• Ne olursa olsun, yaşanmış olaylar bütün tazeliğiyle yeniden yaşanamıyor. Belleğin ne denli güçlü olursa olsun, beş gün önce yediğin biberin acısı damağında oluşamıyor, beş yıl önce kestiğin soğan gözlerini yaşartmıyor; ama acı, tatlı, buruk anları yaşadıkça, zamanın bilincine erişiyorsun.

    Zamanın bilincine erişmek, zamanın ne zaman hızlandığını ne zaman yavaşladığını duyumsamak demektir.

    İLHAN SELÇUK
  • "Anılar dost mudur, düşman mı? Onu bilemem ama üç gün önce ağzınızı kavuran biberin acısı, bugün damağınızı yakmaz. Soğan keserken gözleriniz yaşarır ama daha sonra bu olayı anarken gözyaşı dökmezsiniz. Yıllar önce yüreğinizi dağlayan çocukluk aşkının yarası, artık küçük bir ameliyatın tendeki izine dönüşmüştür. Anılarınızı şişire şişire balonlaştırmayın, sonra bu balona tutunup gökyüzüne yükselir ve yaşamdan soyutlanırsınız."
  • ...yaşlar boşandı gözünden. Nedenini bilemedi.
    Soğan acısı mı, eksik yaşanmış bir gençliğe duyulan tarifsiz özlem mi...
  • 184 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    -Spoiler içerebilir-
    İdam cezası tartışılagelmektedir uzun bir zamandır. İki taraf arasında cereyan etmektedir bu tartışma: idamın gerekliliğini savunanlar, idamın zararını vurgulayanlar.
    İlk olarak istemeyenleri ele alalım. Bu kişiler, insanların idam edilmesine insan haklarını referans alarak karşı çıkmaktadır. İdama mahkum edilmiş zanlıların da insan olduğunu söyleyerek zanlıların eğitilmesini isterler. Bu sebeple hapis cezasını yeterli ve gerekli görmektedirler . Ağır suç işlemişlere müebbet cezasını kafi görmektedirler. Bir de, o insanların topluma kazandırılma isteğiyle karşı çıkılmıştır idam cezasını. Genelde sebepleri bu şekilde özetleyebiliriz.
    Bunları savunanlar, uzun yıllardır iktidarı ellerinde tutmaktadırlar. Avrupa'da, Amerika'da vesaire çeşitli ülkelerde, kıtalarda böyle düşünen insanlar yönetimdedir yahut aydın insanlar mevkindedirler. Ama, biz hala Victor Hugo'nun devrinden kalan sorunlarla mücadele ediyoruz. Hala aç insanlar var, hala namus tehlikesi yaşayanlar var. Hala açlıktan ekmek çalıp hapse giren var. Ve ilginçtir, uzun yıllardır eğitimler devam ediyor, cezaevlerinde eğitimler devam ediyor ama değişen bir şey yok aksine tüm suçlarda artış çok fazla. Hala kadın cinayetleri var, hala tecavüz olayları var; bu suçları işleyenler sadece hapis cezasıyla muhatap olmaktadır ve ceza süresi bitince kaldığı yerden devam etmektedir. Hiçbir şey değişmedi eskiye nazaran dikkat edersiniz. Sadece o zaman süslü elbiseler giyiliyordu şimdi pahalı takım elbiseler giyiliyor. Maskeler değişti, öz yine aynı.
    Eğitimden bahsonuluyor. Ve sadece bunu öne atabiliyorlar. Onun da ne kadar sakat olduğunu gördük. İlginçtir, idama karşı çıkan Victor Hugo'da karşı tarafı da yetersizlikle suçlamaktadır. Şimdi karşı tarafı inceleyelim.
    İdamın gerekliliğini savunanlar, suçluları ibreti alem ile idam edilmesini savunurlar. Ayrıca, toplumun içindeki zararlı insanları ayrık otların temizlenmesi gibi temizlemek gerektiğini, bunun da idamla mümkün olduğunu düşünürler. Eğitimin de olması gerektiğini, tıpkı karşı taraf gibi, topyekun toplumun eğitilmesi gerektiğini söylerler. Elden geldiği kadar zararlı insanları eğitmeyi de unutmazlar. Bu tarafta bu şekilde.
    ***
    İdam cezası, bazen rahmet bazen zulüm olmaktadır. Rahmet, zira bazı insanlar kazanın içindeki bir baş soğan misali var oldukça toplumu yozlaştırmaktadır. Zulüm, zira çok mazlumun kanı aktı idamla.
    Şimdi kısavçca hülasa edelim iki tarafı: Bir taraf, idamın tamamen kaldırılmasını; suçluların eğitimle, iknayla doğru yola getirilmesini; ayrıca toplumunda eğitilerek suçların önüne geçilmesi gerektiğini savunmaktadır. Diğer tarafsa, toplumun içindeki zararlı insanların ortadan kaldırılmasını, bununla toplumun iyileşeceğini, bu cezanın ibreti alem şeklinde yapılmasını, ayrıca toplumun eğitilerek suç oranın düşmesini savunmaktadır.
    İnsanın önünde bir yol ayrımı var. Bu durumda zihnin şu soruyu cevaplanması gerekiyor: Hangisi haklı?
    ***
    Biz burada sizleri, böyle bir hassas konuda yönlendirmek istemeyiz. Tepeden inme bir inançla sağlam bir düşünce oluşturulamaz. Biz sadece, sizlere farklı bir bakış açısı kazandırmaya çalışıyoruz.
    Bu eseri okurken aklıma bir soru takıldı. Bu soru beni bir taraftan soğutuyor, diğer tarafa yaklaştırıyor. Soru şu: Eserin sonunda, Claude Gueux, atölye müdürünü kötü biri olduğuna kanaat getirerek (çok kötülük yapmış biri bu müdür, ama o ayrı bir mevzu) onu öldürüyor( bir bakıma idam ediyor). Karar vermeden evvel uzun bir süre müdüre telkinde bulunuyor( bir bakıma eğitiyor). Sonunda iyi biri olmayacağına kanaat getirerek onu baltayla öldürüyor( bir bakıma idam ediyor). Peki, idama karşı çıkanlar; bir adam kendi vicdanıyla muhakeme edip adam öldürebiliyorsa, bir idam karşıtı olan dünyaca ünlü bir yazar tarafından bu adam destekleniyorsa niye idama karşı çıkıyorlar? Sonuçta ikisi de aynı şekilde karar veriliyor. İkisinde de adam ölüyor.
    Karar doğrudur, yanlıştır; biz bunu tartışmıyoruz. Ama sorun şurada: Madem düzelmeyeceğine kesin bir şekilde belli olan birini bir adam baltayla öldürebiliyor, mahkeme kararıyla alınan idam kararına itiraz neden? (tekrar ediyorum, biz kararların doğruluğunu tartışmıyoruz, genel bir mülahaza yapıyoruz)
    Yorumlarınızı bekliyorum.
    Bu konuda kararı size bırakıyorum.
    İyi okumalar dilerim.
    Muhabbetle.
  • "Tarih, içinde çiğ soğan olan bir sandviçtir, hocam."
    "Ne sebeple?"
    "Kendini sadece yineler, hocam. Geğirtir. Bunu bu yıl tekrar tekrar gördük. Aynı eski hikâye, tiranlıkla başkaldırı, savaşla barış, refahla yoksulluk arasında aynı eski gidip gelme."
  • 204 syf.
    ·32 günde
    "Tuncay Terzihanesi" adlı bu kitap Sevgili Sunay Akın ile tanışma kitabımdı. Gerek sosyal medyada,gerek görsel medyada,kitabevlerinde ve kitap konuşulan her ortamda ismini sıklıkla duyduğum ancak hep gözardı ettiğim,hiç okumadığım bir yazardı Sunay Akın...

