleyişi ile yine kaliteli bir eser sunmuştu bizlere. Cujo'yu da burada örnek gösterebileceğime inanıyorum. Klasik kuduz köpek dehşeti bu kadar güzel anlatılamazdı, yazdığım yazıda bunu da belirtmiştim. Klişe bir konu, fakat işleyince altına dönüşmüş bile denebilir. "Mahşer" dahil birçok roman hakkında bu iddiamı sürdürebilirim. Elbette bahsettiğim durum yaratıcı romanları olduğu kadar yaratıcı olmayanları da var demek değil. Mahşer'in yaratıcı olmadığını iddia etsem bu klavye parmaklarımı kırardı. Fakat, Mahşer'in birçok hastalık bazlı korku/gerilim hikayesinin arasından sıyrılan bir roman olduğunu göz önünde bulundurursak; klişe bir konunun işlenerek tüm zamanların en iyi destanlarından biri haline getirilmesine şahit olduğumuzu fark edebiliriz.

    "Korku Ağı", Stephen King'in Bram Stoker'ın Dracula'sından ne kadar etkilendiğinin somut kanıtı. Bunu önsöz, sonsöz dahil her yerde belirtiyor. Röportajlarında dahil her zaman belirttiği bir gerçektir Dracula'dan ne kadar etkilendiği. Korku Ağı'nın üst düzey bir Stephen King romanı olmasının nedenleri çok. En başta, King harika analiz yapıyor. Dracula'yı okumuş ve etkilenmiş bunca yazar varken neden ondan esinlenen en iyi romanlardan biri King'in elinden çıkıyor? Bu hem iyi analizinin, hem de konuyu özgün bir hale getirecek harika eklemeler yapabilmesidir. Vampirler hiçbir zaman beni korkutan mistik yaratıklar olmamışlardır. Fakat, gecenin bir yarısı camın önünde belirip sivri tırnaklarıyla hafif hafif cama tıklatan vampirlerin düşüncesi tüylerimi diken diken etti.

    Kasaba korkusu, her zaman etkileyicidir. "O kasabaya gitmeyin çünkü orada ...... var." Her zaman okuru/seyirciyi kıskıvrak yakalayan bir başlangıç noktasıdır. Korku, kasabaya hakim olmuştur ve kasaba sınırları dışındakiler bunu iyi bilirler. O korku, o kasabanın sorunudur, kimse bulaşmak istemez. Bu bahsettiğim duruma korku filmlerinin girişlerinde rastlayabilirsiniz. Ya da hikayenin bitişinden sonra bir küçük sahneyle karşınıza çıkabilir. Stephen King romanlarının filmlerle benzeyen noktaları olduğunu daha önce belirtmiştim. Korku sineması, Stephen King'in kaleminden çıkmış unsurları kullanmaya başlayalı çok oldu, hala da kullanıyorlar. Korku Ağı'nın gerek başı gerek sonu sizlere ürpertici bir sinema filmiyle karşı karşıya kalmışlık hissi aşılayacak. Kitabın yeni baskısı bu şekle gelsin diye özenle hazırlanmış. Orijinal baskısı elimde var fakat ben yenisini okudum. Eski baskıda, kitabın sonundaki çıkarılmış sahneler bölümü ve kısa bir iki hikayenin bulunmadığını biliyorum, yanılmıyorsam tabi.

    Korku Ağı, net bir korku romanı. Klişeleri çok güzel kullanıyor, bu konuda öyle iyi ki klişelerden kendine has noktalar üretebiliyor. Hem korkmak için yeni yollar arayanları, hem de eski korkulara özlem duyanları gayet güzel tatmin ediyor. Bizlere de geceleri rüyalarımıza konuk olacak o lanetli kasabayı bırakıyor: Jerusalem's Lot.
  • “İyfaa, ne geçti üstümüzden ööle be adaj!”
    “Annamadım be aganın, pancar motoru gibi ses oldu, üstümüz kararıverdi bi’ anda, sonra da yok oldu.”
    “İlerdeki gündendi tarlelerine doğru gitti gelba, bakalım mı gidip?”
    “Yapüsün kendini üj bej yaşında kızan gibi bea, ama madem merak edüüsün, ade gidip bakalım.”

