Sartorius Çestnova'nın elini tuttu; tabiat - akıldan düşünce seliyle geçen, kalbi ilerilere sürükleyen, insanın karşısına çıkıveren, her daim yabancı ve ilkel kalan her şey - boy vermiş otlarıyla, yaşamın biricik günleriyle, engin göğüyle, insanların yakın yüzleriyle işte o tabiat Sartorius için tek bir bedene sıkışmış, elbisesinin sınırında, çıplak ayaklarının ucunda tükenivermişti.
"Gözlerine baktığımda şöyle düşünüyorlarmış gibi geliyor bana: Ne zaman bitecek tüm bunlar, ne zaman bırakacaksınız bizi! Hayvanlar, insanların kendilerini kaderleriyle ne zaman baş başa bırakacağını merak ediyor! "
Yan yana oturdular; konuşmalar, şan şöhret ve selamlaşmalar ortasında Sambikin Moskova'nın göğsünün içinde atan kalbini açık seçik duyabiliyordu.
Kulağına fısıldayarak sordu:
"Kalbiniz neden öyle atıyor? Duyuyorum resmen!"
"Uçmak istiyor da ondan," diye fısıldadı Moskova Sambikin'e gülümseyerek. "Paraşütçüyüm ben!"
"İnsan bedeni kayıp bin yılların ötesinde bir yerde uçmuş olmalı," diye düşündü Sambikin. "Göğüs kafesi kapanmış kanatları andırıyor."
Isınan kafasına dokundu: Orada da bir şey, karanlık, kimsesiz darlıktan sıyrılıp uçma arzusuyla çırpınmaktaydı.
İnsan henüz pek ev yapımı, pek zayıf donanımlı bir varlıktı - bulanık bir ceninden, çok daha gerçek bir şeyin tasarımından fazlası sayılmazdı ve bu ceninden, hayallerimize gömülü o uçan, üstün suretin çıkması için kim bilir daha ne kadar çok çalışmak gerekecekti ...