İnsanlar başta bir şeye inanır ve sonra onu tam aksi şekilde görmeye başlar. Önce aşık olur sonra nefret eder. İlkin kayıtsız kaldığı şeye birden hayranlık besler. Asla bizim için neyin hayati önem arz edeceğinden ya da kimin bizim için önemli olacağından emin olamayız. Kanaatlerimiz geçici ve fanidir, en kuvvetli olduğuna inandıklarımız dahi. Duygularımız da öyle. Onlara güvenmemek gerekir.
Konuşan, dile gelen tüm nesneler dilsiz ve hissiyatsız kalır, sanki gece çökmüş de sessizleşmişler gibi ya da onlar da sahiplerinin kaybına ağıt yakar gibi ve aniden işe yaramazlık ve boşta kalmış olmalarının tuhaf bilinciyle kendi kabuklarına çekilir, hep bir ağızdan sorarlar: "Peki ne işimiz var şimdi burada? Emekliye ayrılma sırası bize geldi. Artık bir sahibimiz yok. Ya sürgün ya çöpü boylamak bizi bekleyen. Vazifemiz bitti." Beki de Desvern'in tüm eşyaları ölümün ardından
gelen aylarda böyle hissetmişti.
Sanırım onun da düşmanlara ihtiyacı var, talihsizliğinin suçunu atacağı birilerine. Dünya alemin yaptığı şey bu, alt sınıflar kadar orta sınıfların, üst sınıfların ve sosyal sınıfını kaybetmiş olanların da yaptığı bu: kimse olayların bazen ortada bir suçlu olmadan da gelişebildiğini, ya da kötü talih diye bir şey olduğunu ya da insanların doğru yoldan sapabileceğini, yolunu kaybedebileceğini ve mutsuzluğu ya da felaketi bizzat kendilerinin bulduğunu kabul etmez. Bunun üzerine, artık sözleri pek dikkate alınmayan Cervantes'i n , "Talihinize biçim vermiş olan sizdiniz,'' cümlesi geçti aklımdan.
Oğlunun kupada bıraktığı dondurmanın artıklarını elindeki uzun ve yağlı kaşıkla karıştırıyordu, adeta ne yaptığının farkında olmaksızın, zaten kaderinde var olanı bir an önce yaşasın diye onu sıvılaştırmaya çalışır gibiydi. "Zamanın ilerleyişine nasıl hız vereceğini bilemeden, ne kadar süre sonsuzluk gibi gelecek ona kim bilir," diye düşündüm.