    Rotamı hareket komutanlarından aldığım emirle ayarlamış olmama rağmen bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştım. Normalde insanların olmadığı, ucu bucağı gözükmeyen bir alana inecek olmama rağmen, geldiğim yerde yetişmeyen birtakım bitkilerin yetiştiği bir alana inmek zorunda kalmıştım. Kapsülümün kapısını açmak için zorladığımda başarılı olamadığımı görünce, B prosedürünü devreye sokmak için kapsülün kontrol odasına geri döndüm. Tam bu sırada, kapsülün camından dışarı baktığımda, iki kişinin büyük bir korku ve merakla bana baktığını gördüm. Geldiğim gezegendeki 1412 numaralı kanunun C maddesine göre hareket etmek zorundaydım. Bu madde yabancı bir gezegene gittiğimizde orada yaşayan canlıları kibar bir şekilde selamlamakla ilgiliydi. Ben de bu kanun gereğince, bu iki merakla insana kendi dillerinde bir “Merhaba” mesajı vermek için cama doğru yaklaştım. Ben cama yaklaşınca, onlar da bir iki adım daha yaklaştı.
    Gülerek ve yüksek sesle: “Merhaba sevgili Dünyalılar!” dedim.
    Camdan içeriye bakmakta olan bu iki meraklı kişi, kendi dillerinde konuştuğumu anlayınca, rahatladı. Dış görünüş olarak tıpkı onlar gibi olmama rağmen, bizler dünyadaki insan denen varlıklardan çok daha gelişmiş bir ırktık. Beni merakla izlemekte olan bu iki Dünyalı, neredeyse alınları cama değecek kadar yaklaştılar.
    Gülerek tekrar: “Merhaba!” dedim.
    “Merabayın! Merabayın da, ayırdır? Kaza falan mı?”
    “Evet, ufak bir kaza oldu, sol tarafa doğru yaklaşıp, kapıyı açmama yardım edebilir misiniz?”
    “Ayıp edüüsün dayının, emen alledelim.”

    Onlar sol tarafa doğru gelmek için harekete geçerken ben de kapsülün çıkış kapısına doğru yöneldim. İkisi birden kapıya varmışlar, hem merak dolu gözlerle bakınıyorlar hem de kendi aralarında konuşuyorlardı.”
    “Bu nası kapı böyle bea, tokmaa yok bunun!”
    “Ne bileyim be adaj, du bakalım geldi erif kapıya.”
    “Dayının bea, nası aççaz bunu, bilmüüz biz!”

    Aksanları oldukça enteresan olmasına rağmen onları anlıyordum. Kapıyı dışarıdan açmaya yarayan şifreyi söylemek için elimdeki kâğıda baktım.
    “Şimdi size bir şifre söyleyeceğim, hemen sağ tarafınızda küçük bir klavye olması lazım. Söylediğim harfleri oradan girerseniz, kapı açılacaktır. Anladınız değil mi?”
    “Anladık bea dayının, burda bülbül büzüğü kadar bi’ şey var, üstünde de arfler, rakamlar var. Levyeye benzemüü pek ama eralde dediğin şey o.”
    “Levye değil, klavye." dedim. "Ama bulduğunuz şey doğru. Şimdi size şifreyi söylüyorum. Beni duyuyor musunuz?”
    “Duyüüz bea, bu da bizi zannedüü, kulaklarımız aydamüü!”
    “Sırayla söylüyorum. Şifrenin ilk hanesi L”
    “Tamam, L.”
    “4.”
    “4.”
    “T.”
    “T de tamam dayının, daaa ızlı söyleyebilirsin anlüüz seni.”
    “Peki. 3.”
    “Üj.”
    “H.”
    “O da tamam.”
    “9.”
    “9.”
    “Kapının ışığı yeşile döndü mü?”
    “Yok bea dayının. Pancar gibi kıpkırmızı ala.”
    “Nasıl olur? Dediklerimi aynen yaptıysanız açılması lazımdı.”
    “Açılmüü işte bea. Sana neye yalan söyleelim?”
    “Tekrar deneyelim o zaman baştan.”