    Yazarın bu kitabı, babası Tuncay Akın'ı anlatan bir öykü ile başlıyor.Terzi Tuncay'ın dükkanına bordo ceket diktirmek isteyen genç bir kız gelir. İşte o genç kız , Sunay Akın'ın annesidir.Sunay Akın ise o bordo ceketin ortanca düğmesi... (kendi tanımlanması ile)
    Mevzubahis bu ceket , şu anda Sunay Akın'ın kurmuş olduğu İstanbul Oyuncak Müzesi'nde sergilenmektedir.
    Bu ve diğer tüm öyküler, çok sıcak anılar ve konular ile dopdoluydu.Toplumsal konulara, sosyal sorumluluk projelerine çok güzel parmak basmış Sunay Akın.Gayet sıradan bir konuyu bile ,son derece naif bir bakış açısı ile bir şölene dönüştürmüş.Hikayelerinin tamamı, kesinlikle kurgu barındırmayan, yaşanmış gerçek hayat hikayeleri...

    Dediğim gibi ilk kez okuduğum bir yazar olduğu için , genel anlamda yazar hakkında bir değerlendirme yapmam yersiz olur.Amma velakin,bu eser gerçekten güzeldi.Sunay Akın'ın açık yürekliliği,ilk kez öğrenmiş olduğum engin bilgi birikimi ve kendine has üslubu çok güzel ve kaliteliydi.

    ***Sen şimdi kocanın evinde oturursun.
    Ve saçların artık eskisi gibi değil.
    Geceleri yemekten sonra
    Çorap söküğü dikersin
    Belki de ellerin soğan kokar
    Senin kocan bir suratı çirkin adam
    Ağzı açık uyur
    Ve senin vücudun bozulur çocuk doğurdukça.” Salâh Birsel bu şiirinden dolayı “Evliliği kötülemek ve genç kızları evli olmaktan şiddetle tiksindirmek” suçlarıyla suçlanır ve hakkında dava açılır. Neyse ki ceza almaz.

    ***Bir ükede, yazılı ve görsel basın, parayı verenin öttürdüğü düdük olma yolundaysa, Nasrettin Hoca'nın eşeğe ters binme zamanı gelmiştir.

    ***Topraktan geldik, toprağa döneceğiz” deniliyor... Sudan geldik oysa... Bunun en güzel kanıtı da, hâlâ sudan nedenlerle birbirimizi kırmamız, incitmemiz değil midir?

    ***PTT'nin 261 nolu yayımının adı şudur: Türkiye'ye Girmesi ve Elden Ele Dolaşması Yasak Olan Kitap Adları...Bu kitabı aramayın boşuna...Çünkü, o da yasaklanmış...

    ***Şiirlerimi daktiloda yazmaya yeni başladığım 1980’li yılların başlarıydı. Bir iş için köyümüzden İstanbul’a gelen bir aile konuğumuz olmuştu. Ailenin yedi yaşındaki oğlu, çalışma odama girmiş, daktilonun tuşlarında gezinen parmaklarımı hayranlıkla seyrediyordu. İçini çekerek şunları söylemişti: “Ne güzel çalaysun, benim babam da kemençe çalay!"

    ***Komşuya âşık olunurdu yıllar öncesinin İstanbul’unda. Genç kız, sevgilisi görsün diye kömür, limon ve ekmek koyardı penceresinin önüne. Bunun anlamı şöyleydi:
    Kömür: Senin aşkından bir kömür gibi yanıyorum.
    Limon: Sensizlik beni bir limon gibi sararttı.
    Ekmek: Birlikte olalım, bir dilim kuru ekmeğe bile razıyım.