    Üç kez denememize rağmen yine de kapıyı açamamıştık. Son defa daha denemeye karar verdik ve şifreyi tekrar söyledim.
    “Son olarak da H’ye basmanız lazım.”
    “Ee, üjtür basüüz E’ye, olmüü bi’ şeycik. Sen yanlış sölüüsün bence.”
    “E değil H’ye basmanız lazım.”
    “Tamam bea dayının, E’ye basüüz.”
    “H!”
    “E!”
    “Hayır! E değil, H!”
    “E değil zaten bea, E’ye basüüz!”

    En sonunda kapının küçük camına nefesimle hohlayarak, küçük bir H harfi çizdim.
    “İşte buna basmanız lazım.”
    “Aaa, tamam be dayının. Sen bize E demüüsün ki, E düüsün. Tamam, açüüz şini kapıyı.”

    Şifrenin doğru girildiğine dair sesi duydum. Bir anda derin bir rahatlama hissi uyandı. Kapı nihayet, uzun uğraşlarımız sonunda da olsa, açılmıştı.

    “Dayının bu nası şey bea, sen nerden gelüüsün böle!”
    “Çok uzaklardan geliyorum. Neyse, burası neresi, ben nereye indim böyle?”
    “Trakya’nın göbeene indin bea!”
    “Trakya mı?”
    “Görüü müsün, beenmedi bizi, akir görüü!”
    “Yok, hayır yanlış anladınız!”
    “Sen misafir olmaycaktın ki, yapcaktım seni kırmızı sekiz!”
    “Kırmızı sekiz?”
    “Dur bea adaj, konuşüüsün ampır ampır, adamın aklını alüüsün iyicene.”
    “O başlattı be dayının! Em bizi beenmüü, em de yardım istüü!”
    “Tamam bea, biz de adamın dediklerini bikerette yapamadık. Gerildi adam aliyle.”
    “Talika bile kullanamaycak adam, bunu kullanüü, bi’ de motor emanet etsek, iyfaa urdaaş eder iki dakkada.”

    Onlar konuşmaya devam ederken sorunun nereden kaynaklandığını anlamak için kapsülün etrafında küçük bir tur attım. Ne yazık ki, koordinat ayarlayıcımın en önemli parçasının kırılmış olduğunu gördüm. Işık hızına ulaştığım sırada çıkan sesin sırrını da çözmüş bulunuyordum. Tekrardan bana yardımda bulunan Dünyalıların yanına döndüm. Ben kapsülün etrafında tur atarken başlayan sohbetleri hala devam ediyordu. Araya girmesem ikisi akşama kadar böyle konuşmaya devam edebilirdi. Fakat benim bekleyecek pek fazla vaktim yoktu. Kızmaları ihtimalini de göz önüne alarak, sohbetlerini böldüm.

    “Affedersiniz ama burada bana yardım edebilecek başka kimse var mı?”
    “Bak gene aynısını yapüü! Bizi beenmüü!”
    “Dur be adaj, adamın derdi var zate!”
    “Bana bak, sen yoksa pırnikçi misin bea dayının!”
    “Pırnikçi derken? Sizi anlayamadım?”
    “Yani sana diyüüz ki; piizlenip mi çıktın yola?”
    “Piizlenmek ne demek?”
    “Yok bea aganın, pırnikçi falan değil bu, safi salak!”
    “Dur be adaj, boşuna şarlüüsün. Adam zate farımış, üstüne gidüüsün.”
    “O da bizi ikidir akir görüü. Üçüncüde vurcam bi’ tane somaana!”
    “Beyler, yardım edebilecek birileri var mı anlamında demiştim ben. Sizi neden hakir göreyim?”
    “Dur şini bırak adamın somaana vurmayı. Bak adam da düü, neye sizi akir göreyim? Ara emen Akkı’yı, toplasın motor tamir ederke kullandığı takım taklavatı gelsin buraa!”
    “Bende iç kontür yok be dayının!”
    “Epten ampacı oldun adaj sen. Aykırı gidüüsün bu aralar du bakalım. Al benden ara.”
    “Alo, Akkı nabüün bea? Baban nabüü? Ee ep aynı biz de bea. Bak şini du sana ne deycem. Şini bu gündendi tarleleri var ya, kopuşüüsün oraya gelüüsün emen. Adi bakayım! Napcan nedenini bea kapçık ağızlı, gel düüz emen gel!”

    Yarım saat kadar sonra Hakkı toprak yolda görünmüştü. Oldukça ilkel görünen bir taşıtın üstünden -ki adına motor dedikleri alet buydu sanırım- elinde koca bir alet çantası ile inip, yanımıza yaklaştı.

    “Kim bu erif bea?”
    “Napcan Akkı, nikaına mı alcan? Bu zamazingoyu tamir edebilir misin, ondan aber ver sen?”
    “Bakmam lazım be aganın. Nası şey bu bööle? İç bizim motorlara benzemüü!”
    “Kapsülün koordinat ayarlayıcısının titanyumdan ve kobalttan yapılmış olan…”
    “Ne düün sen be agacım! Yerini göster bakayım şu koordat şeysinin”
    “Göster adaj göster! Akkı bizim Trakya’nın en iyi motor tamircisidir. Er boku şıp diye tamir eder iki dakkada!”
    “Sanmüüm yapabilceni bu teteneğin ama baksın adi! Bak anlamüüsen daaa çok bozma erifin aracını da, başımızı belaya sokmaylım senin yüzünden!”
    “Sen epten aykırı gidüüsün bak, ben yapamaycam şeyi bırkalamam. Adi agacım, göster sen şu kırılan yeri. Bu erif ep moral bozar. Bej dakkada allederim ben onu!”

    Hakkı, alet çantasını tekrar eline aldı ve koordinat ayarlayıcısının yanına geldik.
    “Sen şini bu kardeşine bej dakka, bilemedin yarım saat müsaade edüüsün, sana bunu fabrikadan te yeni çıkmış gibi teslim edüü!”
    “Akkı, bu peçka soba kapaa ne arüü be senin çantada!”
    “Koy onu yerine bea, günün birinde lazım olur diye taşüüm!”
    “Peçka soba kapaanı nerene tıkaycan da taşüün!”
    “Bak şini, misafirin yanında bööle ayıp konuşüüsün! Ayıp edüüsün!”
    “Gel be adaj, biz şu gündendi tarlelerine doğru yürüyelim. Akkı da işini alletsin raat raat!”

    “Şini agacım, bu zamazingo erneydiyse, kırılmış eralde, langır langır sallanüü! Bunu bi güzel sabitleycez yerine. Önce şu gereksiz bir iki parçayı sıpıtalım.”
    “Ama onlar koordinat ayar…”
    “Değil be agacım gerekli falan, parça kalabalığı ep. Ben şini onu bi güzel sarüüm, bak bu şey er derde devadır.”
    “O nedir?”
    “Musluk kenarlarına da sarılüü ya ani bea, kendir denüü. Bilmüü müsün?”
    “Kusura bakma bilmiyordum. Öğrenmiş oldum.”
    “İyffaa, valla yepisyeni oldu. Görüün mü bak, peçka soba kapaa da tam buna göreymiş. Kısmet bugüneymiş be agacım. Sana kullanüüm bak peçkanın kapaanı!”
    “Sağol, teşekkür ederim.”
    “Sen şini bununla var ya uzaya bile gidersin gözünü kırpmadan. Doğrudan aykırlüüsün, op Mars’a gidüüsün, ordan Ay’a geçüüsün. Yalnız Güneş’e gitme!”
    “Neden gitmeyeyim, anlayamadım?”
    “Sıcak be agacım, yanarsın. Neyini anlayamüün? Sen bu kafayla bu aracı nasıl aydama becerüün, ben de onu anlayamüüm?”
    “Neyse, sonuç olarak tamir oldu değil mi kapsül?”
    “Ayıp edüüsün, elimizden uçan da kaçan da kurtulmüü bizim!”
    “Akkı naptın bea, bozdun mu daa çok?”
    “Ne bozması be susak, gıpgıcır oldu. Erkes sen mi el attıı er işi bok üstün bok etsin!”
    “İyffaa gene kızana dikiz! Elal olsun aslanıma! Taküülüz sana bea!”
    “Şey, muhabbetinizi bölüyorum ama ben artık izninizi istesem? Malum daha yolum uzun. Sizlere çok teşekkür ederim er şey amaaan her şey için.”
    “Ayıp edüüsün bea. Sen şini gidüüsün demek? Yolun tekrar düşerse buralara, mutlaka ziyaret edüüsün bizi bak!”
    “Yolum tekrar düşerse emin olun, sizleri ziyaret edeceğim. Günün birinde belki tekrar görüşürüz!”
    “Köy çıkışına dikkat edüüsün, ışık ızını bırak, 50’yi bile geçersen jandarmadan yersin cezayı, iç affetmezler! Adi güle güleyin!”
  • Meydan okuyorum herkese!Kimsenin aşkı prensimle benimki kadar masum olamaz!Hem kimsenin sevdiği kişi,benim sevgi dolu bakışlım gibi yetenekli ve tatlı dilli olamaz.
    Meydan okumama ara veriyorum ve tanışma hikayemizi anlatıyorum izninizle,sizler de bana hak vereceksiniz..
    Bir gün her zamanki gibi okula gitmek için otobüse bindim.Yol uzundu ve otobüs kalabalıktı ,malûm İstanbul birazcık kalabalık :)En arkada bir koltuk boştu,oturmayı pek sevmem ama kitap okumam için oturmam gerekiyordu.Neyse ,ilerledim ve en arka koltuğa ,tatlı ve yaşlı bir amcanın yanına oturdum.Otobüs ilerliyordu ve duraklarda durdukça otobüsteki yolcular çoğalıyordu,anlayacağınız otobüs baya kalabalıklaşmaya başlamıştı.Dört durak felan geçti ,sıradaki durakta otobüse binen yolcuların arasından bir yakışıklının sesi gelmeye başladı,ses yaklaşıyordu,birazcık yana doğru eğildim bu prensi görebilmek için.Gördüğümde içimden ilk dediğim şu oldu,"Nolur benim yanıma gelsin Allah'ım".Ve duâm kabul oldu,kalabalıkları yararak yanıma geldi,elimi tuttu.Oturmak istiyordu yerime,anladım.Ben de onun elini tuttum ve "Geç sen otur bitanem "dedim.Annesi :"Olur mu öyle şey siz oturun,o küçük" dedi .Ben de "O hepimizden büyük efendim "dedim.Gözleri doldu kadıncağızın,mutlu oldu.Bu sırada kolumdan tuttu prensim,yüzüme bakıp gülümsüyordu,bir şeyler söylemeye çalışıyordu.Ama zorlanıyordu çünkü hem zihinsel hem de fiziksel olarak,bizim "engel "adını verdiğimiz rahatsızlığı vardı gül yüzlümün.Yaşı ise 7-8 civarlarındaydı.
    Onunla sohbet etmek istiyordum.Adını sordum,söyledi ama anlayamadım.Zorlamak istemediğim için tekrar sormadım.Aklıma çantamdaki defterim geldi,çıkardım ve onun eline verdim.Bana resim çizer misin dedim,annesine bakıp seslice güldü.Mutlu olmuştu gül yüzlüm.Resim çizmeye başladı,ne çizse üzerine bir gülen yüz eklemeyi de unutmuyordu.Bu dikkatimi çekti,annesine döndüm ve dedim ki "Oğlunuz çok güzel resim çiziyor ve bununla mutlu oluyor.Ona resim defteri ve boya almayı ihmâl etmeyin olur mu?"
    Annesi derin bir iç çekti ve,"İki senedir özel eğitimde ama bir harf bile yazamıyor."dedi.Ben de"Üzülmeyin.O, yazı yazabilen çocuklardan çok daha yetenekli."dedim.Ana yüreği işte ,duygulanmıştı.Gözleri dolu dolu bizim muhabbetimizi dinliyordu.Bu sırada güzel çocuğun eline verdiğim defterimin arasındaki notlarım düştü yere,annesi mahçup olduğu için kızacaktı ama ben "Önemi yok,bir iki kağıt ablacım."dedim.O sırada ,otobüse bindiğimizde kulaklığı takılı olup telefonuyla ilgilenen benim yaşlarımda bir genç eğildi ve kâğıtları verdi elime.Baktım,çocuk kulaklığı çıkarmış ,bizi dinliyordu tebessümle.Sonra farkettim ki ,bizi dinleyen sadece o değildi..
    Neyse devam edeyim.Biz sohbeti baya ilerlettik,bazen bana veriyordu kalemi,çiz diyordu.Ben çiziyordum,o çiziyordu,konuşuyorduk.Ama hakikaten farklı bir zekâya sahipti,hiç beklemediğim cevaplar veriyordu sorularıma,zannedersem bu duruma annesi de şaşırmıştı.Biz konuştukça gülümsüyordu kurban olduğum,ne yapsın dedim ya işte ana yüreği...
    Ve maalesef hiç istemediğim ân geliyordu,otobüsten inmeme birkaç durak kalmıştı.İnmek istemiyordum ama finallerim vardı ve eğer bir durak öteye gidersem Avrupa yakasına geçecek ve kesin geç kalacaktım.Birden inmek olmazdı,alıştırmam lazımdı onu,yoksa çok üzülürdü.Yumuşacık ellerini tuttum,"Benim inmem gerek "dedim.Annesine baktı ,hayır işareti yaptı.Ben zaten gözyaşlarımı zor tutuyordum çünkü onu çok sevmiştim..Annesi,"Olmaz oğlum,ablanın inmesi lazım.Defterini ,kalemini ver bakalım."dedi.
    "Önemi yok ,kalsın lütfen."dedim ama annesi defteri aldı ve olmaz dedi.Ben cennet yüzlüme hediye vermek istiyordum ama yanımda onu mutlu edebilecek hiçbir şey yoktu.İşte o ân kendime, dünyanın en düşüncesiz insanısın sen diye kızdım.Ne olurdu ki,çantama bir iki şeker,çikolata koysaydım!
    Utana sıkıla ,kalemi hediye etmek geldi aklıma."Al kuzum,bunu sana hediye ediyorum"dedim.O kadar mutlu oldu ki,inanın kelimeler bunu anlatamaz asla.Mürekkebi yarılanmış bir kaleme ancak böyle güzel bir insan sevinebilirdi zaten..
    Utandım inanın,insanlığımızdan,isyânlarımızdan utandım.
    Cennet yüzlüm mutluluktan kollarını açtı,sarılmak istedi bana .Yaklaştım yanına ,sımsıkı sarıldı.Bırakmıyordu,annesi müdahale etmek istedi,bırakın lütfen dedim.Sonra"Öpebilir miyim seni bitanem"dedim,yanaklarını uzattı ,ben onu öptüm.Sonra o beni öpmek istedi ve artık ben dayanamadım,gözyaşlarıma hakim olamadım.Annesi tuttu beni ,"Ağlama kızım,daha önce kimse onunla böyle konuşmamıştı,seni çok sevdi."dedi.Bu dedikleri hayatımda duyduğum en önemli kelimelerdi benim için.
    Ve ayrılma vakti geldi.Gözlerimin içine bakıyordu."Seni seviyorum "dedim ,açılan kapıdan aşağıya indim.Otobüs kalkmadan hemen arkamı döndüm ve çok şaşırdım,prensim bana el sallıyordu ve tek değildi.Yanımızdaki amca,annesi ve karşımızdaki teyze de,diğerleri de bana bakıyordu tebessümle.Meğer aşkımız dillere destan olmuş :)Otobüs gitti,ben de insanların arasına banka oturmak yerine ,kaldırımın kenarına oturdum.Birazcık toparlamam lazımdı kendimi çünkü birisini ağlayacak kadar çok sevmiştim..
    Yaa dostlar,ben size demiştim bizimkisi farklı bir aşk diye :)Karşılıksız,menfaatsiz bir sevgiyle gözlerimin içine bakan bir yakışıklıya vurulmuşum,diğerlerine aşk mı denir:)O günden sonra,asla çantamda şeker olmadan dışarı çıkmadım.
    Şimdi soruyorum sizlere ve kendime:
    "O ,zihinsel ve fiziksel engelli;bizse kalpsel engelliyiz.
    Peki hangimiz daha eksiğiz?"...